Cemil Kavukçu

Cemil Kavukçu

Yazar
7.5/10
162 Kişi
·
552
Okunma
·
38
Beğeni
·
3.690
Gösterim
Adı:
Cemil Kavukçu
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İnegöl, Bursa, 1951
1951 yılında İnegöl'de doğdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü'nü bitirdi (1976). Öyküleri, 1980 yılından başlayarak çeşitli dergilerde yayınlandı.

Cemil Kavukçu, son yılların en usta öykücülerinden. Küçük insanların dünyasını başarıyla betimlemesini, onların iç dünyalarını olanca derinliğiyle vermesini biliyor. Eleştirmen Fethi Naci, Cemil Kavukçu için “Elini neye değdirse öykü oluyor, tam bir anlatı ustası” diyor. Gerçekten de Cemil Kavukçu'nun öyküleri, sıradan insanları, sıradan yaşamları, küçük olayları alıp zengin dünyalar yaratıyor. Ayrıntılar ve diyaloglar (özellikle de kişiliklere özgü argo dil), onun öykülerinin vazgeçilmez öğeleri. Temiz, yalın bir Türkçeyle, kendi üslubunu yaratmayı başararak yazıyor Cemil Kavukçu. Bir başka deyişle, tutarlı bir dil ve üslup, bütün öykülerinde açıkça kendini gösteriyor. Okuru, öykünün içine çekip alıyor, sarıp sarmalıyor. Karşıdan değil, içinden okunan öyküler yaratıyor Cemil Kavukçu. Öykülerin bir kısmı da bir yap-boz'un parçaları gibi kırılıp yeniden bir araya geliyor. Son yıllarda tıkanır gibi görünen öykücülüğümüze yeni bir soluk getiren Cemil Kavukçu, 2000'li yıllarda da öykünün yollarında yürümeyi sürdürecek.

ESERLERİ
Patika adlı kitabıyla 1987 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'nü kazandı. Yayınlanmış öykü kitapları: Pazar Güneşi (1983), Patika (1987), Temmuz Suçlu (1990), Uzak Noktalara Doğru (1995), Yalnız Uyuyanlar İçin (1996), Bilinen Bir Kitapta Kaybolmak (1997), Dört Duvar Beş Pencere (1999). İlk romanı Dönüş, 1998 yılında yayınlandı.
Artık ölsem, yaşamanın bir tadı kalmadı falan deriz ya, hepsi laf yiğit, boş laf. Ölümü bir gören yaşama deli gibi sarılır.
"Kitaplığımız hafızamızın arşividir. Okuyup raflarına yerleştirdiğimiz kitapların her biri, düşünce coğrafyamızın, düşsel yolculukların belgeleridir."
Açıktaki gemilerin hiçbirinin onu beklemediğini bilir. Hiçbir zaman, hiçbir yere gidemeyeceğini düşünür; bugüne kadar nasıl yaşamışsa, bundan sonra da öyle yaşayacaktır.
.... o güne kadar darağacı da görmemiştim...
Orta yerde bir ip sallanır. İp değil, Azrail salıncağı.
"En büyük gücün karşındakini dinlemek olduğunu ne zaman öğrendim bilmiyorum ama bunu çok iyi kullandım ve kullanıyorum."
Uzun bir aradan sonra hizlandırılmış okuma moduna almışken kendimi şu ara mevsimlerden olsa gerek kisa kitaplara ağırlık vermek istiyorum.Aklımda belirledigim listeyi bitirmek için çabalarken liste dışındaki yazar "Cemil Kavukcu" ısrarla okumam gerektiği noktasında göz kırpmaya başlamisti,israrlara dayanamadım okudum ben de :) Erhan
Bey de sağ olsun etkili oldu bu konuda farkında olmadan öncülük ederek.. İyi ki okumuşum.İlk defa tanıştığım bir yazar için bu şekilde yorumda bulunmak belki tuhaf gelebilir size ama "SEVDIM".Cemil Kavukcu ne yazarsa okurum gerçekten.Öyle üst üste değil ama ara sıra oykulerinde kekremsi bir tat almak için ,bazen otekilestirilmis, dışlanmış yaşamlarin hanesinde dinlenmek ,dinlenirken de demlenmek için.Öyle uzaklarda aramayın yazari kendi içimizde ,Anadolu'nun bağrindan yani kesfedilmesi gereken güçlü bir kalem .

Kendinize yakın hissettiğiniz kişileri her anlamıyla tanımak,baginizi kuvvetlendirmek istersiniz ya ;ben de az da olsa Cemil Kavukcu'yu araştırmaya, anlamaya, tanımaya çalıştım.Bundan dolayı biraz kendisini tanıtmak istiyorum öncelikle.Çünkü yazdığım incelemeler benim için çok kıymetli ve arsivim oluşsun istiyorum geleceğe yönelik.Bundan dolayı kendime iyilik etmek için emek vermeye de çabalıyorum.Henüz yeni de olsam edebiyatı seviyorum ya.Yazar küçük yaştan beri kitap okuyan ve okumayı çok seven birisi.Okuduğu her kitapta roman karakterlerini kendisine yakın bulduğunu,kendisini onların yerine koyduğunu,onlardan etkilendiğini ifade ediyor kendisini dinlediğim bir oturumda.Hatta düşünün "Rüzgar Gibi Geçti" kitabı var ya meşhur benim hala okumadığım tabiki,16 yaşında okumuş olduğunu ve oradaki Rhett karakterini kendisine yakın bulduğunu söylüyor.Fakat yazar okuduğu kitaplarda bir sürü dünya,bir sürü insanla karşılaşmış olmasına rağmen;
"Benim tanıdığım insanlari orada göremiyorum.Içinde yaşadığım toplumdaki insanlar bir türlü karşıma çıkmıyor,yaşadığım coğrafyada gözlemlediğim çok farklı yaşamlar vardı toplum dışına itilmis,fakat bir türlü karsilasmiyordum ."serzenisiyle okuduğu kitapların kendisini tatmin etmediğini ,eksik bir şeyler olduğunu ileri sürerek içinde yaşadığı toplumun sorunlarını kurgulayarak öyküye dönüştürmeye karar veriyor .Bir elestirmenin ifadesiyle "içinde yaşadığı dili öykü dili" haline getiriyor.

Bundan dolayı yazar oykulerinde otekilestirilmis,dışlanmış ,toplumun kıyısına suruklenmis,kistirilmis yaşamları,üzerinde pek durulmayan önemli sorunları keskin gozlemiyle edebiyatimiza kazandırmıştır.Aynı zamanda roman da yazmasına rağmen yazar kendisini oykucu olarak görmek istediğini ,öykünün daha cazip olduğunu ve keyif aldığını belirtiyor.Neden roman değil de oykuculuk diye sorulunca kendisine ; "Bir romancı taslagini hazırladıktan,yol haritasını çizdikten sonra masasının başına geçer ,oturup her gün çalışabilir.Ben bu tarzı sevmiyorum yani bir metnin benim üzerimde baskı yaratmasini,otur bugün de çalış demesini sevmiyorum.Öykü öyle bir zorlama getirmiyor bana .O bir coşku anidir.Bazen bir cümle ,bazen bir paragraf,bazen bir sayfa coşku bittiği an bırakıyorum kalemi günlerce birşey yazmıyorum.Benim edebiyatimin en hoşlandığım yani da disiplinsiz olması canımın istediği zaman yazmam."şeklinde açıklıyor .

Yazar öyküyü kediye benzettigini söylüyor.Kedi kendisini sevdirmek isterse seversin, istemiyorsa tırmalar seni.Öykü yazdırmak istiyorsa yazarsın, istemiyorsa tırmalar yazamazsın.

Yazarın oykulerinde kadın karakterlerin neden daha az,erkeklerin dünyasının ise neden daha yoğun işlendiği elestirmenlerce sorulunca;aslinda kadın karakterine dolaylı olarak (anne,abla vs.)degindigini ancak oykulerinde "Aşk " konusunu islemediği için okurların bu şekilde hissetmiş olabileceğini belirtiyor .Erkeklerin dünyasına yoğun olarak deginme sebebini ise ;"Kadın karakterini,erkek karakteri kadar canlı cizebilecegimi sanmıyorum.O konuda bir endişem var.En iyi bildiğim, en iyi tanıdığım zaaflarini,hayattan beklentilerini kirginliklarini,kırıklıklarını en iyi bildiğimi düşündüğüm bir dünyayı yazmak istiyorum."tanımış oldugu bir dunyayi daha kolay resmedebilecegini ifade ediyor.

Yine yazar önceleri oykulerinde surekli kasaba konusunu ele alma sebebini de kasaba korkusunun olduğunu,orada yasamak,orada kalmak ,oradan çıkmamak korkusunun oldugunu;orada kalırsa anlattığı kişiler gibi olacagi endişesini taşımış.Kasaba saplantisi kendisine 7 kitaba mal olmuş.

Tasmali Güvercin eserine gelince 11 oykuden oluşan kasabanın kamera arkası yasamlarina ışık tutulan ayni zamanda fantastik unsurlarla kurgulanan yazarın ustalık eseri.Yazar öyküyü "Görünmeyen " ve "Defter" olarak iki kısma ayirmis.Birinci kısımdaki Teferiç,Tasmali Güvercin,Eran Kaptan,Madalyon öykülerini sevdim.Defter kısminda da Gölge Içindeki Orman,İş konusu,Sarıkız Olayı öyküleri güzeldi.Genel olarak yazar kültürel yabancilasma,otekilestirilmis,dışlanmış,itilmis,
yaşam hakkı elinden alınmış,hor görülmüş,toplumun kıyısına suruklenmis,parsellenmis,
robotlasmis,simarmis,özgürlüğüne körü körüne baglanmakla boynuna tasma takılmış pek asinasi olmadığımız veya görmezden geldiğimiz yasamlarin,varoslarin içine çekiyor okurlarini.Görünmeyen yaşamları görünür hale getiriyor.Bu açıdan çok kıymetli buldum kendisini.Adeta onların yerine koyuyor yazar sizi düşündürüyor.Fethi Naci'nin “Elini neye değdirse öykü oluyor, tam bir anlatı ustası” ifadesiyle Sıcak Üçlemesi öyküsünde olduğu gibi çok rahatlıkla öykü cikarabiliyor yazar tebessümle.Acı hayatlara degindigi için buruk tatlar bırakıyor sizde yazar.Defter kısmında da öyküyü parçalıyor ,kesitlere ayırıyor sonra bir şekilde birleştiriyor.Postmodernsi bir tarz uyguluyor.Yazarın dili yalın,anlaşılır gayet akıcı.Gözlem gücü yüksek.Duyarlı.Diyaloglar mükemmel.Yer yer --bu kitapta çok fazla yoktu-- argo tabirlerle karsilasabilirsiniz.Yazarın ictenligi,samimiyeti,sıcaklığı kalemine yansımış.Adeta okurlarini okumaya ve de yazmaya {beni bile (!)} teşvik ediyor .Hatta kafamda öykü ile ilgili soru işaretleri vardı çoğunun cevabını buldum yazarın öykünun konusunu işleme tarzıyla .Öykü konusunda hatta sembolik ,dussel ogelerle ufkumu açtı,yol gösterdi diyebilirim.

Velhasıl efendim siz de benim gibi hala geç kaldiysaniz daha fazla bekletmeyin kendisini.

Meraklisina yazarı tanimak icin faydalandigim linkleri bırakıyorum .

https://youtu.be/NtNzMu15Lf4

https://youtu.be/GMh41pIrXrI

Keyifli okumalar ....
Cemil Kavukçu günümüzün önemli öykücülerinden. Öykücü denince insan bir durup düşünüyor. Çehov ve Sait Faik'ten başka öykücü var mıydı ki? Bin kitaptaki en beğenilen ya da en popüler öykü kitaplarına baktığımızda, direkt öykücü diyebileceğimiz bir yazar göremiyoruz (Zweig belki, ama o da gazeteci aslında) Hemen hepsi çeşitli türlerde eserler veren yazarların hikayeleri. Peki var mı gerçekten öykücü diye bir şey?

Burada Örümcek Kapanı'na dönelim isterseniz. Cemil Kavukçu'nun öykü hakkında yazdığı anı, anlatı ve denemelerinden oluşuyor kitap. Anı, anlatı diyorum ama yazıların hemen hepsi öykü ve öykücülük hakkında. Kendisini öykü yazmaya nelerin ittiğini, nasıl öykü yazdığını, ilham ya da öykü konusunun nasıl gelip onu bulduğunu, kendi öyküleri ve kendisini etkileyen öyküleri, yazma sıkıntısını, yazmayı bırakmayı, hayattan hikayelerin öykü olup olamayacağını ya da nasıl olduğunu daha bir çok şeyi anlatıyor Kavukçu bu kitabında hayatından film kareleri sunarken. Hikayelerdeki o yalın keyifli dil olunca okuduğunuz, sıkılmıyorsunuz hiç.

Öyküleri, daha doğrusu öykü olacak hikayeleri kediye benzetiyor Cemil Kavukçu, biz istediğimizde değil kendisi istediğinde yanııza geliyor öykü – geldiğinde ise kaçmadan sıcağı sıcağına yazıya dökmek, başlayıp bitirmek gerekiyor, bu kadar kaprisli öykü.

Başka bir yazıda, eserin ortaya çıkış yolculuğunu anlatıyor mesela. Döllenme ile başlıyor her şey, o kedinin gelmesi , ya da örümceğin yakalanmasıyla (#31333625), daha sonra zorlu hamilelik süreci geliyor. Bazen iki üç saat, bazen yıllar, bazen ölü doğum. Ama sonunda doğum geliyor ve eser dişil yazardan (her yazar dişil Kavukçu'ya göre) çıkıp gidiyor. Bir parça huzur ama daha çok boşluk ve hüzün var yazarda.

Kitabın sonlarına doğru farklı yazarların öykülerine giriyor Cemil Kavukçu; Alice Munro, Hemingway,Joyce, Gide, Tabucchi, Salinger ve Cortazar'ı bir de onun değerlendirmeleri ile görüyoruz. Muzaffer Hacıhasanoğlu, Fadime Uslu ve İranlı Rıza Baba Mukaddem'in öykülerini tanıyoruz.

Türk öykücülüğünün önemli bir ismi Cemil Kavukçu ve bu kitap da öykü sanatı üzerine yazılmış en güzel kitaplardan biri bence -fazla okumadığım için de böyle düşünüyor olabilirim tabii. Ama öykü yazmak , hatta okumak isteyen insanların faydalanacağı çok şey var kitapta.

Baştaki soruya gelirsek , evet – öyküyü roman yazmak için ilk adım görmeyen insanlar da var ülkemizde bolca ve emin olun öykülerini okuyunca, bunların sadece tadımlık lezzetler olmadıklarını anlayacak ve belki bir romanın vereceği hazzın kat be kat fazlasını alacaksınız. İyi okumalar şimdiden.
Cemil Kavukçu'nun ilk okuduğum kitabı- herkes gibi Yalnız Uyuyanlar İçin ile başlamayı düşünüyordum okumaya. Ama önüme bu düştü ilk önce- başkalarının sürüklemesindense, rüzgarı tercih ettiğimden başlayıp bitirdim hemen. Başlayıp bitirdim diyorum özellikle; bilen bilir, oldukça tembelimdir özellikle kitap okurken. 6 aydır devam etmediğim kitap var hesabımda. Niye böyle oldu peki, inceleyelim bakalım.

Cemil Kavukçu öyküleriyle tanınan bir yazar. Hatta öykücü – 1990, 2000'li yılların önemli isimlerinden biri. Hala okunuyor kitapları, ama ben bilmiyordum fazla- bir kaç incelemede dikkatimi çekmişti gerçi, Metin hoca da tavsiye etmişti sanırım bir ki yazısında.

Kitaba başladığımda en başta yazarın sade, sıkmayan üslubu ile karşılaşıyoruz. İlk hikayede kitabın adına uygun olarak bir çocuğun rüyası anlatılıyor daha çok. İyi güzel diyoruz, çok fazla etkilenmesek de beğeniyoruz yazarın dilini. İkinci hikayede ise ablasıyla küçük bir çocuğun bağını görüyoruz, bir şeyler uyanmaya başlıyor içimizde.

Üçüncü hikaye “Solgun” ablasını kaybeden orta yaşlı bir adam hakkında- işte burada hikayelerin birbiriyle ilintili olduğunun farkına varıyoruz, acaba yaşanmış mıdır kuşkusu çöküyor içimize.

Diğer hikayeler “O Kadın Fatma Girik Değil”, “Fiyasko” ve “Çiçekler”le konudan biraz ayrılıyor gibi göründe de “Başkasının Rüyası”nda her şeyin bir bütün olduğunun farkına yeniden varıyoruz. Her okuduğumuz hikayede biraz daha giriyoruz Kavukçu'nun rüyalarına. Kitabın sonunda bütün bunların başkalarının rüyaları olduğunu söylese de kahramanımız eşine, biz farkındayız her şeyin.

Başta söylediğim gibi hikayeler tek başlarına güzeller, ama hepsi birleşince insan ne olduğunu anlamadan bitiyor kitabı ve bütünün parçaların toplamının çok ötesinde olduğunu görüyorsunuz. Genel olarak bir burukluk hakim tüm öykülere. Ama öyle yılışık bir şey değil, Cemil Kavukçu sizi melodramlarla vurmak istemiyor. Zaten hayatın kendisi yetiyor o burukluk için.

Öykü seven ya da öykü yazmaya çalışanların okumasının faydalı olacağını düşündüğüm bir kitap “Başkasının Rüyası”. Zaten bir günde bitecek bu kitabı okuyacağınıza pişman olmayacağınızı düşünüyorum. İyi akşamlar.
Aynadaki Zaman, on tane birbirinden güzel öyküden oluşuyor. Cemil Kavukçu yine daha önceden tanımadığım bir yazardı. Kendisiyle, benim klasik 'kütüphaneden rastgele aldığım bir kitaptı' faaliyeti ile tanışma imkanı buldum. Kitaptan tek kelime ile söz edecek olsam, "deniz" kelimesini seçerdim. Şahsen, denizi ve denizciliği çok seven bir insan olarak söyleyebilirim ki, Cemil Kavukçu burnuma deniz kokusunu getiren yazar olmuştur.

Öykülerin tümünün genel teması deniz üzerine kurulu değil tabii ki; deniz, öykülerinde birleştirici bir etmen görevi görüyor. Bu açıdan, benim için Cemil Kavukçu'nun diğer öykücülerden farkı, öyküleri arasında bağlantılar kurması diyebilirim. On tane öykünün hepsi de birbiriyle ilgili; birbirleriyle kimi yerlerde kesiştiğini fark ediyorsunuz, kimi yerlerde ise daha önceki öykülerde karşınıza çıkan karakterlere rastlıyorsunuz. Bu, aslında bütünleyici bir etmen görevi görüyor. Öyle ki, kimi öyküler tek başına hiçbir anlam ifade etmez iken başka bir öykü onu tamamlayabiliyor.

Yazar, yazım dili olarak sokak dilini kullanmış. Argo kelimelere rastlanabiliyor. Bu, elbette ki kitabın gerçekçiliğini artırıyor. Hayatın gerçekçiliğini bir tek bununla değil birçok 'yansıma' ile yansıtmış (ki sadece argo dili ile hayatın gerçekçiliğini yansıtmış olsaydı herhangi bir yazardan farkı kalmazdı.). Hayatın insanlara küçük gelse de aslında ne denli geniş olduğu anlatılmış. Hayatta bizler için hiçbir önemi olmayan bir ayrıntının bir başkası için hayata tutunma kaynağı olduğu gözler önüne serilmiş.

Deniz ve denizcilik konusuna gelecek olursam: Deniz kavramı, hikayeler arasında ayrılmaz bir yere sahip. Öykülerin birbirleri ile kesişim noktası deniz diyebilirim. Bu, hem bildiğimiz "deniz" kavramı ile, hem de insanın iç dünyasını yansıtan, insanın kendi 'yaşam denizindeki' git - gel kavramları kastedilerek yapılmış. Hem zaten, en büyük deniz insanın içindeki deniz değil midir? Okyanusları aşan insan, kimi zamanlar bir başka insanın içindeki denizleri aşamamıştır. Belki de aşamayacaktır da. Ve yine bir ihtimal insanın içindeki denizdeki gel - gitlerin sırrını asla çözemeyecektir. İşte bu 'çözemeyişleri' de anlatmış Kavukçu bizlere.

Diğer kitaplarını da en kısa zamanda okumak istiyorum. Kendi adıma yeni bir öykücü daha keşfettiğim için çok mutluyum. Cemil Kavukçu'yu herkese tavsiye ederim. Sizleri kimi zaman gerçek denizlerde yolculuklara, kimi zaman da insanın iç dünyasındaki denizlerdeki fırtınalarda keşfe çıkarıyor. Kendi denizlerimizde usta bir kaptan olmamız dileğiyle...
Bu sitede, Hasan Ali Toptaş'ın bu kadar tanınıp Cemil Kavukçu'nun bu kadar az bilinmesine şaşırıyor ve üzülüyorum. Nuri Bilge Ceylan tadı aldığım öyküleriyle, 80'li, 90'lı yılların kasaba hayatını bu kadar yalın ve tatlı bir dille anlatan nadir yazarlardandır benim için Kavukçu.
Nasıl tanıştım kendisiyle hatırlamıyorum ama muhtemelen "Bilinen Bir Sokakta Kaybolmak" ismindeki şiirselliğe vurulmuşumdur. Bilmediğim şehirlerin, kasabaların sokaklarında kaybolmaktan bahsetmiyordu yazar çünkü. Bilinen bir sokakta kaybolmak, ne ürperticidir, ne gizemlidir bir o kadar da insana tuhaf bir haz verir oysa.
Bugün kitaplığımı düzenlerken fark ettim arka taraflarda kalan Cemil Kavukçu kitaplarını, hepsini özenle ve büyük bir sevgiyle okudum. Nolya'yı, Yalnız Uyumayanlar İçin'i ve Uzak Noktalara Doğru'yu ne çok özlediğimi fark ettim. Ama en çok Bilinen Bir Sokakta kaybolmak. Şu sıralar içimde uzaklarda bir yerlerde kaybolma isteği çok yoğun olsa gerek tekrar elime aldım kitabı.
Hangi kitabından başlamalısınız gibi bir ukalalığa bulaşmadan, sizi Cemil Kavukçu ile tanışmaya davet ediyorum. Bunca romancı yığını arasında farklı bir haz alacağınız bu güzel insanı tanımakta gecikmeyiniz. Zira Sait Faik severler hala hayatta olduğunu sanacaklardır onu okuyunca.
Cemil Kavukçu değerli bir öykücü. Keyifli bir kalemi var ve okutuyor kendini. Yalnız Uyuyanlar İçin kendisinin erken dönem kitaplarından. Başkasının Rüyaları gibi buruk bir tat bırakan sade güzel hikayeler. Yalnızlık ana tema diyeceğim, ama değil o kadar çok. Bir yalnızlık var, ama yazarın o kadar önemsediğini söyleyemem, alışmış, şikayetçi değil. Üslubu güzel, erkek hikayeleri bir parça galiba- ben kendimden bir şeyler buldum ama herkese hitap eder mi, bilemeyeceğim doğrusu. Hayal gücü, kendine yabancılaşma, sıradan ama o kadar da sıradan olmayan insanlar. Ya da iç dünyalarını gördüğümüzde aslında hiç kimsenin sıradan olamayacağını anlıyoruz kitap boyunca. Bazı hikayelerde doğa üstüne kaçış, bazılarında ölüm özlemi, bazılarında ise pişmanlık var.

Hikayeler içine alıyor bu kitapta da insanı, ama Başkasının Rüyalarını okuyunca yazardaki gelişimi fark edebiliyor insan. Dili daha sadeleştirip zekice açılımlar yapmış o kitapta. Hatta oradaki düğünde geçen “Dört Örümcek Şov Orkestrası” bu kitaptan alınmış. Öykü okumayı sevenler için okunası bir kitap yine de Yalnız Uyuyanlar İçin
“Vitesten atacaksın.” diyor Cemil Kavukçu… Ben de öyle yaptım. Uzak noktaları gözüme kestirip vitesten attım. Bu biraz kontrolsüzlüğü de beraberinde getiren bir durum ama olsun,  insan hayatının en az bir döneminde vitesi boşa almalı…


Kendinizi her şeyden soyutlayıp kabuğunuza çekildiğinz bir dönemde, okunması en münasip kitap,  Uzak Noktalara Doğru olacaktır. Bunu nacizane test ettim ve onayladım. Kitap boyunca hem kendimleydim hem başkalarıyla… Hem oturduğum yerdeydim, hem bir ormanın derinliklerinde… Ormanda çiy damlalarıyla ıslanmış otlara basarken, rotasını oluşturmuş kargaların gözünden izledim sanki kendimi.  Yaşattığı his, gerçek ile soyutun muhteşem harmanlanması gibi bir şeydi sanırım.


Kitabı okurken bir çok insanla tanışıp merhabalaşacaksınız. Hepsinin ayrı bir hikayesi,  ayrı bir yalnızlığı var. Gitmek istedikleri, gitmeye çalıştıkları hatta gittikleri ama bir türlü varamadıkları Uzak noktaları var hepsinin. İstedikleri yere varamamalarının ince kederini sizlere nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama kitabı okursanız, Cemil Kavukçu'nun bu işi hakkıyla yerine getirdiğini göreceksiniz.


Sizler bir öykü kitabından neler beklersiniz bilmem ama yazar bu kitapla,  benim tüm beklentilerimi karşıladı. Gerek karakterleriyle, gerekse de anlatımıyla insanı sanat damarından yakalayan muhteşem detaylara sahip. Mesela defalarca mutfaktaki masanın başında oturup, bir şeylerle ilgilenmiş ya da  düşünmüşümdür. O ânı anlat deseler, milyon kez baktığım masaya anlamlar yüklemek aklımın ucundan bile geçmez. Ama Cemil Kavukçu ne güzel bir anlam yüklüyor, bakınız.


“ Mutfakta, üzeri damalı bir muşambayla kaplı, açılır kapanır masada, yaşamımın birçok dönemine tanıklık etmiş bu eski nesnede, çelik bir tastan çorba içiyorum. Masanın, ana katmanlarıyla yüklü ağırlaşmış yüzü, hafif dalgalı bir denizi andırıyor. Muşamba ise sayısız kesik ve çiziklerle zamana karşı direnmiş. Bu izlerin kaçını ben yapmış olabilirim, bilmiyorum. Kalın dilimlenmiş ekmekler arasında dolaşan karıncalar görüyorum. Amaçsız bir geziye çıkmış gibiler.”


Daha böyle nice alıntılar yazabilirim ama bunları burada okumak, kitabı okurken alınacak lezzetle bir olmayacaktır o yüzden kitabı okumanızı tavsiye ederim ama bu tavsiyemi herkes üzerine alınmasın lütfen,  tavsiyem öykü severleredir. Ekşın isteyen kitap severler okumasın, zira kitap adeta bir sanat filmi temasındadır. Sonra yok efendim bu nasıl kitap, olay nerede, her şey dümdüz deyip asabımı bozmasınlar.


Yazımı bitiriken bu kitabı mini bir etkinlik vesilesiyle okuduğumu söylemek isterim. Aylar önce başlamıştı etkinlik, bitme süresi sınırsız olduğu için kitaba başlamam uzun sürdü, öyle ki etkinlik iletisi bile kaldırılmış. Ama olsun ben  sözümü geç de olsa tutmuş olayım.

Daha önce katıldığım etkinliklerde, etkinliği düzenleyen kişilere formalite icabı teşekkür ettim hep ama bu defa böyle bir yazarla beni tanıştırdığı için  döşeğimde ölürken ‘e gerçekten çok teşekkür ederim. Sayesinde damıtılmış bir öykücü tanımış oldum.


Ve son olarak, Uzak Noktalardan dönmüş olmanın keyfiyle, sizlere de keyifli bir hayat ve keyifli okumalar diliyorum efendim.
Cemil Kavukçu yalın anlatımda en önde olan öykücülerden. Bu kitabında 11 öykünün ana sorunu yalnızlık gibi görünüyor. Görünüyor diyorum, bazılarında somut bir belirti olsa da bazılarında yalnızlık soyut bir şekilde anlatılmış. Kitaba adını veren öyküde ramazan davulcusundan dolayı çocukluğumun ramazanlarına gitmedim, aksine beni çocukluğumun ramazanlarına götüren karakterin sokakta geçe bekçisi ile karşılaşmasıydı. Eskiden var olan gece bekçileri. Ayrıca "Hangi çağdayız son teknolojilerle geliştirilmiş iletişim araçlarının yaygın bir biçimde kullanıldığı dönemde davulcunun işi ne? Çalar saate güvenmeyenler için PTT'nin telefonla uyandırma servisi var." cümlesi de ergenliğime götürdü beni.
Eskilerden, mektuplardan, arabaların kelebek camlarından, nostalji olan şeyler şimdiki zamanda...
Aşk, ölüm, pişmanlık, acı öykülerin içinde geçen temel unsurlar. Yalnızlıktan kaçışta kiminde hayali aşklar, kiminde alkole bağlı kaçışlar. Cemil Kavukçu'nun şimdiye kadar okuduğum kitaplarında alkol hep vardı. Malı Baba, Kuzeydeki Kum Kosterleri, En Eski Güvercin, Yalnız Uyuyanlar İçin daha çok beğendiklerim arasında yer aldılar.
Kütüphanede kitaplara bakarken bir anda gözüme nasıl iliştiğini bilmediğim minik cep boy hikaye kitabıydı Nolya. Eğlenceli, farklı ve bir o kadar da fantastikti sona doğru.
Konusunu anlatsam hikaye bitecek diye yalnızca ucundan çıtlatacağım.
Dostların Yeri adındaki meyhanede başlıyor olay. Ve hikaye boyunca bu yerin ve karakterlerin el değiştirmesine şahit oluyoruz.
Yazarın kendine özgü anlatımı ile okumak daha güzel bir hâl aldı. Kesinlikle tavsiye ederim.
En sonda yazacağımı ilk başta yazayım dedim..
Cemil Kavukçu okumayı düşünenlere tavsiyemdir; yalnızsanız, bunalımdaysanız BAŞLAMAYIN! Ama biraz olsun kendi kabuğunuza çekilmek, yaşama ara vermek, düşünmek istiyorsanız hiç durmayın...sizi çok derinlerinize sürüklüyor.


Aslında bu kadar uzun sürmedi okumak. Ben bunalıma girmiştim hiçbir kitap okuyamıyordum, bir kenara kaldırmıştım kitabı, sonunda bitirebildim. Bununla birlikte sanırım 6. Cemil Kavukçu kitabım olacak ve sanırım bu Cemil Kavukçu’ya elvedam...

Öykücülüğün ustası yazar, şehirlerde yaşanan umutlu-umutsuz aşkları, hayatın içinden geçen yokuşları, o yokuşları tırmanan, düşen insan tasvirlerini anlatıyor her kitabında. Bilmiyorum belki de bunalıma girme sebebim Cemil Kavukçu’dur. O hüzünlü hikayelerin içinde o kadar boğuldum ki kendi dertlerimle birlikte sanki nefes alamıyor gibi hissettim uzun bi süre.. Öykülerde en çok hissedilen kahramanın yalnızlığı. Cemil Kavukçu’nun öyküleri okura çok şey yaşatan, çok şey düşündüren öyküler. Çizilen insan portreleri kırılgan ve çok inandırıcı. Yazdığı kitaplar, sadece bir öykü kitabı değil aynı zamanda kırılmaya hazır olan yaşamların işareti..


Gelelim Düşkaçıran’a..

Bir sahil kasabasında yeni bir hayata başlamak, kaçmak mıdır? Yoksa bir kişiden kaçarken, insan hayattan mı kaçar? “Kaçan”, “Kovalayan” ve “Yakalanan” başlıkları altında üç bölümde toplanmış öyküler, kaçmanın çeşitli anlamları üzerinde düşünmeye itiyor bizleri. Öyküler de kaçmak ya da tutsaklık, kovalamak ya da yakalanmak, birbirlerine dönüşüyorlar.

Öyküler fantastik ve gotik tarzda, diyaloglar kestirilip atılmış gibi, anla işte der gibi... bazı öykülerin sonu açık bırakılmış hatta romanmış gibi devam edeceğini sanıyorsunuz. Farklı öyküler içinde karşımıza aynı karakterleri çıkararak bunu yapmak istemiş. Bazen de farklı karakterlerin benzer yalnızlıklarını, terk edilmişliklerini ve tutsaklıklarını ortak bir nokta olarak görmemizi sağlamış. Bir öykünün kahramanı, bir başka öyküde sadece bir sahnede görünür ama biz onun varlığıyla tanıdık bir ortam içine çekilmiş gibi oluyoruz.

Altı öyküden oluşan “Kaçan” adlı ilk bölümde yaralı bir adamın kaçış öykülerini okuruz. İkinci “Kovalayan” bölümünde Madenci adlı bir gezginin masal tadında öyküleri yer alıyor. Madenci’nin gezginliği altında bir kaçış öyküsü yattığını hayal etmeden olmuyor, ama onun öyküsü bir kaçıştan kovalamacaya dönüşüyor:

“’Sen aslında serüveni seviyorsun ama bir şeyden de kaçıyorsun,’ demişti. Yanılıyordu.
‘Yanılıyorsun,’ dedim, ‘ben kaçmıyor, kovalıyorum. Kaçan, sığınacak bir liman aradığı için teslimiyetçidir ve yaşamı ıskalar.’
Gözlerini kısıp yüzüme bakmıştı.
‘Yalnız kovalamıyor, arıyorsun da.’”

Kaçtıklarınızdan kurtulmanız, kovaladıklarınızı yakalamanız dileğiyle..

Yazarın biyografisi

Adı:
Cemil Kavukçu
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İnegöl, Bursa, 1951
1951 yılında İnegöl'de doğdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü'nü bitirdi (1976). Öyküleri, 1980 yılından başlayarak çeşitli dergilerde yayınlandı.

Cemil Kavukçu, son yılların en usta öykücülerinden. Küçük insanların dünyasını başarıyla betimlemesini, onların iç dünyalarını olanca derinliğiyle vermesini biliyor. Eleştirmen Fethi Naci, Cemil Kavukçu için “Elini neye değdirse öykü oluyor, tam bir anlatı ustası” diyor. Gerçekten de Cemil Kavukçu'nun öyküleri, sıradan insanları, sıradan yaşamları, küçük olayları alıp zengin dünyalar yaratıyor. Ayrıntılar ve diyaloglar (özellikle de kişiliklere özgü argo dil), onun öykülerinin vazgeçilmez öğeleri. Temiz, yalın bir Türkçeyle, kendi üslubunu yaratmayı başararak yazıyor Cemil Kavukçu. Bir başka deyişle, tutarlı bir dil ve üslup, bütün öykülerinde açıkça kendini gösteriyor. Okuru, öykünün içine çekip alıyor, sarıp sarmalıyor. Karşıdan değil, içinden okunan öyküler yaratıyor Cemil Kavukçu. Öykülerin bir kısmı da bir yap-boz'un parçaları gibi kırılıp yeniden bir araya geliyor. Son yıllarda tıkanır gibi görünen öykücülüğümüze yeni bir soluk getiren Cemil Kavukçu, 2000'li yıllarda da öykünün yollarında yürümeyi sürdürecek.

ESERLERİ
Patika adlı kitabıyla 1987 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'nü kazandı. Yayınlanmış öykü kitapları: Pazar Güneşi (1983), Patika (1987), Temmuz Suçlu (1990), Uzak Noktalara Doğru (1995), Yalnız Uyuyanlar İçin (1996), Bilinen Bir Kitapta Kaybolmak (1997), Dört Duvar Beş Pencere (1999). İlk romanı Dönüş, 1998 yılında yayınlandı.

Yazar istatistikleri

  • 38 okur beğendi.
  • 552 okur okudu.
  • 9 okur okuyor.
  • 294 okur okuyacak.
  • 5 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları