Cemil Kavukçu

Cemil Kavukçu

YazarEditör
7.7/10
565 Kişi
·
1.748
Okunma
·
107
Beğeni
·
5955
Gösterim
Adı:
Cemil Kavukçu
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İnegöl, Bursa, 1951
1951 yılında İnegöl'de doğdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü'nü bitirdi (1976). Öyküleri, 1980 yılından başlayarak çeşitli dergilerde yayınlandı.

Cemil Kavukçu, son yılların en usta öykücülerinden. Küçük insanların dünyasını başarıyla betimlemesini, onların iç dünyalarını olanca derinliğiyle vermesini biliyor. Eleştirmen Fethi Naci, Cemil Kavukçu için “Elini neye değdirse öykü oluyor, tam bir anlatı ustası” diyor. Gerçekten de Cemil Kavukçu'nun öyküleri, sıradan insanları, sıradan yaşamları, küçük olayları alıp zengin dünyalar yaratıyor. Ayrıntılar ve diyaloglar (özellikle de kişiliklere özgü argo dil), onun öykülerinin vazgeçilmez öğeleri. Temiz, yalın bir Türkçeyle, kendi üslubunu yaratmayı başararak yazıyor Cemil Kavukçu. Bir başka deyişle, tutarlı bir dil ve üslup, bütün öykülerinde açıkça kendini gösteriyor. Okuru, öykünün içine çekip alıyor, sarıp sarmalıyor. Karşıdan değil, içinden okunan öyküler yaratıyor Cemil Kavukçu. Öykülerin bir kısmı da bir yap-boz'un parçaları gibi kırılıp yeniden bir araya geliyor. Son yıllarda tıkanır gibi görünen öykücülüğümüze yeni bir soluk getiren Cemil Kavukçu, 2000'li yıllarda da öykünün yollarında yürümeyi sürdürecek.

ESERLERİ
Patika adlı kitabıyla 1987 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'nü kazandı. Yayınlanmış öykü kitapları: Pazar Güneşi (1983), Patika (1987), Temmuz Suçlu (1990), Uzak Noktalara Doğru (1995), Yalnız Uyuyanlar İçin (1996), Bilinen Bir Kitapta Kaybolmak (1997), Dört Duvar Beş Pencere (1999). İlk romanı Dönüş, 1998 yılında yayınlandı.
Artık ölsem, yaşamanın bir tadı kalmadı falan deriz ya, hepsi laf yiğit, boş laf. Ölümü bir gören yaşama deli gibi sarılır.
İbrahim de çıkmaz; az konuşur, çok içer, karıyla kızla işi yoktur. Kimseyle hırlaştığı, dalaştığı görülmemiştir. Sevilir. Onun derdi ona yeter, derler.
112 syf.
·Beğendi·9/10
90 ların ikinci yarısının sonlarına doğru .. Henüz üniversite denen gerzekler topluluğuna girmemişiz .. Girmek için top koşturuyoruz sağda solda ,o dershane senin bu dershane benim diyerek .. Hayat pahalı mıydı o dönem bilemiyorum ..Belki ben anlayamadım .. Belki yokluk .. Adını sen koy işte .. Evden, bit pazarından aldığım askeri sırt çantamın içine yemek koyup götürdüğüm , orda burda milletten utana sıkıla , saklana saklana yediğim dönemler.. Sırt çantası da metal logolarıyla dolu .. HEPSİNİ KENDİM ÇİZMİŞİM!! EL EMEĞİ GÖZ NURU ! Meğer ne aptalmışım !! Şimdi evden yemek götürmek için sabahları 1 saat erken kalkıyorum da kendim hazırlıyorum kumanyamı .. Çok farklı tabii o zamanlardaki haleti ruhiyemiz açısından evden yemek götürmek ..Bir yoksunluk göstergesi..Bununla beraber kitap pahalı , kaset pahalı .. CD desen çok daha pahalı .. 6 - 7 ayda bir çekme cd alabiliyorum... CD playerımı 4 5 sene sonra alabileceğim .. Elimdeki Aziz Nesin kitaplarını döndür döndür okuyorum bir yandan yokluktan..Bir orjinal CD ve bookletini görmek için 3 5 kişi toplanıp altın günleri kıvamında arkadaş ortamına doluşuyoruz .. Parmak izi bırakmadan booklete bakmak !! Gelgelelim buna rağmen çok da mutluyuz .. Bende olanı arkadaşlar , onlarda olmayanı ben çekiyor ,birbirimize dağatıyoruz .. Geçinip gidiyoruz böylece. kendi yağımızda kavrulup... Pek tabii orjinal merchandise ve cd ler bir ukte gönlümüzde ..Kapanmak bilmez bir yara ... Haftalık çıkan Şebek diye bir metal fanzine var .. Editörünün ismi ORHAN GUTAN !! =)) Ultra zehir bir eleman !! Bendeki İŞSİZLİK temellerini atan adam diyebilirim.. İşbu derginin fiyatı , benim 3 günlük yol parama denk geliyor takriben.. Renkli ,saman kağıda .. Bir de saman kağıda poster veriyor her hafta.. Dünyalar bizim ! Bazen bu dergiyi alırsam eve yürüyerek gitmek zorunda kalıyorum 2 gün ama olsun !! DEĞER !! Şimdi olsun şimdi de değer !! Ülkede o dönem metalci patlaması var ama bir tane desen yerli milli metal fanzin yok gibi .. Enredlerin , Nonserviamların çıkmasına daha çooook var ! Kerrangları , Headbangersları fotokopi ile çoğaltıp, ingilizceden türkçeye çeviriyoruz ..Yurtdışına çıkanlara rica minnet aldırıyoruz .. Öyle bir ortamdayız ki bu dergilerin bir gün Türkçe çıkacağını dahi aklımıza getiremiyoruz ..

Karargahımız Dost Kitabevi önü , Konur ve Karanfil sokak .. Bir tatlı rezalet ve sefillik diz boyu buralarda .. Cep telefonu desen yok .. Söz ağızdan çıkıyor , insanlar söz verdikleri yerde bekliyor.. Size az o Konur sokaktan bahsetmem lazım yalnız ... Olamaz böyle güzel bir atmosfer .. Bir sokak düşünün ki herkes siyahlar içinde .. Resmen kurtarılmış bölge ..Öyle bir sokak ki , adımımızı attığımızda açlık falan görmüyor gözümüz .. Pan dönerden ucuzun ucuzu , "bol yeşillikli tavuk döner" alabilecek olmanın rahatlığı dolanıyor kan damarlarında... Ezgi Çayevinden et suyuna çay da içeriz üstüne .. OH MİS !! Çeşit çeşit insanla dolu bir mozaik burası .. Zengin ailenin metale gönül veren oğlu , kızı da burda , İskitlerde çalışan kaportacı bateristi de .. Kimse , kimseden malını esirgemiyor .. Caddenin ortasında bir ateri salonu .. Fantasy Time !! İçerde silme riderlı ,uzun saçlı, bizim o dönem gıptayla baktığımız abiler .. Üstlerinde bizim o zamanlarda hayal diye baktığımız yurtdışından orderla getirttikleri baskılı tişörtleri.. Çok ayrı , çok güzel bir atmosfere sahip bu sokak bizim için .. Dedim ya karargahımız ! Roket atsalar işlemez bize burda ! Ayda yılda bir konser oluyor .. O da Gazi Fen Fakültesinin yemekhanesinde ..Gençlik Parkındaki Çay Bahçesinde .... Ya da Maltepedeki düğün salonlarından birinde .. Metalci dediğin zibidiler nerde konser yapacak o dönem ?

İşte ben O' nu bu düğün salonlarındaki konserlerden birinde gördüm ilk kez ... Yanıma yaklaşıp ,
"Paya vay mı ? "
diye sorduğunda kekliyor sandım beni .. Param yoktu ama yeni aldığım biramı bölüştüm onunla .. İsmi Akın idi .. Kafasındaki tahtaların eksik olduğunu anlamam 2 3 saatimi aldı .. Onunla çok ortamlara girdik çıktık .. Çok konser izledik beraber .. Sebepsiz yere çıkardığı kavgalardan ötürü de çok dayak yedik , çok kavgaya karıştık .. Birçok kez Kavaklıdere karakolunda aldık soluğu .. Sayısız kez sabahladık kışın kar altında Tunalı'da..Kuğulu'da.. Soğuktan donma raddesine geldiğimizde bize sote bir dolu apartman gösterdi .. Sokakta ateş yakanların mekanına destur verip ilk o soktu bizi .. Çok kurtardı bizi cebimizdeki kanyaktan ümidi kestiğimizde, iliğimiz kemiğimiz zangırdarken .. İşte o zaman anladım onun düzenli gidip uyuduğu bir evi olmadığını .. Aylar ayları , yıllar yılları kovaladı .. Konuştukça tanıdım onu .. İster istemez açıldı bize ..Sürekli bir jandarma parkasıyla gezerdi sırtında Death patchi olan .. Askeriyeden ihraç edilmişti .. Parkası da ona , o müesseseden kalma tek hatıraydı .. Hiç anlatmazdı bize o günlerini .. Yanımızda dalıp dalıp giderdi .. 5 6 bira ısmarlar da , içtiklerinin üstüne sınırı aşırtırsak kerpetenle alırdık lafı ağzından .. Anılarından bahsederdi bize çok çok ama çok seyrek .. Hem YALNIZ UYUYANLARDAN, hem de yatacak yeri olmayanlardandı Akın .. Sokaklardı onun yatağı yorganı .. Birgün , bir yaz günü Ona On ' da içiyorken aldığı ilaçların etkisiyle 3 kattan zemine düştü .. Neyse ki aşağıdaki simitçi kafenin tenteleri açıktı da 2 3 kırıkla kurtuldu .. Bu onun, askerliği de sayarsak, hayattaki sanırım 2. düşüşü idi .. Sonra ortamdan muazzam bir kıza aşık oldu .. Aşk dediysek platoniğinden .. Yapma etme , yar olmaz o kız sana dedikse de dinletemedik .. Sanırım öyle çok acı çekmişti ki , bu altın vuruşla hayatını zirveye taşımak istiyordu kim bilir .. O kadar karşı çıkmamıza , o raddede uyarmamıza rağmen gitti konuştu kızla .. Red cevabını alıp çıktı gitti cafeden .. 2 saat sonra öğrendik ki üstgeçitten kendini halk otobüsünün önüne atmış .. Önüne değil üstüne düşmüş !! Yine kurtulmuştu !! Tam anlamıyla kurtulmuştu hatta .. Kızı da , tüm sorunlarını da yavaş yavaş siliyordu beyninden .. Yine içtik bir gün onunla bir Temmuz akşamı .. Hiç unutmuyorum .. İşe gireceğini 3 4 öğrenci ile eve çıkacağını söylemişti bana "r" leri "y" ile telefuz ederek .. Ertesi günün akşamında Dil Tarihten çıkıp On'a On' a geldiğimde öğrendim ki Şampiyon dershanesinin 4. katından atmış birileri onu .. Atanları görmüşler uzaktan, karşı apartmandan .. Hırsızlığı , arsızlığı olmayan , zararsız ,kendi halinde yaşayan bu adamın kiminle ne derdi vardı bilmiyorum ..Kıldırdılar namazını ertesi gün .. Gömmeye gittik .. Bir tek biz metalciler vardık cenazesinde .. Kimse gelmemişti ailesinden .. Bir ailesi var mıydı onu dahi bilmiyorduk ! Hayattayken sokakları yatağı , apartman çatılarını yorganı yapan , YATACAK YERİ OLMAYAN Akın ' ın da artık YALNIZ YATIP UYUYACAĞI bir yatağı vardı ..

Kitabı okurken aklıma sürekli onun hikayesi geldi . Çok güzel , ümit vermeyen ,karanlık ama buna mukabil zevk alarak okuyacağınız tatlı bir üslubu var Cemil Kavukçu' nun .. Zaten kitabın ismi bile dertli yüreklere BENİ OKU diye bağırıyor ...
199 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Hem, kendi yükünü çekemeyen bir yüreğe doğru öyle savrulmaz ki o saçlar..

Kırık bir gönlün, doyumsuz bir ruhun, ben de herkes gibiyim diyerek sıradanlasmaya çalıştığı bir karmaşanın ıçinde, aylardır yıllardır aradığının farkında olmadan aramışken, öyle "Gel!" denmez ki..

Siyah bir boşluğa düşer gibi , hiç olmadığı kadar yalnız ve hiç olmadığı kadar özgür..Öyle bakılmaz ki gözlerinin ta içine..

O bakışlar da kuraldışı çünkü..
Hiç düşünmeden cana kastedeninden..

Cemil Kavukçu..
Bu sefer büyüledi beni.
Önce,sonunda soru işareti olmayan sorular sorarak sızdı yaralarımın içine.
Sonra cevaplamadan susup gitti..

Ne kadar tanıyorsun kendini?,dedi mesela.
Korkacak kadar mı?
Bir gizi içinde büyütüp büyütüp, yasak bir heyecanın alevini yakacak kadar mı?

Saklamak mı güçlü kılar o sırrı, açıklamak mı?
Açıklanan her duygunun an be an eksildigini bilerek.

Hayallerini bildiğimiz ınsanlarla yan yanayken, hiç bilemeyecekleri hayallerin ateşi damarlarımızda dolasirken , ne kadar sahiciyiz acaba ?

Bazen ne kadar da hain olabiliyor yürek vuruşları..Insanı yazmaya yönelten.. Yoksa her an taşacak hissi veren..

Patika..
Muazzam bir kendinden kendine doğru kaçış öyküsü. Kelimelerin, yürek telinize dokunmak için nasıl birbiriyle yarıştığını farkedeceksiniz okurken.

Pek çok kısa hikayeden oluşan, su gibi akan, akarken okuyanı da alıp götüren bir kitap. Yerli yerinde, eksiği ya da fazlası olmayan, bazıları monolog tarzında, samimî ama karanlık öyküler..

" Yine dört bir yana uçuşuyor sözcükler.." diyor.
Hem de nasıl uçuşuyor..
Her birini bir muhalif rüzgar önüne katmış, savurdukça savuruyor. Gözlerinize konuyor bazıları, bazıları avuç içlerinize..Bazıları saçlarınıza karışıyor.

Kanserimsim sen benim, diye feryat ediyor bazen.
Çünkü ölümü, bir ölüden dinlemek lazım belki de. Dinginliğiyle, sessizliğiyle, tembelliğiyle..
Korkusuyla, ürpertisiyle..
Her ölüm gibi, en pisi pisine haliyle..
Güneşsiz, karanlık hikayelerin arasında, siyah bir çaresizlik göğüs kafesinizi sıktıkça sıkıyor.
Aynasız sövgülerin mermi gibi yağdığı bir garip ilkimde buluyorsunuz kendinizi.

Cemil Kavukçu..
Bu okuduğum beşinci kitabı. Diğerlerinde de kolumdan kanadımdan vuruldum ama, bu seferki hedef, direk göğüs kafesimdi..



Keyifli okumalar..:)
112 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Cemil Kavukçu'nun ilk okuduğum kitabı- herkes gibi Yalnız Uyuyanlar İçin ile başlamayı düşünüyordum okumaya. Ama önüme bu düştü ilk önce- başkalarının sürüklemesindense, rüzgarı tercih ettiğimden başlayıp bitirdim hemen. Başlayıp bitirdim diyorum özellikle; bilen bilir, oldukça tembelimdir özellikle kitap okurken. 6 aydır devam etmediğim kitap var hesabımda. Niye böyle oldu peki, inceleyelim bakalım.

Cemil Kavukçu öyküleriyle tanınan bir yazar. Hatta öykücü – 1990, 2000'li yılların önemli isimlerinden biri. Hala okunuyor kitapları, ama ben bilmiyordum fazla- bir kaç incelemede dikkatimi çekmişti gerçi, Metin hoca da tavsiye etmişti sanırım bir ki yazısında.

Kitaba başladığımda en başta yazarın sade, sıkmayan üslubu ile karşılaşıyoruz. İlk hikayede kitabın adına uygun olarak bir çocuğun rüyası anlatılıyor daha çok. İyi güzel diyoruz, çok fazla etkilenmesek de beğeniyoruz yazarın dilini. İkinci hikayede ise ablasıyla küçük bir çocuğun bağını görüyoruz, bir şeyler uyanmaya başlıyor içimizde.

Üçüncü hikaye “Solgun” ablasını kaybeden orta yaşlı bir adam hakkında- işte burada hikayelerin birbiriyle ilintili olduğunun farkına varıyoruz, acaba yaşanmış mıdır kuşkusu çöküyor içimize.

Diğer hikayeler “O Kadın Fatma Girik Değil”, “Fiyasko” ve “Çiçekler”le konudan biraz ayrılıyor gibi göründe de “Başkasının Rüyası”nda her şeyin bir bütün olduğunun farkına yeniden varıyoruz. Her okuduğumuz hikayede biraz daha giriyoruz Kavukçu'nun rüyalarına. Kitabın sonunda bütün bunların başkalarının rüyaları olduğunu söylese de kahramanımız eşine, biz farkındayız her şeyin.

Başta söylediğim gibi hikayeler tek başlarına güzeller, ama hepsi birleşince insan ne olduğunu anlamadan bitiyor kitabı ve bütünün parçaların toplamının çok ötesinde olduğunu görüyorsunuz. Genel olarak bir burukluk hakim tüm öykülere. Ama öyle yılışık bir şey değil, Cemil Kavukçu sizi melodramlarla vurmak istemiyor. Zaten hayatın kendisi yetiyor o burukluk için.

Öykü seven ya da öykü yazmaya çalışanların okumasının faydalı olacağını düşündüğüm bir kitap “Başkasının Rüyası”. Zaten bir günde bitecek bu kitabı okuyacağınıza pişman olmayacağınızı düşünüyorum. İyi akşamlar.
104 syf.
Uzun bir aradan sonra hizlandırılmış okuma moduna almışken kendimi şu ara mevsimlerden olsa gerek kisa kitaplara ağırlık vermek istiyorum.Aklımda belirledigim listeyi bitirmek için çabalarken liste dışındaki yazar "Cemil Kavukcu" ısrarla okumam gerektiği noktasında göz kırpmaya başlamisti,israrlara dayanamadım okudum ben de :) Erhan
Bey de sağ olsun etkili oldu bu konuda farkında olmadan öncülük ederek.. İyi ki okumuşum.İlk defa tanıştığım bir yazar için bu şekilde yorumda bulunmak belki tuhaf gelebilir size ama "SEVDIM".Cemil Kavukcu ne yazarsa okurum gerçekten.Öyle üst üste değil ama ara sıra oykulerinde kekremsi bir tat almak için ,bazen otekilestirilmis, dışlanmış yaşamlarin hanesinde dinlenmek ,dinlenirken de demlenmek için.Öyle uzaklarda aramayın yazari kendi içimizde ,Anadolu'nun bağrindan yani kesfedilmesi gereken güçlü bir kalem .

Kendinize yakın hissettiğiniz kişileri her anlamıyla tanımak,baginizi kuvvetlendirmek istersiniz ya ;ben de az da olsa Cemil Kavukcu'yu araştırmaya, anlamaya, tanımaya çalıştım.Bundan dolayı biraz kendisini tanıtmak istiyorum öncelikle.Çünkü yazdığım incelemeler benim için çok kıymetli ve arsivim oluşsun istiyorum geleceğe yönelik.Bundan dolayı kendime iyilik etmek için emek vermeye de çabalıyorum.Henüz yeni de olsam edebiyatı seviyorum ya.Yazar küçük yaştan beri kitap okuyan ve okumayı çok seven birisi.Okuduğu her kitapta roman karakterlerini kendisine yakın bulduğunu,kendisini onların yerine koyduğunu,onlardan etkilendiğini ifade ediyor kendisini dinlediğim bir oturumda.Hatta düşünün "Rüzgar Gibi Geçti" kitabı var ya meşhur benim hala okumadığım tabiki,16 yaşında okumuş olduğunu ve oradaki Rhett karakterini kendisine yakın bulduğunu söylüyor.Fakat yazar okuduğu kitaplarda bir sürü dünya,bir sürü insanla karşılaşmış olmasına rağmen;
"Benim tanıdığım insanlari orada göremiyorum.Içinde yaşadığım toplumdaki insanlar bir türlü karşıma çıkmıyor,yaşadığım coğrafyada gözlemlediğim çok farklı yaşamlar vardı toplum dışına itilmis,fakat bir türlü karsilasmiyordum ."serzenisiyle okuduğu kitapların kendisini tatmin etmediğini ,eksik bir şeyler olduğunu ileri sürerek içinde yaşadığı toplumun sorunlarını kurgulayarak öyküye dönüştürmeye karar veriyor .Bir elestirmenin ifadesiyle "içinde yaşadığı dili öykü dili" haline getiriyor.

Bundan dolayı yazar oykulerinde otekilestirilmis,dışlanmış ,toplumun kıyısına suruklenmis,kistirilmis yaşamları,üzerinde pek durulmayan önemli sorunları keskin gozlemiyle edebiyatimiza kazandırmıştır.Aynı zamanda roman da yazmasına rağmen yazar kendisini oykucu olarak görmek istediğini ,öykünün daha cazip olduğunu ve keyif aldığını belirtiyor.Neden roman değil de oykuculuk diye sorulunca kendisine ; "Bir romancı taslagini hazırladıktan,yol haritasını çizdikten sonra masasının başına geçer ,oturup her gün çalışabilir.Ben bu tarzı sevmiyorum yani bir metnin benim üzerimde baskı yaratmasini,otur bugün de çalış demesini sevmiyorum.Öykü öyle bir zorlama getirmiyor bana .O bir coşku anidir.Bazen bir cümle ,bazen bir paragraf,bazen bir sayfa coşku bittiği an bırakıyorum kalemi günlerce birşey yazmıyorum.Benim edebiyatimin en hoşlandığım yani da disiplinsiz olması canımın istediği zaman yazmam."şeklinde açıklıyor .

Yazar öyküyü kediye benzettigini söylüyor.Kedi kendisini sevdirmek isterse seversin, istemiyorsa tırmalar seni.Öykü yazdırmak istiyorsa yazarsın, istemiyorsa tırmalar yazamazsın.

Yazarın oykulerinde kadın karakterlerin neden daha az,erkeklerin dünyasının ise neden daha yoğun işlendiği elestirmenlerce sorulunca;aslinda kadın karakterine dolaylı olarak (anne,abla vs.)degindigini ancak oykulerinde "Aşk " konusunu islemediği için okurların bu şekilde hissetmiş olabileceğini belirtiyor .Erkeklerin dünyasına yoğun olarak deginme sebebini ise ;"Kadın karakterini,erkek karakteri kadar canlı cizebilecegimi sanmıyorum.O konuda bir endişem var.En iyi bildiğim, en iyi tanıdığım zaaflarini,hayattan beklentilerini kirginliklarini,kırıklıklarını en iyi bildiğimi düşündüğüm bir dünyayı yazmak istiyorum."tanımış oldugu bir dunyayi daha kolay resmedebilecegini ifade ediyor.

Yine yazar önceleri oykulerinde surekli kasaba konusunu ele alma sebebini de kasaba korkusunun olduğunu,orada yasamak,orada kalmak ,oradan çıkmamak korkusunun oldugunu;orada kalırsa anlattığı kişiler gibi olacagi endişesini taşımış.Kasaba saplantisi kendisine 7 kitaba mal olmuş.

Tasmali Güvercin eserine gelince 11 oykuden oluşan kasabanın kamera arkası yasamlarina ışık tutulan ayni zamanda fantastik unsurlarla kurgulanan yazarın ustalık eseri.Yazar öyküyü "Görünmeyen " ve "Defter" olarak iki kısma ayirmis.Birinci kısımdaki Teferiç,Tasmali Güvercin,Eran Kaptan,Madalyon öykülerini sevdim.Defter kısminda da Gölge Içindeki Orman,İş konusu,Sarıkız Olayı öyküleri güzeldi.Genel olarak yazar kültürel yabancilasma,otekilestirilmis,dışlanmış,itilmis,
yaşam hakkı elinden alınmış,hor görülmüş,toplumun kıyısına suruklenmis,parsellenmis,
robotlasmis,simarmis,özgürlüğüne körü körüne baglanmakla boynuna tasma takılmış pek asinasi olmadığımız veya görmezden geldiğimiz yasamlarin,varoslarin içine çekiyor okurlarini.Görünmeyen yaşamları görünür hale getiriyor.Bu açıdan çok kıymetli buldum kendisini.Adeta onların yerine koyuyor yazar sizi düşündürüyor.Fethi Naci'nin “Elini neye değdirse öykü oluyor, tam bir anlatı ustası” ifadesiyle Sıcak Üçlemesi öyküsünde olduğu gibi çok rahatlıkla öykü cikarabiliyor yazar tebessümle.Acı hayatlara degindigi için buruk tatlar bırakıyor sizde yazar.Defter kısmında da öyküyü parçalıyor ,kesitlere ayırıyor sonra bir şekilde birleştiriyor.Postmodernsi bir tarz uyguluyor.Yazarın dili yalın,anlaşılır gayet akıcı.Gözlem gücü yüksek.Duyarlı.Diyaloglar mükemmel.Yer yer --bu kitapta çok fazla yoktu-- argo tabirlerle karsilasabilirsiniz.Yazarın ictenligi,samimiyeti,sıcaklığı kalemine yansımış.Adeta okurlarini okumaya ve de yazmaya {beni bile (!)} teşvik ediyor .Hatta kafamda öykü ile ilgili soru işaretleri vardı çoğunun cevabını buldum yazarın öykünun konusunu işleme tarzıyla .Öykü konusunda hatta sembolik ,dussel ogelerle ufkumu açtı,yol gösterdi diyebilirim.

Velhasıl efendim siz de benim gibi hala geç kaldiysaniz daha fazla bekletmeyin kendisini.

Meraklisina yazarı tanimak icin faydalandigim linkleri bırakıyorum .

https://youtu.be/NtNzMu15Lf4

https://youtu.be/GMh41pIrXrI

Keyifli okumalar ....
100 syf.
·1 günde·8/10
Özgürlük!
Ne demek özgürlük?
İnsanların seni istediği kalıba sokup sonra istediğin hayatı yaşayabilirsin demeleri mi?
Peki girdiği kalıptan kaçımız çıkabiliyoruz?
Kaçımız boynumuzda ki ipleri çözüp gidebiliyoruz?
En önemlisi de artık boynumuzda ki iplerin olmadığını düşünün
Boynumuzda ki ipler olmadan nasıl yaşanır bilebiliyor muyuz?
Peki böyle yaşamak özgürlük müdür?
Aklıma bisiklet sürmeyi öğrendiğim zamanlar geldi. Arkadaşım ben tutuyorum korkma derdi. Ona güvenir çevirirdim pedalları.
Hatırlıyorum da dört tekerlekli bisiklete bile binemezdim çünkü beni tutan arkadaşım yoktu. Tekerleklerin beni dengede tutamayacağını mı düşünüp güvenmiyordum yoksa kendime mi güvenmiyordum bilmiyorum
Belki de arkadaşım olmadan nasıl sürülür bilmiyordum
Sonra nasıl öğrendim sürdüm bisikleti hatırlamıyorum bile
Bazı insanlar özgürlüğü kabullenmez dayatılana öyle alışmıştır ki başka türlü nasıl yaşanır bilmez
Peki sadakat
Sana sadık olmayana ne yaparsın veya sana sadık olmadılar diye herkese aynı gözle bakıp cezasını suçsuzlara mı yüklersin
Herkesin maalesef böyle bir hikayesi vardır. Kime sorsan yanlış insanlara güvendiğim için artık kimseye güvenmemeyi öğrendim. Tamam da benim suçum ne? Bence gayet güvenilecek bir insanım :)
Tasmalı güvercin öyküsü biraz bundan bahsediyor
Kitap bir çok öyküden oluşuyor benim en hoşuma giden kitabın da adı olan Tasmalı güvercin öyküsü oldu sırf bu öykü için bile okumaya değer okuyun efenim
112 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Sessizce dinlemek lazım..

Bazen yorgun bir ruhu.
Huzuru aşka tercih etmiş, sorgulamalardan yorulmuş, ama her hatırayı pamuklara sarıp sarmalayan, yorgun bir ruhu..

Öfkesi, kızgınlığı, kırgınlığı kendisine, narin bir yüreği belki de.
Gitmeyi, gidenleri hiç sevmeyeni..
Hırçını..

O anlatır..
Yola çıkınca geriye dönmeyenleri. Çığlık çığlığa terkedilen bir şehri. Zamana mekana sığamayan, yitirmiş ama neyi yitirdiğini bilmeyen..
Belki de yitirilmiş..
Öylesine suskun,
Ve öylesine küskün,
Dost kalmakla sevgili olmak arasındaki ince çizgide her ikisini de ıskalayanları.

O anlatır..
İstemediğimiz halde bizim alanımıza giren, bütün hassasiyetlerimizi hiçe sayan ve her an kopmaya hazır olduğumuz sözde insanları.
Keşke hiç olmasaydı dediklerimizi.
Aslında hiç olmayanları..

O anlatır..
Hıncını susarak içine gömenleri..
Bir şeylerin ölçüsünü tamamen kaçıranları.
Kendiyle yarışanları..

Konuşmayı ve yazmayı reddetmiş,
Konuşursa ölecek, yazarsa yaşamaya dönecek,
Aslında konuşan ama kimsenin duymadığı insanları..

O anlatır..
Bir rüyayı, bir müziğin nağmelerini, bir hayaleti..
Ölü bir yüzün tiz çığlıklarını ve ölümün kokusunu..
Toprağın hikayesini,
Kuşların hikayesini,
Gelintavuk 'u,
Ve kuş büyüsünü.

O anlatır..
Duruşları, gülüşleri, yaşam görüşleri bambaşka olanları.
Hakkından ancak feleğin gelebileceği insanları.
Hayırsızları..

Evet, o anlatır.
Sessizce dinlemek lazım.
Cemil Kavukçu, bütün özgünlüğüyle, ayrıntılarda sakladığı hüneriyle ve bambaşka bir tadı olan öyküleriyle kurmaca alanının en güçlü kalemlerinden.

Aslında duygusal olma çabası olmadan yazmasına rağmen her öyküsünde duygulanmam, belki de gönlüme hitap etmesiyle alakalı. Enteresan bir hikayede ya da fantastik sayılabilecek bir kurmacada bile okuru yakalayabilmesi tamamen yazarın ustalığını gösteriyor.

Sanki cümleleri nasıl sıraya koyarsa koysun, öykü oluyor. Öylesine doğal ve zorlamasız.

Öyküler arasında ufak bağlar ve bazı çağrışım yapan cümleler, hatta ortak karakterler bulmak mümkün.

Ama hep iç burkan, hep acıtan, acı kokan öyküler benim için.

Dedim ya, o anlatır.
Sessizce dinlemek lazım..


Keyifli okumalar.. :)
144 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Cemil Kavukçu günümüzün önemli öykücülerinden. Öykücü denince insan bir durup düşünüyor. Çehov ve Sait Faik'ten başka öykücü var mıydı ki? Bin kitaptaki en beğenilen ya da en popüler öykü kitaplarına baktığımızda, direkt öykücü diyebileceğimiz bir yazar göremiyoruz (Zweig belki, ama o da gazeteci aslında) Hemen hepsi çeşitli türlerde eserler veren yazarların hikayeleri. Peki var mı gerçekten öykücü diye bir şey?

Burada Örümcek Kapanı'na dönelim isterseniz. Cemil Kavukçu'nun öykü hakkında yazdığı anı, anlatı ve denemelerinden oluşuyor kitap. Anı, anlatı diyorum ama yazıların hemen hepsi öykü ve öykücülük hakkında. Kendisini öykü yazmaya nelerin ittiğini, nasıl öykü yazdığını, ilham ya da öykü konusunun nasıl gelip onu bulduğunu, kendi öyküleri ve kendisini etkileyen öyküleri, yazma sıkıntısını, yazmayı bırakmayı, hayattan hikayelerin öykü olup olamayacağını ya da nasıl olduğunu daha bir çok şeyi anlatıyor Kavukçu bu kitabında hayatından film kareleri sunarken. Hikayelerdeki o yalın keyifli dil olunca okuduğunuz, sıkılmıyorsunuz hiç.

Öyküleri, daha doğrusu öykü olacak hikayeleri kediye benzetiyor Cemil Kavukçu, biz istediğimizde değil kendisi istediğinde yanııza geliyor öykü – geldiğinde ise kaçmadan sıcağı sıcağına yazıya dökmek, başlayıp bitirmek gerekiyor, bu kadar kaprisli öykü.

Başka bir yazıda, eserin ortaya çıkış yolculuğunu anlatıyor mesela. Döllenme ile başlıyor her şey, o kedinin gelmesi , ya da örümceğin yakalanmasıyla (#31333625), daha sonra zorlu hamilelik süreci geliyor. Bazen iki üç saat, bazen yıllar, bazen ölü doğum. Ama sonunda doğum geliyor ve eser dişil yazardan (her yazar dişil Kavukçu'ya göre) çıkıp gidiyor. Bir parça huzur ama daha çok boşluk ve hüzün var yazarda.

Kitabın sonlarına doğru farklı yazarların öykülerine giriyor Cemil Kavukçu; Alice Munro, Hemingway,Joyce, Gide, Tabucchi, Salinger ve Cortazar'ı bir de onun değerlendirmeleri ile görüyoruz. Muzaffer Hacıhasanoğlu, Fadime Uslu ve İranlı Rıza Baba Mukaddem'in öykülerini tanıyoruz.

Türk öykücülüğünün önemli bir ismi Cemil Kavukçu ve bu kitap da öykü sanatı üzerine yazılmış en güzel kitaplardan biri bence -fazla okumadığım için de böyle düşünüyor olabilirim tabii. Ama öykü yazmak , hatta okumak isteyen insanların faydalanacağı çok şey var kitapta.

Baştaki soruya gelirsek , evet – öyküyü roman yazmak için ilk adım görmeyen insanlar da var ülkemizde bolca ve emin olun öykülerini okuyunca, bunların sadece tadımlık lezzetler olmadıklarını anlayacak ve belki bir romanın vereceği hazzın kat be kat fazlasını alacaksınız. İyi okumalar şimdiden.
Rogojin
Rogojin Yazarlarımızdan Öyküler'i inceledi.
@Rogojin·08 Şub 2017·Kitabı okumadı
Kitap okuma saatindeyiz..ve kendi sınıf kitaplığımızda bu kitabı buldum..artık okulumuzda daha seri ve düzenli olarak kitap okuma saatleri düzenlenecek..şimdi öğretmen masasının sağındaki küçük pencereden içeri dolan günışığında kitabı okumaya ve hayal kurmaya başlıyorum..ilk hikâye sait faik'ten..devamı ise dolu dolu..
89 syf.
·3 günde·9/10
Aynadaki Zaman, on tane birbirinden güzel öyküden oluşuyor. Cemil Kavukçu yine daha önceden tanımadığım bir yazardı. Kendisiyle, benim klasik 'kütüphaneden rastgele aldığım bir kitaptı' faaliyeti ile tanışma imkanı buldum. Kitaptan tek kelime ile söz edecek olsam, "deniz" kelimesini seçerdim. Şahsen, denizi ve denizciliği çok seven bir insan olarak söyleyebilirim ki, Cemil Kavukçu burnuma deniz kokusunu getiren yazar olmuştur.

Öykülerin tümünün genel teması deniz üzerine kurulu değil tabii ki; deniz, öykülerinde birleştirici bir etmen görevi görüyor. Bu açıdan, benim için Cemil Kavukçu'nun diğer öykücülerden farkı, öyküleri arasında bağlantılar kurması diyebilirim. On tane öykünün hepsi de birbiriyle ilgili; birbirleriyle kimi yerlerde kesiştiğini fark ediyorsunuz, kimi yerlerde ise daha önceki öykülerde karşınıza çıkan karakterlere rastlıyorsunuz. Bu, aslında bütünleyici bir etmen görevi görüyor. Öyle ki, kimi öyküler tek başına hiçbir anlam ifade etmez iken başka bir öykü onu tamamlayabiliyor.

Yazar, yazım dili olarak sokak dilini kullanmış. Argo kelimelere rastlanabiliyor. Bu, elbette ki kitabın gerçekçiliğini artırıyor. Hayatın gerçekçiliğini bir tek bununla değil birçok 'yansıma' ile yansıtmış (ki sadece argo dili ile hayatın gerçekçiliğini yansıtmış olsaydı herhangi bir yazardan farkı kalmazdı.). Hayatın insanlara küçük gelse de aslında ne denli geniş olduğu anlatılmış. Hayatta bizler için hiçbir önemi olmayan bir ayrıntının bir başkası için hayata tutunma kaynağı olduğu gözler önüne serilmiş.

Deniz ve denizcilik konusuna gelecek olursam: Deniz kavramı, hikayeler arasında ayrılmaz bir yere sahip. Öykülerin birbirleri ile kesişim noktası deniz diyebilirim. Bu, hem bildiğimiz "deniz" kavramı ile, hem de insanın iç dünyasını yansıtan, insanın kendi 'yaşam denizindeki' git - gel kavramları kastedilerek yapılmış. Hem zaten, en büyük deniz insanın içindeki deniz değil midir? Okyanusları aşan insan, kimi zamanlar bir başka insanın içindeki denizleri aşamamıştır. Belki de aşamayacaktır da. Ve yine bir ihtimal insanın içindeki denizdeki gel - gitlerin sırrını asla çözemeyecektir. İşte bu 'çözemeyişleri' de anlatmış Kavukçu bizlere.

Diğer kitaplarını da en kısa zamanda okumak istiyorum. Kendi adıma yeni bir öykücü daha keşfettiğim için çok mutluyum. Cemil Kavukçu'yu herkese tavsiye ederim. Sizleri kimi zaman gerçek denizlerde yolculuklara, kimi zaman da insanın iç dünyasındaki denizlerdeki fırtınalarda keşfe çıkarıyor. Kendi denizlerimizde usta bir kaptan olmamız dileğiyle...

Yazarın biyografisi

Adı:
Cemil Kavukçu
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İnegöl, Bursa, 1951
1951 yılında İnegöl'de doğdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü'nü bitirdi (1976). Öyküleri, 1980 yılından başlayarak çeşitli dergilerde yayınlandı.

Cemil Kavukçu, son yılların en usta öykücülerinden. Küçük insanların dünyasını başarıyla betimlemesini, onların iç dünyalarını olanca derinliğiyle vermesini biliyor. Eleştirmen Fethi Naci, Cemil Kavukçu için “Elini neye değdirse öykü oluyor, tam bir anlatı ustası” diyor. Gerçekten de Cemil Kavukçu'nun öyküleri, sıradan insanları, sıradan yaşamları, küçük olayları alıp zengin dünyalar yaratıyor. Ayrıntılar ve diyaloglar (özellikle de kişiliklere özgü argo dil), onun öykülerinin vazgeçilmez öğeleri. Temiz, yalın bir Türkçeyle, kendi üslubunu yaratmayı başararak yazıyor Cemil Kavukçu. Bir başka deyişle, tutarlı bir dil ve üslup, bütün öykülerinde açıkça kendini gösteriyor. Okuru, öykünün içine çekip alıyor, sarıp sarmalıyor. Karşıdan değil, içinden okunan öyküler yaratıyor Cemil Kavukçu. Öykülerin bir kısmı da bir yap-boz'un parçaları gibi kırılıp yeniden bir araya geliyor. Son yıllarda tıkanır gibi görünen öykücülüğümüze yeni bir soluk getiren Cemil Kavukçu, 2000'li yıllarda da öykünün yollarında yürümeyi sürdürecek.

ESERLERİ
Patika adlı kitabıyla 1987 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'nü kazandı. Yayınlanmış öykü kitapları: Pazar Güneşi (1983), Patika (1987), Temmuz Suçlu (1990), Uzak Noktalara Doğru (1995), Yalnız Uyuyanlar İçin (1996), Bilinen Bir Kitapta Kaybolmak (1997), Dört Duvar Beş Pencere (1999). İlk romanı Dönüş, 1998 yılında yayınlandı.

Yazar istatistikleri

  • 107 okur beğendi.
  • 1.748 okur okudu.
  • 29 okur okuyor.
  • 844 okur okuyacak.
  • 17 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları