Can Yücel

Can Yücel

YazarÇevirmen
8.1/10
881 Kişi
·
2.827
Okunma
·
1.183
Beğeni
·
15.764
Gösterim
Adı:
Can Yücel
Unvan:
modern Türk şair
Doğum:
İstanbul, 21 Ağustos 1926
Ölüm:
Datça, 12 Ağustos 1999
Can Yücel (d. 1926 - ö. 12 Ağustos 1999), modern Türk şair. Kullandığı kaba ama samimi dil ile Türk şiirinde farklı bir tarz yaratmıştır.Can Yücel, 1926'da İstanbul'da doğdu. Millî Eğitim Eski Bakanı Hasan Ali Yücel’in oğludur.rnrn1943 yılında, yakın dostu ve Ankara Atatürk Lisesi'nden sınıf arkadaşı Gazi Yaşargil ile birlikte yurtdışı eğitim bursu kazandığı halde, babası, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in " Bakan, kendi oğluna torpil yaptı derler" diyerek engellemesi nedeniyle yurtdışına gidemedi. Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. Çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, Londra’da BBC’nin Türkçe bölümünde spikerlik yaptı. Askerliğini Kore’de yaptı. 1958’de Türkiye’ye döndükten sonra bir süre Bodrum ve Marmaris'te turist rehberi olarak çalıştı. Ardından bağımsız çevirmen ve şair olarak yaşamını İstanbul’da sürdürdü. 1956 yılında Güler Yücel ile evlendi. Bu evlilikten iki kızı (Güzel ve Su) ve bir oğlu (Hasan) oldu.rnrnSon yıllarında Eski Datça’ya yerleşti ve her hafta Leman, her ay Öküz dergilerinde yazıları ve şiirleri yayımlandı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel`e hakaretten yargılanan Yücel, 18 Nisan seçimlerinde Özgürlük ve Dayanışma Partisi`nin İzmir 1. sıra milletvekili adayı oldu. 12 Ağustos 1999 gecesi ölen şair, çok sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlanarak Datça'ya gömüldü.rnrnCan Yücel, 1945-1965 yılları arasında `Yenilikler`, `Beraber`, `Seçilmiş Hikayeler`, `Dost`, `Sosyal Adalet`, `Şiir Sanatı`, `Dönem`,`Ant`, `İmece` ve `Papirüs` adlı dergilerde yazdı. Daha sonraları `Yeni Dergi`, ‘Birikim`, `Sanat Emeği`, `Yazko Edebiyat` ve `Yeni Düşün` dergilerinde yayımladığı şiir, yazı ve çeviri şiirleri ile tanınan Yücel, 1965`ten sonra siyasal konularda da ürün verdi. 12 Mart 1971 döneminde Che Guevara ve Mao'dan çeviriler yaptığı gerekçesiyle 15 yıl hapse mahkûm oldu. 1974’de çıkarılan genel afla dışarı çıktı. Dışarı çıkışının ardından hapiste yazdığı Bir Siyasinin Şiirleri adlı kitabını yayımladı. 12 Eylül 1980 sonrasında müstehcen olduğu iddiasıyla "Rengahenk" adlı kitabı toplatıldı.rnrn1962'de İngiltere'deyken, 1709 yılından kalma, Latin harfleriyle taş baskısı olarak basılmış bir Türkçe dilbilgisi kitabı bulması geniş yankı uyandırdı.rnrnŞiirlerinde argo ve müstehcen sözlere çok sık yer veren, bu nedenle zaman zaman dikkatleri üzerine çekip koğuşturmaya uğrayan Yücel, ilk şiirlerini 1950 yılında `Yazma` adlı kitapta toplamıştır.rnrnCan Yücel, taşlama ve toplumsal duyarlılığın ağır bastığı şiirlerinde, yalın dili ve buluşları ile dikkati çekti. Can Yücel'in ilham kaynakları ve şiirlerinin konuları; doğa, insanlar, olaylar, kavramlar, heyecanlar, duyumlar ve duygulardır. Şiirlerinin çoğunda sevdiği insanlar vardır. 'Maaile' şairin kitaplarından birine koyduğu bir ad. Can Yücel için ailesi çok önemlidir: eşi, çocukları torunları, babası.. Bu insanlarla olan sevgi dolu yaşamı şiirlerine yansımıştır. 'Küçük Kızım Su'ya', 'Güzel'e', 'Yeni Hasan'a Yolluk', 'Hayatta Ben En çok Babamı Sevdim' bu sevgi şiirlerinden bazılarıdır.rnrnCan Yücel ayrıca Lorca, Shakespeare, Brecht gibi ünlü yazarların oyunlarından çeviriler yaptı. Shakespeare çevirileri (Hamlet, Fırtına, Bir Yaz Gecesi Rüyası) aslına tam olarak bağlı kalmasa da son derece başarılıdır. Shakespeare'in ünlü 'to be or not to be' sözünü 'bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin' şeklinde Türkçeleştirmiştir. 1959'da ilk baskısı yayımlanan 'Her Boydan' adlı kitabında dünya şairlerinin şiirlerini serbest ama çok başarılı bir biçimde Türkçeye çevirmiştir.
Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında
Sevdalanmış onun deli dalgalarına.
Hırçın hırçın kayalara vuruşuna,
Yüreğindeki duruluğa...
Demiş ki suya:
Gel sevdalım ol,
Hayatıma anlam veren mucizem ol...

Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa
Al demiş;
Yüreğim sana armağan...
Sarılmış ateşle su birbirlerine
Sıkıca, kopmamacasına...

Zamanla su, buhar olmaya,
Ateş, kül olmaya başlamış.
Ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı...
Baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de
Yüreğindeki kederi de
Alıp gitmiş uzak diyarlara su...

Ateş kızmış, ateş yakmıs ormanları...
Aramış suyu diyarlar boyu,
Günler boyu, geceler boyu
Bir gün gelmiş, suya varmış yolu
Bakmış o duru gözlerine suyun,
Biraz kırgın, biraz hırçın.
Ve o an anlamış;
Aşkın bazen gitmek olduğunu,
Ama gitmenin yitirmek olmadığını....

Ateş durmuş, susmuş, sönmüş aşkıyla.
İşte o zamandan beridir ki:
Ateş sudan, su ateşten kaçar olmuş...
Ateşin yüreğini sadece su,
Suyun yüreğini sadece ateş alır olmuş...
"Öyle birini seveceksin ki, yüreğinden kimse ayıramayacak...
Ve öyle birini seveceksin ki, seni gözleriyle bile aldatmayacak..."
Çalmadım öldürmedim ama
Daha kötüsünü yaptım
Na'aptım biliyor musunuz Reis Bey
Tuttum insanları sevdim.
40’lı yıllarda cereyan eden Nazi zulmü, Yahudi olan Anne Frank ve ailesinin de tasfiyesini gerektirir. 1942 yılında Hollanda’ya yerleşen aile, iki yıl boyunca gizli bölme kampında dehşetin ve korkunun doruklara ulaştığı bir zamanda, savaşın yüzlerine güleceği tek haberi beklerler: Irkçılığın, vahşetin, ölümlerin, diktatörlüğün, nazizmin son gününü.

Meşum ortamlarda korkuyu iliklerinde hisseden insanların kaçış yolunun sadece ölümden geçtiğine inanabiliriz. İkinci Dünya Savaşı arşivleri bunun apaçık göstergesi olmakla birlikte dönemi konu alan filmler ve belgeseller de bunun apaçık örneği niteliğinde. Korkunun insana neler yaptırabileceğinin sınırsızlığını düşünmek mümkündür. Sarsıcı bir depremde korkudan kıpırdamakta güçlük çekenlerden, bir köpeğin kovalamasıyla can havliyle birkaç saniyeliğine bolt’luğa soyunanlardan tutarak, zorunluluğun veyahut ‘olmazsa olmaz’ın getirdiği şeyleri hayat pahası olarak bellemişizdir çoğu zaman. Acelenin kısa süreliğine getirdiği enerji patlamaları hayatın güzel anlarına nüksettiği zaman bir şeyin gerçek değerini daha iyi kavrayabileceğimizi düşünüyorum. Oyalanmanın çok kez meşgale edinildiği, tembelliğin ve vakit öldürmenin zirve olduğu şu günlerde bir şeylere ciddiyetle sarılıp, sahtelikten ve kitleden uzak, yalnızca kendisi olmayı şiar edinmiş birilerinin var olduğunu bilmek bile yeter geliyor insana… Gündemin önümüze sunduğu ve hepimizin takip etmek zorunda hissettiği, aptalca gündem dizinlerinin dayattırdığı günleri yaşadıkça, hayatın çarçabuk aktığını, 5 günün birkaç saat, 1 günü bilmem kaç dakika olarak yaşanılmasının o korkunç gerçeğine varınca, şehrin kalabalık gümbürtüsünden, nefes almak yerine her gün bir miktar ömür bırakılan bir yerden uzaklaşma ihtiyacı hiç olmadığı kadar önemli bir ihtiyaç haline gelmiş oluyor, yalnızca biraz nefes alabilmek için…

Sarsıcı etkilerin en büyüğünün savaş olduğu kuşkusuz… Kayıpların insan ruhunda açtığı yaralar, psikolojik felce uğrayan bireylerin intiharları, ekonomik bunalımlar, açlık, ölüm makinelerden daha değersiz hale gelen insanlar, işsizlik ve en önemlisi düşünmeyi ve sorgulamayı YASAKLAYAN sistemler… 21. Yüzyılda doğmaktan memnun musunuz diye bir anket yapılsa, büyük çoğunluk olumsuz yanıt verirdi belki de bu soruya. Yaşadığı çağdan hiçbir zaman memnun olmayan insanoğlunun 30 yıl sonra ‘o eski günler’den özlemle söz ederek bugünleri gösterdiği zaman, alışılagelen bu yakınmanın tüm zamanlara ait olduğunu şaşırarak belleriz. Dünya savaşlarını, seferberlikleri, işgalleri, ölü bedenleri, zamanın getirisi olan fakirliği ve cehaleti, bir yabancının kendi toprağındaki işgalini yaşamayı kaldıramayacak olanların yaşadığı bu çağ, kendi dertlerini yaratan insanların, onların tercihi olmadan sürüklenen savaşları; milyonların ölü bedenleri görülüyorsa ve bugünlerden dem vuruluyorsa tozpembeliğin içinde yuvarlanmayı söylememizle haksızlık etmiş olmayız. Güzel hayat. Ta ki savaş çığırtkanları tarafından hazırlanan yeni bir felakete kadar…

İnsan, kendi amacının kölesi olduğu anları hissettiğinde, bunu dile getirme, cümlelere dökme ihtiyacı hisseder. Bu cümleler hiçbir yere götürmeyen, denetimden uzak, kısa kısa, iddiasız ve saçma olsa bile. Anne’ın, -eğer hayali değilse- kendi defterine yazdıkları da bu düşüncenin ürünü. İkinci Dünya Savaşı’nın sembollerinden olan, ya da daha doğrusu sembolü haline getirilen Anne Frank, günlüklerini gizli bölme odasında tutarak, içindeki gizi, hüznü ve çığlığı, 13 yaşında bir çocuktan beklenilmeyecek cümle ve kelime zenginliğiyle; babası, annesi ve kardeşine duyduğu nefret ile, aile içinde geçen diyalogları da günlüğüne geçirecektir.

Buram buram umutsuzluk kokan bir havada, hayat dolu olabilmenin ağırlığı zordur elbet, kenara itilmenin psikolojik getirisini aşıp bir şeylere sevgiyle yaklaşabilmek insanın kendine kabul ettirmesi en zor şeylerden biridir dünyada, sanıyorum ki. Yüreği yaşından büyük olan Anne’ın yetişkin edasındaki cümleleri, Küçük Prensvari etkisi ile gerçeğin içine çeken niteliği olduğu kuşkusuz… Küçük bir çocuğun dudaklarından dökülen kimi sözlerin saf doğruluğu çok kez söylenir. at gözlüğünü ve ön yargılarını aşan birinin 13 yaşındaki bir çocuktan bile öğrenebilecek bir şeyleri muhakkak vardır. İçten pazarlıksız olabilmeyi, saf sevgiyi mercek altına almak için bir çocuğu gözlemlemekten daha doğru bir şey olmazdı sanırım…

“Edebiyat alanındaki denemelerinizin sizi ileriye götüreceği, kendinizi ve dünyayı daha iyi tanımanıza katkı yapacağı, yaşantı gücünüzü artıracağı, bilincinizi bileyip keskinleştireceği duygusunu içinizde taşıdığınız süre, izlediğiniz yolda sürdürün yürümenizi. Sonunda bir yazar olur musunuz bilemem ama, bunun sizi seçkin, uyanık, gözleri ışıl ışıl parıldayan biri yapacağını söyleyebilirim.” H. Hesse

Kelime zenginliğinin şişirilmesi ve Yahudi ırkı üzerine yazılmış birkaç metin, bunları bir çocuk yazamaz artık! dedirtti ve kitabı bitirdiğimde bir düşünce uyandırdı:
Metinlerin yeniden yazılmış olabileceği.



Bunu söylemenin net bir kanıtı olamaz fakat abartılan bazı cümleleri es geçmeyen herkes bu durumu fark edebilir. “ki”li, “ama”lı üslup olduğu gibi geçerken, olayları trajikleştirme, Yahudiler hakkında yazarın boyunu aşan birtakım cümleler oldukça yapay, yeniden ele alınmış bir kitabı okuduğum şüphesini uyandırdı. “Kim bilir belki de dünya, insanlığın iyiliğin ne demek olduğunu dinimizden öğrenecek; onun içindir ki şimdi sıkıntılara katlanmasını bilmeliyiz. Hiçbir zaman Hollandalı ya da sırf İngiliz, yani belirli bir memleketin temsilcileri olamayız, biz ne olursa olsun Yahudi kalacağız, öyle de kalmak istiyoruz.” sf. 217- gibi orijinal metin olduğuna kendimi ikna edemediğim birçok cümleyle karşılaştım kitapta. Yahudilerin hikayesinin bir çocuk üzerinden ölümsüzleştirmek isteyen görünmez bir elin icat etmiş olabileceği gibi bir şey bu.

Defterin bir kısmının tükenmez kalemle yazıldığı ortaya çıkar fakat tükenmez kalemin piyasaya çıkışı savaştan 6 yıl sonradır. Daha etkileyici kılabilmek, bestseller olup okunabilmesi için parçaların eklenmesi uygun görülen; bir ırkın acındırılmasında ve bir ülkenin kuruluşuna giden kilometre taşının propaganda aracı olabilmişse bir kitap, benim için değeri sadece çöptür.
27 Mayıs , 2018
Pazar
Sevgili Kitty
Anne’nin sevgili dostu , çok üzülerek söylüyorum ki ne yazık ki Anne öldü…
Bende en az senin kadar üzgünüm.Şu kısacık ömrüne ne duygular sığdırdı hepsini seninle paylaştı Kitty ve onun öldüğünü bilmeye hakkın var diye düşündüm…
---------------------------------------------------------------------
Anne Frank Yahudi bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi.Babası Otto’nun işleri nedeniyle Amsterdam’a taşındılar. Fakat Adolf Hitler bir süre sonra Hollanda’daki Yahudilere de tıpkı Almanya’dakilerde olduğu gibi bir çok konuda kısıtlamalar getirdi.Bu nedenle Otto’nun iş arkadaşlarının yardımıyla bir binada kendileri gibi Yahudi bir aile ile birlikte iki yıl saklandılar.
Anne o saklandıkları binada yaşadığı ,yaşayamadığı ne varsa hatıra defterine yazdı.

"Kâğıt insandan sabırlıdır" dedi ve bir gün bu yazdıklarının kitap olacağı hayaliyle ve yazdıklarıyla;
”Öldükten sonra da yaşamak istiyorum. Onun için Tanrıya bana bu vergiyi bağışladığı,kendimi geliştirmek, yazıyla kendimi, içimdekileri anlatmak kolaylığını verdiği için dualar ediyorum.
Elime kalemi alınca hiçbir şey gözümde değil,üzüntülerim siliniyor, cesaretim artıyor. Ama asıl mesele, bakalım gerçekten değerli bir şeyler yazabilecek miyim?” düşüncesiydi…Hayata her zaman pozitif bakan , neşeli bir kızdı.

Holokost'u (Holokost:Nazi rejimi ve işbirlikçileri tarafından sistemli, bürokratik yollarla, malî açıdan ülke eli ile desteklenen bir şekilde yaklaşık altı milyon Yahudi'nin hapsedilmesi ve öldürülmesidir. “Holokost” Yunan kökenli bir sözcük olup, “ateş başında kurban etme” anlamına gelir. Almanya'da Ocak 1933'te iktidara gelen Naziler, Almanların “ırksal anlamda üstün” olduğuna inanıyor ve “aşağılık” olarak kabul edilen Yahudileri sözde Alman ırkı toplumuna karşı yabancı bir tehdit olarak görüyorlardı.) yakından yaşamış Yahudi bir ailenin çocuğuydu. Sürekli Yahudilerin yaşadığı bu ayrımcılık için;
“Bize bu sıkıntıları yükleyen kim? Bizi öbür insanlardan böyle ayrı,bizi Yahudi kılan kim? Bu ana kadar bunca sıkıntı çekmemize göz yuman kim? Bizi böyle yaratan Tanrı, bizi kurtaracak olan Tanrı.” İsyan da etse olanlara katlanmaya çalışmaktan başka çaresi yoktu.Katlanmak dedim ya bunu yazarak başarıyordu.
---------------------------------------------------------------------
Kitabın gerçek olması beni çok heyecanlandırdı. Öyle heyecana kapıldım ki alırken hiç araştırmadım .Can Yücel çevirisini çok sevmedim , duygu yoğunluğu yaşamadan okudum.Duygulandığım zamanlar oldu ama konunun gerçek olduğunu bilmemden kaynaklanan bir duygu yoğunluğuydu tamamen. Klasik olmuş bu eseri çok beğendim ,beğenmediğim kısmı çevirisiydi bu yüzden İş Bankası Kültür yayınlarından okumamanızı öneririm.


Anne’nin savaşın içinde yaşamasına rağmen çok hayali vardı.Hayat dolu ve cıvıl cıvıldı. Kaldıkları binada yapılan bir baskınla tüm aile farklı kamplara gönderildi. Kampta karşılaştığı bir arkadaşına hatıra defterinden ve onu kitap haline getirmek istediğinden bahsetmişti. Orada çok acı günler yaşadı. Savaşın bitmesine iki ay kala tifüsten öldü.Arkadaşı Nanette Anne’nin bu arzusunu Ottoya anlattı.Otto defalarca okuduğu bu hatıraları kızının ruhunun gülümsemesi için kitap haline getirtti. Anne Frank'in Hatıra Defteri böylece hayata geçti.Orjinal halini merak edenler için linke tıklayabilirsiniz.
https://www.google.com.tr/...imgrc=LWTH3ywEw-IEXM:
---------------------------------------------------------------------
Bu tarz kitap sevenler için Soykırım
Kitabını da öneririm. Kanım donarak okumuştum onu da.

Gerçek hikayeleri seviyorsanız, savaşlarda yaşananları o durumdaki kişilerin hislerini merak ediyorsanız mutlaka okumalısınız…
---------------------------------------------------------------------

Teşekkürler Kitty sen olmasaydın Anne'nin yaşadıklarını hiç bilmeyecektik!
Anne Frank, sadece ailesinin mensup olduğu din yüzünden tanıklık ettiği savaşı kendi cümleleri ile günlük tarzında not alıp, bizlere ulaştırmayı başarmış... Oysa günlüğüne yazdıklarını kimsenin okumayacağından o kadar emindi ki...

On üç yaşındaki, Anne Frank, 1942 yılında çıkan savaşta ailesi ve dört farkli kişi ile birlikte kaldiğı Arka Ev diye isimlendirdiği bu küçücük alanda üç yıl geçirip; diğer herkesten daha güçlü bir psikolojiye sahip olduğunu bilmese de kendini yalnız, sevgisiz ve anlaşılmayan olarak özetleyerek, günlüğüne bakış açısını yalın bir şekilde yazmaya çalışmış. O çok iyi tanıdığını zannettiği ailesini aslında ne kadar az tanıdığını ve onlardan ne kadar uzak olduğunu defterine yazmakta sakınca görmemiş...

Her şeyleri kısıtlı ve tutsak hayatı yaşayan bu insanların direnme gücünün, korkularının, davranışlarının ne kadar kısa bir sürede bozulduğunu ve savaşın o kanlı, doymak bilmez ellerinin insan üzerindeki yıkıcı etkisine şahit olmak, okurken bile özgürlüğün kutsallığının her şeyden daha kıymetli olduğunu düşündürüyor...

Anne Frank on üç yaşında olmasına rağmen insanları gözlemlerken, kendi içindeki çelişkileri de keşfetmek için uğraşıyor...

Savaşın kanlı yüzünü bir çocuğun duygularıyla okumak inanın hiç kolay değildi...
Öncelikle incelememin uzun olacağını belirterek başlamak istiyorum.

Kitap, 13 yaşındaki Anne Frank'in 14 Haziran 1942 günü başlayıp 1 Ağustos 1944 günü son kez yazdığı yazılarından oluşan bir günlük, hatıra defteri. Hayata dair umutları ve hedefleri olan, her zaman kendini geliştirmeye çalışan, okuyan, düşünen ve sorgulayan bir çocuk. Çocuk demek pek doğru değil aslında, o bir genç kız.

Hollanda'nın Nazilerce işgali yüzünden saklanmak zorunda kalan bir grup insan düşünün. 2 yıl boyunca 'Gizli Bölme' adını verdikleri bir evde hiçbir şekilde dışarı çıkmadan saklanan bir grup insan. Ve Anne, bu hapiste günlük tutmuş. O psikolojiyle , öyle bir ortamda her gün yazı yazmış ve bize bunları okuma fırsatı sunmuşlar. Bu bizim için büyük bir şans ve büyük bir acı. Tarihin ayıbı. 13 yaşındaki bir genç kızın, bir çocuğun bunları yaşaması çok üzücü. İnsanların dini, dili, ırkı yüzünden bunları yaşaması gerçekten çok acı.. Kitaptaki şu paragraflarla Anne'in ruh halini az çok tahmin etmenizi istiyorum:

"Aklım almıyor dünyanın eski haline döneceğine. 'Harpten sonra şunu yapacağız, bunu yapacağız' diye konuşuyoruz ama bütün bunlar bana bir hayal gibi geliyor, gerçekleşmesi imkansız bir sürü hayal. Eski evimiz, arkadaşlarım, okuldaki o güzel günler aklıma geliyor da sanki o evde yaşayan, o sevinçli kızlarla gülüp oynayan kız ben değilmişim sanıyorum." (sayfa 121)

"Ev zıngır zıngır sallanıyordu, yağmur gibi yağıyordu birbiri ardı sıra bombalar. Çantama yapışmış duruyordum. Aklım kaçmakta olduğu için filan değil, o an yanımda tutunacak, sarılacak bir şeyler istiyordum da ondan. Hem kaçsam da nereye gidebilirdim ki? Hani buradan kaçacak kadar zorda kalsak bile sokak bombardımandan daha az tehlikeli değildi ki bizim için." (sayfa 95)

" Hani şöyle doya doya bir gülebilmek için neler neler vermezdim. Hele şimdi yılın en eğlenceli mevsimi. Noel, yeni yıl hepsi bir araya geliyor. Bizlerse böyle bir köşeye atılmış kazazedeler gibi." (sayfa 129)

Bunlar sadece paylaştığım birkaç paragraf. Okurken içimin cız ettiği, üzüldüğüm birçok yer oldu. Savaşın sadece yıkım, mutsuzluk ve ölüm getirdiğine bir kez daha tanık oldum.

Kitabın dili çok sade, anlaşılır ve akıcı. Tıpkı bizim küçükken yazdığımız günlükler gibi düşünün. İlk 50-60 sayfada çok sade bir üslup göreceksiniz fakat Anne, zamanla kendini ve yazısını geliştirmiş; bunu ilerleyen sayfalarda çok net bir şekilde fark edeceksiniz. Her şeye rağmen Anne, Gizli Bölme'deki hayatı daha çekilebilir hale getirmek için sürekli okumuş, yazmış, kendini geliştirmeye çalışmış. Zaten amacı da ilerde çok başarılı bir yazar ve gazeteci olmakmış.

Çok beğendiğim, çok severek okuduğum bir kitap oldu. Hiç sıkılmadan çok rahat bir şekilde okudum. Gönül rahatlığıyla okumanızı öneririm. Keyifli okumalar diliyorum.
Kitap , Anne Frank'in babası Otto Frank'in kendisine 13.yaş günü hediyesi olarak aldığı hatıra defterine 12 Haziran 1942 ile 1 Ağustos 1944 yılları arasında 2 yıl boyunca Hollanda'nın Nazilerce işgali sırasında ailesiyle birlikte Nazilerden saklandıkları sırada başından geçenleri yazıp anlattığı günlüğüdür. Kitabın ilk baskısı 1947'de yapıldı.

Anne Frank , 1944 baharında sürgün sırasında Eğitim Bakanı Bolkenstein’ın Oranje radyosunda yaptığı konuşmayı duyana kadar yazıları sadece kendisi için yazmıştı. Bakan konuşmasında , Alman işgali altındaki Hollanda halkının acılarına tanıklık eden her şeyin kamuoyuna açık hale getirileceğini söylüyordu. Örnek olarak tutulan günlükleri de sayıyordu. Bu konuşmanın etkisinde kalan Anne Frank , savaştan sonra bir kitap yayımlamaya karar verdi. Günlüğü bu kitap için temel oluşturacaktı. Anne , günlüğünü yeniden yazmaya ve üzerinde çalışmaya başladı , daha iyi bir hale getirdi , ilginç bulmadığı bölümleri çıkardı ve hafızasında kalmış olanları ekledi...

Anne Frank , Bergen Belsen kampında 1945 yılının Mart ayında 15 yaşında öldü. Yahudi Soykırımından kurtulup aileden hayatta kalan tek kişi olan babası Otto Frank onun günlüğünü yayınlamaya karar verdi.

Anne Frank günlüğünde ''Arka Ev'' diye adlandırdığı , babası Otto Frank'in ofis binasının içindeki kütüphanenin arkasında bulunan gizli bölmedeki çatı katında 2 yıl boyunca saklanıp yaşadılar. Beraberlerinde yakın dost oldukları 4 kişi daha vardı.
Kitap , aslında Anne Frank'in saklandıkları süre boyunca, korkularını , umutlarını ve Arka Ev içindeki tartışmaları anlatıyor.
Detaylar o kadar fazla ki , kitap bu ayrıntılı detaylarla devam edip bitiyor...

20.yy'ın en kara ve en utanç soykırımlarından biri olan Holokost'un zor şartları altında saklanarak yaşamaya mahkum edilmiş insanların esaret içindeki yaşamlarına tanık olacağınız bir kitap.
Can Yücel. Acaba bu ismi duymayanınız kalmış mıdır? Sanmam. Hatta bir kitabını görecek olsanız içinden bir şiir okumadan geçemeyenleriniz de vardır. Evet, eminim ki böyleleriniz de vardır. Ki, ben de onlardan birisiyim. Mükemmel dediğim birçok şiirini okudum, yine de bir kitabını görüp de içinden bir şiir okumadan geçmedim. Satıcının gizlice bana baktığını farketsem de o şiiri yarım bırakmadan okudum hem de.

Ama gelgelelim ki şu kitaba... Ne diyeceğimi bilemiyorum. Bir Can Yücel göremedim bu kitapta. Belki de hayatımda okuduğum en kötü şiir kitaplarından biriydi. Çoğu şiirinde ne anlatmak istediğini anlamadım ve dolayısıyla hissedemedim de. Bir yerden tutmak istedim ama başaramadım. Ya benim şiir bilgim çok sınırlı ya da... Bilemiyorum. Neden böyle olduğunu ben de anlayamadım. Belki de yanlış zamanda okumuşumdur ve bir dahaki sefere okuyacak olursam beğendiğim şiir sayısı bir elin parmaklarını geçebilir. Fakat bu ilk okuyuşumda kitabın beni boğduğunu söylemek durumundayım. İyi okumalar...


Akşamdan kalma İstanbul
Öyle güzel bir akşamdan kalma ki
Sen de orada kal diyor şeytan
Bitmesin diye bitmiş olan bu akşam
Kitabı epsilon'dan almadığıma pişman oldum. Çevirisi bana göre çok çok kötüydü ve aşırı Türkçeleştililmişti. Özellikle kullanılan deyimler...
Mesela; Elifi elifine bilmek
Hanyayı konyayı görmek
Hasetten çattadanak çatlamak
Halep ordaysa arşın burada gibi babannemin kullandığı deyimler Anne Frank'a uymadı...
Bu derece aşırı Türkcelestirmeler, kitabin fıtratına ters.
13 yaşındaki halimi düşündümde annem o zamanlar yazılılardan yükset not almam için barbie dergisi vaadederdi. O gunleri hatirladim ve o daracık sığınakta yaşanılanlara içim acidi.Kitabı en kısa zamanda epsilondan yeniden okuyacağım bu çeviriyi hiç sevmedim. Günlükler bu denli değiştirilmemeli parca parca anlamsızlık oluştursa da orjinale en yakın noktada bırakılmalı. Olmamış bu çeviri...
"can yücel'in kitaplarını okumak lazımdı
içim rahat etmezdi.
çünkü acı çekiyorum demek için ,
acı çekenlerin acılarına bir göz atmak gerekliydi .
seviyorum demek için de onun kitaplarındaki sevgiyi bilmek lazımdı .
belki de sevgi nedir bilmiyordum..."
iyi ki yazmış. iyi ki okumuşum.daha nicelerini okumak varken içimden "bu kitabı okumalıyım" dedim okudum.iyi yapmışım. şiir nasıl içten yazılır sorusunun şuanlık benim açımdan tek cevabı bu adam ve bu şiirler
Anne Frank...
Son sayfayı okuduktan sonra, bir hüzün çöktü içime. Yüreğim titredi. Belki de o anda zalimlerin karşısında dik durabilecek bir güce sahiptim. Anne kadar olmasa da.
Anne bir Yahudi. Ama Yahudi olması, onun insan olmadığı anlamına gelmez. Sonuçta sen bir Hristiyansın ama senin de damarlarında kan dolaşırken, onun damarlarında akan kan, kan sayılmıyor mu?
Sevgili Anne; hatıra defterini okuduktan sonra, senden yıllar sonra yaşayan bir kişi, sana hayran kaldı. Biliyorum, bu cümleleri sen okuyamayacaksın, ama belki de seni anlayan yüzlerce, binlerce kişi okuyacak.
Henüz on üç yaşında iken, gerçekle yüzleştin. Hatalarını fark ettin, bazen kendini eleştirdin; bazen de bir umut yeşerttin yüreğinde. Ama vazgeçmedin.
Bize her ne olursa olsun dik durmayı öğrettin.
Keşke yaşama hakkını tutup koparmasalardı.
Güzel okur; bu zahmete katlandığın ve incelememi okuduğun için teşekkür ederim. Bir sonraki incelemede görüşmek dileğiyle...
13 yaşındayken 2 yıl boyunca Arka Ev'de yaşamak zorunda kalan küçük bir kız Anne Frank.
Savaşın getirdiği zorluklar, küçük bir evde sekiz kişi saklanarak yaşamak zorunda kalmak.

Kitabın başında Anne'in öldüğünü dile getiriliyor ama insan okudukça ve son günlerde umutlanması acaba mı dedirtiyor insana ama malesef ki kurtulmak mümkün olmuyor.

II. Dünya Savaşı konulu kitapları ne kadar üzülsem de okumaktan vazgeçmiyorum. Savaşı 14 yaşında bir çocuğun ağzından okumak daha çok üzdü beni. Yaşadığı zorlukların onu ne kadar olgunlaştırdığına bizzat şahit oldum..

Bazı insanların bir kere ölmesi gerçekten haksızlık ! Hitler bu insanların en başında geliyor.

Yazarın biyografisi

Adı:
Can Yücel
Unvan:
modern Türk şair
Doğum:
İstanbul, 21 Ağustos 1926
Ölüm:
Datça, 12 Ağustos 1999
Can Yücel (d. 1926 - ö. 12 Ağustos 1999), modern Türk şair. Kullandığı kaba ama samimi dil ile Türk şiirinde farklı bir tarz yaratmıştır.Can Yücel, 1926'da İstanbul'da doğdu. Millî Eğitim Eski Bakanı Hasan Ali Yücel’in oğludur.rnrn1943 yılında, yakın dostu ve Ankara Atatürk Lisesi'nden sınıf arkadaşı Gazi Yaşargil ile birlikte yurtdışı eğitim bursu kazandığı halde, babası, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in " Bakan, kendi oğluna torpil yaptı derler" diyerek engellemesi nedeniyle yurtdışına gidemedi. Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. Çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, Londra’da BBC’nin Türkçe bölümünde spikerlik yaptı. Askerliğini Kore’de yaptı. 1958’de Türkiye’ye döndükten sonra bir süre Bodrum ve Marmaris'te turist rehberi olarak çalıştı. Ardından bağımsız çevirmen ve şair olarak yaşamını İstanbul’da sürdürdü. 1956 yılında Güler Yücel ile evlendi. Bu evlilikten iki kızı (Güzel ve Su) ve bir oğlu (Hasan) oldu.rnrnSon yıllarında Eski Datça’ya yerleşti ve her hafta Leman, her ay Öküz dergilerinde yazıları ve şiirleri yayımlandı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel`e hakaretten yargılanan Yücel, 18 Nisan seçimlerinde Özgürlük ve Dayanışma Partisi`nin İzmir 1. sıra milletvekili adayı oldu. 12 Ağustos 1999 gecesi ölen şair, çok sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlanarak Datça'ya gömüldü.rnrnCan Yücel, 1945-1965 yılları arasında `Yenilikler`, `Beraber`, `Seçilmiş Hikayeler`, `Dost`, `Sosyal Adalet`, `Şiir Sanatı`, `Dönem`,`Ant`, `İmece` ve `Papirüs` adlı dergilerde yazdı. Daha sonraları `Yeni Dergi`, ‘Birikim`, `Sanat Emeği`, `Yazko Edebiyat` ve `Yeni Düşün` dergilerinde yayımladığı şiir, yazı ve çeviri şiirleri ile tanınan Yücel, 1965`ten sonra siyasal konularda da ürün verdi. 12 Mart 1971 döneminde Che Guevara ve Mao'dan çeviriler yaptığı gerekçesiyle 15 yıl hapse mahkûm oldu. 1974’de çıkarılan genel afla dışarı çıktı. Dışarı çıkışının ardından hapiste yazdığı Bir Siyasinin Şiirleri adlı kitabını yayımladı. 12 Eylül 1980 sonrasında müstehcen olduğu iddiasıyla "Rengahenk" adlı kitabı toplatıldı.rnrn1962'de İngiltere'deyken, 1709 yılından kalma, Latin harfleriyle taş baskısı olarak basılmış bir Türkçe dilbilgisi kitabı bulması geniş yankı uyandırdı.rnrnŞiirlerinde argo ve müstehcen sözlere çok sık yer veren, bu nedenle zaman zaman dikkatleri üzerine çekip koğuşturmaya uğrayan Yücel, ilk şiirlerini 1950 yılında `Yazma` adlı kitapta toplamıştır.rnrnCan Yücel, taşlama ve toplumsal duyarlılığın ağır bastığı şiirlerinde, yalın dili ve buluşları ile dikkati çekti. Can Yücel'in ilham kaynakları ve şiirlerinin konuları; doğa, insanlar, olaylar, kavramlar, heyecanlar, duyumlar ve duygulardır. Şiirlerinin çoğunda sevdiği insanlar vardır. 'Maaile' şairin kitaplarından birine koyduğu bir ad. Can Yücel için ailesi çok önemlidir: eşi, çocukları torunları, babası.. Bu insanlarla olan sevgi dolu yaşamı şiirlerine yansımıştır. 'Küçük Kızım Su'ya', 'Güzel'e', 'Yeni Hasan'a Yolluk', 'Hayatta Ben En çok Babamı Sevdim' bu sevgi şiirlerinden bazılarıdır.rnrnCan Yücel ayrıca Lorca, Shakespeare, Brecht gibi ünlü yazarların oyunlarından çeviriler yaptı. Shakespeare çevirileri (Hamlet, Fırtına, Bir Yaz Gecesi Rüyası) aslına tam olarak bağlı kalmasa da son derece başarılıdır. Shakespeare'in ünlü 'to be or not to be' sözünü 'bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin' şeklinde Türkçeleştirmiştir. 1959'da ilk baskısı yayımlanan 'Her Boydan' adlı kitabında dünya şairlerinin şiirlerini serbest ama çok başarılı bir biçimde Türkçeye çevirmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 1.183 okur beğendi.
  • 2.827 okur okudu.
  • 42 okur okuyor.
  • 1.697 okur okuyacak.
  • 36 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları