Cengiz Dağcı

Cengiz Dağcı

Yazar
8.6/10
455 Kişi
·
1.334
Okunma
·
192
Beğeni
·
6.182
Gösterim
Adı:
Cengiz Dağcı
Unvan:
Kırım Tatar Roman Yazarı
Doğum:
Gurzuf, Yalta, Kırım, 9 Mart 1919
Ölüm:
Soutfields, Londra, 22 Eylül 2011
9 Mart 1919 tarihinde Kırım’ın Yalta şehrinin Gurzuf köyünde doğar. Çocukluğu kıtlık, yoksulluk, Rus emperyalizminin zulmü ve büyük baskılar altında geçer. İlkokulu köyünde, ortaokulu Akmescit'te bitirir. Kırım Pedagoji Enstitüsü ikinci sınıfında iken İkinci Dünya Savaşı çıkar. 1941’de Ukrayna cephesinde Almanlara esir düşer. Almanların yenilmesi üzerine esir kampından kurtularak müttefik devletler safına sığınır. 1946’da Londra’ya yerleşir. İngiltere’deki hayatı da hiç kolay olmaz; bir taraftan yazarken en vasıfsız ve ağır işlerde çalışmak zorunda kalır.

“Türkçe bana anamın konuştuğu dil” diyerek yazı dili olarak Türkçeyi kabul eder. Türkiye Türkçesindeki ilk kitabı 1956 yılında Varlık Yayınları tarafından yayınlanan Korkunç Yıllar’dır. Yaşar Nabi ile mektuplaşarak tanışan Dağcı, eserlerini de posta yolu ile gönderir. Soğuk savaş şartlarının siyasi etkilerinin hissedilmesi, Sovyetler Birliği’nin sol entelijansiya ile kurduğu ilişkiler ve fikir hayatımızdaki çatlamalar yazarı yalnızlaştırmak üzereyken, Ötüken Yayınevi ile tanışır. Ötüken Yayınevi vasıtasıyla yirmiden fazla kitabı Türk okuyucusuyla buluşturur.

Dağcı Türk edebiyatının büyük yazarları arasındadır. Romanlarında Kırım Türklerinin yaşadığı acıları hüzünlü ama berrak bir üslupla aksettirir. Kitapları yıllarca elden ele dolaşır. Kırımla olan ilgisini hiçbir zaman koparmaz ve Kırım Türklerinin vatanlarına dönüşlerini anlatmayı ihmal etmez. Hatıralarında “Ben yalnızca Kırım’ın yazarı değilim ama Kırım’ın faciasını bütün gerçeği ve içtenliğiyle yalnız ben yazabilirdim” der. Hayatının son yıllarında içerisinde bulunduğu muhitteki karakterleri ele alan hikâyeler de yazar.

En büyük destekçisi savaş sırasında Polonya’da tanıştığı ve 1998 yılında kaybettiği kıymetli eşi Regina Hanım olur. Aralarında Yazarlar Birliği’nin ve İlesam’ın yılın yazarı, Türk Ocakları’nın üstün hizmet ödülü de olmak üzere sayısız ödül alır. En son 21.03.2011 tarihinde Marmara Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü tarafından düzenlenen "Türk Dünyasında Zirve Şahsiyetler: Cengiz Dağcı" sempozyumuyla yazarlık macerası ele alınan Cengiz Dağcı, 22 Eylül 2011 tarihinde Londra’nın Soutfields bölgesindeki evinde saat 12:30 sıralarında vefat etmiştir.
Öbür dünya diyenlere kulak vermeyin siz, Bayan Teresa. Bu dünaydan başka bir dünya varsa, göremezdiniz beni bu avluda.Hepimiz aynı yere gidiyoruz.
Yerin dibine. Mezara.
Kimimiz öksüre öksüre, kimimiz inliye inliye, kimimiz güle güle. Ama sonuç aynı. Mezar. Soğuk,
karanlık mezar.
Ellerinde kağıt beyazlığı vardı. O cansız ellere bakarken şimdiye değin yaşadığım bütün bir ömür, ayaklarımın dibinden yükselip gözlerimin önüne dikiliyordu.
Tanrım! N'olursun, dünyaya çocuk vermek isteyen ana babayı sen kendi mihrabının önüne çağır; hayatın ne olduğunu onlara anlat. Her şeyden önce onlara hayatın ne olduğunu
duyur, Tanrım!
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

Başlamadan Not : İşbu inceleme Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam adlı kitaplarının şekersiz nescafe kıvamında yazıya aktarılmış İKİSİ BİR ARADA İNCELEMESİDİR..

Sabahın köründe kalkıp karga "bilmem nesini" yemeden yazmaya başladığım bir incelemeden daha alayınıza selam olsun .. Özellikle haftasonu çalışacaklar .. BEN Mİ GİDEYİM YAUVV?! =)) Kahvemden bir yudum alayım FÜTFÜT !!! Sen de bu arada yatağın altına attığın çoraplarını araya dur .. İşçi ailesiyiz kardeşim genlere işlemiş erken kalkmak .. Bu incelemeyi uzun ama baya uzun bir müddettir öteliyorum .. Sabah kalkıp BETON yün yorgan altında buz gibi havada kitapla gözgöze gelince ne olacaksa olsun yazıcam deyip sarıldım klavyeye ..

2018 senesi benim için baya baya karlı bir sene oldu .. Kitaplığımda olmasına rağmen şans vermediğim yazarlara ve kitaplara bir şans verince boğazda saltanat kayığı içinde çiğ köfteden yapılma bir tahtta oturup , serinlemem için marul yaprakları sallayan ve bir yandan da mangal yelleyen kölelere nazır tekila yuvarlayan modern osmanlı padişahlarına döndüm.. Bunlardan biri Cengiz Aytmatov idi .. Beni çok etkiledi .. 2 tane de inceleme yazdım .. İşte o günlerde bir gece bir msj düştü posta kutuma .. Hatciş diyordu ki bu adamı bunca sevdiysen Cengiz Dağcı' ya da bir şans ver .. Aytmatov Kırgızistan' dan katılıyorsa ortamlara , Cengiz Dağcı da Kırım' ın evladıdır...Alkolün bünyede top koşturduğu saatler .. Tamam dedim o an için .. Sabah uyanınca baktım ki zaten okunacaklar listesine almışım .. Az bi araştırma yaptım..Baktım kitapları Ötüken ve Varlık yayınlarından çıkmış .. Ötükeni oldum olası sevemedim bazı ideolojileri gereksiz yere sömürdüğü için .. Düştüm yollara , vurdum kendimi hurda pazarına .. 4 saat o hengamede çuvallarla altlı üstlü mücadele edip şansa bu ve diğer 4 5 kitabını daha almayı başardım Varlık Yayınlarından .. Geldim eve bir sevinçle .. Bu arada yazar hakkında hiçbir bilgiye sahip değilim Kırım Türkü olmasından hariç .. Az bi internette gezindim bir bilgiye rastgelebilir miyim diye , Vatanı Dilinde Cengiz Dağcı diye bir kitaba rastgeldim.. Aradım taradımsa da kitaba erişim şansım olmadı sonrasında.. Kitabın ismi aklıma kazındı yalnız .. Bir de bulamayınca .. Neyse efenim başladım bendeki varlık yayınlarından okumaya .. Esasen bu kitap tek parça halinde Yaşar Nabi 'ye gönderilmiş Cengiz Dağcı tarafından içerisinde bir mektupla .. Kağıdın altından pahalı olduğu dönemler tabii o günler .. Yaşar Nabi bakmış ki kitap çok uzun tek parça halinde yayınlaması mümkün değil , kitabı ikiye bölmüş Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam diyerek .. Korkunç Yılların başına da kitabın yazılış öyküsünü kendince yazmış .. O notun sonunda Cengiz Dağcı' nın öyle bir cümlesi vardı ki daha kitabı okumazdan evvel ben bu adamı ÇOK AMA ÇOK sevdim kardeşim dedim ..

"Elhamdülillah -TÜRKÜM- , müslümanım ve bu notlarımda yazdıklarımın hepsinin de hakikat olduğuna yemin ederim."

Hiçbir art niyet gelmedi şunları okuduğumda aklıma .. Çünkü sene 50 lerin ortası ve ne müslümanlık ,ne de Türklük o dönemlerde insanların bugünki gibi içi boşaltılmış söylemlerle savunduğu olgular değil .. Zaten şu adama bir bakın yahu !! Bu adam nasıl sevilmez !?!?!
https://www.youtube.com/watch?v=zl9Nzs__lzg

Kitabı okudukça kendisine olan sevgim yüze falan katlandı .. Kendime de baya kızdım bunca sene böylesi bir Türk büyüğünü nasıl atlayıp es gecmişim diye .. Az önce bahsetmiştim ya sizlere Vatanı Dilinde isimli kitaptan .. O kitabı bulup okuyamadım ama safi başlığı dahi bu adamın hakkını SONUNA KADAR vermiş .. Ben böylesine saf ve temiz bir milliyetçi , böylesine Türklüğe sarılmış bir adam daha görmedim .. Öyle çok , öyle içten ve öyle saf bir dille bahsetmiş ki Türk birliğinden ve Türklükten , yaşadığı acılardan , kaybettiği değerlerden ve vatanından.. Taşı alsam karşıma da okusam şu kitabı vallahi de billahi de tillahi de o dile gelir de ağlar yeter sus diye.. Burnumun direkleri sızladı.. Biliyorum çok uzadı ama bu inceleme de benim boynumun borcudur..Herkes tanısın , okusun sahip çıksın istiyorum Cengiz Dağcı' ya .. Ben kitabı Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam olarak tek bir kitapmış gibi anlatıcam sizlere .. Yani İKİSİ BİR ARADA OLACAK ! O yüzden inceleme esasen işte burda başlıyor eticin kemiren monçiçiler(tabii ki PORTAKALLI !) ..

O dönemlerden , yani 2. Dünya Savaşı günlerinde Rusya 'da yaşananlardan haberdar olmayanlar için kısaca anlatayım .. Stalin'in Kırımlılara inanılmaz zulmettiği , dilini dinini ve benliklerini, Türklüklerini asimile etmeye and içtiği dönemler .. Traktörle çekerek camii minaresi yıkmak nedir arkadaş !?!?? Böyle manyaklık mı olur demeyin !! Okuyun daha nicesini göreceksiniz bu kitapta .. Neyse devam .. Her iki kitapta da anlatılanlar Sadık Turan isimli bir kırım türkünün anıları şeklinde verilmiş bizlere ama Cengiz Dağcı' nın ÖZ BE ÖZ hayat hikayesi bu yaşananlar .. Fakir bir aileyle hayata merhaba diyenlerden Sadık Turan .. Yokluk ve sefaletten kardeşlerini kaybetmesi , olan kardeşi ile de daha sonrasında düşman dediği , karşısında savaştığı bir ordunun üniformasını giyerek savaşmak zorunda kalması .. Anlatacak öyle çok şey var ki nasıl toparlıyacağımı bilemiyorum .. Dedim ya ruslar zulmediyor diye .. Ailesine aba altından sopa gösterip emrivaki ile rus ordusuna katıyorlar onu .. Soyunuzu yoketmeye yemin etmiş bir orduya mecburen girmek zorunda kaldığınızı aklınıza bir an için getirin .. Hayır dese ailesini buhar edecekler .. Teğmen olarak savaşa giriyor ama birgün Türkistan' ı kuracaklarının hayalini bir an bile aklından çıkarmadan ..Almanlara esir düşüp meşhur toplama kamplarına misafir oluyor .. Sade o toplama kampı anıları bile Anna Frank'in Anı Defterini Cin Ali kıvamına getirmeye yeter ..Şuraya kadar anlattığım tüm konu başlıklarının onlarca alt başlığı var kitapta .. Almanları 2. Dünya Savaşından tanımayanlar pek bilmezler ama Almanlar istihbaratın kitabını yazmış bir millettir.. Bizim Milli İtihbarat Teşkilatının temelleri bile ilkin almanlar tarafından atılmıştır .. Varın gelin gerisini siz hesap edin .. Hal böyle olunca kontrespiyonaj ile propaganda yaparak esasen rusların düşmanı olduğunu çok iyi bildikleri Sadık Turan 'ı kendi saflarına katmaya çalışıyorlar .. Katiyen karşı çıkıyor ilkten.. Ama daha sonra durum muhakemesini yapıp Stalingrad carpışmaları sürerken ve vatanım dediği Kırım da Nazilerin kontrolüne geçince Alman üniformasını giyip Nazilerin Türkistan Lejyonuna katılıyor Ruslara karşı savaşmak için .. Tonla 2. Dünya Savaşı araştırması ve romanı okudum , bu adamınki gibi bir hikayeye rastlamadım .. Hem ruslara hem de nazilere karşı savaşmış bir isim Türkistan birliğini kuracağız günün birinde diyerek .. Muadili yok bunun dünya üzerinde !! Bunun böyle olduğunu kitabı okuduğunuzda sizler de göreceksiniz ..

Esas üzücü olan şu ki , her iki taraf içinde harcanabilir bir isim oluyor kendisi .. Niçin ? Çünkü vatanım dediği topraklar o günlerde rus işgalinden kurtulup nazi egemenliğine giriyor ..Ta en başından beri vatanım dediği topraklar ilhak edilmiş ! Hakan Günday ' ın bir sözü var : "Benimle savaşma. Çünkü kazanırsan, kaybedersin." Kiminle savaşırsa savaşsın kaybetmeye yazgılı .. Ruslar zaten ebedi düşmanları ... Ya Almanlar ? Bakın ben size o günlerde 1943 senesinde Hitler' e verilmiş bir rapordan bahsedeyim .. SS subayı Berger 'in incileri .. İyi okuyun !

1940 yılının başında Nazilere bağlı bir Türk lejyonunun kurulması kararlaştırılır ..Tarih 24 Kasım 1943 ' ü gösterdiğinde SS subayı Berger , Hitler' in danışmanı Grothmann ' a bir rapor sunar .. Aynen aktarıyorum : "Türk lejyonu sorunu bizim için HAYATİDİR. Biz , BATI MÜSLÜMAN BİR ORDUYA KARŞI (YANİ TÜRKİYE ORDUSU!) , doğu müslüman bir ordu çıkarabilirsek , o zaman 220 milyon müslüman için de önemli bir MÜFTÜYLE birlikte çalışmamız başarı açısından selamlanacak bir durumdur."
Bu oyunlarını o günlerde hayata geçiremediler .. Devam ediyorum : "Bu ÇAPULCULARIN (!) çetelerin bölgesinde devreye sokulması gerekir.Eğer başarısız olurlarsa onları KURŞUNA DİZERİZ ..BU BİZİM İÇİN KOLAY BİR İŞTİR."

İşte BU, almanların kendilerinden olmayan , ari ırk mensubu olmayanlara bakış açısı o yıllarda .. Sonrasında Cengiz Dağcı' nın Londra'ya yerleştiği dönemler ..

Son olarak Türkiye' ye hiç gelmemiş , adımını dahi atmamış ama kalbi bizden fazla Türklük için çarpan ismin karşılığı Cengiz Dağcı .. Küçük çocuklara asker elbisesi giydirip selam verdiren ve boş söylemler ardından medyayı karşısına alıp "BAHÇELİ" villalarda boy boy fotoğraf çektiren bir kısım zevata verilip okutturulması gerek .. "Türklük" , "Milliyetçilik" budur diyerek ..

Al son cümleleri de ondan yapayım :
Bize Tatar diyorlar, Çerkez diyorlar, Türkmen diyorlar, Kazak diyorlar, Özbek diyorlar, Azer diyorlar, Karakalpak, Çeçen, Uygur, Kabardı, Başkırt, Kırgız diyorlar. Bunlar hep yalan! DENİZ PARÇALANMAZ ..BİZ TÜRK - TATARIZ! (İŞTE O KADAR!)


Buraya kadar okuyanlar ve beni yazarla tanıştıran sevgili Hatciş ... AYEM SO TENK KU !! Okumayanlar , eviniz başınıza yıkılsın ulan sizin!!! O kadar yazıyoruz !! =))
Aşkın da tüm diğer değerler gibi hızla sömürüldüğü bir “hız ve haz çağında” yaşıyoruz. Artık insanlar sevmiyor, dokunup geçiyorlar sadece. Şiirlere, şarkılara, romanlara, filmlere konu olan aşklar yok artık, aşk yaşanmıyor, yaşanamıyor çağımızda, içi en fazla boşaltılan kavramlardan biri de aşk aslında. Bir konuyu bu kadar dillere pelesenk edersek sonunda elimizde bir ucûbe kalır. Çağımızın ucûbesi de aşk! “Sevdiğiyle” (bilhassa tırnak içinde yazdım) buluşup telefon ekranından gözünü kaldırmayan çiftlerle dolu etraf! Günde sevgilisine beş yüz mesaj atmayı marifet sayan sözde aşıklar, birbirlerinin gözlerine bakmayı bilmiyorlar. Kıskançlıklar bile sosyal medya üzerinden yaşanır oldu. “Sen onu niye beğendin, bunu niye ekledin, şunu niye paylaştın vs.” Bu bir çılgınlık ve bu çılgınlık ne zamana kadar devam eder bilemiyorum. Bu hengâme içinde büyük aşk hikâyeleri büyük saygı uyandırıyor bende. İşte tam da bu sebeple Cengiz Dağcı’nın çok sevdiği eşi, büyük aşkı Regina’sına yazdığı “Regina” adlı kitabı okumaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. (#33042494 etkinliğine de bir katkı olsun bu yazı.)

Cengiz Dağcı’nın "Regina" adlı kitabı, yazarın çok sevgili karısı Regina’nın ölümünden sonra sıcağı sıcağına tuttuğu hatıra defterindeki notlardan oluşuyor. 123 sayfadan oluşan bu küçücük kitap, göz yaşartan samimiyetiyle okuyucuyu sarıyor ve ölüm karşısında dahi direncini yitirmeyen büyük bir aşkı satır satır yaşatıyor. Dağcı’nın tuttuğu ilk notlar 20 Ocak tarihine ait. Kitap, 14 Ocak’ta tutulan notlarla sonlanıyor. Bu tarih aralığına göre hatıra defterinin atlamalarla tutulan bir yıllık bir süreci anlattığını söylemek mümkün.

Dağcı, kitaba “Bugün de mezarının başı ucundayım. Sabahın erken saatlerinde uyandım, uyanır uyanmaz yastığına sarıldım, sonra da yatağımızın yanındaki telefon kürsüsünün üstünde duran gümüş çerçeveli fotoğrafını kaldırıp öptüm ve fotoğrafı gözlerimin önünde tutarak, ‘Sen benimlesin,’ dedim. Aşkımızın ve derin dostluğumuzun gücü, bir de yalnızlığımızın buruk acısıyla söyledim bunu.”(s.7) Cümleleriyle başlıyor. Daha ilk satırdan itibaren samimiyetinin gücüyle bizi büyüleyen bu satırlar kitap boyunca devam ediyor ve her satır Dağcı ve Regina arasındaki büyük aşkı yüreklerimize biraz daha kuvvetlenerek kazıyor.

Kitap, Dağcı’nın tuttuğu notlardan oluştuğu için biz Regina’yı da Dağcı’nın gözünden tanıyoruz. Yazar, sevgili karısıyla ilk karşılaştıkları zaman içinde bulunduğu durumu “Yıllar öncesi ayrılık taşlarıyla inşa ettim yalnızlığımın kalesini.” (s.8) cümlesiyle ifade ediyor. İşte Regina o kalenin duvarlarını aşıp onun hayatına giren kadındır ve bu büyük aşk hiç tükenmeden Regina’nın vefatına kadar devam eder. Dağcı, bu aşk başladığı andan itibaren “ben” olmaktan çıkar ve Regina’nın kuzey denizlerinin mavisinden daha mavi gözlerinin tesiri altına girer. Zira hayatta hiç kimse Dağcı’ya o güne kadar böyle bakmamıştır. Regina’nın gözleri onu “ben” olmaktan çıkarır “sen” yapar. Artık “sen ve ben” yoktur onların dünyalarında, “biz” olmayı başarmışlardır ve bu büyük aşk ölüme rağmen yaşamaya devam edecektir. “Yıllarca aradım. Sonunda buldum seni; bulunca da ben seni kendi içime aldım, sen de beni kendi içine aldın ve sen ve ben bütün bir beden olduk.”(s.91)

Regina, Dağcı’yı en tatlı müziklerden daha tatlı sesi ile besler, ellerinin şefkatiyle hayat verir, bakışlarının ışığıyla dünyasını aydınlatır. Regina’nın her daim dilinden düşürmediği bir cümle vardır: “Cengiz, ben hiç ihtiyarlamayacağım.”(s.13) İhtiyarlamak esasen ruhla ilgili bir hadisedir ve insan kendisini ihtiyar hissettiği andan itibaren başlar. Dağcı, sevgili Regina’sının son nefesine kadar hiç ihtiyarlamadığını ve son nefesinde bile “gencecik gül yüzünde açılmış en güzel güllerin yansımalarıyla gözlerini kapattığını” ifade eder. Ancak onun gözlerini kapatışı Dağcı’nın yarım kalmasına sebep olur. Kendisini topyekün anayurtlarından sürgün edilmiş Kırımlılar gibi sürgünde hisseder. Ancak bu defaki sürgün ana yurttan değil hayattandır ve bu sürgünün tesellisi ve telafisi yoktur.

Dağcı, Regina’nın mezarına giderken ona daima çiçeklerle gider. Regina’nın çiçeklere ayrı bir düşkünlüğü vardır. Bahçesinde renk renk, çeşit çeşit çiçekler yetiştirir. Her bahar camelia’nın dibine ektiği kardelenler çiçek açarlar. Bir çiçek tutkunu olan Regina, bu özelliğini Dağcı’ya da geçirir ve Cengiz Dağcı onun ölümünden sonra çiçeklerle Regina arasında bir özdeşlik kurar adeta. Yazar, bu durumu şu sözlerle ifade eder:
“Bazı günlerde (özellikle güneşli günlerde) seni çiçeklerin arasında görür gibi oluyorum. Benim gözlerimde sen sen değil, çiçeksin. Sana yaklaşıyorum. Seni okşamak istiyorum. Yok, sen ne sen, ne de çiçeksin.”(s.107)Dağcı, onun bahçeye ektiği çiçeklere bakarken “Regina’nın ruhu benimle” diye teselli bulur. Yaz gelecek Regina’nın bütün çiçekleri açacak ve Cengiz onların arasında dolanırken kendisini Regina’nın bahçeye ektiği en güzel çiçek gibi hissedecektir.
“Yazı bekliyorum, Regina. Yaz akşamları seninle (farkındayım, senin ruhunla demeliyim) bahçede çiçeklerin arasında dolanacak, senin çiçeklerini sulayacak, elimle senin çiçeklerini okşayacağım –gerçekten de içimde senin çiçeklerinin açılacağını hisseder gibi oluyorum. İçim öylesine sağlam ve güçlü ki…”(s.37)

Dağcı ve Regina hayata beraberce tutunurlar. Birlikteyken her şey bambaşkadır. Tren yolculuğu, akşamın alaca karanlığı, çiseleyen yağmur, kuşların cıvıltısı, sessizlik her yer ve her şey bir başka güzeldir.

Müzik, Regina’nın hayatının vazgeçilmezidir. Dağcı, onun kasetlerinin olduğu sandığı açar ve Regina’sının akşamları oturarak müzik dinlediği koltuğa oturarak onun çok sevdiği klasik müzik parçalarını dinler. Bunların içinde kimler yoktur ki: Handel, Verdi, Wagner, Bartok, Şopen, Çaykovski, Rahmaninov, Mendelson, Prokofyev… Regina, müziğe duyduğu derin sevgiyle Cengiz Dağcı’nın hayatının da en güzel müziği olmuştur.

Regina, Dağcı’nın sadece yoldaşı, arkadaşı sırdaşı değil aynı zamanda da ilham perisidir. “Yansılar”, “Ölüm ve Korku Günleri”, “O Topraklar Bizimdi” ve daha niceleri tohumlarını Regina’nın ruhundan alarak yeşeren eserlerdir. Yazar ne zaman bir tıkanıklık hissetse ilham perisi, Regina’sı ona kılavuzluk etmiş, onu en kuytu karanlıklardan aydınlıklara çıkarmıştır. Dağcı’nın ifadelerine göre “Anneme Mektuplar” Regina’nın şu sözleri üzerine yazılmıştır:
“Anne dediğin öylesine geniş ve derin bir konu ki her şeyi içine alır, her şeyi barındırır. Şu anda sen benim yanımdasın değil mi? Farzedelim ki sen benim yanımda değil de Kızıltaş’taki evinizin balkonunda, üstü satranç örtüyle örtülü küçük masada oturmuş, çay içiyorsunuz. Annen bakıp gülüyor sana; annen masanın üzerinden elini uzatıp senin elini tutuyor ve ‘Öyleydi Cengiz, öyleydi. Unutmadın değil mi?’ diyor sana ve sen unutmadıklarını, yıllar yılı senin içini kurcalamış, seni üzmüş veya sevindirmiş şeyleri döküyorsun annene. Annen yalnızca seni doğurmuş bir anne değil; senin dışında da her şey anneyle doğar. Bahçeler yeşerir anneyle; laleler, güller açar, ırmaklar akar anneyle; her şey, ama her şey doğumlar, ölümler, mutluluklar, üzüntüler annede bulurlar gerçek anlamını.”(s.34)

Dağcı için Regina’sız bir hayata alışmaya çalışmak oldukça zordur. Zira Regina onun hayatının her anına mührünü vurmuştur adeta. Sabah kalkıp sıradan bir güne başlamak dahi güçleşir bazen. Yazar bu durumu şu cümlelerle ifade eder:
“Her sabah yataktan kalkınca çay yapıyorum kendime. Bir bardak yerine raftan iki bardak aldığım zaman gözlerim sulanıyor. ‘Ağlama’, diyorum içimden, Regina senin çok uzağında değil; buradan yarım saatlik bir yol. Geçen Pazar da krizantem çiçekleriyle ziyaret ettim mezarını. Çiçekçilerde nergisler ve yılın taze laleleri de var. Seni düşünürken her şeyi unutuyorum. Ömrümü sonuna kadar sensiz yaşayacağıma kendimi inandırmak istediğim zaman garip bir paniğe kapılıyorum.”(s.39)

Ernest Hemingway, “Büyük yazar olabilmek için kabiliyetli, eğitimli, artı mutsuz çocukluk yaşamış olmak gerek.” Demiştir. Cengiz Dağcı’nın çocukluğuyla ilgili şu ifadeleri Hemingway’in bu tespitini doğrular niteliktedir:
“Ben aç bir çocuk olmadığımda savaş çocuğu oldum; savaş çocuğu olmadığımda sürgün çocuğu oldum; sürgün çocuğu olmadığımda korkunun çocuğu oldum. Ne elektrik ışığı, ne sıcak su, ne de sobada yanan ateş; sırtımda yamalı gömlek, ayağımda tabanı aşınmış papuç, üstümde rengi uçuk çullu battaniye, gaz lambasında gazı tükenmiş fitilin yanık kokusu. Hüzünlüce yaşanmış çocukluğumdan başka ne yazabilirim?”(s.43)

Dağcı, Regina’nın hastanede hayata gözlerini yumuşunu da anlatır. Doktor, Regina’nın son nefesini verdiği anlarda Dağcı’ya dönmüş “Son…Eşinizin son’u”(s.85)diye fısıldamıştır. O andan itibaren Cengiz Dağcı için zaman durmuştur adeta. Ölüm o güne kadar gördüğü hiçbir şeye benzememektedir ve yazar; ne duaların, ne gözyaşlarının ne de Tanrı’nın ölümü değiştirmeyeceğinin farkındadır. Her şey bitmiş, sona ermiş, Cengiz’in kulaklarında yalnız Regina’nın sesinin yankıları kalmıştır.

Aradan bir yıl geçmiştir ve artık Regina’nın da bir mezar taşı vardır. Dağcı, onun mezar taşının başında sevdiği kadına şöyle seslenir:
“Benim Regina’m seslen ban. Beraber geçtiğimiz yolun burada sona ereceğini düşünmüş müydün hiç? Hayır düşünmemiştin. Benim benden bir başka ben olacağımı da düşünmemiştin. Ama sensiz ben başka bir ben’im Regina. “(s.122)

Regina, Dağcı ve Regina arasındaki –ölümün dahi bitiremediği- büyük aşkı sıcacık bir dille anlatan su gibi akıcı bir kitap. Dağcı’nın çektiği çileler düşünüldüğünde, Regina onun çektiği onca çileye karşılık ona gönderilmiş bir hediye adeta. Kitap, bir ömür boyu süren büyük bir aşkın küçük sırlarını da içinde barındırıyor. Birçoğumuzun gözden kaçırdığı küçük detayların büyük aşkları besleyen önemli kaynaklar olduğu her satırda hissediliyor. Bize de kitabı okuyup kıssadan hisse çıkarmak kalıyor.
Regina'm, bahar dalım, krizantem çiçeğim...

"Gidenin gelmediği bir dünya burası,
Bu yüzden;
İnsan gönlünde olana sığınır hep.
Gönlünüzde olan yanınızda ise ona sarılın."
(Hirai'im)

Kim varsa sizi ayakta tutan, kim varsa varlığıyla her anınızı bahar bahçe yapan sarılın ona ve bırakmayın ömrünüz boyunca ve ömründen sonra da...

...

Ben ne okudum! Nasıl bir kitap okudum... Bu nasıl bir aşk, nasıl bir sevgi?

Cengiz Dağcı, İkinci Dünya Savaşı'nın tüm yükünü omuzlarında taşımış bir yazar. Vatanından uzakta, esirlikle, savaşla, doğduğu toprağa hasretle ve koskoca bir aşkla bir ömür sürmüş...

Ahh Regina!!

Regina, Cengiz Dağcı' nın savaş sırasında Polonya'da tanıştığı ve ömrünün sonuna kadar sevdiği biricik sevgili eşi.
Kitaplarını yazarken en büyük destekçisi!!

Bir tanecik kızı Arzu' nun annesi...

"... Sen benim eşimsin.
Hiçbir kimsenin yapamayacağı bir şeyi yaptın bana
Sen benim için bir kız çocuk doğurdun.
Âsûde uyu Regina'm..."

Öyle büyük ki aşkı Dağcı'nın Regina' ya, ölümünden sonra mezarını bir gün çiçeksiz bırakmamış.

"Uyu benim, Regina'm
Yarın yine mezarının başı ucundayım."

Yaşananların bu denli gerçek oluşu ve bunu Dağcı'nın her kitabında hissetmem derin etkiler bırakıyor bende. Okuduğum ilk kitabından Regina'ya kadar her kitabını soluksuz okudum ve okurum da, dupduru tertemiz bir anlatım, içinde hasret, özlem, yurt, aşk, toprak, deniz, dağ... Daha sayamayacağım onca güzellik!

"Regina.
Benim Regina’m.

...ben bizim bağlarımızda
yalınayak koşan bir çocuktum
nasıl büyüyüp adam oldum bilmiyorum
seni bulunca her şeyi unuttum

yalnız sen kaldın hafızamda..."


https://youtu.be/8QT7ITv9Ecs
"CENGİZ DAĞCI VE BADEM DALINA ASILI BEBEKLER"

Cengiz Dağcı, Atamızın, yurdumuzun kurtuluşu için ilk adımı Samsun'a attığı yıl Kırım'ın Yalta şehrinin köyünde doğmuş. Kendisi daha okul yıllarındayken 2. Dünya Savaşı çıkmış. Bir ömrü kıtlıkla, yoksuluklukla, Rus baskısıyla, zulmüyle geçmiş. Savaşa katılmış ve Almanlara esir düşmüş. (Korkunç Yıllar kitabında esirlik günlerini tüm açıklığıyla anlatır) Almanlar yenilince müttefik devletler safına sığınmış ve Londra'ya yerleşmiş. Burada da bir yandan yazmak bir yandan ağır işlerde çalışmak zorunda kalmış.

Cengiz Dağcı tüm kitaplarını Türkçe olarak yazmıştır. "Türkçe bana anamın konuştuğu dildir." demiş ne güzel demiş...
Yaşar Nabi'yle mektupla tanışmış ve yazdıklarını posta yoluyla göndermiş buralara.

...

Buraya kadar yazdıklarım yazarı her merak edenin kolaylıkla her yerde bulabileceği bilgiler, bundan sonrası benim yazarla tanışma hikayem, hayatının ve kitaplarının bende bıraktığı etkiyle ilgili. :)

Yazar;

Cengiz Dağcı'yla, lise yıllarımın 10. Sınıfını 11. Sınıfa bağlayan yaz tatilinde tanıştım. Okulun son günlerinde yazın okumak için kütüphaneden kitap arıyorum. Ergenliğin verdiği asilikle en farklı kitapları kimsenin okumadıklarını okumak istiyorum. (iyi ki öyle olmuş :)) Kütüphane de üç tane Cengiz Dağcı buldum kitaplar kalın ve saman yaprak oldukça okunası geldi gözüme, sınırlı sayıda kitap alabildiğimiz için de sadece birini alabildim.
Okul bitti yaz geldi açtım kitabı okuyorum öyle etkilendim ki başından kalkmadan bitirdim desem yeri şimdi. :) Kalan iki kitabını almadığım için öylesine pişman oldum.
Yaz bitti yeniden okullar açıldı hemen ilk okuduğum kitap diğer iki kitabı oldu kütüphanede bulunan. Okumaya karar verdiğim kitapları yazdığım bir not defterime tüm kitaplarının adını yazmışım. (Ve daha bi sürü kitap, çoğunu hâlâ okumadım :( )

Gel zaman git zaman üniversiteli olduk her kitaba kolaylıkla ulaşıp istediğimiz zaman okuyabilir hale geldik. Gördüğüm Dağcı yı alıp okudum ve en sonunda bir kitap fuarında set halinde tüm kitaplarını aldım...

Böyle oldu işte Cengiz Dağcı'yı tanımam. :) :)


Kitapları;

O Topraklar Bizimdi
Okuduğum ilk Cengiz Dağcı kitabı, (kütüphaneden yaz için aldığım kitabı) beni en etkileyeni tüm kitaplarını okuyacağıma karar verdireni..
Kırım'ı, savaş yıllarını, zorlukları, baskıları Alimcan ve Selim'le yaşadım. Hem bir çocuğun gözünden hem de bir yetişkinin nazarından.

Onlar da İnsandı
O Topraklar Bizimdi kitabının başı gibi gördüğüm olayları birbirine bağladıkça daha da anlamlı hale getirdiğim ikinci Cengiz Dağcı kitabım. Alimcan benim gözümde Onlar Da İnsandı'da doğdu annesi onu Selim' e bu kitap da verdi ve O Topraklar Bizimdi'ye gitti Selim ve Alimcan...
Bu gerçekten böyle mi bilmiyorum, aklımın bir oyunu da olabilir bana. :)

Genç Temuçin
Cengiz Han'ı anlattığı doyumsuz bir roman fikrimce. Moğol geleneklerini, Cengiz Han'ın doğumunu yaşadıklarını en güzel biçimde anlatmış.

İhtiyar Savaşçı
İhtiyar Savaşçı ve Melek Hanım... Bu iki insanla Cengiz Dağcı'da bugünün Kızıltaş' ına, Gurzuf'una Kırım'ına gidiyor. Yazdıkça yaşamış sanki... (Yansımalar 3 de bahseder bundan)

Korkunç Yıllar
Cengiz Dağcı'nın yazdığı ilk, benimse okuduğum 5. Kitabı. Savaşın her zorluğunu, esirliğin tüm gerçeklerini her sayfasında hissede hissede okuduğum tam bir efsane! Yazdığı tüm kitaplarda görüyorum kendini ama bu kitabında ayrı gördüm Dağcı' yı. Çünküleyim kendi de esirdi Almanlara savaş yıllarında birebir gerçeklik yükleyebiliyorum bu yüzden kitaba.

Ve
Badem Dalına Asılı Bebekler
Geçen günlerde okuduğum 6. Dağcı kitabım...

Küçük bir Hâluk' un ağzından çevresi, yaşadığı yer ve Sürgün'ün etkileri. Kızıl ordu, yeşil üniformalarıyla bazı günler gelirler köylere...
'Onlar bizim canımızı istiyorlar'
dediler ve aldılar da canları olarak gördükleri topraklardan ayırdılar onları... Devrim Düşmanı olanları mezarlarına bile koymadılar uzak bir yerlere gömdüler... Badem Ağacını kestiler evlere el koydular ve Hâluk'un tüm sevdikleri tek tek gitti... Sevgil, Halide, annesi, babası, Mansur ve Çömez...

Sen hâlâ o mezarlık duvarının dibinde Sevgil'i bekle Hâluk gelecek o, Halide "unutmayacağım seni" dedi unutmayacak ama beklemez belki umudunu kaybetme... Badem ağacı filizlendi kocaman oldu, bu sefer dallarına salıncaklar kur özgürce havalara uç, bebekler asılmasın dallarına, amcan asmasın kendini onun dallarına, evinizin badanasız odasını istediğin tümm renklere boya... Baban geleceğim dedi gelecek, dokuz parmaklı adamın sayamadığı onuncu kişi baban değil... Sevdiklerinden biri değil...

...

Okuyacağım tüm kitaplarını, çünkü okunmaya gerçekten değer kitaplar, hepsinde bir koca geçmiş var!
Canlar sizlerinde okumasını can-ı gönülden istiyorum Cengiz Dağcı kitaplarını...

Kitapla kalın hep iyi kalın...
SSCB sınırlarına dahil olmuş pek çok ülkede rejim düşmanlığı, aykırı düşünceler gerekçesiyle milyonlarca insan yüzlerce yıllık vatanlarından edilmiş, soykırımı aratmayacak yöntemlerle yollarda ölüme terk edilmiştir.

Kurulan Sovyet rejiminin etkisiyle yüzyıllardır huzur içinde yaşadıkları topraklara, kaldırmak için yollar, binalar yapilan, kendi topraklarında yabancı konuma düşüp göçe zorlanan KırımTürkleri'ni anlatmaktadır.

Cengiz Dağcı Türk Edebiyatının büyük yazarları arasındadır. Romanında Kırım Türklerinin yaşadığı acılarını, hüzünlü, güzel, akıcı ve etkileyici bir üslupla yazmıştır.

Kitapları yıllarca elden ele dolaşır. Kırım'a ilgisini hiçbir zaman koparmaz.Hatıralarında "Ben yalnızca Kırım'ın yazarı değilim ama Kırım'ın faciasını bütün gerçeğini ve içtenligini yalnız yazabilirim." der.


Son olarakta kitabın arka kapağındaki alıntıyla bitirmek istiyorum:
“Evet, onlar da insandır! Pavlenko’lar, Ivan’lar, Kostyükler, Vasil Dimitroviç’ler, Stepan’lar, belki bunu gülünç görecekler; ama nasıl görürlerse görsünler, ben eserimi tekrar sakin bir dua ile bitirmek istiyorum. Romanımı kapatırken: “Tanrım!” diyorum. “Onlar da insan! Acı onlara! Kendileri gibi, başkalarının da insan olduklarına inandır onları!” Ötekiler, o hayvan gibi sürülüp götürülenler… Onlar da insandı!”
Kabahat sende Bekir Amca almayacaktın o hain MOSKOF'u evine ..

"Hiç bir iyilik cezasız kalmaz " derler kimse duyurmadı mı sana ?.

#spoiler

Okuduğum en güzel "dil" keyfi veren kitaplardan bir tanesi "onlarda insandı "
Yeryüzünden silinmiş bir "iyi insanlar vardı "masalı okumak isterseniz Cengiz Dağcı yazmış okuyun derim ..

Rus toprakları gelişme harekatı sırasında yollara asfalt döşerken bile ,yoluna çıkanları da dümdüz eder ..edermi eder
Adı batsın "komolizma" nın, henüz tüyü yeni bitmiş Lenin'ın de ..
Ho ho su batsın Ivanın da ..
_devirirler mi Kuşkayayı Ivan
_ho ho devirirler ...
Kuşkayayı da devirdiler Kızıltaşı da Dermen köyü de ..
Dağ gibi Enveri de ,Remzi yi de Sabri yi de ..
Cıfıt Levinin bile hakkından geldiler ,yahudi den beter çıktı bu çizmeli Ruslar ..
Türmelere attılar insanlarımı , küh_küh kızım Macik gitti elimden ,Niyazimi Aftanabile kurban ettiler ..

"Kökleri kurusun , kökümü kurutmak isteyenin"
Toprağımdan edenin ..

Esma annem diyor ki "kalbini gözlerinden görüyorum ben ,onun bakışında "merhamet var " ..böyle düşünen ,böyle yaşayan insanların hikayesi "onlarda insandı " Tüm gördükleri zulümlere rağmen hâlâ onlara insan diyebilecek kadar "iyi' bir yazar ..

Içinde gerçek "insan " acısıyla, tatlısıyla, kahkaha ve gözyaşıyla "duygu"barındıran bir kitap okumak istiyorum deseniz buyrun "onlarda insandı " okuyun. .

Kızının büyüdüğünü kabullenmek bile istemeyen ,çok seven ,"damadı Samsundan getirecek " :) baba Bekiri..
Onun güzel Ayşesini..
Bir avuç toprağa ,bir ineğe,atının toynağına ,damdaki tenekeye,tütünün çubuğuna sımsıkı bağlı bu insanlara kalbinizde yer açın..

çünkü "onlar SÜRGÜN, onlar ÖLÜ,onlar INSAN "

Sevgiyle ...
Ve merhametle. ..
Iyi okumalar ...
Cengiz Dağcı'nın okuduğum ilk kitabı. Savaşın tüm korkunçluğunu ve gerçek yüzünü bize gösteren müthiş bir kitap.

Kitapta, Sadık Turan ismindeki Kırımlı bir gencin hatıralarına yer veriliyor. Bu hatıralar da ilk olarak, Stalin Rusya'sı döneminde Kırımlı Türklere yapılan zulüm anlatıldıktan sonra,', İkinci Dünya Savaşına katılan ve daha sonra Almanlar tarafından esir alınan Sadık Turan'ın bu savaşta ve esaret altındaki yaşadıkları tüm dramatikliği ve gerçekliğiyle bize aktarılıyor. Ayrıca savaş ve esaret dönemlerindeki insanların ruh halleri de çok ayrıntılı biçimde bize yansıtılıyor.

Her türlü güç ve dramatik durumda bile, Kırımlı gencin yaşadığı millet sevgisi ve milletinin özgürlüğünü sağlama düşüncesi, kitapta işlenen en önemli temalardan birini oluşturmaktadır.

Yazarın hayatını incelediğimizde ise, aynen kitapta yazılan Sadık Turan gibi onun da Kırımda doğup büyüdüğü, İkinci Dünya Savaşında Rus üniforması altında savaşırken, Almanlara esir düştüğü ve bu esaret döneminden sonra bir şekilde Almanların elinden kurtularak Londra'da ikamet etmeyi başardığını görüyoruz. Bu durum da bizi kitaptaki olayların yazarın anılarından derlenmiş ve kurgulanmış olabileceği düşüncesine götürmektedir. Ama ne kadarının gerçek ne kadarının kurgu olduğu veya ne kadarının yazarın başından geçenler, ne kadarının başkalarının yaşadıklarının anlatılması olduğunu bilemeyiz. Yalnız şu var ki yazılanların çok büyük bir kısmının gerçek olaylar olduğunu bildirecek bir çok ipucu da kitapta yer almaktadır.

Kitap çok akıcı bir dille yazılmış olup aynı zamanda da müthiş bir sürükleyicilik içinde okunmaktadır. İnsanların çektikleri acıları okurken, yüreğinizin sızlamaması mümkün değil. Ama en acı olanı da maalesef ki bütün bunların yaşanmış olduğunu bilmektir.

Bu kitabı bana önererek, okumama vesile olan Oktay Şen (Oktay Şen) kardeşime teşekkür ediyorum. Onun sayesinde Cengiz Dağcı ile tanışmış oldum. Yazarın diğer kitaplarını da kesinlikle okumayı düşünüyorum.

Savaşın korkunçluğunu bize en iyi şekilde anlatan, aynı zamanda da vatan ve millet sevgisi duygularının en yücesini bize gösteren bu kitabı ben büyük beğeniyle okudum ve okunmasını da kesinlikle tavsiye ediyorum.
Eseri okuduktan sonra aradan biraz zaman geçti. Cengiz Dağcı’yı daha iyi anlamak, tanımak adına Youtube’da TRT avaz’ın yayınladığı https://www.youtube.com/...v=rDAso02i9EQvideoyu izledim. Hatciş iletisinde var olsun paylaşmış ( #34214199) sonradan idrak ettim. Kusuruma bakma Hatciş. :( İzleyip anladığım kadarı ile (yanlışım olursa düzeltirseniz mesud olurum ) 1919 yılında Kırım Yalta şehrinde doğmuş. Çocukluğu, orada o zamanlar Rus emperyalizmine maruz kalan bir dönemde geçmiş. İkinci Dünya Savaş’ında da Almanlara esir düşmüş 7 aylık sancılı, zor süreçten sonra kurtularak Ruslarla savaşmak için ana yurduna dönmüş. İdeolojik kavgalar altında ezilip hain damgasını da taşımış.

Kolhoz hareketi yüzünden acılar çeken Kırım halkı daha sonra Almanlar tarafından fabrikalarda çalıştırılmış. 1944 yılında Rusların saldırısıyla 250 bin Kırımlı, hayvanların konulduğu vagonlara bindirilip Özbekistan’a götürülmüş. Cengiz Dağcı 1939’dan sonra bir daha Kırım’a adım atamamış İngiltere’de yaşamını devam ettirmiş. Bu süreçleri daha iyi anlamak adına Korkunç Yıllar eserini okumak gerek değil mi? Regina ile de savaş sırasında Polonya’da tanışmış. Videoda ‘ Acayip bir kadın Regina. Anneme, Sevgil’e, Halide’ye benzediğinden başka bir bakıma bana da benziyor Regina. Benzemez mi ? Yılın ortalarında evliliğimizin kırk yedinci yıl dönümü. Kırk yedi yıl boyunca aynı özlemler, aynı dilekler ve dualarla yaşadık.’’ diyor kitabı okurken de bu sözlerin ne kadar manidar olduğu ‘’bir bakıma bana da benziyor’’ demesiyle de insan başkasında kendini gördüğü zaman ; o etkiyle derin sularda yüzen incilerle karşılaşarak kaybetmek istemiyor. Kaybederse de sadece bedenen olduğunu kalpteki sevgi mumunun erimediğini gün be gün alevlendiğini idrak ediyoruz. Eserde de bunu görüyoruz.

Regina (Hatıra defterinden) diyor kitap. Bir yıl boyunca onun ölümünden sonra hissetitklerini, duygularını kana kana kaleme akıtmasını okuyoruz acaba sadece okuyor muyuz buram buram hissediyoruz da. Regina’nın sevgisi, desteği, eserlerine dair esin kaynağı oluşunu Cengiz amcanın kaleminden anlıyoruz. Öyle bir anlatıyor ki Regina’nın ölümünden sonraki travmaları, ara ara isyan yoğunluğu bağlılığın bir de bağımlılık evresi de varmış tespitini yaptırdı bana. ‘’ Yine de sensiz yaşamış olduğum hüzünle bu son dört ayın, içimde taşıdığım sevgi, umut ve özlemlerimi kemire kemire yok ettiğini düşünmekten alamıyorum kendimi.’’ (sy:63) bu cümleyi okuduktan sonra durakladım epey. Bir insanı kaybettikten sonra sevgiyi de umudu da kaybetmek. Neden tezahür eder .. Yaşamadan, bu duruma gelmeden net anlayabilmek güç..

Sayfalarda ilerlerken Regina’ya duyduğu bağlılık, ince detaylarla taçlandırışı, özlemin doruğuna tırmanma gösterisi bir yandan da karamsarlığı, hayata dair ışıkları görmek istememesini görünce duraklıyoruz lakin bir hamle geliyor. ‘’ Sen benim içimdesin ve içimden, bu dünyada ve kendi kendimle, barış içinde yaşamanın gerçek anlamını tekrarlayıp duruyorsun bana’’ (sy: 79) sözü ile dallanmış ümidler bir bir ayrılıp etrafa saçılıyor kalplere dokunmak adına.

‘’Asude (rahat, sakin ) uyu benim Reginam ‘’ diyor. Epey tesir etti yüreğime. Mezarına düzenli çiçekler bırakması ki bunun özellikle krizantem olması dikkatimi çekmişti. Neden o çiçek diye bakayım dedim ‘’Kimi zaman cenaze çiçeği olmuş, kimi zaman ölümsüz aşkı anlatmış, kimi zaman platonik sevdaların kahramanı olmuş ama o büyülü güzelliğinin ardında her zaman bir hüzün taşımış, gizliden gizliye bir acı çektiği hüzünlü yapraklarından belliymiş Kasımpatının.’’ ve .’’ Ancak başka bir inanışa göre de yas tutan kişiye ‘iyimserliğini kaybetme’ demek için ve onu bir nebze de olsa tebessüm ettirebilmek için verilirmiş Kasımpatı. ‘’ https://blog.ciceksepeti.com/...simpati-krizantem-2/ cümlelerini okuyunca daha net idrak ettim. Okurken Dağcı’nın çok içli, hissederek ;
‘’Gün güneşli bugün.
Güneşli yaz günlerinde bahçede içerdik çayımızı.
Bahçeye çıkıyorum.
Sensiz de seninle gibiyim. ‘’ (sy:90) dizeleri dokunuyor.

‘’Senin anılarınla yaşarken, eski güzelliğimden çok daha güzel bir adamım. (sy:90) Böyle görebilmek içliliğin okyanusu adeta. Anılar güzelleştiriyorsa gerçekten yaşanmış demektir , artık kişinin olmaması acı verse de. ‘’Sen ve ben sade bir hayat yaşadık; hayatımız bütün güzelliğini sadeliğinde buldu. ‘’ (sy:103) sözleriyle daha da o güzelliği hissedebiliyoruz gibin.

‘’Çiçekler Regina’nın gözleri gibi suçsuz, masum bir tebessümle bakıyorlar bana.
Unutuyorum soğuğu.
Çiçeklerle aramda kopulmaz bir bağlantı var.
‘Regina’nın çiçekleri’ diyorum içimden. Regina’nın çiçekleri benimleyken ben üşüyemem. ‘ (sy: 102) ovvv sevginin tohumları yeşermiş o öldüğünde bile hislerin değişmezliği, daha da sağanak halinde oluşu insanı ‘’ ah nasıl da güzel insanlar gelip gitmişler bu diyardan.’’ serzenişlerine gark ediyor, bize de satırları okuyup hissetmek, düşünmek derin nefes almak kalıyor...

Kitabın bende bıraktığı etki böyle oldu 15 güne yaymışım site sayesinde fark ettim :) araya başka kitaplar, meşgaleler girdi onun olumsuz yanı da oldu duygu yoğunluğunu kaçırmamdan ötürü. Bu kadardı ^_^


Cengiz Dağcı’yı tanımamıza vesile olan Hatciş’e çok teşekkür ediyorum. ^_^ Şu an sitede yok maalesef lakin Regina’ya dair çok güzel, derin incelemesiyle listeme eklememe vesile olan güzel yürekli Ayşe Hocama, kesinlikle okumalısın diye destekleyen Tuco abiye’ de çok teşekkür ediyorum. ^_^ Uygun zamanlar bulursam diğer eserlerini de okumak istiyorum. Kitaplarını okumak istediğim yazarlar arasına girdi Cengiz Dağcı. Daha çok bilinmeli, anlamalı..

Huzurlu okumalar dilerim. Saygı ve sevgilerimle :)
Cengiz Dağcı mühim bir yazardı. Eserleriyle üniversite yıllarımda tanıştığım ve adeta fahri bir Kırım Türk’ü olmamı sağlayan bir yazardı. Hatta yazarlığından da öte hayatıyla mühim bir yazardı. O bir Kırım Tatar’ıydı. 1919 yılında dünyaya gelmiş; İkinci Dünya Savaşı’nı cephede yaşamış ve savaş sonrası ülkesinden ayrılmak zorunda kalan yüz binlerce Kırımlıdan biri olarak Londra’ya yerleşmişti. Bütün kitapları Türkiye’de yayınlanmasına rağmen Türkiye’ye hiç gelememiş bir yazardı ve bu haliyle dünyada eşi olmayan bir örnekti belki de. ‘Onlar Da İnsandı’ adlı romanı Milli Eğitim Bakanlığı’nın tavsiye ettiği ‘100 Temel Eser’ arasında yer alıyor. Ayrıca birkaç sene öncesine kadar ‘Korkunç Yıllar’ ve ‘Yurdunu Kaybeden Adam’ merkezli olmak üzere hayatı ve eserleri lise edebiyat müfredatlarında yer alıyordu. Türkiye’deki Kırımlılar tarafından da iyi bilinen bir yazar elbette.

Dağcı’nın eserlerinin hemen hemen tamamı Kırım’da geçen hikâye ve anılardan oluşur. Kırım’ın asli unsuru olan Türklerin bilhassa Stalin döneminde uğradıkları zulümler ve nihayetinde 18 Mayıs 1944 tarihli ‘Büyük Kırım Sürgünü’ ile Türklerin yok edildiği bir Kırım projesinin gerçekleşmesine kadar uzanan hazin süreç anlatılır. Bu anlamda Dağcı, mazlum Kırım Türklerinin ve hatta sadece Kırım Türklerinin değil, sürgüne maruz bırakılan diğer Kırım halklarının da sesi olmuştur.

Dağcı’nın ilk eseri Sadık Turan’ın Hatıraları’dır. Ancak hacim olarak hayli büyük olan kitap Varlık Yayınevi tarafından 1956 ve 57’de iki kitap halinde yayınlanır; Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam. Dağcı’nın hayatına dair biyografik çizgileri taşıyan eser, edebi değer bakımından Dağcı’nın acemilik dönemi eseri olmasına rağmen etkileyicilik bakımından belki de en iyileridir. Çünkü anlatılanlar gerçeklik hissi vermektedir. Savaş sırasında zorla Sovyet Ordusuna alınan Dağcı, Almanlara esir düşer. Almanlar ilerleyen süreçte esir Sovyet Türk askerlerini toplayarak bir Türkistan Lejyonu oluştururlar ve bu lejyon bu sefer Türk ilkelerinin Rus işgalinden kurtarılması için Alman saflarında çarpışırlar. Ancak Dağcı, Almanların da Ruslardan farklı olmadığını görecektir. Korkunç Yıllar ve onun devamı niteliğinde olan Yurdunu Kaybeden Adam, Cengiz Dağcı’dan kesitler taşısa da sonuçta kurguya dayanan bir roman ikilemesi. Romandaki ana karakter Kırımlı Sadık Turan. Onun macerasını okurken aslında pek de bilmediğimiz II. Dünya Savaşı yıllarına ve o savaşta Türk halklarının yaşadığı acılara şahit oluyoruz.

Bence mutlaka ama mutlaka okunması gereken bir ikilemedir Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam…
Korkunç Yıllar... Cengiz Dağcı Ağabeyin okuduğum ilk kitabı.
Cengiz Ağabey bu eserinde kendi hayatından kesitleri bizlere sunuyor. Kırım Türklüğü hakkında bilgi almak isteyenler için en güzel edebi eserler Cengiz Dağcı'nın eserleridir. Bu eserde daha çocukluğunda karşı karşıya kaldığı Komunist Rus Rejiminin, Türkleri maddi ve manevi yönden ne kadar sarstığını, kaç ocağa ateş düşürdüğünü, hayatların nasıl mahvolduğunu iliklerinize kadar hissedeceksiniz. Zulüm ne imiş? Sürgün... Esaret... Vatana hasret ne imiş görüp değerlerinize sımsıkı sarılacaksınız. Kimi zaman şaşıp kalacak, kimi zaman gözleriniz dolacak, kimi zaman gülümseyeceksiniz ama en çok bu milletin gururu ve onuruyla şeref duyacaksınız!
Bu olayların yaşanmışlığıyla içiniz titreyecek fakat okuduğunuza asla pişman olmayacaksınız. Beni en çok etkileyen kısımları sizinle paylaşacağım:

Yurtta kalmış yavrularımızı, aksakallı babalarımızı, analarımızı, kızlarımızı, Kızıllar hayvan vagonlarına doldurarak uzak, vahşi Sibirya ormanına sürüyorlar. Bir Millet düşman kamçısı altında ''Vatan! Vatan'' diye inleyerek mahvoluyor.

Cengiz Dağcı'nın bu eserinde Komunizmin Türk Birliğini engelleme projesine darbe niteliğindeki şu sözleri çok önemlidir:
Bize Tatar diyorlar, Çerkez diyorlar, Türkmen diyorlar, Kazak diyorlar, Özbek diyorlar, Azer diyorlar, Karakalpak, Çeçen, Uygur, Kabardı, Başkırt, Kırgız diyorlar. Bunlar hep yalan!
DENİZ PARÇALANAMAZ,
BİZ TÜRK'ÜZ!

Dağcı, çocukluğunda Vatan Sevdası ile Allah'a şöyle yalvarıyor:

Kompartıman penceresinden, elimizden alınmış ata topraklarına baktım. Bu topraklar, vagonların tekerlekleri altında yılların kanlı türküsünü söylüyordu. Bu türküyü saatlerce dinledim, sonra Allah'ım, Allah'ım diye yakardım, sen bizi ayırma bu topraktan! Bu toprak bizimdir. Atalarımızın mirasıdır. Aç, çıplak kalsak da bu toprakta olalım. Ölsek de bu toprakta ölelim. Vatanım, vatanım! Dünyanın hangi köşesinde olursam olayım, ben yaşadıkça sen de bizimle beraber olacaksın...

Keyifli okumalar dilerim. Profilimde en beğendiğim kısımları mevcut, okuyup kitap hakkında fikir edinebilirsiniz.

Yazarın biyografisi

Adı:
Cengiz Dağcı
Unvan:
Kırım Tatar Roman Yazarı
Doğum:
Gurzuf, Yalta, Kırım, 9 Mart 1919
Ölüm:
Soutfields, Londra, 22 Eylül 2011
9 Mart 1919 tarihinde Kırım’ın Yalta şehrinin Gurzuf köyünde doğar. Çocukluğu kıtlık, yoksulluk, Rus emperyalizminin zulmü ve büyük baskılar altında geçer. İlkokulu köyünde, ortaokulu Akmescit'te bitirir. Kırım Pedagoji Enstitüsü ikinci sınıfında iken İkinci Dünya Savaşı çıkar. 1941’de Ukrayna cephesinde Almanlara esir düşer. Almanların yenilmesi üzerine esir kampından kurtularak müttefik devletler safına sığınır. 1946’da Londra’ya yerleşir. İngiltere’deki hayatı da hiç kolay olmaz; bir taraftan yazarken en vasıfsız ve ağır işlerde çalışmak zorunda kalır.

“Türkçe bana anamın konuştuğu dil” diyerek yazı dili olarak Türkçeyi kabul eder. Türkiye Türkçesindeki ilk kitabı 1956 yılında Varlık Yayınları tarafından yayınlanan Korkunç Yıllar’dır. Yaşar Nabi ile mektuplaşarak tanışan Dağcı, eserlerini de posta yolu ile gönderir. Soğuk savaş şartlarının siyasi etkilerinin hissedilmesi, Sovyetler Birliği’nin sol entelijansiya ile kurduğu ilişkiler ve fikir hayatımızdaki çatlamalar yazarı yalnızlaştırmak üzereyken, Ötüken Yayınevi ile tanışır. Ötüken Yayınevi vasıtasıyla yirmiden fazla kitabı Türk okuyucusuyla buluşturur.

Dağcı Türk edebiyatının büyük yazarları arasındadır. Romanlarında Kırım Türklerinin yaşadığı acıları hüzünlü ama berrak bir üslupla aksettirir. Kitapları yıllarca elden ele dolaşır. Kırımla olan ilgisini hiçbir zaman koparmaz ve Kırım Türklerinin vatanlarına dönüşlerini anlatmayı ihmal etmez. Hatıralarında “Ben yalnızca Kırım’ın yazarı değilim ama Kırım’ın faciasını bütün gerçeği ve içtenliğiyle yalnız ben yazabilirdim” der. Hayatının son yıllarında içerisinde bulunduğu muhitteki karakterleri ele alan hikâyeler de yazar.

En büyük destekçisi savaş sırasında Polonya’da tanıştığı ve 1998 yılında kaybettiği kıymetli eşi Regina Hanım olur. Aralarında Yazarlar Birliği’nin ve İlesam’ın yılın yazarı, Türk Ocakları’nın üstün hizmet ödülü de olmak üzere sayısız ödül alır. En son 21.03.2011 tarihinde Marmara Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü tarafından düzenlenen "Türk Dünyasında Zirve Şahsiyetler: Cengiz Dağcı" sempozyumuyla yazarlık macerası ele alınan Cengiz Dağcı, 22 Eylül 2011 tarihinde Londra’nın Soutfields bölgesindeki evinde saat 12:30 sıralarında vefat etmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 192 okur beğendi.
  • 1.334 okur okudu.
  • 52 okur okuyor.
  • 686 okur okuyacak.
  • 24 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları