Carl Gustav Jung

Carl Gustav Jung

Yazar
8.1/10
548 Kişi
·
1.850
Okunma
·
648
Beğeni
·
35098
Gösterim
Adı:
Carl Gustav Jung
Unvan:
İsviçreli Psikiyatr.
Doğum:
İsviçre, 1875
Ölüm:
İsviçre, 1961
Carl Gustav Jung. (d. 26 Temmuz 1875 Kesswil, Thurgau, İsviçre. ö. 6 Haziran 1961 Küsnacht ZH, Zürih, İsviçre). İsviçreli psikiyatr, analitik psikolojinin kurucusu. Derinlik psikolojisinin üç büyük kurucusundan birisi.

Basel Üniversitesi'nde tıp profesörü olan büyükbabasının adını taşıyan Carl Gustav Jung İsviçreli bir papazın oğludur. 1895 yılında Basel'de tıp eğitimi almaya başladı ve 1900 yılında Eugen Bleuler'in asistanı olarak Burghölzli'de psikiyatrist olarak hizmet verdi. Doktorasını 1902 yılında tamamladı. Konu okült (gizli, görünmeyen) fenomenler (etkiler) ve onların Psikoloji ve Patolojiyle bağlantıları idi. Paris'te 6 ay Pierre Janet ile bilgilerini derinleştirdi. 1903 yılında Emma Rauschenbach ile evlendi. 36 yaşında Uluslararası Psikanaliz Birliği'nin ilk başkanı oldu. Psikolojik analizlerinde astrolojiden de yararlanan Carl Gustav Jung,Sigmund Freud'le beraber üzerinde çalıştığı toplumsal bilinçaltı kavramı ile de tanınır.
Birey giderek daha fazla toplumun bir fonksiyonu haline gelir. Yaşamının gerçek taşıyıcısı fonksiyonunu giderek daha çok kaybeder.
Başarısız olma korkusu ve çevremdeki dünyanın karşısındaki küçüklüğüm bende hem nefret hem de suskun bir umutsuzluk yarattı.
Düzenli bir şekilde gerçekleşeni gözlemek kolaydır, çünkü ona hazırlıklıyızdır. Bilgi ve hüner ancak olayların düzeninin kavranmaz biçimde denetimsizce bozulduğu durumlarda gerekir.
İnsanların büyük çoğunluğu kendilerini başkalarının yerine koyamaz. Aslında bu tuhaf bir biçimde oldukça ender rastlanan bir beceridir ve doğruyu söylemek gerekirse, zaten bu bizi pek bir yere de götürmez. Çok iyi tanıdığımızı sandığımız ve kendisini çok çok iyi anladığımızı söyleyen bir kişi bile aslında bize yabancıdır. Farklıdır. En fazla ve en iyi yapabileceğimiz şey, onun farklı biri olduğunu bilmek, bu farklılığa saygı duymak ve onu yorumlama arzusu gibi ölçüsüz bir aptallığa karşı uyanık olmaktadır.
Kadının aklı, sonsuz labirentlerin umarsız karanlığında kaybolan erkeğin yolunu aydınlatır.
Carl Gustav Jung
Sayfa 37 - Metis Yayınları 1. Baskı 2003
336 syf.
Psikoloji okumayı seven herkes gibi benim de favorilerim; Alfred Adler, Sigmund Freud ve Carl Gustav Jung. Dünyanın bu en iyi 3 psikoloğundan biri olan Freud ' in çalışmalarına baktığımız zaman toplumsal ve ikili ilişkilere yoğunlaştığını görürüz. Ama Jung, Freud' in aksine bireysel çalışmalar yapmıştır. Yani kişileri değil, kendini geliştirmenin peşinde olmuş. Hani Monteigne' nin felsefesine " kendini tanı " demiştim ya, Jung ' un amacı da " kendini keşfet " diyorum ben. Jung daha çocukluk döneminde iki farklı kişiliği, karakteri olduğunu farketmeye başlamıştır ve bunun ardına düşmüştür. Tıp dilinde bunu " bölünme " ya da " kopukluk " diye tanımlıyorlar. Ama Jung' a göre bunun bölünmüşlükle ilgisi yok. Her insan çift kişiliklidir ama her insan bunu farkedecek kadar zeki değildir. Misal; çok sakin, sessiz bir insanın, aniden parlaması, aşırı tepki vermesi çift kişilikli olmasından kaynaklı, Jung' a göre.


Babası, amcası, dayısı yani kısacası ailesindeki erkeklerin tümü rahip olan ve kendini keşfe çıkan Jung, çocukluk döneminde aynı zamanda tanrı, din arayışlarına, sorgularına da çok fazla kafa yormuş. Ama bunca din adamının olduğu bir ailede bunu dillendirememiş. Hayattaki anlam ve anlamsızlık kaosu, kozmosun sonsuzluğu, tanrı-şeytan, iyilik-kötülük gibi konular kafasını kurcalamaya başladığı için ve çevresinde bu düşüncelerini paylaşacağı kimse olmayan ve mütecessis kişiliğinden dolayı öğrenme merakı da olan Jung, kitaplara yönelmiş. Özellikle Pithagoras, Herakleitos, Empedokles, Sokrates ve Platon’un savları üzerinde çok fazla araştırma yapmış. Ama kendine en yakın Kant ve Schopenhauer ' i bulmuş. Çünkü tanrının sandığımız kadar iyi niyetli olmadığını düşünen Jung " Tanrı en yüce iyilikse O’nun yarattığı bu dünya, neden bu denli kusurlu, bu denli acınası ve bozuktu? Büyük bir olasılıkla Şeytan onu böyle zehirlemiş ve bir karmaşaya sürüklemiş, diye düşünüyordum. İyi de Şeytan da Tanrı’nın bir yaratığıydı. (sayfa 62) " bunun gibi sorgulamalara girmiş. Ve babasının kitapları arasında bu filozof ve düşünürlerin içinde kendisi gibi tanrı hakkında en realist olanın Schopenhauer olduğu kanısına vardığını şu sözlerle açıklıyor " Öbürlerinin farkına bile varmadıkları, vardıklarında da tümü kapsayan bir uyum ve anlaşılırlıkla çözümleyiverdikleri, bizi gözle görülür bir biçimde alev alev saran dünyadaki acılardan, karmaşadan, ihtirastan ve kötülükten söz eden ilk oydu. Sonunda, evrenin temelinde her şeyin iyiliğe yönelik olmadığını görebilecek yüreklilikte bir düşünür çıkmıştı. Ne Yaratıcı’nın tümüyle iyi ve bilge âleminden ne de evrenin uyumundan söz ediyor, sözü dolandırmadan insanlık tarihinin izlediği acı dolu yolun ve doğanın acımasızlığının altında temel bir hatanın yattığını söylüyordu. Bu hata dünyayı yaratan iradenin körlüğüydü. Söyledikleri benim daha önceki gözlemlerimi haklı çıkarıyordu. Can çekişen hastalıklı balıklar, perişan tilkiler, donmuş ya da aç kuşlar ve çiçeklerle bezenmiş tarlalarda gizli, acımasız trajediler görmüştüm. Karıncalar işkence yapa yapa solucanları öldürüyor, böcekler birbirini lime lime ediyordu. İnsanlarla ilgili deneyimlerim de beni, insanın özünde iyi ve temiz olduğuna inandıramamıştı. Kendimi, bir hayvandan ancak yavaş yavaş ayırabildiğimi anlayabilecek kadar tanıyordum. Schopenhauer’in karanlık dünya tablosuna tümüyle katılıyordum. (sayfa 71) " Hegel için, kendini beğenmiş, dilinin akıcılıktan uzak, güvensiz ve itici olduğunu söylüyor. Ama ben bu dediklerine pek katıldığımı söyleyemem. Kant' ın doğa ve tin ikirciliğine karşı onun tarih ve akıl felsefesini daha mantıklı buluyorum. Schopenhauer' in de kadınlar ve cinsellik hakkındaki savlarını itici bulduğum için, sevgili Jung la filozof tercihlerimizde bayağı ayrı düşüyoruz :)


Psikolojide favorilerim Adler, Jung ve Freud üçlüsü. Bu üçü arasında da gözdem Freud idi. Ama bu kitaptan sonra Freud ve Jung arasında ikileme düştüm. Çünkü Jung, Freud ' e göre daha mantıklı ve tutarlı geldi bana. Cinselliğe, libidoya ilgili olan Freud ' a göre insan içgüdüsünün büyük bölümü cinsellikle ilgili. Ama Jung insan içgüdüsünde önceliğin beslenme ve güç olduğu savunusunda, cinsellik bunlardan sonra gelir. Tam olarak hatırlamıyorum ama bir röportajında " Genç ve tecrübesiz olan Alfred Adler için, önemli olan güçtür, başarılı olmaktır. Ama zaten istediği başarıyı elde etmiş, zirvede olan, gücü elinde tutan Freud ' in haz ve cinsellik ilkesine önem vermesi çok olağan " gibi bir şeyler söylemişti. Yani bizim deyimimizle aç ayı oynamaz demek istiyor. Karnı aç olan ya da hayatı boyunca başarısızlığa uğramış bir insanın hayatındaki en önemli güdünün cinsellik olması biraz boş distur geldiği için, Jung ' u, Freud' e göre daha mantıklı buldum.


Jung bu kitapta; çocukluk,gençlik ve üniversite döneminden başlayıp, Freud le nasıl tanıştığına, ortak ve bireysel çalışmalarına, yollarının nasıl ayrıldığına kadar her konuyu açıkça anlatmış. Ailesi hakkında da her şeyi anlatması kitabı daha samimi kılmış ve kendisini daha iyi tanımamızı sağlamış. Kitabın isminden de anlaşılacağı gibi düş, rüya konularına kitapta büyük yer vermiş. Daha çocuklukta başlayan, çok fazla anlam yüklediği düşlerini, kendince yorumlaması ve onlara göre yol alması oldukça ilginç.
Düşlere olan ilgisinden dolayı ispritizmayla ilgilenmeye ve Karl Duprel’i, Eschenmayer’i, Passavant’ı, Justinus Kerner, Görres’i ve Swedenborg ' i okumaya başlayan Jung, düşlerin ruhlarla bir ilgisi olup olmadığı konusuna da bayağı kafa yormuş. Jung her alana,her konuya ilgili, sürekli araştırıp, kendini geliştirme çabasında değişik kişiliği olan, eksantrik biri bence.


Kitapta en çok ilgimi çeken bölüm psikiyatrik çalışmalarını ve Sigmund Freud ' i anlattığı bölümler oldu. Freud'le nasıl çalışmaya başladığını ve fikir ayrılıkları yüzünden kopmalarını anlatmış. Başta da dediğim gibi Freud' in savları hep cinsellik hakkında. Ona göre nevrozların sebebi bastırılmış hazlar ve cinsel travmalardır. Ama daha ilkokul döneminde nevroz geçirmiş olan Jung, cinselliğin ikincil sebep olduğu, nevrozların asıl sebebinin topluma uyum sağlama, yaşamın acı gerçeklerinin verdiği baskı ve prestij gibi öğeler olduğunu söylüyor. Bunu Freud ' de de açmış ama o cinsellik olduğu konusunda diretmiş ve böylece ilk fikir ayrılıkları ortaya çıkmış. Asıl kopma sebeplerini ise şu şekilde açıklamış " Freud’un bana, “Sevgili Jung, cinsellik kuramından hiçbir zaman vazgeçmeyeceğine söz ver. Bu çok önemli. Bunu aşılmaz bir kale, bir dogma haline getirmemiz gerekli,” dediğini çok iyi anımsıyorum. Bu sözleri, bir babanın oğluna, “Bana tek bir söz ver oğlum. Her pazar günü kiliseye gideceksin,” dediği gibi büyük bir duygusallık içinde söylemişti. Biraz şaşırarak, “Neye karşı bu kale?” diye sormuştum. Bu sorumu, “Kara çamur seline karşı,” diye yanıtlamış, sonra da, biraz duraksayarak, “doğaüstü güçlere karşı,” diye eklemişti. Özellikle, “dogma” ve “kale” sözcüklerinden kaygılanmıştım çünkü bir “dogma”, o düşünceye duyulan kuşkuları bir kalemde silmek amacıyla kurulan ve tartışmaya açık olmayan bir inançtır ve bu inancın artık bilimsel değerlendirmeyle bir ilgisi kalmaz; bireysel bir güç dürtüsüne dönüşür. (sayfa: 136) " Yani Freud geliştirdikleri cinsellik kuramının sonsuza dek sürmesi ve mutlak inanılması gerektiğini düşünmüştür. Ama Jung a göre cinsellik kuramı da, felsefenin, dinin ve gelişen çağdaş parapsikoloji biliminin ruhla ilgili ortaya çıkardığı her şey gibi kanıtlanmamış bir varsayımdı. Ve bir varsayımın kutsal bir abide gibi korunması mantığına inanmadığı için Freud le arasındaki ipler kopmuş. Freud' in psikanaliz kitabındaki incelememde de dediğim gibi oldukça hırslı ve egoist bir yapıya sahip olduğu için sonuna kadar birlikte gitmeleri mucize olurdu zaten.


Kitabın başından beri paleontolojiyiye, din ve doğa bilimlerine, felsefeye bu kadar ilgili birinin ters köşe yapıp psikiyatriyi seçmesi beni çok şaşırttı. Freud ' in nörolijiden, psikiyatriye yönelmesini de ilginç bulmuştum. Ama Jung beni bayağı şaşırttı. Kısacası analitik psikolojinin kurucusu ve derinlik psikolojisinin kurucularından biri olan (diğer ikisi Sigmund Freud ve Alfred Adler) Carl Gustav Jung ' u yakından tanımak ya da yeni başlayacaklar için bu kitabı tavsiye ederim.
112 syf.
·Beğendi·8/10
"Bir şey biz ona güzelliği atfettiğimiz için mi güzeldir? Büyük düşünürlerin dünyaları aydınlatanın parlak güneş mi, yoksa güneşle ilişki nedeniyle insan gözü mü olduğu sorusuyla güreştiklerini biliyoruz."

Jung'u okumaya nereden başlamalıyım diyenlere biçilmiş kaftan olan bu kitap, Carl G. Jung'un 1933'te yayınlanmış olan 'Arkaik İnsan' isimli makalesiyle başlıyor. Bu makalede çağının en büyük psikiyatristlerinden biri olan Jung'u, ilkel insanın dünyaya bakış açısını incelerken görüyoruz, hatta bizi de bu yolculuğa eşlik eder gibi hissettiriyor, bir boa yılanı görüp kaçan bir yerlinin arkasına takılıyoruz onunla birlikte. Jung, birçok şeyin sebebi konusunda çok farklı görüşlerde olan ilkel insanla biz uygar insanlar arasındaki benzerlik ve farklılıkları ortaya koyuyor. Örneğin bizim için yaşlı bir insanın yaşlılıktan ölmesi gayet normalken onlara göre insanı öldüren büyü ya da kötü bir ruhtur. Çünkü birisi 75 yaşında ölüyorsa öteki neden ölmüyor gibi bir mantık yürütmeleri var.

Başka bir örnekte ise Jung yerlilere birkaç soru sorduktan sonra onların bu sorgulama sürecinden inanılmaz yorulduklarını, onlara bunun çok zor geldiğini gözlemliyor. Oysa aynı yerli hiç durmadan yetmiş beş mil (120km) koşabiliyordu! Buradan da şu sonuca varıyor;
"Eğer biz de bizi ilgilendirmeyen konulara dikkatimizi yoğunlaştırmaya uğraşırsak, ne kadar kısa sürede odaklanma gücümüzün azaldığını görebiliriz. Onlar gibi, biz de duygusal dip akıntılarımıza bağımlıyız."
Bu ve bunun gibi bir sürü tespitin yer aldığı 'İlkel insan' makalesini meraklılarına kesinlikle öneririm.

Diğer bir bölümse ise Modern toplumdaki bireyin acınası durumundan bahsediyor. (Daha modernizm deyince akla gelen Baumann'ın portakalda vitamin olduğu zamanlar :) )
Din'in kitle insanının durumunda bir sığınak olduğundan bahsediyor ve kısaca kitle insanının elinden Tanrısını aldığınızda ona yeni Tanrılar vermek zorundasınızdır diyor. Bu çıkarımı yapmasındaki sebebin ise, dini inancın zihinsel dengeyi muhafaza ettiğini düşünmesinden dolayı olduğunu sanıyorum. Gerçekten de dini inanç, kitle insanının öte dünyayı düşleyerek bu dünyada yaşayamadığı hayatın, ötedünyaya atfedilerek modern dünyanın girdabında artık bir fabrikadaki bir robotun metal parçası değerinde olmasına rağmen hâlâ akıl sağlığını koruyabilmesine olanak sağlayan en büyük etkendir. Ama Jung'un aksine dini dogma ve doktrinlerin, insanlığın çocukluk döneminde kalması gerektiğini, bu kavramları aşmadığımız sürece de yerimizde sayacağımızı söyleyen Freud'un bu konuda haklı olduğunu düşünüyorum. Bu cümleden Jung'un dindar biri olduğu çıkarılmamalı. Kendisi bir protestan olarak doğduama gençliğinde dinden iyice uzaklaşmıştı. Daha sonraları dışarıdaki Tanrıyı bir kenara atıp kendi psişe kuramının göbeğine 'kendi içindeki Tanrıyı' koymuştur. Yaşlılığında(1959) yapılmış bir röportajda inancı sorulduğunda, "Cevap vermesi güç. Tanrının varolduğunu biliyorum, inanmaya ihtiyacım yok." demiştir. Bunu Vahdet-i Vücut inancına benzetmekle birlikte aslında Tanrıya inanmadığını kendisine itiraf edemediğinden dolayı içsel deneyimde bunu aradığı kanaatindeyim. Din bahsini daha fazla uzatmayalım, sözde incelemeyi kısa tutacaktık. :)

Diğer başlıklarda ise genel olarak kötülüğün kökenine dair sorgulamalar eşliğinde giderken, aslında komşumuzda nefret ettiğimizin kendi bastırmak istediğimiz taraflarımız olduğunu ortaya koyuyor. Kendini tanımak bölümünde, insani ilişkilerin karşılıklı güvene ve kendi kusurlarını kabul etmeye dayandığını söylüyor.
Sait Faik "Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey." deyip bu konuya noktayı koyuyor. Çünkü,
"Sevginin bittiği yerde, güç savaşları, şiddet ve terör başlar."

Buraya kadar okuyanlara teşekkür eder, iyi okumalar dilerim.
Not:Yaptığım bütün isimsiz alıntılar bu kitaptandır.
112 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Bilinç ve bilinç dışı kavramlarını derinlemesine açıklayan, özellikle modern çağda bilimin gelişmesi ile akla verilen önemin ve bunun yanında bilinçdışı ve metafizik kavramları dışlamak ile çağımızın ve insanlığın karşılaştığı sorunlar ele alınıyor.
Bu sorunları ; Akıl ve inanç çatışması, din ve materyalizm çatışması, Tanrı ve devlet çatışması şeklinde başlıklar ile sunuyor
Pekala bir psikoloji kitabı olan bu eser, kişinin kendini tanımasının bilinçdışı faktörler göz önüne alınmaksızın başarılı olamayacağını açıklıyor ve kısım kısım psikologlara öğüt niteliğinde bilgiler vermekten de geri kalmıyor
Son olarak kitapta ; arkaik insan, yaşama felsefesi, kendini tanıma ve anlamı gibi benliğimizi keşfetmemize yardımcı olacak başlıklar ile yazarın görüşlerini bulacağınızı belirtmek isterim
Okumanızı tavsiye ederim. İyi okumalar...
105 syf.
·8 günde·Puan vermedi
Jung, 1875 yılında İsviçre'de dünyaya gelmiş büyükbabasının adını taşıyan papaz bir babanın oğludur.
Analitik psikolojinin kurucusudur. Jung aynı zamanda, Sigmund Freud ve Alfred Adler ile beraber derinlik psikolojisinin kurucularından biridir.
Din psikolojisiyle bu kadar ilgilenmesinin altında babasının bir papaz olmasının etkisi olduğu söylenmektedir.
En başta değinmemiz gereken şey sanırım Jung'ın ‘din’ kavramından bahsederken belirli bir inanç kabulü veya itikadı kastetmediğidir.

O her inanç sisteminin ya da mezhebin, ‘numinosum’ tecrübesi ile temellendiğini savunurken,  numinosum etkisinin bir tecrübeyi uyandırdığına, bu tecrübenin ise sadakat, inanç ve güven gibi duyguları açığa çıkararak, bir bilinç değişimini sağladığından bahsetmesidir.

Kitabın daha iyi anlaşılması açısından öncelikle kitapta yoğun bir şekilde geçen bazı kavramları, Jung 'a göre açıklayalım.

>>Numinosum<<

"Din, Alman teolok Rudolf Otto’nun deyimiyle “numinosum” a, yani istence bağlı keyfi hareketlerin bir sonucu olmayan dinamik bir varlığa veya etkiye, dikkatli ve özenli bir şekilde uymaktır.
Numinous, Latince numen'den türetilmiş, "manevi veya dini duyguyu uyandıran, gizemli veya huşu uyandıran" anlamına gelen bir İngilizce sıfattır."

>>Arketip<<

"Arketipler, bireyi benzer durumlarla karşılaşan ataları gibi davranmaya hazırlayan
zihinsel deneyimlerin daha önceden var olan belirleyicileridir. Arketipler, bilinçdışı tabiata ait imgeler, kalıtsal eğilimler ve tüm insanlığa has doğal nöropsişik merkezler olarak da tanımlanır."

>>Gölge<<

"Gölge bilinçdışındaki bir arketiptir. Bilinç ve benliğin karşıtı, tersidir. İstenilmeyen, kabûl görmeyen tüm kişisel özelikler gölge arketipine dâhil olmaktadır.
Örneğin, kişi kendini ince olarak tanımlıyorsa onun gölgesi kaba ve katıdır. Acımasız birinin gölgesi çok ince ve şefkatlidir. Kendini çirkin olarak tanımlayan kişinin gölgesi güzel olmaktadır.Buna karşın, diğerleri bunu görmezse kişinin güzel tanımlaması yalnızca kendisini kibirlendirir. "

Kitapta bu tanımı üzerinde dururken Jung, bu gölgeden çok yoğun bir çaba sonucunda kurtulmanın mümkün olduğunu, ancak nevrozlu bireylerde bundan kurtulmaya çalışmanın (tedavi amaçlı ) " kişinin baş ağrısını karşısında başını kesmek" kadar absürt olduğunu, bu yüzden gölge ve kişiliğin aynı rotada ilerlemesi gerektiğini anlatmaktadır.

>>Anima ve Animus<<

"Erkeğin bilinçaltında, iç benlikte kadınsı olarak ifade bulan arketip anima, aynı şekilde kadının bilinçaltında erkeksi olarak ifade bulan arketip animus’tur. Erkeğin duyarlılığı sık sık baskılandığından, anima en önemli otonom komplekslerden biridir.
Kendini rüyalarda gösterdiği söylenir. Ayrıca anima, erkeğin kadınla olan etkileşimlerini ve davranışlarını etkiler ki aynısı animus ve kadın için de geçerlidir. Jung’a göre, “Bireyin gelişiminde gölgeyle yüzleşmek, çıraklık eseridir. Anima ile olan ise başyapıttır."

>>Kolektif Güç <<

"Kollektif güç,  bir toplumda her bireyin eş zamanlı olarak ve kendi gücü oranında destek vererek oluşturduğu; bir amacın yerine gelmesini veya getirilmesini sağlayan yapma, yerine getirme ve istenen sonuca ulaşma eylemidi."

Jung kitapta dinin ve psikolojinin felsefesine her ne kadar girmese de var olmanın salt fiziksel olma varsayımının kendisine gülünç geldiğini, tek varolma biçiminin psişik olduğunu söyler. Aklımızın kendi var oluşunu algılayamadığını çünkü kendi dışında bir kaldırma noktası olmadığını anlatır.

Ayrıca kitapta insanların bedensel hastalıklar karşısında, örneğin kanser gibi, bunun bedeninde yol açan sorumlunun kendisinin olduğu fikrini red ettiklerini ama söz konusu hastalık ruhsal hastalık olunca, sanki ruhsal hastalıkların tüm zeminlerini kendileri oluşturmuş gibi sorumluluk aldıklarını ve bunun altında ezildiklerine değinir.

Kitapta Jung Tanrı kavramına iki farklı boyutta yaklaşmıştır.

Birinci yaklaşımı, bizzat kitapta geçen kendi cümlesiyle " çoğunluk bana filozof dese de ben bir ampiristim." İfadesinden anlaşılacağı gibi deney yoluyla kanıtlanmayan, bilimsel dayanağı olmayan görüşlerin psikolojide de yerinin olmadığını söylemesidir.

*Ampirist=deneyci

Bir diğer yaklaşımı ise Tanrı’nın varlığına yönelik (ontolojik) net bir çıkarım ortaya koymasa da, Tanrı’yı psişedeki en güçlü imaj olarak tanımlamış, insan psişesinde var olan bir imajın, aslında bir hakikatin de gerçek varlığına işaret ettiğini belirtmiştir. Bu hakikat gerçeğini aklın algılama kapasitesi dışında kaldığına (kitapta insan beyninin algılama konusunda kendisi dışında bir arşimed noktasını olmadığına değiniyor) ve bilimin bu konuda kanıtlayabilme olasılığının olmadığına, bu yüzden bilimin ötesinde keşfedilmemiş psişik şeylerin olduğunu söyler.

İtiraf etmem gerekirse İçerik olarak çok fazla yoğun bir kitaptı okurken beni fazlasıyla zorladı ve yordu. Bütün bunlara değinirken insanlık tarihinden bu yana var olan dinlerin tarihsel geçmişlerine değinerek anlatıyor. Ayrıca okuyucuya, klinik anlamda kendisine başvuran hastaların rüyalarından dinlerin tarihsel bir yolculuğuna çıkarıyor. Kalıtım yoluyla olmasa bile insanların din konusunda, hiçbir şekilde bilmedikleri halde, eski kuşaklardan etkilendiğini( bakınız , arketipler) bilinçaltında bunların kalıntılarına örnekler göstererek bu savını savunuyor.

Kendi adıma böyle bir kitabı okuduğum için kendimi tebrik ediyorum okuyacaklara keyifli okumalar şimdiden :))) ve son sözü yine Jung bırakarak bu incelememi noktalıyorum.

"Tüm dünya din konusunda ne düşünürse düşünsün, dinsel deneyim yaşamış biri, kendisine hayat, anlam ve güzellik kaynağı olan ve dünyaya ve insanlığa yeni bir parlaklık veren büyük bir hâzineye sahip olmuştur.
Barışa kavuşmuştur"


İncelemede yararlandığım kaynakça :

(1) Aydın R.A . Tanrı Algısına Jung'cı Bir Bakış makalesi
(2 ) Psikoloji ve Din kitabı
(3) Wikipedia
(4) Uyar A.E. Jung'ın Dine Bakışı makalesi
143 syf.
·6/10
Kitaba inceleme yazmayı düşünmüyordum ama okumayı düşünenlere rehber olması açısından birkaç önemli noktaya dikkat çekmeden edemedim. Buyrunuz.

Dikkat çekilecek ilk nokta eserin, bir 'seçki' olması yani kitabın tamamının bir çevirisi olmamasıdır.

"Elimizdeki bu kitap, aslı 1976’da basılmış 463 sayfalık, özgün adı “Die Archetypen und das kollektive Unbewusstle” olan kitabın tam çevirisi değildir, henüz bir tam metin çevirisi de yapılmamıştır. Dört Arketip adlı kitap Amerika’da basılan İngilizce kitap gibi orijinal kitapta yer alan bazı makalelerden yapılan bir seçkidir, neyse ki çevirinin çevirisi değil, Almanca orijinalinden Türkçeye kazandırılmıştır." * (alıntıdır)

İsmin yanıltıcılığı da tam çeviri olmamasından kaynaklanıyor.
Kitabı okuyacak birinin en baştan Arketip kavramına hakim olması gerekir çünkü tek bir yerde basitleştirilmiş bir tanım yapma istisnası haricinde dört arketip uzun uzun anlatılmıyor.
Orada da şöyle diyor;
"Arketiplerin biçimi, daha önce başka yerde de açıkladığım gibi, bir kristalin eksen sistemiyle karşılaştırılabilir; kristalin eksen sistemi, ana sıvıdaki kristal oluşumunu bir anlamda önceden biçimlendirir ama kendisi maddi bir varlığa sahip değildir. Maddi varlık, ancak iyonların, sonra da moleküllerin özel bir biçimde kümeleşmesiyle ortaya çıkar. Arketipin kendisi boş, salt biçimsel bir unsurdur, kendi tasvirinin a priori bir olasılığından, facultas praeformandi'den (tasarlanan yeti) başka bir şey değildir. "
Oldukça açıklayıcı bir örnek olmuş.

İçerik ise 4 bölümden oluşuyor;
I Anne arketipinin psikolojik yönleri,
II Yeniden doğuş üzerine,
III Masallarda Ruhun Fenomenolojisi Üzerine,
IV Hilebaz Figürünün Psikolojisi Üzerine.

Kitapta başta Anne arketipi olmak üzere Arketiplere sezgisel kanıtlar sunulmaya çalışıyor, üçüncü bölümde eski mitler ve masallarda bunların izini arıyor ve bu sayede fikirlere bir temel çiziliyor. Bazılarını bizim de çocuklarımıza anlattığımız bir sürü masaldan örnek vererek bilinçdışının izlerini taşıyan sembolik dışavurumlar yorumlanıyor, analiz ediliyor.

Yeniden doğuş üzerine bölümünde, Yeniden doğuş miti üzerine fikirler öne sürülüyor ve bu bölümde bizim ülkemizde de çok bilinen Yediuyurlar mitinden de bahsediyor.
(Bu mite eşlik eden Kıtmir adında bir de köpek olması bunu ilk defa duyduğumdan beri ilgimi çeker, bunun anlamı acaba ne olabilir?)

Jung'un çoğu yerde yaptığı tespitler başarılı sayılabilir ama anlatım biçimini başarılı bulduğumu söyleyemeyeceğim, orijinal metni okumanın da bu kopuklukları tamamlayarak anlaşılırlığı artıracağını sanmıyorum. Bu yüzden de konuya oldukça ilgili okuyucu dahi zaman zaman kopmalar yaşayacaktır.
Pratik anlamda işe yarar pek bir fikir yok, fikirlerin sezgisel ve soyut açıklanması da bir süre sonra "Yahu hepsini anladık da bunlar nerede lazım olacak, bunların vardığı sonuç nedir!?" diyen bıkkın öğrenci etkisi yaratabilir.
Uzatmamak için psikiyatrinin temel kuramcılarından ve insan ruhu konusunda en yetkin isimlerden olan Jung'dan bahsetmeyeyim. Jung'un kuramı hakkında fazla bilgisi olmayanların, bilgi edinene dek ertelemesi gerektiğini düşünüyorum, yoksa okudum demekten öte bir faydası olmaz.
Herkese 'Analitik' okumalar diliyorum.
143 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Bu kitabı incelemek için yeterli teknik bilgim olmadığını itiraf etmeliyim önce. Bunu belirtmemdeki sebep çok fazla teknik bilgi içerdiği için değil, mantığımın ve algımın bugüne kadar kabul edebildiği düşüncelerin tamamını çürütmeye dayalı deneylerle ve deneyimlerle karşıma çıkmış olması. Kitabın kaynakça kısmı bile kalın bir kitap gibi, bu da nasıl üzerinde ince çalışılmış, ne denli emek verilmiş olduğununun en güzel kanıtı. İçinde arketipleri sıralarken mit örneklemeri ve tarihsel konulardaki veriler sıkça kullanılmış. Bilinç katmanları ve insanın onlar arasında yetenek geliştirerek dolaşabilecekleri konusunda algımın kabulü yazılanların çoğuyla aynı fakat değinilen ilk arketip dışında kalan üçü henüz aklımın idrak edebileceği arketipleri içermiyor. Öyle ki bunlar daha sezgisel kanıtlara dayandırıldığı için çoğu okurunda algısı dışında kalabileceğini düşünüyorum. Bilinçaltının ne denli önemli olduğunun ve insanın toplum içindeki yerini almaya çalışırken onun marifetlerini bir çok yerde istemsizde olsa kullanıldığını kanıtlarla ispatlıyor. Algımın dışında kalan arketiplerde bilim varlığı konusunda birçok noktada emin olmaya yakın olsada kesin bilgiler veremiyor. Bu da varsayıma dayalı olduğu hissini uyandırıyor bende. Doğuş, gelişim, değişim ve hayat algısı ile uyku hallerinde karşılaşılan rüya terimleri ana arketip başlıkları. Uyku düzeninde karşımıza çıkan tüm nesnelerin mitolojiye dayandırılıyor olması da belki bilimsel açıdan kesin ama benim için algısal anlamda biraz daha derinine inmem gereken bir konu. Eğer uyku hallerinde görülen tüm objeler mitolojik karşılıklara dayandırılıyorsa bu o dönemden bugüne dna larımızla taşınmış olması ihtimalini ortaya çıkarıyor. Deneylerle anlatılan bir kitaba fikirsel deneyimlerle yorum yapmak çok yapıcı olmasada, araştırmaya devam edeceğim konu hakkında görüşlerimi paylaşmamın daha doğru olacağını düşündüm. Psikoloji okumak ve araştırmak isteyen arkadaşlarımızın kesinlikle okuması gerektiğini son olarak belirtip, okuyacak arkadaşlara da iyi okumalar diliyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Carl Gustav Jung
Unvan:
İsviçreli Psikiyatr.
Doğum:
İsviçre, 1875
Ölüm:
İsviçre, 1961
Carl Gustav Jung. (d. 26 Temmuz 1875 Kesswil, Thurgau, İsviçre. ö. 6 Haziran 1961 Küsnacht ZH, Zürih, İsviçre). İsviçreli psikiyatr, analitik psikolojinin kurucusu. Derinlik psikolojisinin üç büyük kurucusundan birisi.

Basel Üniversitesi'nde tıp profesörü olan büyükbabasının adını taşıyan Carl Gustav Jung İsviçreli bir papazın oğludur. 1895 yılında Basel'de tıp eğitimi almaya başladı ve 1900 yılında Eugen Bleuler'in asistanı olarak Burghölzli'de psikiyatrist olarak hizmet verdi. Doktorasını 1902 yılında tamamladı. Konu okült (gizli, görünmeyen) fenomenler (etkiler) ve onların Psikoloji ve Patolojiyle bağlantıları idi. Paris'te 6 ay Pierre Janet ile bilgilerini derinleştirdi. 1903 yılında Emma Rauschenbach ile evlendi. 36 yaşında Uluslararası Psikanaliz Birliği'nin ilk başkanı oldu. Psikolojik analizlerinde astrolojiden de yararlanan Carl Gustav Jung,Sigmund Freud'le beraber üzerinde çalıştığı toplumsal bilinçaltı kavramı ile de tanınır.

Yazar istatistikleri

  • 648 okur beğendi.
  • 1.850 okur okudu.
  • 151 okur okuyor.
  • 4.633 okur okuyacak.
  • 77 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları