Can Dündar

Can Dündar

8.4/10
1.703 Kişi
·
6.030
Okunma
·
636
Beğeni
·
10.961
Gösterim
Adı:
Can Dündar
Unvan:
Gazeteci-yazar
Doğum:
Ankara, 16 Haziran 1961
Can Dündar (d. 16 Haziran 1961, Ankara) araştırmacı, gazeteci ve belgesel yapımcısı.rnrnLise öğrenimini Ankara Atatürk Lisesinde gerçekleştirdi. 1982 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulundan mezun oldu. 1979dan itibaren sırasıyla Yankı, Hürriyet, Nokta, Haftaya Bakış, Söz ve Tempoda çalıştı. 1986da İngilterede London School of Journalismi bitirdi. Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde siyaset bilimi dalında yüksek lisansını 1988de, aynı bölümünde doktorasını 1996da tamamladı. Televizyona 1988de TRTde Seynan Levent ile başladı. 1989da 32. Günde çalışmaya başladı.rnrnKöşe yazarlığı 1994te Aktüelde başladı. Aynı yıl günlük köşe yazıları yazmaya başladığı Yeni Yüzyıl gazetesinde beş yıl çalıştı. 1999 Ocakından 2000 Aralık sonuna kadar Sabah gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. 2001 Ocak ayından beri Milliyet gazetesinde, ADA başlıklı köşe yazılarına devam etmektedir.
İyi bir kalça sahibi olmanın, iyi bir kafa sahibi olmaktan daha fazla prim yaptığı bir ülkeden ne bekliyordunuz ki? Kafasını çalıştıranların kafasını koparırken kalçasını çalıştıranları baş tacı eden bir toplumda, çocuklara nasıl, “Göğsünü değil, kütüphaneni büyüt,” öğüdü verebiliriz ki?
Can Dündar
Can Yayınları, epub
Ben bütün gücümle silahlar sussun, ölümler dursun diyorum. Hain oluyorum. Davutoğlu "evlatlarımızı feda etmeye hazırız" diyor. Alkış alıyor.
Deniz abim, bir süre sonra bizi aştı; toplumun mülkiyetine geçti. 6 Mayıslarda biz bile kalabalıktan mezarlığa yanaşamaz olduk. "Ben kardeşiyim," diye yol istediğimde, "Hepimiz kardeşiyiz!" cevabını alıp gururlandığım çok olmuştur.
''Kadınmış derIer adamı deIi eden. Sen ne dersen de, yine kadındır deliyi de adam eden.''
Ne var ki, asıl suç onlarda değil, onları bu yollara iten namussuzlar koalisyonundadır. Üniversiteli gençlerin devrimci dinamizmini, Türkiye'nin yükselişi için itici güç olarak değerlendiremeyen her siyasi iktidar, suçlu olacaktır.
"Eskiden her gün yaşanacak bir şey vardı,
Herkes kendi düşünü kurar,
Kendi hayatını oynardı.
Şimdi, herkes
Yoğun,
Yorgun
Ve
Tek başına…”
"Yaşasın Türk ve Kürt halklarının devrimci bağımsızlık mücadelesi!
Yaşasın işçiler ve köylüler!
Kahrolsun emperyalizm!"
... İzm derken izm'i bütünleyemedi çünkü infaz savcısının, "çek... Çek!"diye bağırması üzerine cellat arkadan tabureye ayağıyla vuruverdi.
Saat tam 01.25'ti
Gitmişti DENİZ...
Annem, "Gördün mü çocuğumu?" diye sordu.
"Gördüm, sarıldım," dedi babam...
"Nasıldı?"
"Boynunda bir morarmışlık vardı. İp izi..."
Günlerce ağladı annem; günlerce ağladı.
Mustafa... Yıllardan beri kitaplığımda duran, bir türlü okumaya fırsat bulamadığım, Atatürk'e ilişkin bir araştırma yazısı. Araştırma yazısı dediğime bakmayın, bu kitabın belgeseli bile yapıldı. Hatta belgeseli izlenme rekorları kırarak kitabının önüne geçti.

Can Dündar ile ilgili de birkaç şey söylemeden kitabın incelemesine geçmek istemiyorum aslında. Gerçi birkaç şey değil, bir sürü şey söylemek, tartışmak istiyorum; ama kolaylıkla herkese "vatan haini" veya "Fetöcü" damgası vurulabilen böyle bir dönemde Can Dündar ile ilgili güzel bir şeyler söylemekten imtina ediyorum. Zira Can Dündar öyle bir insan ki, hemen hemen toplumun bütün kesimlerince sevilmeyen biri. Muhafazakarı da milliyetçisi de cumhuriyetçisi de sevmiyor adamı. Şahsen bu durumun sebebini, Can Dündar'ın iyi bir gazeteci olmasına bağlıyorum ben. Siz bağlamıyor olabilirsiniz, saygı duyarım. Can Dündar'a vatan haini(Pardon siz vatan haini Can Dündar mısınız?) diyebilirsiniz ya da son dönemin moda tabiri ile Fetöcü(Fetö ile işbirliği yaparak mit tırları haberini yapan Can Dündar) de diyebilirsiniz. Fakat benim böyle düşünmediğimi bilmenizi isterim. Bu noktada Can Dündar'ın kendisine Fetöcü diyenlere verdiği şu cevabını paylaşmakta fayda görüyorum: (http://sendika62.org/...ihine-baksin-366434/)

Kitaba gelirsek, yayımlandığı dönemden itibaren büyük tartışmaları da beraberinde getiren, Atatürk'ü sevenler ile Can Dündar'ın yollarını ayıran bir eser olmuştur. Nasıl olur da Atatürk'ü seven Can Dündar'ın Atatürk ile ilgili yazdığı bu kitap Atatürkçüler ile arasını açar? İşte bu kitabın püf noktası da tam olarak burada. Can Dündar, Mustafa Kemal'i anlatırken tüm çıplaklığı ve insani yönleri ile önümüze sunmayı tercih etmiş. Böyle olunca da Atatürk'ü taparcasına seven insanların pek tabii tepkisini çekmiş. Gerçekten de kitabın içerisinde Atatürk ile ilgili rahatsız edici bazı bilgiler mevcut. Hatta Atatürk'ün bir diktatör olarak önümüze sunulduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Atatürk'ü seven bir birey olarak bu tür bilgiler beni rahatsız etmedi açıkçası. Çünkü kulaktan kulağa dolaşan bazı söylentilerin gerçeklik payı olduğunu biliyordum. Can Dündar da gerçekleri gizlemeden ortaya dökmüş. Dediğim gibi, böyle olunca da ciddi tepki çekmiş. Mesela Yılmaz Özdil'in eleştirisini bu noktada sizlerle paylaşmak istiyorum:

"Sarhoş. Kafayı bulunca ağlayan... Hoyrat. Soğuk. Kalpsiz. Çevresine eziyet eden... İtiraz edeni asan... Arkadaşlarını satan... Milletten bihaber. Hatta milleti küçümseyen... (..) Batı hayranı. Sefa düşkünü. Zampara. Cephede bile karı-kız düşünen... Savaşmadığı için sıkılan... Ordu varken, çete kurmaya kalkan... Devrimleri intikam için yapan... Dinsiz. Kendi heykellerini diktiren... Megaloman. Bencil. Günde 3 paket sigara içen. Usul usul intihar eden... Yalnız. Çaresiz. Basiretsiz. Zavallı bir adam. Mustafa’daki Mustafa bu. Hak edilmiş bence Oscar... En azından Nobel." (Hürriyet / 4-11-2008)

Gerçekten de kitapta anlatılan Mustafa Kemal Atatürk, Yılmaz Özdil'in eleştirdiği gibi gösterilmiş. Aslında kitap, Atatürk’le ilgili yeni ya da hiç bilinmedik bir şey söylemiyor. Hepsi daha önce Atatürk hakkında yazılan kitaplarda olan şeyler. Fakat bazı bilgilerin hepsini bir arada okuyunca insan, haliyle şaşırıyor. Örnekler vermek gerekirse, bir kadının Atatürk yüzünden intihar etmesi, sol gözünün köre yakın derecede kötü görmesi, “Dağ başını duman almış” marşının ilk ne zaman öğrenildiği, kıyafet yarışmasında birinci olduğu, Türkiye’de kadınlı erkekli yapılan ilk düğünün damadı olduğu, evliliğinden pişman olduğu, içkiye ve sigaraya düşkünlüğü, sabahlara kadar eğlenmesi, kimsenin onunla görüşmek istememesi, dogmalara karşı çıkması, yaşarken heykellerini diktirmesi, en yakın arkadaşlarının idamını istemesi, tekrar evlendiği için annesine kızgın olması, karanlıkta uyuyamaması, eğlenceyi sevmesi, çocukluk travmalarını atlatamaması, basit ve sakin bir yaşama öykünmesi, kendine yapılan kötülüğü unutmaması, kindarlığı, gerektiğinde görüşlerini paylaşmadığı insanlarla da işbirliği yapması, yüksek egolu olması, acımasız kararlar alabilmesi ve sonuç olarak da mutsuz ve yalnız kalması gibi...

Bütün bunların yanında, asteğmen Kubilay'ın katledilmesinden sonra Atatürk'ün "Menemen'i lanetli kent ilan edip yakın!" talimatı, Şeyh Sait ile 46 müridini Diyarbakır'da astırması, en yakın arkadaşlarının bile idam edilmesini istemesi gibi olaylar bir arada anlatılınca insan haliyle "Ne oluyoruz yahu?" diye soruyor. Bazı şeylere inanıp inanmamak ya da gerçek olup olmadığına karar vermek sizin vicdanınıza veya inancınıza kalmış. İşte bu sebeple tarihe ve tarihi karakterlere hep tereddütlü yaklaşmışımdır. Çünkü tarih her zaman siyasetçilerin elinde kolaylıkla değiştirilmiştir. Gerçeğin ne olduğunu ise asla bilemeyeceğiz.

Nitekim, Mustafa Kemal Atatürk'ü farklı yönleriyle de tanımak isteyenler için ideal bir kitap. Hatta öyle bir kitap ki, Atatürk'ü taparcasına sevenler ile Atatürk karşıtlarının ortak sevdikleri bir kitap olabilir. Okumayı bilene ve ayrıntıları yakalayabilene çok şey anlatabilecek bir eser. Tavsiye eder miyim? Bu konuda bir şey söyleyemem size. Tavsiye edersem, belki ileride Fetöcü ilan edilebilirim. Kararı tamamen sizin hür iradenize bırakmakta fayda görüyorum.
Bir kitabın kurgu olduğunu bilmekle gerçek olduğunu bilmek, okurken hissedilen duygular arasında dağlar kadar fark yaratıyor.

Mükemmel olabilecek bir yaşamın, zeki bir beynin bir hayatın nasıl adım adım yok edildiğini okudum. Siyasetin devlet büyüklerinin 24 yaşında bir genci (pek çoğunu) nasıl hayattan koparttığını, bir babanın evladını kurtarmak için çırpınmasını ve bir annenin dağlanan yüreğini okudum.

Özetle; teslim olmayışın, farklı düşüncenin, başkaldırının sinyalini daha ilkokuldayken vermeye başlamış Deniz Gezmiş.


Bu kitap için fazla bir şey yazmak istemiyorum aslında çünkü ucu siyasete dokunuyor. Edebiyat ortamının siyasetten uzak durması gerektiği kanısındayım. Okuduğum diğer bir kaç Deniz Gezmiş kitabından çok farklıydı ve çok daha kapsamlı gerçekçi ve güzeldi. Her şey belgelerle kanıtlı çünkü.

Hamdi Gezmişin daha önce hiç yayınlanmamış abisi ve ailesine ait bilgi belge ve fotoğraflarıyla Deniz gezmişi en doğru kaynaktan tanıma şansını yakaladım. Can Dündar'ın editör olması da kitaba çok ayrı bir profesyonellik katmış.
Böyle bir eseri ne inceleyebilir ne de hakkında yorum yapabilirim. Bu nitelikte bir insan değilim. Haddime değil, ama yine de hakkında düşündüklerimi yazmak istedim. Sarı Zeybek'in belgeselini yıllar önce izlemiş (ve de neredeyse unutmuş) olan bendenizin bu eseri okuması gerçekten çok iyi oldu. Öyle ki, kimi şeyleri unutmuş, Atatürk'ün son günlerini dahi nasıl bir asalet içinde geçirdiğini de anımsayamamıştım. Bir insanın son günleri nasıl geçer? Ölecek olsak ve bunun bilincinde olsak, kendimizden başka kimseyi ve şeyi düşünebilir miyiz? Ben düşünemezdim. Ama öyle bir insan düşünün ki hayatının son anlarında dahi vatan, millet sevgisi ile dolarak yine ülkesini düşünsün. Yine hayatının son anlarında ülkesi ile ilgili sorunların üstüne kafa yorsun.

Ata'nın son 300 gününü anlatan bu eserde birçok kişinin anlatımı mevcut. Örneğin yeri geliyor Atatürk'ün yaveri Salih Bozok alıyor sözü, yeri geliyor silah arkadaşı Kılıç Ali. Anlatımın, çeşitli kişilerin aktardıklarının üstüne eklenmesi kitabın 'yaşanabilirliğini' büyük ölçüde artırıyor. Bu açıdan o 'son' günleri sadece okumuyor, içinizde yaşıyorsunuz. Atatürk ile beraber Salih Bozok'un anlattığı rüyaya gülüyor, Kuleli Askeri Lisesi öğrencilerinin Dolmabahçe'nin önünden geçtiği sırada söyledikleri İstiklal Marşı ve 10. Yıl Marşı ile duygulanıyor, göz yaşlarınıza hakim olamıyorsunuz. Atatürk'ün çektiği sıkıntılara ortak oluyor, o 'istediği, hedeflediği şeyleri gerçekleştirememe' duygusunu içinizde yaşıyorsunuz.

Atatürk'ün son günlerdeki yalnızlığı, içinize işliyor. O büyük insanın hazin yalnızlığı... Doktorlara karşı tabiri caizse çocukça direnişi... Peki ne için? Bir insan neden kendi sağlığını ona hatırlatan doktorları dinlemek istemez? Cevabı şudur bana göre: Canından çok sevdiği bir şey vardır çünkü onun için. Vatanı, canından çok sevdiği vatanı. O'nun için vatan sevgisinin yanında hastalık gibi şeyler ufak bir ayrıntı olarak kalır. Hasta halde vasiyetini yazdırırken dahi ince bir şekilde dikkat ettiği imla ve dil kuralları onun ne denli mükemmel bir insan olduğunu kanıtlar nitelikte. Dil kavramına verdiği önemi de buradan anlayabiliriz aslında. Düşünsenize; ölüm döşeğinde iken dahi mükemmel bir üslup kullanan biri.

Derine inilen meseleler de var elbette. Doktorlar neden onu bu hastalığın ilk başladığı andan itibaren tedavi edemedi? Ya da bu hastalık neden geç anlaşıldı? Bu gibi konulara da ışık tutulmaya çalışılmış. Atatürk, Ankara'yı son bir kez görememesi, "ne olacaksam Ankara'da olayım" diyebilecek kadar Ankara'yı çok sevmesi, Hatay meselesini hasta haliyle yoluna koymaya çalışması bizlere birçok yönden örnek oluyor. Düşünüyorum; bir ülkenin cumhurbaşkanı, yani kurucusu dahi bu denli çalışkan iken milleti nasıl olmalıdır? Atatürk, önümüzde yaşayan bir örnek halen. Ve de bilinçli nesiller yetiştiği sürece de yaşayacak olan bir 'lider'.

Can Dündar'ın usta kalemi ile çeşitli belgelerin birleşmesi bu güzel eseri açığa çıkartmış. Bence bu eser bir köşede durmalı, zaman zaman okunmalıdır. Atatürk'ü unutmama adına günümüzde böyle faaliyetler şart artık. Her zaman şunu savunurum: Herkes Ata'yı unutmadığını, onu örnek aldığını söyler ama önemli olan kalplerdeki, yüreklerdeki O'na ait değişmez yerin var olabilmesidir. Günümüzde çok görüyoruz; Ata'nın resmini her bir yere yapıştırabiliyorlar, bastırabiliyorlar artık, malum teknoloji gelişti. Ama önemli olan bu mudur? Onun görmek istediği gençlik kavramının hakkını veremeyen gençlerin arabalarına, kollarına, ve daha nerelere Atatürk'ün resmini yerleştirdiklerine şahit oldum, olmaktayım. Önemli olan yüreğimizdekidir. Yüreğimizde Atatürk sevgisi olduktan sonra bu gibi 'somut' şeylerle sergilememiz gerekmez; 'soyut' olan daimidir çünkü. Gelin biz Atatürk sevgisini yüreklerimizde (ve beyinlerimizde) devam ettirelim, daimi olanı daima yapalım.
#spoiler#

Nazım Veraya rastladıgında. .
_Doktor dedi ..sen ne diyorsun ?
_Aşk olmazsa on yıl, ask' varsa üç yıl.
O duymak istediğini duymuştu ..bir gece ayağında terlikleri ,üstünde pijamasiyla arkadaşıma gidiyorum diye evden çıktı ..herkes onun Vera'ya gittiğini biliyordu. .

"Nazım üç yıl dört gün yaşadı "

Keşke Nazım olsaydım. ..bir geminin arka pruvasindan uzaklaşan memlekete el sallasaydım. .hayatımın hiç bir döneminde Rusya aşkım bu kadar depreşmemişti. .zamanın gerisinde olmak ,dağda nehirde nefes almak istememiştim ..kaçak bir yolcu misali trenlere atlamak ,hiç kimsenin ismimi-cismimi-cinsiyetimi sormadığı yolculuğa çıkmak ..

baharda istemiyorum ömrümde _yaz'da olmasın ...benim için hep kar yağsın ...her yer bembeyaz ortasında bir ben.." SİYAH"..
Astapovo istasyonunda bıraksınlar ölüvereyim. .
Beni de Nazım'ın yanı başına gömüversinler..
Ardımdan "şiir " falan da istemem....merak etmeyin ...

https://youtu.be/sBLSJL9HouY

Şiir tehlikeli bir icattir. ..
Şiir çok güçlü bir silahtır ..döner döner seni vurur. .iki ağızda bilenmis ağır bir baltadır..ruhunu ortadan ikiye böler ..bir yanın normal hayatina devam eder gibidir ..diğer yarınsa uçurumlardan düşer. ..dünyadaki her mısra sana yazılmış der sana ..tüm denizler senin için yaratılmış. .fısıldayan ağaçlar girer gecelerine.. şah damarinizdan yükselir kelimeler.dudaklarinıza kadar ... benimle otur der taşlar ..ben'de yürü diyen yollar_dır.... Şiir
Bir gündüz düşüdür.
Trans halidir .
afyondur .

Can dündar yazmış ..adı Turkiye sınırlarını kat be kat aşmış bir siir adam Nazım Hikmet Ran..

Neden yurdundan ayrı kaldığını. .hastalıklarını. .aşklarını. .ardında bıraktığı işlemeli terliklerinin içinden çıkan notlarını. .

"Şehrime ulaşamadan bitirirken yolumu, bir gül bahçesinde dinlendim.
Senin sayende "


Sevgi ve saygıyla ..
Hem kardeşinin ağzından yaşanılanlar, hem olayların yaşandığı gün ülkede gelişen olaylar, yazılmış olan yazılar, resimler, mektuplar eşliğinde idam aşamasına ve sonrasına kadar uzanan mükemmel bir kitap olmuş. Bir kısmın terörist diye yaftaladığı diğer bir kısmın Bağımsız Türkiye için devrim yolunu seçmiş savaşçısı Deniz Gezmiş'in kısa ama dolu geçen hayatı çok güzel anlatılmış. Anne, baba ve kardeşler neler yaşadı, neler hissetti bu çerçeveden bakmak da iyice içime işledi. İdam kısmında tüylerim diken diken, gözlerim yaşlarla bitirdim kitabı. Analarınızdan babalarınızdan geçmiş dönemi farklı dinlemiş olabilirsiniz. Bir de bu kitap ile olayların iç yüzüne bakmalısınız. Okuduğunuzda göreceksiniz ki yine zihniyet hiç bir şekilde değişmemiş. Türkiye'nin iyiliği için bir şey isteyen biri çıksa, eşitlik, adalet dese hükümet bu kişi için terörist dedi mi eyleme de gerek kalmaz. Hedef gösterilmesi yeterli. Sorgulamadan, bilmeden bu devlet düşmanı, rejimi yıkmaya çalışıyor diyerek cezası kesilir. Ara ki hukuk bulasın. Kendiniz okuyup değerlendirin, yararlı bir kitap olmuş.
Dönemin, ipten dönen Cumhurbaşkanı Celal Bayar ayrıca idam edilen başbakanı Adnan Menderes, Dış işleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye bakanı Hasan Polatkan. Yükselişleri ve kaybedişlerinin o döneme tanık olan insanların anlatımıyla destekli rehber bir kitap.

Yine üç idam cezası yine üç utanç. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'ın neden idam edildiklerini anlamamıştım. Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu'nun da neden idam edildiklerini anlamadım. İdamı gerektirecek kadar büyük bir suç göremedim.

Süleyman Demirel'in üç idam bizden üç idam sizden diye nitelendirdiği Türkiye yakın tarihinin ve insanlığın altı sıfır kaybettiği olayların sağ cenahı kısmı. Sol cenahla ilgili fazlaca kitap okudum. Biraz da olaya sağdan bakmak istedim. Umarım hep kardeşçe yaşar ülkemiz.
Öncelikle tartışılamaz!! Harika bir kitap, okurken sarsılarak ağlamamak için çoğu kez kitabın başından kalkıp gittim ve tekrar ayaklarım kendiliğinden kitabın başına getirdi. Şu son zamanlarda Atatürk unutturulmaya çalışılırken birde hayatının son 300 gününü sanki yanındaymışsınız gibi siz yaşayın.
"Bir milletin, pratikte demokrasi ilkesini ilan etmesi o millet çoğunluğunun toplumsal kuvvetin bir sonucudur. Millet yeteri derece kuvvetli olunca, kuvvet ve kudreti eline alır. Bu olay bazen ihtilal ile ve bazen de hükümdarla barışçıl bir anlaşma ile ortaya çıkar. Artık bugün, demokrasi düşüncesi sürekli Yükselen Bir Denizi andırmaktadır." (Mustafa Kemal Atatürk)

Kısa zaman önce Belgesel Kitaplar kapsamında Can Yayınları tarafından basımı yapılan Nazım'ı çok beğenerek okumuştum. Hatta öyle ki DVD'yi izlemedim hemen bitmesin bu mutluluk diye... Ve sonra güzel bir indirimle diğerlerini de edindim (bazen gözüm dönüyor, yine o anlardan birine denk geldi :D) Yine her kitabın içinden izlemeye kıyamayacağım DVD'ler çıktı. Hepsini yavaş yavaş izleyeceğim. (hemen tüketmeye hayır :D)

Cumhuriyet'in 75. yıldönümü vesilesiyle başlamış Yükselen Bir Deniz çalışmaları. Ve bu çalışmalar nedeniyle Cumhurbaşkanlığı Köşkü Kütüphanesi, Anıtkabir Kitaplığı, Türk Tarih Kurumu, ATASE, Genelkurmay ve daha birçok arşive ulaşmış Can Dündar. Kitabın ve belgeselin oluşumunda yine destek almış birçok dostundan. Bütün kitaplarındaki ince araştırmalarına bir yenisini daha eklemiş anlayacağınız.

Mustafa Kemal Atatürk'ün not defterlerini, günlüklerini, okuduğu kitapları araştırmış. Ve her okuduğu kitapta nelerin altını çizdiğine, kitaplara aldığı notlara öylesine özen göstermiş ki... Okursanız daha iyi anlayacaksınız siz de.

Kitaptan biraz bahsedersek;
4 bölümden oluşuyor bu güzel eser. Her bölümde anlatılan konulara birer başlık eklemiş Can Dündar. İtiraf etmeliyim başlıkları gerçekten çok sevdim. Birkaç örnek vereceğim başlıklara;
*Cumhuriyet... Bir Gün Mutlaka...
*Çadırdaki Kütüphane
*Yaşasın Hürriyet
*Kelimelerle Oynamayalım? Bu Cumhuriyet'tir!
Ve daha niceleri ile karşılayacak okurken sizi...

Yukarıda bahsettiğim, Atatürk'ün notları da birçok sayfada karşınıza çıkıyor. Not defterine yazdığı notlardan ikisini de eklemek istiyorum buraya;
* "Sarık saran hafiyelerin din perdesi altındaki telkinleri, menfaatten başka bir şey değildir..." Bu notu 17 Nisan 1909 günü yazmış Mustafa Kemal.
* Gece saat 9'a kadar Erkanıharp Reisiyle örtünmenin kaldırılması toplumsal yaşamın düzeltilmesi hakkında sohbet; 1) güçlü ve hayata vakıf anneler yetiştirmek, 2) kadınlara özgürlüklerini vermek, 3) kadınlarla bir arada bulunma, erkeklerin ahlakı, düşünceleri, duyguları üzerinde etki yapar. 22 Kasım 1916 günlüğüne, hiç eskimeyecek ve her seferinde doğruluğuyla tekrar tekrar hafızamıza yer edinecek bu önemli notu eklemiş Atatürk...

Atatürk'ün düşüncelerini, Cumhuriyet'i kurarken yaşadığı anıları, yakınındaki dostları ile yaptığı sohbetlerde bahsettiği fikirleri okuyoruz ve kafasında geliştirdiği geleceğin nasıl inşa edildiğine şahit oluyoruz. (Beni en çok günlüklerine yazdıkları etkiledi. Bunları okumak paha biçilemezdi... )

Kısacası, sadece bir kitap okumuş olmayacaksınız. Fotoğraflarla desteklenmiş harika bir kaynak olacak elinizde. Ve bu kaynak Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili eşsiz bilgiler içeriyor. Daha ne olsun... Okuyunuz, tavsiyemdir... (Belgeseli de Youtube üzerinden aratarak izleyebilirsiniz.)
Kitabı ağlayarak ve Demirel'e küfür ederek bitirdim. Adını taşıdığım insanın hayatı, ailesinin çektiği acılar, yapılan zalimlikler beni isyan ettirdi. "1972'den bu yana biz hala aynı boktan sistem tarafından yönetiliyoruz, " dedirtti.
Nostaljik bir mazi bir güzellemesi yapmak istedim, diyor Can Dündar, zindana dönüşen, koyu bir karanlık olan 70'lerdeki ilişkileri anlatığı yazısında: "Ama aşkın ha babam ertelendiği o kanlı karanlıkta bile en dayanışmacı ve masum yanları saklıydı insanoğlunun ..."
"Şimdi bakıyorum da umursamaz kalabalıklarda metruk bir yalnızlık yaşıyor neslim..."
Aşka veda, Can Dündar'ın aşka dair yazılarını bir araya getiriyor.Körkütük, sırılsıklam aşkları, özlemi, yalnızlığı, ayrılık ve terk edilme acısını ; " kah içten içe kabaran kah gürül gürül çağlayan o deli nehri," anlatıyor .

Yazarın biyografisi

Adı:
Can Dündar
Unvan:
Gazeteci-yazar
Doğum:
Ankara, 16 Haziran 1961
Can Dündar (d. 16 Haziran 1961, Ankara) araştırmacı, gazeteci ve belgesel yapımcısı.rnrnLise öğrenimini Ankara Atatürk Lisesinde gerçekleştirdi. 1982 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulundan mezun oldu. 1979dan itibaren sırasıyla Yankı, Hürriyet, Nokta, Haftaya Bakış, Söz ve Tempoda çalıştı. 1986da İngilterede London School of Journalismi bitirdi. Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde siyaset bilimi dalında yüksek lisansını 1988de, aynı bölümünde doktorasını 1996da tamamladı. Televizyona 1988de TRTde Seynan Levent ile başladı. 1989da 32. Günde çalışmaya başladı.rnrnKöşe yazarlığı 1994te Aktüelde başladı. Aynı yıl günlük köşe yazıları yazmaya başladığı Yeni Yüzyıl gazetesinde beş yıl çalıştı. 1999 Ocakından 2000 Aralık sonuna kadar Sabah gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. 2001 Ocak ayından beri Milliyet gazetesinde, ADA başlıklı köşe yazılarına devam etmektedir.

Yazar istatistikleri

  • 636 okur beğendi.
  • 6.030 okur okudu.
  • 60 okur okuyor.
  • 2.221 okur okuyacak.
  • 62 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları