Can Dündar

Can Dündar

Yazar
8.4/10
3.196 Kişi
·
12.183
Okunma
·
997
Beğeni
·
15740
Gösterim
Adı:
Can Dündar
Unvan:
Gazeteci-yazar
Doğum:
Ankara, 16 Haziran 1961
Can Dündar (d. 16 Haziran 1961, Ankara) araştırmacı, gazeteci ve belgesel yapımcısı.rnrnLise öğrenimini Ankara Atatürk Lisesinde gerçekleştirdi. 1982 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulundan mezun oldu. 1979dan itibaren sırasıyla Yankı, Hürriyet, Nokta, Haftaya Bakış, Söz ve Tempoda çalıştı. 1986da İngilterede London School of Journalismi bitirdi. Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde siyaset bilimi dalında yüksek lisansını 1988de, aynı bölümünde doktorasını 1996da tamamladı. Televizyona 1988de TRTde Seynan Levent ile başladı. 1989da 32. Günde çalışmaya başladı.rnrnKöşe yazarlığı 1994te Aktüelde başladı. Aynı yıl günlük köşe yazıları yazmaya başladığı Yeni Yüzyıl gazetesinde beş yıl çalıştı. 1999 Ocakından 2000 Aralık sonuna kadar Sabah gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. 2001 Ocak ayından beri Milliyet gazetesinde, ADA başlıklı köşe yazılarına devam etmektedir.
İyi bir kalça sahibi olmanın, iyi bir kafa sahibi olmaktan daha fazla prim yaptığı bir ülkeden ne bekliyordunuz ki? Kafasını çalıştıranların kafasını koparırken kalçasını çalıştıranları baş tacı eden bir toplumda, çocuklara nasıl, “Göğsünü değil, kütüphaneni büyüt,” öğüdü verebiliriz ki?
Can Dündar
Can Yayınları, epub
Ben bütün gücümle silahlar sussun, ölümler dursun diyorum. Hain oluyorum. Davutoğlu "evlatlarımızı feda etmeye hazırız" diyor. Alkış alıyor.
Deniz abim, bir süre sonra bizi aştı; toplumun mülkiyetine geçti. 6 Mayıslarda biz bile kalabalıktan mezarlığa yanaşamaz olduk. "Ben kardeşiyim," diye yol istediğimde, "Hepimiz kardeşiyiz!" cevabını alıp gururlandığım çok olmuştur.
Ne var ki, asıl suç onlarda değil, onları bu yollara iten namussuzlar koalisyonundadır. Üniversiteli gençlerin devrimci dinamizmini, Türkiye'nin yükselişi için itici güç olarak değerlendiremeyen her siyasi iktidar, suçlu olacaktır.
Annem, "Gördün mü çocuğumu?" diye sordu.
"Gördüm, sarıldım," dedi babam...
"Nasıldı?"
"Boynunda bir morarmışlık vardı. İp izi..."
Günlerce ağladı annem; günlerce ağladı.
CAN DÜNDAR | Cumhuriyet

Bir yandaş yazı denemesi Erdoğan’a açık teşekkür

*******

Sayın Cumhurbaşkanı, Bütün dünya biliyor ki, son üç aylık tutukluluğumuzu sizin şahsi şikâyetinize ve bir dediğinizi iki etmeyen sulh ceza hâkimlerinin şaşmaz itaatine borçluyuz.

Birkaç nedenle bu tutukluluk için size teşekkür borçlu olduğumu düşünüyorum.

Hapislik, benim mesleki kariyerimde bir eksiklikti; sayenizde onu tamamladım.

Artık dinlemekte olduğunuz bir telefonum olmamasının rahatlığıyla nicedir okuyamadığım kitapları okudum; hiç yazamadığım kadar çok yazı yazdım, (hatta artık sizin tarafınızdan tutuklanma riski kalmadığından daha da rahat yazdım), dışarıdayken spor yapamazdım; içeride bol bol volta attım, top oynadım. Başka insanları, hayatları tanıdım. Bir yazı insanına ömür boyu yetecek malzeme damıttım. Hiç görmediğim kadar çok milletvekili ve avukat dostu ağırladım. Bunlar da sayenizde...

Hayatımda kaç tane kaldığını bilemediğim yılbaşlarından birini içeride geçirmemi sağladınız; bu sayede sevdiklerinle geçen bir yılbaşının kıymetini hatırlattınız bana...

Bizi içeri atarak, ülkenin tırmanan iç savaş ortamından, domuz gribi salgınından, kirli havasından, karından kışından korunmamızı sağladınız.

Genellikle ölümden sonra kısmet olan, ne kadar sevildiğini bilme, arkandaki desteği hissedebilme ayrıcalığını bize bağışladınız; hiç talip olmadığımız, hak da etmediğimiz bir alaka kuşatmasına vesile oldunuz.

Sayenizde, geçen sene hiç kitap yazmadığım halde “Yılın en iyi yazarı” sıralamasında Orhan Pamuk’u geride bırakıp birinci seçildim.

Ne zahmet ettiniz...

Bize, her gazetenin havuzda boğulmayacağını, her kuşun etinin yenmeyeceğini gösterme şansını bahşettiniz.

Samimiyetle şükranlarımızı sunuyoruz...

***
Yıllardır içeride yatan, ağır tecrit koşullarını soluyan, açtığınız binlerce hakaret davasına muhatap olanların yanında bizim üç aylık tutukluluğumuzun lafı bile olmaz, ama hapse atarak bize bir kürsü sundunuz ve onlara ses olma fırsatı verdiniz; bunun için de hasseten teşekkür ederiz.

Bir de hani şu devlet sırrı damgası vurarak bütün dünyadan saklamaya çalıştığınız, haber yaptık diye bizi içeri attığınız MİT TIR’ları meselesi vardı ya; siz bizi içeri atınca o konu Japonya’dan Kanada’ya, Okyanusya’dan Endonezya’ya kadar duyuldu; bilmeyen kalmadı; bu katkınız için de ne kadar teşekkür etsek az...

Aklınıza sağlık.

Sadece o mu? Türkiye’deki otoriterleşmeyi, hukuksuzluğu, savaş tehlikesini de zindandan bütün dünyaya duyurma şansı bulduk; hangi güç bana aynı ay içinde Guardian’dan Der Spiegel’e, Washington Post’tan Le Monde’a kadar yazı yazma şansı yaratabilirdi ki; kim Amerikan Başkan yardımcısının ailemle görüşmek istemesini sağlayabilirdi ki; sizin kontrolsüz gücünüzden başka...

Tetikçileriniz ve sizin desteğinizle, yıllardır hasret kaldığımız bir mesleki dayanışmayı, ulusal ve uluslararası çapta soluyabildik, yüzlerce insanı “Umut Nöbeti”nde birleştirebildik; tahliyemizde birlikte nicedir hasret kaldığımız bir zafer havasına girebildik, kızlı erkekli oturup şarkılar söyleyebildik; eksik olmayın.

Nihayet en son Anayasa Mahkemesi’nin, “Yetti artık, burada biz de varız” diyen kararını da, hukuku hiçe sayan otoriter tavrınıza borçluyuz; bunu da inkâr edemeyiz.

Söylemesi ayıp, evin de epey borcu birikmişti; haksız tutuklamadan alacağımız tazminatla onu da kapatmamıza katkı sunacağınızı umuyor, şükran duygularımın kabulünü rica ediyorum.

Kaygılarımızla...

27.02.2016
Asırlardır aynı mekanda buluştuğu herkesle selamlaşıp konuşmaya alışmış insanoğlunun , çağımızda kendi soyuna yabancılaşmasının ve külliyen suskunlaşmasının en sembolik mekanıdr asansör...
480 syf.
·10/10
Bir kitabın kurgu olduğunu bilmekle gerçek olduğunu bilmek, okurken hissedilen duygular arasında dağlar kadar fark yaratıyor.

Mükemmel olabilecek bir yaşamın, zeki bir beynin bir hayatın nasıl adım adım yok edildiğini okudum. Siyasetin devlet büyüklerinin 24 yaşında bir genci (pek çoğunu) nasıl hayattan koparttığını, bir babanın evladını kurtarmak için çırpınmasını ve bir annenin dağlanan yüreğini okudum.

Özetle; teslim olmayışın, farklı düşüncenin, başkaldırının sinyalini daha ilkokuldayken vermeye başlamış Deniz Gezmiş.


Bu kitap için fazla bir şey yazmak istemiyorum aslında çünkü ucu siyasete dokunuyor. Edebiyat ortamının siyasetten uzak durması gerektiği kanısındayım. Okuduğum diğer bir kaç Deniz Gezmiş kitabından çok farklıydı ve çok daha kapsamlı gerçekçi ve güzeldi. Her şey belgelerle kanıtlı çünkü.

Hamdi Gezmişin daha önce hiç yayınlanmamış abisi ve ailesine ait bilgi belge ve fotoğraflarıyla Deniz gezmişi en doğru kaynaktan tanıma şansını yakaladım. Can Dündar'ın editör olması da kitaba çok ayrı bir profesyonellik katmış.
232 syf.
·13 günde·7/10
Mustafa... Yıllardan beri kitaplığımda duran, bir türlü okumaya fırsat bulamadığım, Atatürk'e ilişkin bir araştırma yazısı. Araştırma yazısı dediğime bakmayın, bu kitabın belgeseli bile yapıldı. Hatta belgeseli izlenme rekorları kırarak kitabının önüne geçti.

Can Dündar ile ilgili de birkaç şey söylemeden kitabın incelemesine geçmek istemiyorum aslında. Gerçi birkaç şey değil, bir sürü şey söylemek, tartışmak istiyorum; ama kolaylıkla herkese "vatan haini" veya "Fetöcü" damgası vurulabilen böyle bir dönemde Can Dündar ile ilgili güzel bir şeyler söylemekten imtina ediyorum. Zira Can Dündar öyle bir insan ki, hemen hemen toplumun bütün kesimlerince sevilmeyen biri. Muhafazakarı da milliyetçisi de cumhuriyetçisi de sevmiyor adamı. Şahsen bu durumun sebebini, Can Dündar'ın iyi bir gazeteci olmasına bağlıyorum ben. Siz bağlamıyor olabilirsiniz, saygı duyarım. Can Dündar'a vatan haini(Pardon siz vatan haini Can Dündar mısınız?) diyebilirsiniz ya da son dönemin moda tabiri ile Fetöcü(Fetö ile işbirliği yaparak mit tırları haberini yapan Can Dündar) de diyebilirsiniz. Fakat benim böyle düşünmediğimi bilmenizi isterim. Bu noktada Can Dündar'ın kendisine Fetöcü diyenlere verdiği şu cevabını paylaşmakta fayda görüyorum: (http://sendika62.org/...ihine-baksin-366434/)

Kitaba gelirsek, yayımlandığı dönemden itibaren büyük tartışmaları da beraberinde getiren, Atatürk'ü sevenler ile Can Dündar'ın yollarını ayıran bir eser olmuştur. Nasıl olur da Atatürk'ü seven Can Dündar'ın Atatürk ile ilgili yazdığı bu kitap Atatürkçüler ile arasını açar? İşte bu kitabın püf noktası da tam olarak burada. Can Dündar, Mustafa Kemal'i anlatırken tüm çıplaklığı ve insani yönleri ile önümüze sunmayı tercih etmiş. Böyle olunca da Atatürk'ü taparcasına seven insanların pek tabii tepkisini çekmiş. Gerçekten de kitabın içerisinde Atatürk ile ilgili rahatsız edici bazı bilgiler mevcut. Hatta Atatürk'ün bir diktatör olarak önümüze sunulduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Atatürk'ü seven bir birey olarak bu tür bilgiler beni rahatsız etmedi açıkçası. Çünkü kulaktan kulağa dolaşan bazı söylentilerin gerçeklik payı olduğunu biliyordum. Can Dündar da gerçekleri gizlemeden ortaya dökmüş. Dediğim gibi, böyle olunca da ciddi tepki çekmiş. Mesela Yılmaz Özdil'in eleştirisini bu noktada sizlerle paylaşmak istiyorum:

"Sarhoş. Kafayı bulunca ağlayan... Hoyrat. Soğuk. Kalpsiz. Çevresine eziyet eden... İtiraz edeni asan... Arkadaşlarını satan... Milletten bihaber. Hatta milleti küçümseyen... (..) Batı hayranı. Sefa düşkünü. Zampara. Cephede bile karı-kız düşünen... Savaşmadığı için sıkılan... Ordu varken, çete kurmaya kalkan... Devrimleri intikam için yapan... Dinsiz. Kendi heykellerini diktiren... Megaloman. Bencil. Günde 3 paket sigara içen. Usul usul intihar eden... Yalnız. Çaresiz. Basiretsiz. Zavallı bir adam. Mustafa’daki Mustafa bu. Hak edilmiş bence Oscar... En azından Nobel." (Hürriyet / 4-11-2008)

Gerçekten de kitapta anlatılan Mustafa Kemal Atatürk, Yılmaz Özdil'in eleştirdiği gibi gösterilmiş. Aslında kitap, Atatürk’le ilgili yeni ya da hiç bilinmedik bir şey söylemiyor. Hepsi daha önce Atatürk hakkında yazılan kitaplarda olan şeyler. Fakat bazı bilgilerin hepsini bir arada okuyunca insan, haliyle şaşırıyor. Örnekler vermek gerekirse, bir kadının Atatürk yüzünden intihar etmesi, sol gözünün köre yakın derecede kötü görmesi, “Dağ başını duman almış” marşının ilk ne zaman öğrenildiği, kıyafet yarışmasında birinci olduğu, Türkiye’de kadınlı erkekli yapılan ilk düğünün damadı olduğu, evliliğinden pişman olduğu, içkiye ve sigaraya düşkünlüğü, sabahlara kadar eğlenmesi, kimsenin onunla görüşmek istememesi, dogmalara karşı çıkması, yaşarken heykellerini diktirmesi, en yakın arkadaşlarının idamını istemesi, tekrar evlendiği için annesine kızgın olması, karanlıkta uyuyamaması, eğlenceyi sevmesi, çocukluk travmalarını atlatamaması, basit ve sakin bir yaşama öykünmesi, kendine yapılan kötülüğü unutmaması, kindarlığı, gerektiğinde görüşlerini paylaşmadığı insanlarla da işbirliği yapması, yüksek egolu olması, acımasız kararlar alabilmesi ve sonuç olarak da mutsuz ve yalnız kalması gibi...

Bütün bunların yanında, asteğmen Kubilay'ın katledilmesinden sonra Atatürk'ün "Menemen'i lanetli kent ilan edip yakın!" talimatı, Şeyh Sait ile 46 müridini Diyarbakır'da astırması, en yakın arkadaşlarının bile idam edilmesini istemesi gibi olaylar bir arada anlatılınca insan haliyle "Ne oluyoruz yahu?" diye soruyor. Bazı şeylere inanıp inanmamak ya da gerçek olup olmadığına karar vermek sizin vicdanınıza veya inancınıza kalmış. İşte bu sebeple tarihe ve tarihi karakterlere hep tereddütlü yaklaşmışımdır. Çünkü tarih her zaman siyasetçilerin elinde kolaylıkla değiştirilmiştir. Gerçeğin ne olduğunu ise asla bilemeyeceğiz.

Nitekim, Mustafa Kemal Atatürk'ü farklı yönleriyle de tanımak isteyenler için ideal bir kitap. Hatta öyle bir kitap ki, Atatürk'ü taparcasına sevenler ile Atatürk karşıtlarının ortak sevdikleri bir kitap olabilir. Okumayı bilene ve ayrıntıları yakalayabilene çok şey anlatabilecek bir eser. Tavsiye eder miyim? Bu konuda bir şey söyleyemem size. Tavsiye edersem, belki ileride Fetöcü ilan edilebilirim. Kararı tamamen sizin hür iradenize bırakmakta fayda görüyorum.
169 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Nazım Hikmet' in yıllar önce okuduğum şiir kitabı üzerine karalamıştım aşağıdaki yazıyı. Şimdi Can Dündar ' ın belgesel- kitabını da okuyunca, biraz da gözlerimin tuzlu suyundan olsa gerek; ki daha önce de şiir kitabını okurken tutamamıştım kendimi, hatırladım tekrardan ve yine paylaşmak istedim sizlerle.

Nazım gibi bakmak,
Nazım gibi gülmek,
Nazım gibi susmak,
Nazım gibi özlemek,
Nazım gibi kokmak,
Nazım gibi beklemek mahpus damında
Ve ölmek Nazım gibi,
Koynunda memleket hasretiyle...

Ah Nazım...
Güzel Nazım...
Mavi gözlerin bana emanet.
Altın saçlarından koparıp güneşi,
Anlatacağım çocuklarıma ve çocuklarına bu ülkenin, senin hayallerini.
Adına da aşk koyacaklar sıla hasretinin.


Ülkemin değil, kişilerin kurbanı Nazım. 13 yıl cezaevinde yatırıldı, memleketine hasret bırakıldı, fikirlerinden korkulduğu için. Şimdi kimse bilmez adlarını kalemini kıran hakimin. Fakat onu görmeye yaşı yetmeyen bizler, hala biliyoruz Mavi Gözlü Dev' i.

Sevgili arkadaşlar, belgesel-röportaj şeklinde kaleme alınmış bu eser, kesinlikle okunması gereken kitaplardandır. Hani bazen öyle bir kitapla ya da yazarla karşılaşırsınız ki "keşke daha önceden bilseydim" diye dövünürsünüz ya hani...
Aynen de öyle bir şaheserdir. Öyle fotoğraflar var ki, ikinci eşi olan Galina Hanım ' ın tozlu raflarından özel izinle alınmış fotoğraflarını görünce yüreğiniz burkulacak. Kitap Nazım' ı her yönüyle bizlere tanıtıyor. Binevî Nazım' ı öğretiyor aslında; onun çektiği sıkıntılarını, aşklarını, ayrılıklarını, evladının ondan nasıl koparıldığını...

Nazım 'ın hayatı boyunca içinde yaşadığı tüm duyguları tek solukta iliklerinize kadar hissedeceksiniz.


Not: Kitabın içeriğine ilişkin spoiler vermemeyi itinayla dikkat ettim. Kitabı okuyan arkadaşlar da kitabın içindeki sürprizleri lütfen paylaşmasınlar. Okuyacak olan arkadaşlara haksızlık olmasın.

~~Şiddetle tavsiye ediyorum, kitapla kalınız~~
208 syf.
·7 günde·9/10
Bolca Can Dündar belgeselleri izlemiş olmama rağmen kendisinin okuduğum ilk kitabı.Aşka Veda'da ilişkilerin dünü,bugünü ve yarını akademik olarak çok güzel bir şekilde ele alınmış ve işlenmiş.Toplumun aşk,sevda,seks,evlilik,ayrılık,aykırılık yaraları kadın ve erkek üzerinden çok güzel deşilmiş irini akıtılmış ve pansuman için yollar aranmış.Eski ilişkileri,aşkları hepimiz anne babalarımızdan yada başka büyüklerimizden dinlemişizdir.Sibel Can'ın söylediği,sözleri Rıza Sarraf !'a ait olan ''Vedalaşıp son eylülde, dökülmüşler yaprak yaprak,O siyah beyaz aşkların adı şimdi eski toprak...'' şarkısında içlenmişizdir.


Şarkıları, şiirleri, ağıtları hep su üzerineymiş.
Merak edip sormuş beyaz adam:
“Niye şiirleriniz hep sudan söz ediyor?”
“Buralarda en çok suyun yokluğunu çekiyoruz da ondan,” diyip gülmüş bilge kızılderili:
“Ya sizin şiirleriniz niye hep sevgiden söz ediyor?”

Eksikliğini yaşıyoruz da ondan.Üstelik neyin eksikliğini yaşadığımızdan haberimiz bile yok.

''Daha 17'' albümünü Teoman tek bir sözle açıklıyor ''Köksüzüz diyor,tutunacak hiçbir şeyimiz yok.'' O,o şarkıları söylerken stadyumlar dolusu 15-20 yaş gençlerin şarkılara yırtınırcasına eşlik etmelerinin sebebi de bu.İç kanama geçiriyorlar ama hangi organları kanıyor bilmiyorlar.Piyasada bunca aşk şarkısı olması,aslında aşkın kendisinin olmamasından mı acaba?Yaşlı ve bilge bir kızılderili ne kadar yanılabilir ki?

Eski saf ve masum aşkların katili sosyal medya çöplüklerinde bolca yapılan testler vardır hani,bildiniz?Yüzünüze göre hangi millettensiniz,yok ayak yapınıza göre hangi kıtanın insanısınız,yok anasının örekesine göre babanız kim falan...
Aşkın belgeseli niteliğinde olan bu kitabı kendinizi test etmek için okuyun derim.Hangi aşkın insanısınız kendinize dürüstçe söyleyin.Herkes anası gibi kadın,babası gibi erkek ister.Onların aşkından ister.Yersen.Dürüst müyüz?
169 syf.
·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
#spoiler#

Nazım Veraya rastladıgında. .
_Doktor dedi ..sen ne diyorsun ?
_Aşk olmazsa on yıl, aşk' varsa üç yıl.
O duymak istediğini duymuştu ..bir gece ayağında terlikleri ,üstünde pijamasiyla arkadaşıma gidiyorum diye evden çıktı ..herkes onun Vera'ya gittiğini biliyordu. .

"Nazım üç yıl dört gün yaşadı "

Keşke Nazım olsaydım. ..bir geminin arka pruvasindan uzaklaşan memlekete el sallasaydım. .hayatımın hiç bir döneminde Rusya aşkım bu kadar depreşmemişti. .zamanın gerisinde olmak ,dağda nehirde nefes almak istememiştim ..kaçak bir yolcu misali trenlere atlamak ,hiç kimsenin ismimi-cismimi-cinsiyetimi sormadığı yolculuğa çıkmak ..

baharda istemiyorum ömrümde _yaz'da olmasın ...benim için hep kar yağsın ...her yer bembeyaz ortasında bir ben.." SİYAH"..
Astapovo istasyonunda bıraksınlar ölüvereyim. .
Beni de Nazım'ın yanı başına gömüversinler..
Ardımdan "şiir " falan da istemem....merak etmeyin ...

https://youtu.be/sBLSJL9HouY

Şiir tehlikeli bir icattir. ..
Şiir çok güçlü bir silahtır ..döner döner seni vurur. .iki ağızda bilenmis ağır bir baltadır..ruhunu ortadan ikiye böler ..bir yanın normal hayatina devam eder gibidir ..diğer yarınsa uçurumlardan düşer. ..dünyadaki her mısra sana yazılmış der sana ..tüm denizler senin için yaratılmış. .fısıldayan ağaçlar girer gecelerine.. şah damarinizdan yükselir kelimeler.dudaklarinıza kadar ... benimle otur der taşlar ..ben'de yürü diyen yollar_dır.... Şiir
Bir gündüz düşüdür.
Trans halidir .
afyondur .

Can dündar yazmış ..adı Turkiye sınırlarını kat be kat aşmış bir siir adam Nazım Hikmet Ran..

Neden yurdundan ayrı kaldığını. .hastalıklarını. .aşklarını. .ardında bıraktığı işlemeli terliklerinin içinden çıkan notlarını. .

"Şehrime ulaşamadan bitirirken yolumu, bir gül bahçesinde dinlendim.
Senin sayende "


Sevgi ve saygıyla ..
208 syf.
·Beğendi·10/10
Can Dündar, hep bildiğimiz gibi... Üslubu, akışı, naifliği...
Gizliden gizliye düşüncelerini benimsetmeye çalışmaktan çok tespitlerini yapıp topu okuyucuya bırakan, o güzelim Can abi' ye dönüşüyor aniden. Samimiyet satırlarından kalbimize damlıyor tel tel... Can abi, kitabın kapağından da anlaşılacağı üzere aşkın kendi döneminden günümüze dönüşümünü ve biraz da geçmişe özlem duyarak geleceği kabullenen tavrıyla okuyucuya "umut her zaman vardır" mesajı veriyor aslında... Aşkın kısa tarihini ele almış... İnsanların, o' nsuz kalmak ve o' na kalmak arasında gidip gelen duygularını kendine has üslubuyla hicvediyor... Aşkın ne olmadığını sorgulattırıyor... Gerçi baştan söylemeliyim, okurken kendinizi derinlemesine sorgulayacaksınız zaten...

Kitabı okurken...
Ne bileyim bir şeyleri özleyeceksiniz... Onun ne olduğunu bilmeden belki...
Bir şeyleri...
Çok uzaklarda olmayan ama büsbütün yanınızda da durmayan...
Aşka Veda...


~~Keyifli okumalar~~
196 syf.
·6 günde·10/10
Böyle bir eseri ne inceleyebilir ne de hakkında yorum yapabilirim. Bu nitelikte bir insan değilim. Haddime değil, ama yine de hakkında düşündüklerimi yazmak istedim. Sarı Zeybek'in belgeselini yıllar önce izlemiş (ve de neredeyse unutmuş) olan bendenizin bu eseri okuması gerçekten çok iyi oldu. Öyle ki, kimi şeyleri unutmuş, Atatürk'ün son günlerini dahi nasıl bir asalet içinde geçirdiğini de anımsayamamıştım. Bir insanın son günleri nasıl geçer? Ölecek olsak ve bunun bilincinde olsak, kendimizden başka kimseyi ve şeyi düşünebilir miyiz? Ben düşünemezdim. Ama öyle bir insan düşünün ki hayatının son anlarında dahi vatan, millet sevgisi ile dolarak yine ülkesini düşünsün. Yine hayatının son anlarında ülkesi ile ilgili sorunların üstüne kafa yorsun.

Ata'nın son 300 gününü anlatan bu eserde birçok kişinin anlatımı mevcut. Örneğin yeri geliyor Atatürk'ün yaveri Salih Bozok alıyor sözü, yeri geliyor silah arkadaşı Kılıç Ali. Anlatımın, çeşitli kişilerin aktardıklarının üstüne eklenmesi kitabın 'yaşanabilirliğini' büyük ölçüde artırıyor. Bu açıdan o 'son' günleri sadece okumuyor, içinizde yaşıyorsunuz. Atatürk ile beraber Salih Bozok'un anlattığı rüyaya gülüyor, Kuleli Askeri Lisesi öğrencilerinin Dolmabahçe'nin önünden geçtiği sırada söyledikleri İstiklal Marşı ve 10. Yıl Marşı ile duygulanıyor, göz yaşlarınıza hakim olamıyorsunuz. Atatürk'ün çektiği sıkıntılara ortak oluyor, o 'istediği, hedeflediği şeyleri gerçekleştirememe' duygusunu içinizde yaşıyorsunuz.

Atatürk'ün son günlerdeki yalnızlığı, içinize işliyor. O büyük insanın hazin yalnızlığı... Doktorlara karşı tabiri caizse çocukça direnişi... Peki ne için? Bir insan neden kendi sağlığını ona hatırlatan doktorları dinlemek istemez? Cevabı şudur bana göre: Canından çok sevdiği bir şey vardır çünkü onun için. Vatanı, canından çok sevdiği vatanı. O'nun için vatan sevgisinin yanında hastalık gibi şeyler ufak bir ayrıntı olarak kalır. Hasta halde vasiyetini yazdırırken dahi ince bir şekilde dikkat ettiği imla ve dil kuralları onun ne denli mükemmel bir insan olduğunu kanıtlar nitelikte. Dil kavramına verdiği önemi de buradan anlayabiliriz aslında. Düşünsenize; ölüm döşeğinde iken dahi mükemmel bir üslup kullanan biri.

Derine inilen meseleler de var elbette. Doktorlar neden onu bu hastalığın ilk başladığı andan itibaren tedavi edemedi? Ya da bu hastalık neden geç anlaşıldı? Bu gibi konulara da ışık tutulmaya çalışılmış. Atatürk, Ankara'yı son bir kez görememesi, "ne olacaksam Ankara'da olayım" diyebilecek kadar Ankara'yı çok sevmesi, Hatay meselesini hasta haliyle yoluna koymaya çalışması bizlere birçok yönden örnek oluyor. Düşünüyorum; bir ülkenin cumhurbaşkanı, yani kurucusu dahi bu denli çalışkan iken milleti nasıl olmalıdır? Atatürk, önümüzde yaşayan bir örnek halen. Ve de bilinçli nesiller yetiştiği sürece de yaşayacak olan bir 'lider'.

Can Dündar'ın usta kalemi ile çeşitli belgelerin birleşmesi bu güzel eseri açığa çıkartmış. Bence bu eser bir köşede durmalı, zaman zaman okunmalıdır. Atatürk'ü unutmama adına günümüzde böyle faaliyetler şart artık. Her zaman şunu savunurum: Herkes Ata'yı unutmadığını, onu örnek aldığını söyler ama önemli olan kalplerdeki, yüreklerdeki O'na ait değişmez yerin var olabilmesidir. Günümüzde çok görüyoruz; Ata'nın resmini her bir yere yapıştırabiliyorlar, bastırabiliyorlar artık, malum teknoloji gelişti. Ama önemli olan bu mudur? Onun görmek istediği gençlik kavramının hakkını veremeyen gençlerin arabalarına, kollarına, ve daha nerelere Atatürk'ün resmini yerleştirdiklerine şahit oldum, olmaktayım. Önemli olan yüreğimizdekidir. Yüreğimizde Atatürk sevgisi olduktan sonra bu gibi 'somut' şeylerle sergilememiz gerekmez; 'soyut' olan daimidir çünkü. Gelin biz Atatürk sevgisini yüreklerimizde (ve beyinlerimizde) devam ettirelim, daimi olanı daima yapalım.
480 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Bir arkadaşım bana demişti ki "Sen neden hep aynı fikirleri okuyup duruyorsun? Neticede farklı bir bakış açısına sahip olamıyorsun." Ben de ona zaten ülkece 20 yılda bir hep aynı şeyleri yaşadığımızı, ayrıca gün boyu tek taraflı haber kaynağına maruz bırakılan kendisinin aslında farklı bir bakış açısına sahip olamadığını söylemiştim. İşte döndüm dolaştım yine Deniz Gezmiş üzerine bir kitap okudum ama bakış açım değişti. Burjuvanın iğrenç düzeninden daha çok nefret ettim. Kendi ülkesinin çiftçisini korumak yerine Amerikancılık oynayan siyasilerin gerçek yüzünü daha iyi gördüm. Amerikan yardımları adı altında ülkemize sokulan süt tozlarıyla çocuklarımızın nasıl zehirlendiğini öğrendim. Fakültelerden devlet kurumlarına kadar sirayet eden kokuşmuşluğa tanık oldum. Tüm bunlara karşı çıktığınızda hapishanelere nasıl atıldığınızı daha iyi gördüm. Çok vatanseverim diyen siyasilerin Amerikan askerlerini koruduğu kadar kendi evlatlarını korumadığını acı çeke çeke okudum.

Deniz Gezmiş'in babasının Demokrat Parti bünyesinde başlayan yolculuğu oğlunun önce eliyle ''6 OK'' yapıp CHP ile başlayan serüveninin daha sonra TİP bünyesine dahi sığmamasıyla noktalanıyor. 20 senede adeta dünya tersine dönüyor. Kitap, yakın tarihimize ışık tutuyor.

Peki Deniz Gezmiş Mustafa Kemal Yürüyüşü yaptığı için aslında Atatürkçü hassasiyetleri olan bir sosyalist miydi yoksa Atatürk'ü sevmeyen sosyalist miydi? Kafası karışık biri miydi? Ben diyorum ki seçimlerde mazbata dahi vermediği için ''Cumhuriyetçilik'' ilkesine aykırı davranan, şeker fabrikalarını satarak ''Devletçilik'' ilkesini öldüren, milliyetçiliği ayaklar altına aldık diyen ve ''Milliyetçiliği'' sadece belli kalıplara indirgeyen, halkı tanzimde beklerken saraylarda yaşayan ve ''Halkçılık'' ilkesine ters davranan, Atatürk'ün tüm ilkelerine tezat işler yapan ama kendine Atatürkçü diyenler var oldukça Deniz Gezmiş'in ısrarla bir kalıba sokulması, sürekli yaftalanması çok normaldir. Çünkü her kavram birbirine karışmış. Kendi mektubuna bakıyorum: ''Baba ben sosyalistim. Sosyalizmi istiyorum. Ama onun bunun kuyruğundaki sosyalizmi değil. Bağımsız sosyalizm bizimkisi. Yalnız Türkiye'ye özgü.'' cümlesini referans alarak ülkesi için bir şeyler yapma arzusundaki bir genci görüyorum. Emin olduğum bir şey var o da 24-25 yaşındaki gençler sırf ülkeyi ben daha çok seviyorum kavgasıyla mücadele verirken ülkesini daha az sevenler uzaktan izlemiş. Sağdan veya soldan bu mücadeleyi veren gençlere el uzatmayan ama koltukları sallantıya girince ''Bir sağdan, bir soldan'' asmak tabirini ülkeye kazandıranları tarih affetmeyecek. Deniz kimseyi öldürmedi, kaçırdığı ABD askerlerini bile. Onları, eşleri ve çocuklarına karşı olan vicdanından ötürü serbest bıraktı. Lakin kimseyi öldürmeyen bu genci birileri idam etti.

Kitap Deniz'in sadece siyasi hayatına ışık tutmamış. O dönemki mektup arkadaşlarından tutun da Deniz'in aile içindeki konumuna kadar anlatmış. 61 Anayasası'nın görece özgür olduğu ortamlarda daha uysal, 71 Muhtırası'nın getirdiği sert rüzgarlarla daha radikal bir devrimcinin dönüşümü güzel işlenmiş. Ayrıca daha lise çağındaki bir eylemde Mahir Çayan ile katıldıkları protesto beni şaşırttı. Bu olayı hiç duymamıştım.

İncelememi gündeme dair bir cümleyle bitireyim: Gerçekten BEKA SORUNU yaşayan ülkesi ve emekçi halkı için doğrularıyla yanlışlarıyla mücadele eden bir gencin hikayesi. 80 Darbesi için yapılan referanduma ''EVET'' diyen ama 30 sene sonra bu sefer aynı referanduma ''HAYIR'' diyen, önce Fethullah'a övgüler dizip sonra saf değiştiren, o dönem 6. Filo'ya karşı alkış tutan ama bugün ABD karşıtı görünenler Deniz'i eleştirebilir. Ama Deniz kendisiyle hiç çelişmedi. Aslında onu eleştirenler çıkarı için sürekli pozisyon değiştiren kendilerini eleştiriyorlar. Ben adeta 60'lara gittim. Tarihte yolculuk yapmak isteyen için güzel bir kitap. Vakit ayırdığınız için teşekkürler.
480 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
İnsan olarak meraklıyızdır bazı şeylere ....
Kimisi çiçeğe kimi kitaba kimi dağa kimi denize (v.b.)
Ama hepimizin ortak bir yönü var nerde bir çığlık duysak veyahut bir haykırış dönüp bakarız ne oldu diye bu kitapta tam olarak o feryadı anlatıyor...
Deniž gežmiş ve yol arkadaşlarının davası hepimiz az çok bir şeyler duymuşuzdur onlar hakkında kimi didiklemiştir kimiside sadece kulaktan duyma şeylerle yetinmiştir evet Abım Deniz adlı bu roman sadece mücadeleyi anlatmıyor .Alınan üç candan sonra yıkılan ailelerin faryatlarını anlatıyor ...
Ben kendi adıma bir çok yerden okudum Deniz gezmiş ve davasını laki hiç bir kitapta veya bilgilendirmede kendimi bu kadar içinde hissetmedim olayın kitapları gerçekten seviyorsanız kitaplarınızı içinde bulunması gereken bir kitaptır ..

Yazarın biyografisi

Adı:
Can Dündar
Unvan:
Gazeteci-yazar
Doğum:
Ankara, 16 Haziran 1961
Can Dündar (d. 16 Haziran 1961, Ankara) araştırmacı, gazeteci ve belgesel yapımcısı.rnrnLise öğrenimini Ankara Atatürk Lisesinde gerçekleştirdi. 1982 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulundan mezun oldu. 1979dan itibaren sırasıyla Yankı, Hürriyet, Nokta, Haftaya Bakış, Söz ve Tempoda çalıştı. 1986da İngilterede London School of Journalismi bitirdi. Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde siyaset bilimi dalında yüksek lisansını 1988de, aynı bölümünde doktorasını 1996da tamamladı. Televizyona 1988de TRTde Seynan Levent ile başladı. 1989da 32. Günde çalışmaya başladı.rnrnKöşe yazarlığı 1994te Aktüelde başladı. Aynı yıl günlük köşe yazıları yazmaya başladığı Yeni Yüzyıl gazetesinde beş yıl çalıştı. 1999 Ocakından 2000 Aralık sonuna kadar Sabah gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. 2001 Ocak ayından beri Milliyet gazetesinde, ADA başlıklı köşe yazılarına devam etmektedir.

Yazar istatistikleri

  • 997 okur beğendi.
  • 12.183 okur okudu.
  • 128 okur okuyor.
  • 3.690 okur okuyacak.
  • 128 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları