Cengiz Özakıncı

Cengiz Özakıncı

Yazar
8.9/10
138 Kişi
·
271
Okunma
·
54
Beğeni
·
6.597
Gösterim
Adı:
Cengiz Özakıncı
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
1954
1954 yılında doğdu. 1979 yılında yazdığı, yayımlamasına izin verilmeyen ve basılmadan önce el konulan ilk kitabı; Marksist Açıdan Kemalist Devrim, ardından yayımladığı Yeni Demokratik İşçi Birliği, imzalı bildiriler nedeniyle yargılanarak, 5 yıl hapse mahkum edildi. Beş yıllık tutukluluğun ardından serbest kaldı. Yazmaya devam etmekte.
"Yeryüzünün yasası şudur: Bilimde ileri olan , bilimde geri olana boyun eğdirir, köleleştirir, sömürür."
Cengiz Özakıncı
Sayfa 45 - Otopsi Yayınları 16. basım 2011
Gazi öyle bir şahsiyettir ki ebediyen asrımızın en büyük adamlarının en ön safında bulunacaktır. Bu mevki tarihin ona verdiği bir haktır.
Mustafa Kemal, yalnızca bir ordu komutanı değil, aynı zamanda devletler arası güçler dengesini, güçler arasındaki ilişkileri ve çelişkileri an be an izleyip hangi zamanda ne yapılması gerektiği konusunda en doğru kararları veren bir “stratejist”ti...
Atatürk, ölümünün 25. yılında olduğu gibi, doğumunun 100. yıldönümünde de UNESCO’nun ilan ettiği “Atatürk Yılı” kapsamında, dünyanın çeşitli ülkelerinde, bilimsel ve kültürel etkinliklerle anıldı.
O tarihlerde Atatürk’ü ve Türkiye Cumhuriyeti’ni öven UNESCO üyesi devletler; şimdi Atatürk’ü ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürk dönemindeki uygulamalarını karalama, suçlama yarışındalar…
Dindar yığınlara komünizmin bir tanrıtanımazlık olduğunu duyuran Naziler, kendilerinin dini bütün kimseler olduklarını vurgulamak üzere, parti toplantılarını kilise çevrelerinde gerçekleştirip bunu fotoğraflarla yaymaya özel bir önem veriyorlardı.
"Form biçim demektir.
Deform ilk biçimin bozulması demektir.
Reform ise , özgün , bozulmamış , ilk biçime geri dönülmesi demektir.
Din alanında Reform , dinin ilk , özgün , bozulmamış biçimine geri dönüş anlamına gelir, "DİNİ BOZMAK" anlamına GELMEZ.
Bir takım İslamcılar, "İslam' da Reform olmaz, İslam'da Reform isteyen kafirdir, dinden çıkmıştır " derler. Oysa Kur'an 'da Reform OLMAZ , Kur'an ilk biçimindedir, bozulmamıştır;fakat Müslümanların İslam'ı yaşayışlarında reform olur, çünkü bu alanda bozulma vardır."
Cengiz Özakıncı
Sayfa 55 - Otopsi Yayınları 16. basım 2011
"Einstein' ın konferansı büyük bir salondaydı.. Tam kapıdan içeri girmek istediğim anda, genç bir adam beni dürttü...Elindeki pusulada Einstein' ın görecelikl kuramının bir spekülasyon, ve bu konunun yahudi gazetelerinin bir abartması olduğu yazılıydı...Pusuladaki ifade , deneysel çalışmalarıyla ünlü bir bilgine aitti.Bütün umutlarım suya düştü...Çünkü , en azından bilimin , politik düşünce ayrılıklarından uzak tutulması gerektiğine son derece inanmıştım.Ama burada , bilimsel yaşamın , karakter olarak zayıf ya da hastalıklı insanlarca kötü politik tutkularla çirkinleştirilmeye çalışıldığına tanık oldum..Burada gerçek değil bir çıkar savaşı söz konusuydu."
Cengiz Özakıncı
Sayfa 25 - Otopsi Yayınları 16. basım 2011 (Werner Heisenberg den aktarıyor)
Atatürk Türkiyesi’nin Sovyet Rusya ile dostluk anlaşmaları ve 1932 yılında Milletler Cemiyeti’ne üyeliği, etnik ayrılıkçı bölücü örgütlerin dış kaynaklarını kurutmuş ve Dersim’i Tunceli’ye dönüştüren 1937-1938 harekatlarından sonra, yaklaşık 40 yıl boyunca hiçbir etnik ayrılıkçı örgüt bir daha silaha el sürememişti. BU DA, ETNİK AYRILIKÇI ÖRGÜTLERİN DIŞ GÜÇLER BESLEDİĞİ SÜRECE VAR, DIŞ DESTEK KESİLDİĞİ AN YOK OLUVERDİKLERİNİN KESİN, SOMUT, YADSINAMAZ KANITINI OLUŞTURUYOR.
Yaftalama; propagandacının kullandığı yedi araçtan biriydi ve insanların herhangi bir kanıt beklemeden yargıya varmasını sağlıyordu. Yaftalama yöntemiyle propagandacı insanların nefret ve korku duygularına sesleniyor; kınanmasını ve reddedilmesini istediği kişilere, gruplara, milletlere, ırklara, politikalara, uygulamalara, inançlara ve ideallere “kötü adlar” veriyordu. Örneğin yüzyıllardır kullandıkları “heretik” (imansız, kafir, sapkın) yaftası bunlardan biriydi; tarih boyunca “heretik” olarak yaftalanan binlerce kişiye acı çekmiş, işkence görmüş ya da bu yafta ile ölüme gönderilmiştir. Toplumun genel iyiliğine ya da bir topluluğun inancına ya da uygulamalarına karşı çıkan herkes yaftalama tehlikesi yaşıyordu. Miller’in belirttiğine göre 1939’da yaftalamada “faşist”, “demagog”, “diktatör”, “kızıl”, “komünist”, “yabancı”, “kökü dışarda kışkırtıcı” vs. terimleri kullanılıyordu.
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

Selamın hello çokomeller .. Hepiniz iyisiniz , ben de iyiyim .. Öyleyse başlayalım .. Sayın cevizkabukları hep diyorum ki tarih bilmeyen bir adam KÖR olmuştur !! Geçmişini bilmeyen daha doğrusu geçmişte ne olmuş bilmeyen bir adam ileriye dönük adımları geçmişten ders alarak atamaz .. İmkanı yok bunun!! Tarih bilmeyen , ekonomi de bilmez , müzikten de anlamaz , sanattan da çakozlamaz, siyaseti saymıyorum bile =)) Neden mi ? ÇÜNKÜ HERŞEYİN BİR TARİHİ VAR DA ONDAN ! Bugün bizi de KÖKÜNDEN ilgilendiren bir durumdan , hatta bir komplodan bahsedicem size .. Amacım bilmişlik değil ..Ben kendi az bildiğimle ,dilimin döndüğünce açıklamaya çalışıcam sizlere .. Yanlışım , yanıldığım yer varsa buyrun inceleme açık kaynak kabul edilsin , bildirin düzelteyim ..

Hepimiz nerede yaşıyoruz ?
Kara parçaları üzerinde ..
Ne diye adlandırılıyor bu kara parçaları?
Coğrafya diyelim kaba taslak ...
Peki coğrafya ne içindir ?
Çok açık ve net söylüyorum SAVAŞMAK içindir ..İnsanın doğasında var bu aç gözlülük !! Sen istemesen de bu böyle .. Şimdi elinde papatyalar ,kafasında defne yaprakları ile savaş karşıtları doluşurlar buraya .. HAYIR EFENDİM !! Bizim gibi son derece önemli bir jeopolitik kara parçası üzerinde oturuyorsan savaş her daim seçenekler içerisinde..Kendin savaşmak istemeyebilirsin ama bir gün KAPINI ÇALARLAR ! Tıpkı bize yaptıkları gibi ..

Ne zaman başladı bu iş ?
Osmanlıdan ele alıcak olursak , bizim için döşenmiş mayın tarlasına bizim ayak bastığımız ilk tarih 1820... Mora isyanı .. İnceleme çok uzun ondan kelli google a sor anlatsın sana .. 2 inceleme daha yazmak zorunda kalıcam yoksa .. Aynı 1820 de Osmanlıya ilk defa Amerikalı misyonerler geldi.. 4 sene geçti geçmedi İzmir' e konsolosluk açıldı .. Vatan sathına yayılmalarına daha var o dönemlerde .. Sonra özel okullar , misyonerlik falan alıp başını gidecek..Bundan sonraki ayak Balkanlar .. Orda azınlıklar diyip bir kolumuzu kestiler .. Aşşağıda da araplara coşkuyu verip , ordaki işbirlikçilerle diğer kolu kestiler mi? Kestileeer !
Sonra ?
Sonrasında askerimiz yığıla yığıla , süpürüle süpürüle bugün vatan dediğimiz Anadolu' ya geldiler mi ?
Evet!
Daha sonra noldu ?
Aradan 100 yıl geçmiş..10 Ağustos 1920 ' de Sevr dedikleri bir antlaşma koydular önümüze .. Kalan son toprağımızı da elimizden almak amaçları .. Anadolu'nun bu şekilde parçalatılmasının temellerini kim attı ? İdeolojik fikir babası kim ? Kimin ağzından çıktı o meşhur maddeler?
Wilson... Woodrow Wilson!!
Ne zaman ?
8 ocak 1918 ' de..Amerikan Parlamentosunda.. Şu meşhur 14 maddelik , bugün MEB ' de görev yapan amerikalı uzmanlar sayesinde ( adnan menderes sağolsun!) ilkokul çocuklarımıza BARIŞ PRENSİPLERİ(?!?!?) diye öğrettiğimiz prensipler .. ULAN BU NASIL BARIŞ?!?!? Orada 10 ve 12. madde doğrudan doğruya bizi ilgilendiriyor .. Hedef o dönem Büyük Ermenistan ' ın kurulması..Osmanlının parçalatılması..Türklere de Anadolu'da ufacık bir toprak parcası verilip orta yerde hapsedilmeleri .. O maddelerde bir de araya "ulusların kaderini tayin hakkı vardır" diye bir madde sokuşturmuş bu emmi .. İmparatorlukları zaten böyle parcalamışlar ..Amaç bunların diline doladıkları ünlü şark sorunu.. Türklerin Viyana'dan tekrar Horasan' a geri atılmaları.. Her neyse .. Bu 100 YILLIK planlarını biri bozdu ..Tekere çomak soktu! Kim bu "ADAM" ?
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ! Resmen darma duman etti !! Boğazlarına dizdi bizden koparıp aldıklarını .. Kalemi aldı ellerinden , son nokta öyle değil böyle koyulur diyip SON NOKTAYI KOYDU ! Bütün misyonerleri sınır dışı etti ...Tüm misyoner okullarını kapattı .. Emperyalizm bu ! ASLA UNUTMAZ !! Hele ki Kurtuluş Savaşı gibi bir savaşta İLK KEZ bakın burası çok önemli DÜNYADA İLK KEZ emperyalizmi şamarlıyorsun , üstüne üstlük yetmiyor adamları yeniyorsun.. Bütün mazlum halklara "ROL MODEL" oluyorsun .. Ne diyor Ghandi o dönem ?
Ben diyor Mustafa Kemal Paşa İngilizlerle savaşmadan öncesinde ingizlileri TANRI zannederdim..Bu emperyal devletlerin kabul edebileceği bir realite asla olmadı .. Bakın yukarda rol modeli büyük yazdım .. Niçin ? Tüm ezilen halklar bu savaşı örnek alıp başkaldırdılar da o yüzden .. Atatürk onların elinden silahlarını alıp , kendi silahları ile vurdu.. Dedim ya unutmazlar diye .. Bugüne dek planları hiç değişmedi .. Şimdi esas konuya hafiften bir girelim ..

Benim tabirimle MEDENİYET KAVALI ÖTTÜRÜP ORAYA BURAYA TERÖR İHRAÇ EDEN TAKIM ELBİSELİ BU ÇOBANLARIN sürekli övündükleri şey ne ?
Biz avrupalıyız goygoyu .. Sanat , ilim bilim , felsefe pek çok şeyin mucidi bunlar .. Kuramların temellerini atanlar bunlar .. Yalnız aralarından öyle iki isim cıktı ki , bunların tüm karizmasını , yarattıkları tüm pozitif olguları negatife çevirdi !
HITLER VE MUSSOLINI ! İmaj yerlerde pek tabii! Avrupa dediğin ELİ KANLI 500 senelik kartoloz neneler topluluğu !! Silikon, gerdirme ,makyaj bir yere kadar.. Makyaj aktı , ESMER ATA ATLADI SİLİKONLAR PATLADI ( buraya kadar çok ciddi gelmiştim halbuki.. az daha başarıyordum ciddi bir inceleme yazmayı =)) mazur görünüz !) Ve bizimle de görülecek hesapları var..Bu çok açık !! Bu 15 temmuzlar , öncesindeki darbeler hele ki 80 darbesi falan dış desteksiz olacak işler değil .. SAVAŞ dediğin şey sadece elde silahla olmaz .. Bambaşka yolları var bu işin .. Bu incelemeye konu olan şekli Psikolojik savaşa dayalı dezenformasyon (bilgi kirliliği) ile yıldırma.. Ne yapmışlar bu amcalar ?
Arkadaşım ilim bilim yuvası dedikleri Cambridge Üniversitesinden bir prof açıkca görevlendirilmiş .. 2 ayrı şahıs bu adamdan tez konusu almışlar ..2 tez var ortada..

1. si nazizm islamcılıktan etkilendi...
2. si nazizm in rol modeli Kemalizmdir ..

1. tez için iddaaları şu : Bu tez Yale de üretilmiş .. TAM beyin yakan cinsinden .. Zamanında Kudüs müftüsü Hacı Emin el Hüseyni Hitler'le buluşmuş .. Bu buluşmadan öncesinde Hitlerin yahudileri kuzu kapama yapıp fırınlamak gibi bir niyeti yok imiş ... Tam tersine sürmek istiyormuş yahudileri Almanya'dan..Ama işe bakın ki Hitler'le konusup, Hitler müftüye ya ne yapayım ben bunları diye sorduğunda arka planda Mahmut Tuncer eşliğinde cevap veren müftü demiş ki hitlere : YAK ONLARI! KEBAP YAPSANA!! KEBAP YAPSANA!
GÜLMEYİN !! Cidden "yak onları!! " ibaresi var tezin içerisinde.. Hatta ve hatta , Natenyahu'nun 37. dünya siyonist kongresinde bu iddaayı uluslararası platformda dile getirip 3rd Reich ve Hitler'e rahmet okuması bile söz konusu..
Hitler bizi yakmak istemiyordu , müftü kanına girdi diyor adam !! Akılları sıra Kudüs'te kendi yaptıklarınının üstünü örtüp, kendilerine yönelen negatif algıyı islama kanalize edecekler =)) Biz şimdi bunları yapıyoruz ama Hitler' i yoldan çıkaranlar bunlar , islam olmasaydı tüm bunlar olmayacaktı diyecekler .. BUNA KARGALAR BİLE GÜLER !!

2. tez iddaaları ise şu : Hitler kendine Atatürk ' ü "ROL MODEL"
aldı.. NASIL ? GÜZEL Dİ Mİ ? Bu tez kitap haline getirilmiş ingilterede .. Amerika' da da Harvard Üniversitesi de kitap yapıp basmış .. Sitede Naziler ve Atatürk adı altında bulup okuyabilirsiniz .. Sağolsun Adem YEŞİL muhteşem bir inceleme yazmış o kitaba ...Ondan dolayı ordaki tutarsızlıkları uzun uzun anlatmama gerek yok .. İncelemelerimi okuyor ve beni takip ediyorsanız biliyorsunuz ki ben bu YÜZSÜZLERİN yediği naneleri defalarca yazdım incelemelerimde ..
Kongo ' da ülkeyi işgal edip , çalışmak istemeyen işçilerin sağ ellerini kesip , ülkeyi sömüren , TOPLAMA KAMPLARI KURAN Belçika' nın yanında Atatürk mü vardı ? (bkz : #28491745 )

Milyonlarca KIZILDERİLİYİ öldüren , asimile eden Amerika' nın başında Atatürk mü vardı ? (bkz : #22777313 )

Jack London boşa mı yazdı o DEMİR ÖKÇE' yi , (bkz #25935136 ) UÇURUM İNSANLARINI (bkz : #18738047 ) ORDA ATATÜRK MÜ VARDI ?

Bakın hepsini geçiyorum .. Gelin size bambaşka bir olay anlatayım.. 1930 larda Berlin ' de Britanya büyükelçisi olarak bulunan Sir Nevile Henderson' ın anılarında Nazi Toplama kamplarının acımasızlığı konusunda Goering' e sitem ettiğinde , onun kitaplığının raflarından bir Alman ansiklopedisinin ciltlerinden birini çıkardığını aktarır:
" Konzentrationslager maddesinin bulunduğu sayfayı açtı ve yüksek sesle okudu: ÖNCE İNGİLİZLERCE GÜNEY AFRİKA SAVAŞI SIRASINDA KULLANILMIŞTIR." =)))

Kim kimden örnek almış acaba ? Bir türlü ispat edemediğiniz Ermeni muhabbetini soslayıp , tez hazırlatıp ,üstüne bu kitaba ekletince ELİNİZDEKİ KAN AKLANIR MI SANDINIZ ?

Şimdi hepiniz az buz incelemelere alıştınız .. Ben çok mecbur kalmadıkça spoiler vermem.. Bu kez de aynı ekolden yol alıcaz .. Bu kitap Atatürk' e atılan iftiralara verilmiş iddaa ediyorum ki en güzel cevaptır .. Esasen çok eğlenceli de bir kitap.. Bu tez yazarı kendi tezini haklı göstermek için bazı yerlerde kullandığı kanıtların tamamını aktarmamış .. Nasıl mı ? Misal veriyorum .. "Zöhre KIRMIZI TANGA ALDI.. Aldığı bu tangayı Satı' ya hediye etti .." Ne yapıyor Stefan İhrig denen bu vitaminsiz cin ali ? Alıyor "Zöhre KIRMIZI TANGA ALDI " cümlesini basıyor kitaba .. Zöhre' nin suçu ne ?!?! Zöhre sipariş üzerine almış bunu ama adı çıkıyor bir kere =)) Delil karartıp eksik bilgi veriyor anlayacağın ..Cengiz Özakıncı 'yı 20 seneye yakındır okurum .. İnanılmaz bir arşivcidir .. Belgesiz kanıtsız tek bir harf yazmaz .. 4 sene araştırmış , peşine düşmüş tüm belgelerin .. Yazarın yazdığı tüm kanıtları BİRER BİRER orjinal kaynaklardan ve belgelerden ispat ederek tek tek çürütmüş .. Kitabın adı boşa ATATÜRK DERSİ değil yani senin anlayacağın sayın kikirik!

Son olarak .. İşgale uğrayan yurdumuzu savunup Sevr' i yırtmak, Nazizme yol gösterir olmuş .. Şehitlerimize nazi damgası vuracaklarmış ...Buyrun canım kardeşim!!! İşte hendek işte deve .. İşte er meydanı.. Roketimiz , mühimmatımız elimizde ve sınırsız !! Ağzının ortasına 2 tane sallamadan , o roketi senin gırtlağına SOKMADAN girmem o mezara.. YAVUZ HIRSIZI BİZ ÇOK İYİ BİLİRİZ !! BİRİ YAZSIN , BİRİ BASSIN .. BİZ BOZARIZ =)) SIKINTI YOK !! BOZKIRDAN SELAM OLSUN ONLARA =))
> Evet, o beklenen güzel gün geldi arkadaşlar! Ben burada olan birçok arkadaşımın, benden özellikle Sn. Cengiz Özakıncı’nın, Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi kitabına yapacağım incelemeyi merakla beklediklerini biliyorum. Bu güzel tarihi araştırma ve karşı savunma kitabına nasıl bir inceleme yapacağımı inanın ben de bilmiyorum, ama sizler ve bu incelemeyi dikkate alıp okuyacak tüm okurlar için elimden gelenin en iyisini yapacağım arkadaşlar. Bu incelemem de biraz uzun olacağı için hepinizden şimdiden özür diler, sonuna kadar okuma gayreti gösterecek olan herkese çok teşekkür ederim. Evet, hazırsak ufak ısınma turu sonrasında yavaş yavaş kitabımıza geçebiliriz sanırım. Haydi, bismillah. Gazamız mübarek ola arkadaşlar!

> Ben buradan, konuya başlamadan önce birkaç arkadaşıma ufak bir teşekkür etmek isterim. Öncelikle beni bu yazarla tanıştıran, bu milli şuurun fikir babası Murat Ç’ye, süreç içerisinde bizlere ve konuya olan desteğinden ötürü değerli arkadaşımız Begüm(şimdi düşünmeliyim)’e ve çıkmış olduğumuz bu seferde bizimle birlikte kılıcı, kalkanı kuşanarak cenge katılan Tuco Herrera’ya çok teşekkür ederim.

> 1281 yılında Türkmen soyundan gelen Osman Bey'in, Küçük Asya'nın kuzeybatısındaki bir beyliği miras alıp, 16. yüzyıla kadar Doğu Avrupa’dan, Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika'ya kadar topraklarını genişleten Osmanlı Devleti, dünyanın en güçlü imparatorluğuydu. Fakat 19 yüzyılın sonlarına doğru, Avrupa güzel “la belle époque” dönemini yaşarken, “O” anlı şanlı Osmanlı Devleti ise 1881’de “Muharrem Kararnamesi” ile birlikte Düyun-u Umumiye Yönetimi tarafından ele geçirilmiş, para basma yetkisi elinden alınmış ve vergi almak gibi devlet olabilmenin koşulu bile Düyun-u Umûmiye’nin yönetimine geçmişti. Kısacası: Onca cephe ve toprak savaşları sonrasında, o ihtişamlı Osmanlı Devleti’nin ne parası, ne pulu, ne çulu ne de kul’u kalmıştı. Evet, Osmanlı hala vardı, ama artık sadece formalite de bir devlet olarak gözüküyor ve düşman ise yavaş yavaş, her koldan, iyiden iyiye yaklaşmaktaydı.

> Bu sürece nasıl mı gelindi? Gelin biraz buna ve ilerisine bakalım; Acaba kimler bilir ya da bunu okumuş ve zihninde bunun için yer ayırmıştır bilemem, ama siz hiç Osmanlı saltanatında, “Kafes Hayatı” diye bir şey duydunuz mu?! Vakti zamanın da, bunu ilk defa ben de duyup, araştırıp, okuyup öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Bu “kafes hayatı”dır ki, 17. yüzyılda dünyanın en geniş topraklarına sahip bu devasa imparatorluğun kaçınılmaz sonuna zemin hazırlayacak korkunç bir uygulamaydı. 1617-1695 yılları arasında, toplamda 106 yıl kafes içinde yaşama mahkûm edilen 5 padişahı ve diğerlerini bilir misiniz? Sizlerden ricam, merak edenler, aşağıda liste olarak vereceğim bu padişahların yaşamış oldukları bu dramı kendi çapınızda araştırabilir ve bilgi edinebilirsiniz. Bu konu hakkında geniş bilgiler, akademik çalışmalar ve kitaplar da mevcuttur.

Kafes hayatı yaşadıktan sonra padişah olan şehzadeler:
Padişah Mustafa I (1617-23) - 17 yıl kafeste.
Padişah İbrahim I (1640-48) - 22 yıl kafeste.
Padişah Mehmet IV (1648-87) - 5 yıl kafeste.
Padişah Süleyman II (1687-91) - 40 yıl kafeste.
Padişah Ahmet II (1691-95) - 22 yıl kafeste.
Kafeste geçen yaşam süresi Toplamı - 106 yıl kafeste.

Görmüş olduğumuz bu çizelge biz okurlara hemen her şeyi açıklamakta. Aşağıda olan diğer liste ise daha sonrasında padişah olan ve “kafes Hayatı” yaşamış şehzadelerdir.

Mahmut I (1730-54) - 27 yıl kafeste.
Osman III (1754-57) - 51 yıl kafeste.
Mustafa III (1757-74 ) - 27 yıl kafeste.
Abdulhamid I (1774-89) - 43 yıl kafeste.
Selim III (1789-1807) - 15 yıl kafeste.
Mustafa IV (1807-8) - 18 yıl kafeste.

> İşte onlarca yıl kafes hayatı yaşadıktan sonra, bir anda padişah olmanın vermiş olduğu şaşkınlık içinde, Osmanlı İmparatorluğu’nu idare edecek olan şehzadeleri kısaca hep birlikte gördük ve okuduk. Dünyada bu zamana dek başka bir devletin kraliyet ailesi, kendi soyundan gelene bu denli insanlık dışı dramı hak görmemiştir. Osmanlı’yı bu “yok oluş” sürecine sürükleyen başlıca etkenler arasında, işte bu Hanedan yozlaşmasının büyük tesiri olduğunu da bilmekte fayda var derim. Şehzade olarak yönetecekleri koca imparatorluk için sıra bekleyen ve bu sürenin bir bölümünü “kafes hayatı” içinde geçirmiş olan padişahlar, bırakınız devleti idare etmeyi, kendilerini bile yönetmekten yoksun hale düşmüşlerdi. Düyun-u Umûmiye’ye ve diğer egemen güçlere teslim olmanın altında yatan en önemli nedenlerinden biriydi bu “dram”. Dünyayı görememe ve dışarıda, Osmanlı’nın etrafında olan bitene uzak kalma, durum analizi yapamama ya da yanlış yönlendirmeler hatalı kararlara imza atmalar da cabasıydı.

> Tarihçiler tabiri caizse: “Tarihte bir kapı açıldıktan sonra şayet kapanmıyorsa artık orada bir devrimden bahsedilebilir” derler. İşte 17. yüzyılda en geniş topraklara sahip Osmanlı artık almakta ve uygulamakta olduğu yanlış kararlar doğrultusunda, kendi devrinin kapanmasına farkında olmadan böylesi bir “dram” ile yön veriyordu. Saraylarda dünyadan bihaber yaşayan şehzadeler her ne kadar gerekli terbiye, eğitim ve derslerini alıyor olsalar da, dünyanın ve Avrupa’nın yaşamakta olduğu askeri, bilimsel ve kültürel gelişmelere uzak kalmaktaydılar. Dışarıda yavaş yavaş gücünü yitirmekte olan bir Cihan Devleti, içerideki otoritesini yitirme korkusu ile şehzadelerine de izole olmuş bir hayat sunmaktan öte gidemez olmuştur artık.

> Ne demiştik?: “Tarihte bir kapı açıldıktan sonra şayet kapanmıyorsa artık orada bir devrimden bahsedilebilir”. İşte ilginç bir tesadüflere yorumlayabileceğim 1881 yılı da, ileride açıldıktan sonra kapanmayacak ve payidar kalacak bir devrimin liderine gebeydi. Mustafa Kemal Atatürk 1881’de dünyaya geldiğinde, çok uluslu Osmanlı imparatorluğu çatırdıyor ama işlevini hâlâ sürdürüyordu. O yıl içerisinde Finli filozof, yazar, diplomat Johan Vilhelm Snellman (4 Temmuz 1881) vefat etti ve yine aynı yıl Osmanlı Devletinin ödeyemediği iç ve dış borçlarını düzenlemek amacıyla, alacaklıların talepleri doğrultusunda II. Abdülhamid döneminde (15 Ekim 1881) Düyun-u Umûmiye sırtımıza kambur oldu. Neden Snellman diye soracak olursanız, Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabını az çok çoğumuz biliriz. Ben şahsen Atatürk’ün de bu eserde konu edilen Snellman’dan ve onun ülkesi adına yaptıklarından etkilendiğine eminim ve işte birisinin o sene ölüp bir diğerinin doğmasının bence bir tesadüften de öte diye düşünüyorum. Burada bir el, dünyanın tarihine ufaktan dokundu ve bizlere iltimas geçti diyebilirim. Bir diğer husus Düyun-u Umûmiye ve onun devamında resmen tepemize çöken emperyalist ve kapitalist güçleri ileride Kurtuluş savaşı ile ülkemiz topraklarından def edeceğini artık hepimiz şanlı tarihimizden biliyoruz. Üzerimize çökmekte olan bu karanlık bulutların arasından, gecenin karanlığında bir “yıldız” belirmekteydi ve zorda olsa, sabahına aydınlık bir geleceğin müjdesini vermekteydi 1881 yılı biz Türklere.

> 20 yüzyılın başlarına doğru İtalyanların Trablusgarp'a saldırısı Osmanlı Devleti üzerinde emeli olan birçok devleti cesaretlendirdi ve kısa süre sonra patlak veren Balkan Savaşları Osmanlı Devleti aleyhinde bir facia ile sonuçlandı. Bu savaşın getirmiş olduğu dezavantajı lehine çevirmek isteyenler de yok değildi. Cihan Devleti’nin Balkanlar üzerinde olan varlığına artık son vermek isteyen Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ, Rusya önderliğinde, Türkleri ebedi olarak Balkanlardan atma gayreti içerisine girdiler. Osmanlı, Trablusgarp Savaşı sonunda geri çekilmek ve Barış Antlaşması istemek zorunda kalmıştır. Takvimler 18 Ekim 1912 tarihini gösterirken, İsviçre'nin Uşi kasabasında İtalyanlar ve Osmanlı arasında yapılan bu antlaşma tarihte Uşi Antlaşması olarak bilinmektedir ve Balkanlar da emeli olan diğer ülkeleri de Osmanlı’ya karşı cesaretlendirmiştir. Böylesi kritik bir zamanda yapılmış olan bir hata daha vardı ki, bu daha da vahimdi. Bu gafletin bir başka boyutu da, o bölgede bulunan askerlerimizin terhis edilmesi şeklinde zuhur etmiştir.

“Balkan Devletlerinin Türkiye'ye saldıracakları gün gibi açık olmasına rağmen bu saldırıdan on gün önce Rumeli'de bulunan askeri birliklerden ve eski erattan yetişmiş 80 bin kadarı ordudan terhis edilip evlerine gönderilmişti.” (Apak, 1988:91) - ‘Ne kadar da acı ve hesapsızca alınmış bir karar değil mi?’

> Kader bu ya, tüm bu hadiseler zinciri tarihe nakış nakış işlenirken, şans bu sefer bizden yana olacaktı ve tarihin akışını, seyrini etkileyecek bir hadise uzaktan, 1917 Ekim Devrimi’nden hemen sonra Rusya’dan gelecekti. Birinci Dünya Savaşı esnasında, ABD 2 Nisan 1917 günü bu savaşta olan tarafsızlığını bıraktığını açıklamış ve Almanya’ya karşı İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya’nın yanında savaşta yer alacağını tüm dünyaya duyurmuştur. Fakat hesapta olmayan bir hadise cereyan eder ve 1917 Ekim Devrimi ile sosyalistler Rusya’da yönetimi ele geçirirler. Kontrolü ele alan bu yeni söz sahipleri, Rus devlet arşivinde ilginç bir şey (antlaşma) bulurlar. Ele geçirdikleri bu gizli antlaşmanın adı Sykes-Picot Antlaşması’dır. Sosyalistler bu antlaşmayı 23 Kasım 1917 günü İzvestia ve Pravda gazetelerinde deşifre edip yayınladıktan sonra, İngiliz Manchester Guardian gazetesi de bunları 26 Kasım 1917 günkü baskısında tüm dünyaya servis eder. Bu haber ile birlikte, ABD’nin tarafsızlığını bırakarak bu savaş için yanında yer aldığı ülkelerin meğer Osmanlı topraklarını daha önceden kendi aralarında paylaşmak amacıyla anlaşarak savaşa girmiş oldukları gerçeği ortaya çıkmıştır. Artık dananın kuyruğu kopmuştur ve bu “skandal” sonrasında dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson, 8 Ocak 1918 günü Kongre’de bir konuşma yapar ve “On dört Nokta” olarak açıkladığı barış koşullarında bütün gizli paylaşım antlaşmalarının geçersiz olduğunu müttefikleri dâhil tüm dünyaya duyurur. (Bu tesadüf sayesinde ülkemiz ve üzerinde yaşamakta olduğumuz bu coğrafyada yüzyıllardır süregelen egemen olma isteğinin ne zamandan beri var olduğunu anlayabiliriz. Unutmamalı ki bu dün vardı, bugünde var ve yarında var olacak bir hadisedir.)

> Bizler için büyük önem arz eden ve tam bağımsızlığımıza kadar giden Milli Mücadele Savaşı’mıza sebep bazı ufak tefek detayları ele aldım ve olası hatam var ise sizlerden özür dilerim. Ben bir tarihçi değilim, ama amatör çapta severek tarihe eğiliyorum. Burada bilmişlik taslamak ve bir şeyler kanıtlamak gayreti içerisinde değilim ve eminim ki Osmanlı’ya ufaktan dokunduğum için burada beni yargılayanlarda olacaktır. Öncesi detaylara biraz olsun değindiysem de, işte Mustafa Kemal böylesi zorlu şartlar altında savaşmış, hamuru yoğurulmuş ve pişerek Başkumandanlığa kadar gelmiştir. Sizlere kendisi hakkında daha çok yazmak, sayısız savaşını, mücadelesini ve kahramanlığını anlatmak isterdim, ama buna ne vaktimiz yeter ne de buraya, duvarımıza sığar. Ben bu noktadan itibaren konuyu Sn. Özakıncı’nın Stefan Ihrig ‘in Naziler ve Atatürk kitabına cevaben yazmış olduğu konuya getirmek istiyorum ve buraya kadar size vermiş olduğum rahatsızlıktan dolayı tekrar özür diliyorum.

Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi

> Kitabımız, “Nun işte kalem ve yazdıkları” Kalem Suresinin 1. ayeti ile başlıyor ve ben de bu noktadan itibaren düşüncelerimi kalemle olmasa da, klavyem aracılığı ile siz okurlara aktarmak istiyorum. Kahvelerimiz ne âlemde? Konu, karşımızda duran “ruy-i garb”ın gerçeklerini ele alacağı için epey bir uzun ve çetrefilli. Gene de dişinizi sıkın ve tadını çıkarın isterim! :)) Evet, şimdi gelelim bizim oğlan Stefan’ın o kendince ortaya attığı konuyu ve tezini ele almaya. Kendisinin kökenini henüz araştırmadım, ama bir iki saat ciddi bir araştırma ile emin olun artık daha çok bilgiye erişebiliyor ve tuğlaları doğru yere koyduğumuzda sonuca daha çabuk ulaşabiliyoruz. Neyse, konumuz bizim göbelin kökeninden ziyade, kendisinin ahlaksızca bir kariyer uğruna, hazırlamış olduğu tezi ile Cambridge Üniversitesini ve bu da yetmezmiş gibi Harvard Üniversitesini kafalaması dır. Ben bu iki kurumun bu konuda pek masum olduklarını sanmıyorum, ama hadi varsayalım ki inandım ve bu tezi/kitabı okudum. Bizim göbelin yazmış olduğu ve okuduğum bu kitapta, kendisinin tarihin esaslarını oradan buradan kırptığını ve yalan yanlış yönlendirmeler ile çarpıttığını gördüm. Ve bu sahte senaryo aracılığı ile yirminci yüzyılda Avrupa’nın göbeğinde yaşanmış olan bir soykırımı Almanlardan, İtalyanlardan ve İspanyollardan alıp, bir imam aracılığı ile Müslümanlıkla bağdaştırıp, sonrasında da konuyu Atatürk’e, silah arkadaşlarına, kahraman şehit ve gazilerimize çevirmesine şahit oldum. Okudum ama konuya ilgimden dolayı bunu yedim mi? Tabii ki de yemedim ve kendisinin kitabına esaslı bir inceleme yazdım. İlgilenenler buradan bakabilirler. #36105287

> Kurtuluş Savaşı’mız, egemen koloni devletlerden oluşan emperyalist ve kapitalist güçlerin karşısında vermiş olduğumuz bir Milli Mücadele davasıydı. Bu mücadele, biz Türklere ve gelecek nesillerimize Sevr ile dayatılmış olan ağır kapitülasyon ve toprak paylaşımına dur demek adına verildi ve galip geldiğimiz bu savaşta hakkımız olanı Lozan Barış Antlaşması ile geri aldık. Fakat bu noktada Sn. Cengiz Özakıncı’nın söylediği şu önemli cümleyi de unutmamak gerekir:

“Sevr’de karşımıza dikilenler de, Lozan’da karşımıza dikilenler de hep ‘Milletler Cemiyeti’ üyesi devletlerdi.” (S. 154)

> Kurtuluş Savaşı’nın bitimine müteakip, Osmanlı İmparatorluğu’nun artık sadece tarih sayfalarında kalması, yeni genç Cumhuriyet'in kurulması ile birlikte laik, demokratik bir yönetim biçimine geçilmesi ve bununla birlikte Hilafetin tamamen kaldırılması çok önemli bir hadiseydi. Genç Türkiye Cumhuriyeti, 24 Temmuz 1923’te bin bir zorluklar ile kazandığı bu coğrafyadaki özgün konumunu, anlamak ve devletin bekası için korumak zorundaydı. Emperyalist ve kapitalist güçlerin bulunduğumuz coğrafya ve Türkiye toprakları üzerinde yürütmek istedikleri hain planları en az yirmi yıllık bir süre için son vermişti. Bunda Mustafa Kemal’in rolü çok büyüktür ve kendisinin stratejik, keskin zekâsı, Türk Milletini bu haklı davada yok olmanın eşiğinden sıyırıp, tekrar bir ulus devlet olma imkânı sunmuştur. İşte burada Atatürk ile ilgili olarak şu an hala okumakta olduğum ve bitince incelemeye alacağım yazar Andrew Mango’nun Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu kitabından bir alıntı örnek vermek isterim.

“Komşu ülkelerin milliyetçilerinin ise, onunla daha farklı sorunları vardı. Yunanlıları yenmiş, generalleri Ermenileri yenilgiye uğratmış, Arapları defterden silmiş ve Suriyeli Arapların kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri bir bölgeyi ülkesinin sınırları içine katmıştı. Kürt milliyetçileri, onu kendilerini asimile etmeye çalışmakla suçlarlar. Türk-karşıtı milliyetçiler Atatürk'ün itibarını zedelemek için çabalamaktadırlar. Ayrıca Türk ya da Türk olmayan Marksistlerin de kendilerine özgü eleştirileri vardı ama bunların artık önemi kalmadı.” (S.2)

> Bir dünya lideri, bir Başkumandan, bir ülkenin kurucu kanaat önderi olmak öyle göründüğü gibi kolay değildi ve Atatürk, her ne yaşanırsa yaşansın, asla ülküsünden ve komşu ülkeler ile olan iyi münasebetlerinden, politikasından ödün vermedi. Birçok reformlar yaptı ve zorda olsa bunları hayata geçirmeyi başardı. Bu süreç yaşanırken, geleneklerini sürdüren İslam’ın dini kurumları tüm Müslüman topluluğu (ümmeti) için tesis edilmişti ve şimdi bu tam ortasından yükselmeye başlayan ulus fikrini bünyesinde barındırmıyordu. Ama her ne pahasına olursa olsun, yeni Türkiye artık eski yönetim tarzına dönemezdi ve dünya standartlarına, gelişime açık olmalı, demokrasinin ve bireysel özgürlüğün gerekliliklerini benimsemeliydi. Fakat işte bu yönetimi ve süreci ülkemize hak görmeyen, tüm planları alt üst olan garbın şark önünde eğilişi hiçbir zaman bu kadar zelilce olmamıştır. Ve elbet bunun hesabının, acı reçetenin kesilmesi gerekmektedir. Batı asla kendisine yapılanı unutmadı ve hesabı kesmek için yapmış olduğu planını öteledi ve yıllar sonra yeniden revize ederek tekrar sahneye koymaya hazırlanıyor.

> İşte geldik bizim bu tezgâha gönüllü olarak tez yazan ve yeniden sahnelemeye çalışan bizim göbel Stefan Ihrig’e! Aslen Polonya kökenli bir araştırmacı yazar olan göbelin söz konusu kitabı, önce Cambridge’de bilimsel ve akademik doktora tezi olarak onaylandı ve sonrasında ise Harvard Üniversitesinin desteği ile 20 Kasım 2014’de kitaplaştırılarak yayımlandı. Ihrig, kendince bu tezinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Atatürk'ün Nazi’lerin hayalinde oynadığı sözde önemli rolü keşfetti. Bu kitabı/tezi ile ilk olarak 1920'lerin başlarına ve daha sonrasında Üçüncü Reich'e odaklanan Ihrig, önde gelen Nazilerinden oluşan şahısların yazılı ifadeleri üzerinden yola çıkarak ve yine dönemin Üçüncü Reich gazeteleri üzerinden Türkiye’nin Nazi’lere olan etkilerinin daha da ayrıntılı bir incelemesini konu alıyor. Kendisi, bunu yaparken propaganda taktiğini çok iyi kullanıyor ve tarihi arşivler ile ilgili olan kaynak araştırmalarında sadece kendi tezini haklı çıkaracak nitelikte ve türde yazışmaları, kayıtlı konuşmaları ve arşiv belgelerinde yer alan kısımları cımbızlayarak çıkarıyor. Bu özenle filtre edilmiş tarihi bilgileri kendi amacına yönelik kullandığı için tezini de doğrular nitelikte bir çalışmaya imza atmış oluyor. Bugüne dek sözde sadece kendisinin gördüğü ve ele aldığı bu konunun, aslında Avrupa’da vuku bulmuş olan bu soykırım hadisenin temelinde çok başka bir şey yattığını ifade etmekten ve karalama politikası yürütmekten geri kalmıyor. Göbel (Stefan), Mussolini, Franko ve Hitler’in kanlı diktatörlükleri ile Avrupa’nın bugüne dek bilinmiş tüm medeniyet ve uygarlık kavramlarına ters düştüğünü görmüştür. Avrupa’nın geçmişte kınadığı “barbar”lığın pençesine düşmüş olduğunu çok iyi görmüş, analiz etmiştir ve bu kitabı sayesinde Avrupa’nın gelişmiş, medeni uygarlık imajını kurtarma ve tekrar parlatma çabasına girmiştir.

> Aslında Tuco’nun da bu #36538787 incelemesinde bahsettiği gibi, Avrupa ve Amerika bu konuda asla masum değildi. Ben şimdi onların derin detay yaptıklarına girmeyeceğim, ama hepimizin yapacağı ufak bir araştırma ile türlü türlü koloni maceralarını ve bu süreçte yapmış, yaşatmış oldukları mezalimleri kolayca görebiliriz. Burada konumuz bu tez aracılığı ile biz Türk Milletine ve onun kurucu önderine yapılmak istenen çirkin iftira ve uluslararası kolektif bir yalan mekanizmasının asıl gerçek yüzünü ortaya çıkarmaktır ve bu çirkin propagandaya dikkat çekmektir. Kitapta özellikle yüzyıldır Ülkemize dayatılmak istenen Ermeni Soykırım yalanı dile getirilmektedir. Bu tez ile Türkiye Cumhuriyeti’ni soykırım, etnik temizlik uygulamaları üzerinde yükselmiş bir devlet olarak tanımlayan ve Nazilerce işlenen Yahudi Soykırımı gibi insanlık suçlarının ilk örneği kaynağı gibi gösterilmek istenilmektedir. Bu yalan korosuna, II. Dünya Savaşı esnasında en büyük mezalimi gören bir ülkenin Başbakanı Benyamin Netenyahu’da katılmıştır ve İsrail Devleti’nin ileriye dönük büyük Ortadoğu projesinin temelini esas kılabilmek adına şu gaflete düşmüş ve 20 - 22 Ekim 2015 tarihinde, 37. Dünya Siyonist Yahudi Konferansı’nda Holokost hakkında dikkat çekici iddialarda bulunmuştur:

“Hitler Yahudileri yok etmek değil sürgün etmek istemişti.” diyen Netenyahu, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Filistin Müftüsü Hacı Emin Hüseyni Berlin’e giderek ona, ‘Yahudileri sürgün edersen hepsi buraya (Filistin’e) gelir’ dedi. Hitler, ‘Peki ne yapayım onlara?’ diye sordu. Hüseyni ‘Onları yak’ dedi.” (S.22) (Buraya bir parantez açıyorum ve ben şahsen bir Alman parlamenter ya da milletvekili olsam, bu beyanatı delil olarak kabul eder, Almanya’ya bugüne kadar uygulanan maddi tazminat yaptırımlarını İsrail Devleti’nden faizi ile birlikte geri talep ederdim. Madem Almanya suçsuz, bizler neden yıllardır Yahudilere diyet ödüyoruz diye?!)

> Cambridge Üniversitesi, bu tezi akademik ve bilimsel açıdan onaylarken, kendi arşivlerinde yer alan Sir Percy Loraine ait olan, “Atatürk: Olağan Üstü İnsan” başlıklı yazısını (konuşma metnini) kasıtlı olarak göz ardı etmiştir. Bununla birlikte ilgili eğitim kurumu, aşağıda sıralayacağım tarihe geçen birçok konuşma ve yazışmaları bilinçli olarak görmezden gelmiştir. Bu sayede Faşizmin ilk örneği ve kaynağı olarak gösterdikleri bu mesnetsiz doktora tezi ile bilimsel ve etik ilkeleri çiğneyerek, böylesi gerçeğe aykırı bir sonuca vardıklarını görüyoruz.

Öncelikle, Tuco’dan ufak bir alıntı ile başlayalım. “1930’larda Berlin'de Britanya büyükelçisi olarak bulunan Sir Nevile Henderson'ın anılarında, Nazi Toplama kamplarının acımasızlığı konusunda Goering'e sitem ettiğinde, onun kitaplığının raflarından bir Alman ansiklopedisinin ciltlerinden birini çıkardığını aktarır: "Konzentrationslager maddesinin bulunduğu sayfayı açtı ve yüksek sesle okudu: ÖNCE İNGİLİZLERCE GÜNEY AFRİKA SAVAŞI SIRASINDA KULLANILMIŞTIR."

Lozan Konferansı’nda bulunan bir Japon delege: "Eski düşmanlarımız arasında savaştan saygınlığını yitirmeksizin ve barışçı gelişmelerin tüm olanaklarına sahip olarak çıkan tek devlet, Türkiye olacaktır." (S.94)

Hindu lideri Atatürk hakkında: “Biz bir Asya memleketinin kapitalist bir devlet hâkimiyetinden tamamıyla kurtulup müstakil olacağını düşünemezdik. Bizim parolamız otonomi (özerklik) idi. Böyle bir memleketin kapitalist bir devlet değil, bütün devletler hâkimiyetinden kurtulup tamamıyla müstakil olabileceğini Atatürk ispat etti. Bizi istikbalimize kavuşabileceğimize inandıran odur.” (S.123)

Prof. Dr. Hester Donaltson Jenkins: “Milliyetçi olan Türkiye daima demokrattır. İhtimal ki tabiatları itibariyle Türklerden daha demokrat hiçbir millet yoktur. Hatta eski sultanlık devirlerinde bile en aşağı tabakadan olan bir kimse, eğer istidat ve kabiliyet sahibi ise, en yüksek memuriyetlere kadar yükselebilmiştir.” (S.125)

Herbert Sidebotham (Araştırmacı Gazeteci - 1872/1940) “Kendisi için bugünkü Avrupa'nın en muktedir devlet adamıdır demek mümkün olan Atatürk, hiç şüphesiz, devlet adamlarının en cesur ve en orijinalidir.” (S.128)

BİLİNÇLİ YÜRÜTÜLEN PSİKOLOJİK HARP !!! “Führer sözcüğü II. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası’nın işlediği soykırım gibi insanlık suçları ortaya çıkmadan önce olumsuz bir anlam taşımıyordu. Fakat Hitler’in işlediği insanlık suçları ortaya çıktıktan sonra, “Führer” sözcüğü bu suçları çağrıştırdığı için, Ihrig’in Almanca metinlerde geçen “Türkische Führer” nitemini İngilizce’ye “Turkish Leader” olarak çevirmesi gerekirken “Führer”i aynen bırakıp “Turkish Führer” olarak aktarması; ve kitabının Türkçe’sinde “Türk Lider” olarak çevrilmesi gereken bu sözün “Türk Führer” olarak yazılması; Atatürk’ün Hitler’le özdeşleştirilmesini ve Hitler gibi bir insanlık suçlusu olarak algılanmasını sağlayıcı bir Psikolojik Savaş dalaveresidir.” (S.137)

İNGİLTERE BÜYÜKELÇİSİ, SİR PERCY LORİANE. BİR İNGİLİZ DİPLOMATIN GÖZÜYLE MUSTAFA KEMAL ATATÜRK: http://www.atam.gov.tr/...ustafa-kemal-ataturk (Çok uzun olduğu için kaynağı iletiyorum.)

Resmi olarak Vatikan’ın İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kaldığı varsayılsa da, Hitler'i ve Mussolini’yi destekleyen Papa XII. Pius’un Nazi yanlılığı açıkça belgelenmiştir. G. Lewy şöyle yazıyor: “Hitler egemenliğinin başından sonuna kadar, piskoposlar, inananlara, Hitler hükümetini itaat edilmesi gereken meşru bir otorite olarak kabul etmeyi öğütlemekten asla bıkmadılar.” (S.198)

“Hitler, tüm Hıristiyanları kendi önderliği altında birleştirerek önce bir Avrupa Birliği ve ardından Tek Dünya Devleti kurmayı amaçladığını söylüyor ve bunu NAZİ toplantılarında çeşitli simgeler kullanarak kitlelerin beynine kazıyordu.” (S.203)

Ancak Henry Ford, Hitler’in salt “destekçisi” olmamış, onu ve düşüncelerini var eden kişi olmuştur. (S.209)

“Faşizm’i bir Hitler adlı ne idüğü belirsiz bir delinin başının altından çıkmış bir ideoloji olarak görüp gösteren akademisyenler, Sutton’un kitabında yer alan belge ve bilgiler karşısında, Almanya’nın Faşizmi’nin Amerikan sanayicileri tarafından yaratıldığı gerçeğini o güne dek görememiş olmaktan dolayı utanmışlardır.” (S.213)

“George Orwell de Buchman’ın başını çektiği Oxford Topluluğu’nu iyi tanıyor ve “Hitler Tanrı’nın diktatörlüğü altında yeni bir toplumsal düzen kurmayı amaçlıyor” diyen Buchman’ı faşist olarak niteliyordu.” (S.221)

TIMOTHY SNYDER “Black Earth: The Holocoust as History and Warning” kitabında, Hitler’in "Kim anımsıyor Kızılderili yerlileri?" dediğini aktararak, Yahudi Soykırımında Hitler’in esin kaynağının, rol modelinin Amerika olduğunu, Nazilerin ABD’yi örnek aldığını gösteriyor. (S.236)

ALBERT EINSTEIN’IN MEKTUBU: http://www.hurriyet.com.tr/...atik-mektup-17233146

> İşte binlerce kanıt ve tarihi kayıttan bazı örnekleri verdim ve kitapta daha birçok kayıtlı belgeleri, konuşmaları, yazışmaları göreceksiniz. Ihrig’in, Atatürk'ün ve Türklerin devletin ve milletin bekası adına olan haklı mücadeleleri ile pek ilgilenmediğini hem kendi kitabında hem de bu kitapta göreceğiz. Bizlerin vermiş oldu Kurtuluş Savaşı mücadelesi, Avrupa diktatörlerinin amacı, hedefi ve misyonlarından çok daha farklı olan bir bağımsızlık savaşıydı. Ben buradan bir önceki incelememde yazdığımı Ihrig için yineleyeceğim. Bunu anlayabilmesi için Ihrig, en azından Hitler’in iki cilt olarak kaleme aldığı Mein Kampf (Kavgam) kitabını tekrar ele almalıdır ya da 24 Şubat 1920 tarihli, 25 maddelik Nazi Parti Programı’nı dikkatlice okumalıdır. Ben kendisinin bunları okuduğuna da eminim, ama maksatlı bir şekilde burada geçen ve önem arz eden bilgileri, tezini çürüteceği için tarihi yok sayarak işlemediğini düşünmekteyim. Atatürk için Nasyonal Sosyalizm türü bir düşünce kesin olarak anlamsızdır ve kendisi ömrü vefa ettikçe Nazi Almanyası'ndan uzak kalmayı tercih etmiştir. Atatürk ve Türkiye'nin Hitler ve Naziler'e ilham verdiği düşüncesi, kasıtlı ve maksatlı bir şekilde Türkiye’yi geçmişte yaşanan barbar Avrupa tarihini aklamak adına yürütülmekte olan bir kara propaganda olarak görüyorum.

Ne demişti Gazi Mustafa Kemal Atatürk?:
“Tarihini bilmeyen milletler, yok olmaya mahkûmdur.“ (Nutuk S.1)
-
“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir hâl alır.” (1931)
-
“Her şeyden evvel kendinizin dikkatle ve itina ile seçeceğiniz vesikalara dayanınız. Bu vesikalar üzerinde yapacağınız tetkikâtla her şeyden ve herkesten evvel kendi insiyatifinizi ve milli süzgecinizi kullanınız.”
-
‘’Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler, başka milletlere yem olurlar’’

> Eğer Sn. Cengiz Özakıncı’nın “Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi” kitabını okumaya niyetiniz varsa, elinizde olan tüm kitapları bir yana bırakmanızı ve hemen başlamanızı tavsiye edeceğim. Ben şahsen severek okudum ve bu konu ile ilgilenen tüm okurlara kesinlikle tavsiye ederim.

Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ Adem YEŞİL ~
AŞK METAMORFOZU..
AŞKIM... HA CANIM? ️EFENDİM CANIM... ️EFENDİM... ALO!...
“İlk aşk” güzel...
Bir de ilk aşkın “ilk günler” i...
Gerisi? Gerisi sürükleniş.Cep telefonları tanıktır sürüklenişe. Başlangıçta tek çalışta açılır, sonra üç-dört çalışta, daha sonra yedi-sekiz çalışta, giderek çalınır açılmaz, dönülür aranır, sonra şarjı biter açılmaz, çantadadır duyulmaz, evde unutulmuştur...
Başlangıçta “Aşkım!” diye coşku ve sevinçle açılan telefonlar bir süre sonra “ Ha, canım?” a daha sonra “ Efendim canım” a, giderek “Efendim” e, sonunda “Alo” ya döner... 🤔
Masal gibi başlar tüm aşklar ve fiyaskoyla sonuçlanır...
Yani kapıp koyvermeyin kendinizi...
Bilimsel araştırmalar bile 3 yıl biçti aşka...
Benim biçtiğim süre 3 ay... 🤔
Bizim esas oğlan da fonda “Yeter ki onursuz olmasın aşk” çalarken iki kadınla aşk yaşar ve hangisinin gerçek olduğuna kitabın nihayetinde karar verir.
Kitapta benim de çok sevdiğim bazı şarkılar çalındı ve sözler yazıldı.
Melike Demirağ “Arkadaş” en çok adı geçen şarkı.
Benim favorim ise işte bu:

https://youtu.be/xIjk_fCVcH4

AMAN PETROL CANIM PETROL
ARTIK SANA SANA SANA MUHTACIZ PETROL

Petrol olmazsa diş fırçan olmaz, oto lastiğin olmaz, asfalt olmaz, ordu olmaz, savaş uçakları, tanklar, füzeler, gemiler olmaz...
Petrol olmazsa yaşam durur...
İnsanlık yüz yıl geriye gider.
Petrol yaşamsal bir ürün...
Dünya savaşlarının sebebi petrol ve doların gücü tüm romanda baş rolde...

Romanda Dünya hakimi olmayı isteyen Amerika’nın Irak’ı işgal etme süreci ve bu süreci takip eden bir Türk gazetecinin siyasi olaylara tepkisi , aynı anda iki kadınla birden yaşadığı aşk anlatılıyor . Hem insanlığı hem doların gücünü hem aşkın varlığını hem duygularını sorgulayan bu gazeteci ile cevapları öğrenmek mümkün .

Son söz: Araya bir Kapadokya gezisi sıkıştırılmış olduğundan okunma süreci uzamış bu roman olmazsa olmazlardan değildir, şiddetle önerilmez ama kalitesi tartışılmaz bir araştırmacı yazarın tekniği güzel eserlerindendir...
Bu kitap bir harikaydı dostlar!
Yine Tuco Herrera sayesinde okumaya başladığım bir yazar daha! Cengiz Özakıncı önerisini de güvenle dinleyip, yazarın tüm eserlerini edindim ve ilk kitapla anladım pişman olmayacağımı. (God bless you Tuco :D )
Donna adlı Amerikalı bir bayanla e-posta ve faks yoluyla yazışan yazarımız, çok geçmeden Bayan Donna ile ilgili gerçeği öğrenir ve bu sayede yeni edindiği arkadaşı olan Miriam ile yazışmaya başlar. Konu tabi ki Amerika, Bush, 11 Eylül, Dolar, Euro, petrol ve daha nice aklımızı kurcalayan sorulardır.
Kitapta kaynağı belli olan ve çok derin araştırmaların ürünü olan bilgiler bulacaksınız.. Örnek vermek gerekirse; Özakıncı'ya göre Amerika'nın Irak'ı işgal etme nedeni Saddam Hüseyin'in 2000 yılı Kasım ayında ürettiği petrolü dolar ile değil euro ile satmaya başlamasıdır. Ayrıca, Abd'nin hidrojen ile çalışan araçlar üretmek için ülkemizde bolca rezervi bulunan bor madenine ihtiyaç duyacağı ve bu yüzden ilerleyen zamanlarda bir işgal planı da yapabileceğinden de bahsediyor Özakıncı.
Bunun gibi birçok konudan bahsedilen yazışmalar mevcut kitapta.
Wesley Clark'ın ( 2004 demokrat parti başkan aday adayı emekli general) internet sitesinde yayınlanan "Irak savaşının gerçek nedenleri" makalesinin tam metnine de kitapta yer veriliyor. (Ki bu makale abd basını tarafından bir hayli eleştiri almış!)
Uzun uzun anlatmak yerine okumanızı tavsiye edeceğim bir eserdi. Yine şunu eklemek istiyorum 'tarafsız okunursa' herkesin beğeneceği, gerçekleri anlatan bir kitaptı..
İnceleme sonuna bir de kitapta bahsi geçen ve okurken aklımda melodisi beliren Donna Donna ve We Shall Overcome sizlerle :)
https://youtu.be/j1zBEWyBJb0
https://youtu.be/RkNsEH1GD7Q
Kitap, Soğuk Savaşı ile iki kutba ayrılan dünyada Abd'nin Sovyetleri bitirme planı olarak kurguladigi dine dayalı siyaset politikasını anlatarak başlıyor. Abd, Sovyetleri din üzerinden vurmak için bu yönde propagandalarla İslam dünyasıni yanına çekiyor. Sadece İslam dünyasıyla sinirli olmayan planin Avrupa ayağı da var. 1945'te Sovyetlerin kendisinden toprak istemesi üzerine Abd'nin yanında olmayı tercih eden Türkiye Cumhuriyetinin devlet aklı, adım adım Abd'nin kucağına düşüyor. Abd egitimimize el atarak başlıyor işe. Ekonomik yardımlar ile kendisine bağladığı Turkiye'yi tekrardan Osmanlicilik, İslamcilik cercevesine sokarak İslam dünyasına lider olması yönünde teşvik ediyor. Bunun için siyasal-islamcilari kullanan Abd, Atatürk ilke ve inkılapları özellikle de laiklik ilkesini siyasal ıslamcılar ve onların alternatif tarihcileri aracılığıyla dinsizlik ve zulüm olarak gösteriyorlar, anlatiyorlar. Yazara göre bu gidişatı 27 Mayıs 1960 askeri darbesi ve 27 Şubat darbesi sekteye uğratiyor. Ancak olanca hızıyla proje devam ediyor.

Kitapta özellikle Abd'li yetkililerin 'halifelige' bakışını anlatan demecleri özellikle Clinton'un hilafet aşkı! çok dikkat çekici. Hilafet hilafet diye yanıp tutusanlarin bunları görmesi ve anlaması en büyük dileğim.

Yazarın son bölümlerde ülkemizin aydınlarına serzenisi ve uyarıları da oldukça önemli. Dini anlattığını söyleyen tarikat, cemaat onderlerinin tezlerinin dinle ne kadar uyumsuz oldukları üzerine hiçbir bilgi sahibi olmayan sadece kucumseyen aydinlarimizin da siyasal İslamcıların ekmeğine yağ sürdüğünü çok iyi anlatmis yazar.

Son kısımdaki Mit'in, GenelKurmayin irtica ile ilgili belgeleri, raporları dikkat edilmesi gereken noktalar arasında.

Son olarak kitabı tavsiye ederek okumama vesile olan arkadaşlara teşekkür ederim.

Keyifli okumalar
Keşke bu eseri herkes okusa !!!!. Bu kitabı okuyana kadar son 150 yıllık tarihimizi doğru bilmediğim ortaya çıktı.Çünkü bize doğru aktarmadılar. Kitap da yazılan tüm iddialar fotoğraf ve belgelerle desteklenmiş.Sn Cengiz Özakıncı'yı tebrik ederim.Atatürk ne büyük bir devlet adamı imiş ki ;1945 yılından beri uyguladıkları politikalarla bu cumhuriyeti yıkamadılar.Bize düşen bu yüce mirası da korumamız gerekiyor, Cumhuriyetimize daha sıkı sarılmamız gerekiyor.
Birçok araştırma- inceleme kitabı gibi İblisin Kıblesi de internet başında okunacak kitaplardan.
Yazar siyasi konjonktürü o kadar detaylı okumuş ki yaşanılan olayları kronolojik olarak sıralarken aradaki bağlantıyı kuran zincirleri asla kopartmamış, okuyucuya bir nevi trafik işaretleri gibi gideceği yönleri belirtmiş.
Bazı kitaplar; yürüyen merdivene binmek gibidir, bir kez adım attınız mı siz istesenizde istemesenizde sizi gideceği yöne doğru çeker. İblisin Kıblesi de o tarzda bir kitap.
ÖZellikle bir çok açıdan çöküşlere tanık oldğumuz son yılları anlamak açısından rehber olabilecek nitelikte bir kitap şimdiden iyi okumalar.
( Okuyan okurlar tartışmak ister veya görüş belirtmek isterse mail atmaları rica olunur. )
Cengiz Özakıncı çok başarılı ve bilgili bir yazar. Görüşlerine, tespitlerine ve çıkarımlarına çok güveniyorum. Siyasi kitapları çok severim ama daha önce hiç bi kitabı bu kadar kısa sürede ve zevkle okumamıştım. Gerçekleri farketmek ve analiz yapmamızı kolaylaştırmak adına büyük bir nimet, herkes faydalanmalı.
Merhaba sayın okurlar, değerli araştırmacı gazeteci Cengiz ÖZAKINCI beyefendinin ülkemiz üzerinde emperyalizmin oynadığı kirli oyunlara belgeleri ile tanık oluyoruz. Bizleri tarihte yaşanan acı gerçeklerle yüzleştiriyor. Başrolde yine ABD'nin gizli planlarını, din kisvesi altında ülkemize nasıl empoze edildiğini anlatıyor. Doğru bilinen yanlışlar, insanımızın birbirine nasıl düşman edildiği, kazananın hep emperyalistlerin kaybedeninse bizlerin olduğunu anlatıyor. Benim kendi yorumum tarihimizde bir yerlerde cumhuriyet döneminde, Atatürk'ten sonra yapılan yanlış anlaşmalar yanlış iliklenen gömlek düğmeleri gibi ardı ardına devam ediyor. Biz gençler olarak ülkemize, insanımıza sahip çıkmalıyız. Tüm kitapseverlere iyi okumalar.
Çok sevdiğim bir arkadaşın kütüphanesinde görmüştüm bu kitabı, yazar üzerine ve kitap üzerine o kadar heyecanlı konuşuyordu ki “Bu kitabı okumalıyım” diye içimden geçirdim. İçimden geçirdiğim kelimeleri meğerse dıştan da söylemişim. Önce arkadaştan zorla kitabı aldım okuyacağım diye, sonra baktım kütüphanemde yer alması gereken bir eser, kendime de bir tane sipariş ettim.
Cengiz ÖZAKINCI araştırmacı yazar kimliğinin ete kemiğe bürünmüş halidir.
-Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni-Osmanlı Tuzağı
- İBLİSİN KIBLESİ United States Of İrtica
- Dünden Bugüne Türklerde DİL ve DİN
- Amerikan İmparatorluğunun Sonu EURO-DOLAR SAVAŞI
gibi araştırma kitaplarının yanında
-Münevver
-Neveser
gibi romanları da bulunmaktadır.
Yazarın akıcı bir dili olmakla birlikte savlarını belgelerle destekleyerek farazi konuşmadığını açık ediyor bizlere. Daha önceleri başka yayınevlerinde çıkan kitaplarını, artık kendi yayınevi olan “Otopsi Yayınları” altında basmaktadır. Aynı zamanda “Bütün Dünya” dergisinde yazılarına rastlayabilirsiniz.
Kitaba gelince; ilk bölümde yazar bazı kavramlara açıklık getiriyor. İlericilik, gericilik, muhafazakârlık gibi kavramları nasıl kullandığımızı ve aslında ne manaya geldiklerini hiç sıkmadan anlatması ile kitabın içine çekiyor bizleri.
“İlerici olsun, gerici olsun, tutucu olsun genellikle bütün ideolojiler kendilerine geçmişte bir kök arar, geçmişte düşlerinin gerçekleşmiş olduğu bir dönem yaşandığı savını ortaya atar; bir yitirilmiş cennet imgesi yaratır ve geçmişte yitirilmiş olan o cennet düzeni yeniden ve daha üst düzeyde kurmayı bir ülkü olarak gösterir (Syf.46)” ifadesinde yer alan Yitirilmiş Cennet olgusu bütün dinler ve birçok ideoloji tarafından nasıl oluşturulduğu, belgeler dahlinde anlatılıyor.
İlerleyen bölümlerde bütün semavi dinlerin ve hatta çok tanrılı dinlerin gerici düşünceleri, bu gerici düşünceleri uygularken kullandıkları zorlamalar ve katliamlar, dinlerin bilimle tartılması genel olarak anlatılmaya çalışılıyor. Tabi ki yine belgelerle..
Asıl, kitabın ismine dair (İslam’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü) mevzular ilgi çekici ve hayret verici bir şekilde yazarın kaleminden dökülüyor. İslam’ın VIII-XII yüzyılları arasında yaşamış olduğu bilimsel devrimlerin kökenini yazar; Eski Yunan ve Yakındoğu öğretilerini baz alan usa dayalı bilimciliği savunan Mutezile görüşünün İslam Devletleri tarafından benimsenmesi ve bu görüşe dair medreselerin açılıp, eğitimin us yürütme (mantık) üzerine inşa edilmesi olarak gösteriyor.
Eski Yunan düşünürlerinin bilimsel bilgi ve deneyimlerini Hristiyan olduktan sonra şeytanlaştıran Batı, Aydınlanma çağında özellikle Endülüs’te bulunan İslam âlimleri tarafından öğrenmeleri oldukça ironik.
İslam’da Akılcılığa karşı devrim Gazzali nezdinde ortaya çıkıyor. Çöküşün etmenlerinden en önemlisini Haçlı saldırıları olarak gören yazar; Haçlı saldırılarının yakıp yıkmasından çok haçlı saldırılarına karşı duracak itaatkar Müslüman halkın olmamasından kaynaklı olduğuna dem vuruyor. Çünkü o dönem, bilime ve sanata kendini adamış halkı ikna etmek hamasi ve dini propaganda ile başarılı olamıyor. Din adına savaşacak insanları bulmakta zorlanıyorlar. Tam tersi durum Haçlı ordularında mevcut, Bilimden ve sanattan uzak milletleri Papa rahatlıkla dini kullanarak bir araya getirebilmiş. Bunu gören İslam devletleri Sufiliği kullanarak insanları din adına bir araya getirmeye çalışmıştır. Gazzali özelinde yürütülen bu çalışmalar, us yürütmenin dinsel inançları olumsuz yönde etkilediği görüşünü kabul edip yaymaya başladılar.
Bilimsel Yükseliş ve Çöküşün sebeplerini, sonuçlarını ve bilimin gerekliliğini kitabın birçok yerinde görebiliyoruz. Yazar, tekrarlardan kaçamamış ve birçok yerde bazı hususları defa ker anlatmak durumunda kalmış. Ancak ben, yazarın bu tekrarlamaları özellikle yaptığını düşünüyorum. Çünkü yineleyip daha fazla etki yapması ve akılda daha çok yer etmesini istemiş olabilir yazar.
Kitabı çok seveceğinize ve birçok karanlık konuyu aydınlatacağına eminim.
Not: Haddim olmayarak, Editöryel açıdan tekrar incelenmesi gerekiyor kanımca.
• Hangi yönetim biçimi kişilerin düşünce üretme yetilerinin özgürce gelişimine köstek oluyorsa, o yönetim biçimi gericidir. (Syf.35)
• Form, Biçim demektir.
Deform, ilk biçimin bozulması demektir.
Reform ise, özgün, bozulmamış, ilk biçime geri dönülmesi demektir. (Syf.55)
• “Tarihsel açıdan insan bilimle dini anlaşmaz iki kutup olarak görebilir… Ama ben, “kozmik din duygusu” nun bilimsel araştırmada en güçlü ve en soylu itme gücü olduğuna inanıyorum…” Albert Einstein (Syf.127)
• ....ilerleme, yalnızca bilimsel düşünceyle özgür araştırmaların yapılabildiği, bir önceki kuşağın ürettiği bilgileri bir sonraki kuşağa özgürce aktarabildiği, yabancı toplumların bilgi ve deneyimlerinin çeviri yoluyla edinilebildiği, yeryüzünde o an için var olan en ileri bilimsel bilgilere ulaşılabildiği ortamlarda ve toplumlarda gerçekleşir. (Syf.310)
• Nesturiler ve Nesturilikten Müslümanlığa geçip kendi inançlarını Müslüman adı altında sürdürmeye çalışanlar, Müslüman Araplarca ayrıntıya ilişkin tartışmalara sürüklendikçe, onlara öğretisini koruya geldikleri Aristoteles, vb. gibi Eski Yunanistan-Yakındoğu düşünürlerinin us yürütme yöntemlerini kullanarak karşı çıkmaya başladılar. Müslümanlar bu tartışmalarda Eski Yunanistan düşünürlerinin us yürütme yöntemlerine toslayınca, us yürütme(mantık) bilimini öğrenip kullanmaksızın onları alt edemeyeceklerini anlayarak, Aristoteles, vb. gibi Kur’an öncesi dönem düşünürlerinin yapıtlarını okuyup öğrenmek zorunda kaldılar ve sonunda, Müslüman Arapların da kendi inançlarını Aristoteles’in mantığına uydurarak karşıtlarına benimsetmeye çalıştığı, onları kendi yöntemleriyle vurdukları çok ince tartışmalar oldu.(Syf.336)
• Ey kara cübbeli!.. Senin gündüzün gece
Taş atma dünyayı bilmek isteyenlere.
Onlar Yaradan’ın Sanatı peşindeler;
Senin aklın fikrin abdest bozan şeylerde!..
Ömer Hayyam (Syf.371)
• “Herkes saygı görmek için üztüne güzel giysiler giyer; gelgelelim akıllı ve bilgili kimsenin saygı görmek için güzel giysiye gereksinimi yoktur, o salt usuyla bilgisiyle saygı değer olur.”
Yusuf Has Hacib (Syf.391)

• İnanç ruhun meyvesidir; bedenin değil. O yüzden birini inanca götürmek isteyen kişinin ihtiyacı, iyi konuşma ve doğru düşünme yeteneğidir; şiddet ve tehdit değil…
Papa XVI Benedict (Syf.433)

Yazarın biyografisi

Adı:
Cengiz Özakıncı
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
1954
1954 yılında doğdu. 1979 yılında yazdığı, yayımlamasına izin verilmeyen ve basılmadan önce el konulan ilk kitabı; Marksist Açıdan Kemalist Devrim, ardından yayımladığı Yeni Demokratik İşçi Birliği, imzalı bildiriler nedeniyle yargılanarak, 5 yıl hapse mahkum edildi. Beş yıllık tutukluluğun ardından serbest kaldı. Yazmaya devam etmekte.

Yazar istatistikleri

  • 54 okur beğendi.
  • 271 okur okudu.
  • 2 okur okuyor.
  • 313 okur okuyacak.

Yazarın sıralamaları