Charles Dickens

Charles Dickens

Yazar
8.4/10
3.299 Kişi
·
12.932
Okunma
·
1.296
Beğeni
·
21.285
Gösterim
Adı:
Charles Dickens
Tam adı:
Charles John Huffam Dickens
Unvan:
İngiliz Yazar
Doğum:
Portsmouth, İngiltere, 7 Şubat 1812
Ölüm:
Higham, Kent, İngiltere, 9 Haziran 1870
Charles Dickens (7 Şubat 1812 – 9 Haziran 1870), İngiliz yazar.

Hayatı

Memur bir babanın oğlu olarak 1812 yılında doğan Dickens'ın ilk yılları refah içinde geçse de babasının borçları yüzünden hapse girmesiyle sefaletle tanıştı. Henüz 11 yaşında iken bir boya fabrikasında çalışmak zorunda kaldı. 15 yaşında bir avukatın yanına giren genç Dickens, öğrenmeye meraklı olduğu için boş zamanlarında stenografi öğrendi. 1835 yılında Morning Chronicle gazetesine stenograf olarak girdi ve 1835’te “Boz” takma adıylaBoz’un Karalamaları başlığında notlar yayımlamaya başladı.

1837'de ise esas onu ünlendirecek olan Bay Pikvik'in Serüvenleri adlı kitabını yayımladı. Aynı yıl içinde Catherine Hogarth ile evlendi. 1840 yılında ölen baldızı Mary’e ithaf ettiği Antikacı Dükkanı romanını yayımladı.

1840'ta Amerika’ya gitti ve burada büyük bir coşkuyla karşılandı, ama Genel Okur İçin Amerika Notları kendisini o kadar içtenlikle ağırlamış olanlarda şiddetli tepkilere yol açtı. 1843 ile 1846 arasında bol bol seyahat eden Dickens, bu seyahatlerde dönemin ünlü yazarlarıyla tanışma fırsatı buldu. Bu dönemde yine Daily News gazetesini ve Household Words dergisini çıkardı.

1858 yılında karısından ayrılan Dickens, bu dönemden itibaren yine sık sık seyahate çıktı, konferanslar verdi. Ama sonunda çok yoruldu ve Gadshill’deki evinde istirahate çekilmek zorunda kaldı. 1870’te de şöhretinin zirvesindeyken öldü. Mezarı Londra'daki Westminster Kilisesi'nde bulunmaktadır.
Tekrar buluşacağız, bu dünyadan yorgun ayrılanların huzura kavuştuğu o yerde!
Charles Dickens
Sayfa 453 - Koridor Yayıncılık
Eğer bir bayan, bebek gibi olsun olmasın, gözünün önünde düşüp bayılıyorsa bunu görmek için dürbüne ihtiyaç yok.
Dünya üzerindeki erkekler, cennette hep yaz mevsiminin yaşandığı günlerden, günümüzün günahkar diyarlarındaki kış günlerine kadar daima aynı yolda bir kadının aşkına uzanan yolda ilerlemiştir.
Şimdiye kadar yaptığım her şeyden çok daha güzel bir şey yaptım ben ve artık şimdiye kadar bildiğim her yerden daha büyük bir huzurla dinleneceğim bi yere doğru gidiyorum
Charles Dickens
Sayfa 511 - Koridor Yayıncılık
Arkadaşların ricası üzerine bir inceleme yapmaya çalışacağız...

Bana kitabı hediye eden çok değerli arkadaşım, kardeşim olan Melek yeter 'e sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Şöyle bir not da yazmış: " Sozdar Bey'e hediyemdir
Melek Yeter"

Kitabı Melek ile beraber birçok insan övmüştü bana. Yani anlamadım çok övdükleri kadar bulamadım kitabı. Akıcı desen akıcıydı acaba kurgusunda mı hata vardı... Onu bir türlü çözemedim. Berbat bir kitaptı diyemem. Kesinlikle değildi. Bilâkis güzel bir kitaptı. Fakat övdükleri kadar benim zihnimde karşılığı yoktu.

Kayda değer bütün incelemeleri okudum. Yani biraz uzun olanları. Daha çok spoilerle anlattıkları için -hatta uzun olanların hepsi aşırı spoiler içeriyor incelemelerin- ben de az spoiler vererek anlatmak istiyorum. Kitabın kimi incelemeleri Sosyolojik kimi incelemeleri de Tarih bilimi bazında kaleme alınmıştır. Onlara diyeceğim yoktur. Hakikaten çok güzel incelemeydiler. Onların mecburen spoiler vermeleri gerekiyor. Çünkü bu işi masaya yatırarak adeta 'kılı kırk yararak' yapmaları gerekiyor. Açıkçası okurken büyük keyif aldım.

'İki Şehrin Hikayesi' adlı kitap ilk sayfalarında ikili zıtlıklarla (diyalektik) başlıyor. Âdeta kulak aşinası olsun diye iki şehri de bu düşüncenin tabanına alarak konuya giriş yapıyor. En İyi-En Kötü, Akıllı-Aptal, Karanlık-Aydınlık... "Bunlar tamam da Londra-Paris... Bunların zıtlıkla ne alakası var." Demeyin. Tarih boyunca sizin de malumunuz üzere İngiltere ve Fransa arasında birçok savaş yaşanmıştır. Bunlar günümüzde yok ama Fransız ihtilâli ve öncesinde hâlâ kinli zihinler adeta bu işin piyasası olup düşmanlıklarını devam ettirmişlerdi.

Tarih 1775... Fransa'da ihtilal temelleri atılıyordu. 1789'da bu temeller üzerine Milliyetçilik inşaa edilecekti. Diğer adıyla Ulusalcılık... Bunlar etrafında dönen ve insanların bedenlerinin sürekli ahirete irtihal ettiği bir dönem... Suçsuz insanların hapis yattığı bir dönem... Onlardan biri de Doktor Manette... Kızı Lucie ile yeni bir yaşam kurmanın peşindedir. Tabi bunu dönemin buhranlarından sıyrılarak yapmaya çalışacaklar. Charles Darney de... O da Lucie'yi seviyor. Zamanla evleniyorlar. Bunların etrafında birkaç karakter daha var. Fakat bu karakterlerden benim ilgimi çeken Defarge çifti oldu. Bana Sefillerdeki Otelci Tenardier çiftini hatırlattı. Okuyunca-veya okuyanlar- ne demek istediğimi anlayacaksınız. Âdeta başlarına bela oluyorlar. Kitaptan spoiler verme taraftarı değilim. Bu yemek yapmaya benzer; hangi baharatını fazla atarsan o baharat yemeğin tadını kaçırır. Bu benim ilkemdir.

Kitap üzerine yazılan incelemelerden bahsetmiştik. Tekrar dönecek olursak birkaç şey daha eklemek istiyorum. Daha doğrusu sade bir eleştiri değil. Aynı zamanda kitabı da ele alıp değerlendireceğiz. "Bir ülkenin yöneticileri halkına benzer diye bir söz hatırlıyorum. Kime ait olduğu aklıma gelmedi. Hakikaten çok doğru bir söz. Ya arkadaşlar bunların Aristokratları ve yönetici sınıfına mensup olan insanları kadar halkı da zalimlik yapmıştır. Nasıl ki halk kalkıp Ulusalcılığı savunarak ihtilal yapıp hatta bu işi çığırından çıkardıysa yansıma olarak demek ki bu yöneticiler ve aristokrat sınıfındakiler de aynı şekilde halka zulmetmişlerdir. Kısacası al birini vur ötekine. Milletin başı giyotinde giderken Fransa Millet'i dans edip zafer sarhoşluğu yaşıyordu. Kadınlar elinde iğne iplik bir şeyler örüyordu. Hayırdır ya film mi oynatıyorlar. (Çok heyecanlandım bırakın beni dalacağım) Akıllı olun! Bunlar bize medeniyeti öğretemezler! Bunların sarayında tuvaletleri dahi yoktu. O yüzden parfüm sektörleri gelişkindir. Bunlar yani bunlar dediğim Fransız ihtilâli... Milliyetçilik... Ulusalcılık... artık ne derseniz, onlara yaradı. Fakat dünyaya yansıyan haline ne demeli. İngiltere çabuk hissedip önlemini aldı. Dershaneye gittiğim zamanlardaki tarih hocamın deyimiyle: "İngiltere kendi sömürülerine 'otur oturduğun yerde' demiştir." Osmanlı parçalanmış ve diğer milletler de kendi bağımsızlığını kazanma peşime düşmüştür. Hâlâ da acısını çekiyoruz. Fransa İhtilal'ini çok iyi işlemiştir. Fakat her nedense bunlar bana çok basit geliyor. Acaba günümüzde yaşananlardan dolayı mı. Ki zaten esamisi okunan ülkeler sonrada kardeş olup 1. Dünya Savaşı ve öncesinde Osmanlı'yı perişan eden ülkelerdi. Belki de bu yüzden umurumda olmadı. Kitabın bir faydası daha var. Hani bize öğretilen tarih derslerinde sadece teknik bilgiydi. Burada neler yaşanmış bir göz atın derim. Bu yönüyle çok faydalı buldum. Adolf Hitler'in yaptığı da Ulusalcılık idi. İtalya da çıkan faşizm'in de temeli buraya dayanıyor. Kalkıp Fransadaki ihtilale sırf bu yüzden alkış tutamam. Bir tarihi veri olarak nazar-ı itibare alırım. Yani bize zararı olmuş faydası olmamıştır. Osmanlı döneminde imtiyaz denince İlk Fransa akla gelir. Ama bu ülke kalkıp çok sonraları başımıza bela oldu. Besledik kargayı oydu gözümüzü. Zaten ben de bir türlü anlam veremedim hâlâ da veremiyorum. Osmanlı en güçlü döneminde bile Fransa'ya ayrıcalıklar tanımıştır.


Kitap amaca bağlı bir şekilde iyi veya çok iyi olabilir. Bunu yukarıda da zikretmiştik.
Tekrarlamanın bir manası yoktur. Benim fikrimce okunması gereken bir kitaptır. Birçok ilimle alakalı bir romandır. Dönemi anlamak adına çok önemli bir yapıttır. Okuyunuz.
İki Şehrin Hikayesi, dünyada tüm zamanların en çok satan kitabı (200 milyonun üzerinde) Lisedeyken okumuş olmama, sonunu bilmeme rağmen tekrar heyecanla okudum. Kitap 1700 lü yılları, Fransız İhtilali' ' ni ve öncesini anlatıyor. İhtilal öncesi ezilmiş, sömürülmüş, sefalete sürüklenmiş halk, sefa içinde yaşayan asilzadelere, adaletsizliğe başkaldırmış ve devrimle birlikte yeni bir dönem başlatmıştır. Fakat yıllarca ezilip, sömürülen halk, bundan kaynaklı bir kin ve öfke biriktirmiştir. Bu öfke onları aslında asilzadelerden daha acımasız yapmış ve suçlu, suçsuz pek de ayırt etmeksizin yüzlerce insanı giyotinle idam ettirmiştir.

Haksız yere hapsedilmiş ve 18 yıl hapishanede kalmış, bundan dolayı da çıldırmış Dr. Manette, Dr Manette'nin kızı Lucie ve Lucie'nin eşi asilzadelerinden olan Charles Darnay, Dr. Manette' nin eski uşağı Defarge ve karısı, Dr. Manette' nin sadık dostu banka müdürü Lorry ' in Paris ve Londra arasında yaşanan hikayesi. Ama benim için bu kitabın en önemli karakteri Lucie ' ye platonik şekilde aşık olan Avukat Sydney Carton ' dur. Gerçekten kitabın seyrini değiştiren ve muhteşem bir finale sebep olan Carton, bu romanın olmazsa olmazı bana göre. Bunca vahşete ve zulme tanık olmuş insanların ruhsal değişimlerini ele almış yazar. Aynı zamanda kitaptaki tarihi bilgilerden de faydalanabilirsiniz. Ama kitapta İngiltere ve İngilizler bir tık üstün tutulmuş gibi. Bu da sanırım yazarın İngiliz ve biraz da milliyetçi olmasından kaynaklı. Kısacası dünyada en çok satan kitap ünvanını sonuna kadar hakkeden bir roman ve tavsiye ederim.
Yazarın okuduğum üçüncü kitabı. Okumaktan büyük bir zevk aldığımı söyleyebilirim. Roman kahramanı "Pip" tesadüfen kaçak bir mahkuma rastlar ve yaşamı beklemediği bir şekilde değişir. "Pip" sonunda hayatta istenen şeyleri elde etmenin; başkalarına umut bağlayarak değil kendi azim, kararlılığı ve çalışkanlığıyla mümkün olabileceğini öğreniyor. Yazar bu kurgu üzerinden dönemin İngiliz toplumunun yaşantısını okuyucusuna etkileyici bir anlatımla aktarıyor. Kesinlikle tüm okurların kitaplığında bulunması gereken bir klasik olduğunu düşünüyorum.
"En iyi zamanlardı; en kötü zamanlardı. Bilgelik çağıydı; ahmaklık çağıydı. İnanç dönemiydi; şüphecilik dönemiydi. Aydınlığın mevsimiydi; karanlığın mevsimiydi. Umut baharıydı; umutsuzluk kışıydı. Öncemizde her şeyimiz vardı; öncemizde hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz doğrudan cennete gidiyorduk; hepimiz doğrudan cehenneme gidiyorduk. Kısacası o dönem de bugünkü gibiydi; öyle ki, dönemin en gürültücü yetkililerinden kimileri, hem iyisi hem de kötüsü için 'en' ile başlayan karşılaştırmalarda ısrarcıydılar."

Bana göre bu alıntı hem romanımızın başı hem de romanın anlatmak istediği herşey...

Romanımız Fransız ihtilal'i öncesinde başlayıp ihtilal ve sonrasıyla devam ediyor. Roman kahramanlarımız olan Charles Darney ve Lucia nın yaşadığı aşk hikayesi üzerinden, dönemin sosyo-politik durumu anlatılmaktadır. Kitabın en önemli özelliği ihtilal sonrasında Fransa'nın nasıl bir yer olduğunu anlatması hasebiyledir.

Fransa'da halkın uğradığı haksızlıklarla ihtilal olmuş fakat haksızlık ihtilal sonrası da devam etmektedir. Aradaki tek fark zulmeden değişmiş, zulüm devam etmiştir. Okuyucuya bir fikri empoze etmeyip, okuyucuyu düşündüren, kıyas yapabileceği bilgileri sunan bütün bunların yanında birde güzel bir aşk hikayesinin işlendiği eşsiz bir kitap..
Bu kitabı, Elif Kimya ın öneri ve incelemesinden sonra okuma kararı aldım. Gerçekten onca övgüye layık bir eser. Fransız İhtilali ve sonrasında yaşanan olayları ve halkın durumunu en güzel haliyle anlatmış yazar. Bir tarafta zengin ve asilzadeler tarafından haksızlığa uğrayan zavallı halk, bir tarafta bu haksızlığı onlara fazlasıyla ödeten asi ve güçlü halk. Gün olur devran döner sözü tamamen bu kitaba uygun. Kesinlikle gönül rahatlığıyla önerebilirim.
Bir Noel Şarkısı ile Charles Dickens okumaya başlamış ve ardından okumak için Oliver Twist, İki Şehrin Hikayesi, Büyük Umutlar şeklinde bir sıralama yapmıştım. Oliver Twist konusu itibariyle diğerlerinden önce okunabilir gibi geldi ama şimdi Oliver Twist nedeniyle yazarın diğer kitaplarına fazlasıyla ön yargılıyım. Okumak için çok heyecanlı olduğum bu kitap beni hayal kırıklığına uğrattı. Yoğun olmadığım dönemlerde bir kitabı bitirmem genelde bu kadar uzun sürmez, son günlerde boş zamanım bol olmasına rağmen Oliver Twist adeta elimde sürümdü.

Bilindiği üzere Oliver Twist yoksullar evinde dünyaya gelmiş anne babası olmayan bir çocuğun başından geçenleri anlatıyor. Kitabın ilk elli-altmış sayfası iyiydi, yani Oliver'ın ilk aşamada yaşadıkları ve çevresindeki insanlarla ilişkilerinin anlatıldığı ilk kısımlar sıkıcı değildi. Ama ardından kitap öyle bunaltıcı hale geldi ki bir ara yarım bırakmayı bile düşündüm. Açıkçası bu kitap ile on günümün çöpe gittiğini düşünüyorum. Kitaba ismini veren karakterimiz Oliver dışında her şeyi okudum gibi geldi. Bir o karakter, bir bu karakter, sıkıcı diyaloglar, bunaltıcı mekan tasvirleri ve daha bir sürü olumsuz nokta... kitaba başlarken yazar bizi en başından Oliver'ın hayatına sokup sonuna kadar ağırlıklı olarak onun eylemlerine, düşüncelerine yer verecek diye düşünürken son derece sıkıcı karakterlerin aynı derecede sıkıcı hayatlarını, konuşmalarını okudum. Kitapta hiçbir karakteri sevemedim. Oliver bile çoğu bölümde neredeyse görünmez olduğu için ona da ısınamadım. Oysa kitabı okumaya başladığımda Oliver Twist karakterini çok seveceğimi düşünüyordum.

Charles Dickens Victoria döneminde yaşamış bir yazar, eserlerinde de bu dönemin izlerini görmek mümkün. Sanayileşme ile birlikte ekonomik adaletsizliklerin daha gözle görülür olduğu, kadınların sıkı kurallara tabi tutulduğu bir dönemden bahsediyoruz. Kitaplar yazıldıkları döneme ayna tutar ve o dönemlerin düşünce yapısını yansıtır. Oliver Twist'te de bu durumu görüyoruz ancak beni asıl sinirlendiren nokta şuydu: Oliver Twist kitabı başka bir şey anlatsaydı, örneğin konu olarak kadın-erkek ilişkilerini anlatan bir kitap olsaydı "Aaaa evet bu yüzden bu tür cümlelerle anlam daha da pekiştirilmiş," derdim. Ancak konusu yetim bir çocuğun yaşadıkları olan bir kitapta neredeyse üç-dört sayfada bir karşıma çıkan "kadın dediğin böyle yapar, kadınlar hep böyledir zaten" tarzındaki cümleler aşırı sinir bozucuydu. Charles Dickens kendi bilinç altındakileri böyle cümlelerle araya serpiştirmiş gibi hissettim. Her kitabı yazıldığı döneme göre değerlendirmek gerekiyor olsa da "kadın dediğin (hattâ zaman zaman karı), kadın dediğin, kadın dediğin kelimeleriyle başlayan cümleler beni çok rahatsız etti.

Kitapta düşündüren noktalardan biri şuydu: Bir doktor düşünün, birçok insanın ölümüne şahit olan bir doktor. Bu mesleği icra eden bir insan zaman ilerledikçe acılara, ölümlere karşı duyarsız bir hale gelebiliyor. O kadar çok hastalık, ölüm görüyor ki bu durum artık o kişiyi zihinsel anlamda etkilemiyor. Oliver Twist'te de kimsesiz çocukların bakıcılığı görevini üstlenen kişilerde gördüm bu durumu. Bu kişiler artık o kadar çok yetim, öksüz çocuk görmüş ki bu durum onları hissizleştirmiş hattâ taş kalpli biri haline getirmiş. Biz mesleğimizde tecrübe kazanmış, artık bir şeyleri otomatik hale getirmiş olabiliriz ancak diyalog kurduğumuz kişilerin bu tür bir durumla ilk kez karşı karşıya kalmış olabileceği ihtimalini düşünmeliyiz.

Oliver Twist'i bitirdim ancak biri bana bu kitap için olumlu anlamda ne söyleyebilirsin şeklinde bir soru sorsa aklıma gelebilecek bir şey olduğunu sanmıyorum. Oliver Twist nedeniyle yazarın şu anda elimde olan İki Şehrin Hikayesi kitabını okumayı aylar sonrasına erteleyeceğim gibi görünüyor. Oliver Twist'i okurken hayata oldukça zor şartlar altında başlamış başka bir çocuğun hikayesini anlatan bir kitap geldi aklıma: Rüya Dağıtan Çocuk. O kitapta da Christmas isimli bir çocuğun doğumundan yetişkinliğine başından geçenleri okumuştum. Durum şu ki, yazarı Charles Dickens diye Oliver Twist'in hiç değilse isim olarak biliniyor olması, ama sırf günümüz kitaplarından olduğu için ve ünlü bir yazara sahip olmadığı için Rüya Dağıtan Çocuk'un çok az bilinmesi, hak ettiği değerin binde birini bile görmemesi oldukça sinir bozucu. Klasik kitap, klasik kitap diyerek yırtınan ve diğer kitapları "popüler kültür ürünü yaaaa" diyerek çöp olarak nitelendiren nitelikli okurlar(!) olduğu sürece biz daha çok görürüz hak etmediği halde göklere çıkarılan ve fazlasıyla hak ettiği halde raflarda tozlanıp giden kitapları. Sonuç olarak Oliver Twist'i tavsiye edemeyeceğim. Okurken bu derece sıkıldığım çok az kitap olmuştu. Bu kitabın ardından klasiklere kısa bir süreliğine ara verip kendi okuduğum türdeki kitapları kucaklama isteğim daha da pekişti. Zira bu okuma sırasında bolca "Kristin Hannah'ın, Tess Gerritsen'in, Debbie Macomber'ın, Dan Brown'un, Harlan Coben, John Verdon, James Dashner, Grange ve daha birçok olağanüstü yazarın gözünü seveyim ben" şeklinde düşündüm. Hepinize keyifli okumalar ve mutlu hafta sonları.
Fransız Devrimi, Aydınlanma düşüncesi, kuldan yurttaşa geçiş, ulus devlet ve seküler bir yaşam kültürünün oluşması açısından insanlık tarihinin önemli bir aşamasıdır. Fransız devrimi her ne kadar özgürlük, eşitlik ve kardeşlik sloganı ile anılsa da, esas simgesinin kan olduğu söylenir. Devrimin kan dökülerek yapılabilir olduğu ve devrimin kendi evlatlarını da yediği birer klişe olarak kabul edilse de, “İki Şehrin Hikayesi” bu klişe perdesini yıkıp, bizi Fransız Devrimindeki bu gerçekle yüzleştiriyor. O kadar insan ölüyor ki, neredeyse kitabın sayfalarından kan damlıyor. Ama bu yanıyla kitap bizlere devrim kavramını da sorgulatıyor.

1859 yılında tefrika edilmeye başlanan roman, yazıldığı yıldan yaklaşık 75 yıl öncesini anlatıyor. Kitabı okumadan önce, 18. Yüzyılda Londra ve Paris şehirlerinin toplumsal ve siyasi karşılaştırması konusunda geniş bir gözlemle karşılaşacağımı düşünürken, toplumsal detaylar, dar bir çevrenin hikayesinin arkasında fazla silik bir gölgeye dönüşmüş.

İki şehir arasında geçiş yapan ve aslen Fransız iken İngiltere’de yaşayan karakterlerin (Dr. Manette, Dr Manette'nin kızı Lucie ve Lucie'nin eşi Charles Darnay) etrafında dönen roman, aslen İngiliz olan ama ana karakterlerin etrafında devrim sonrası Fransa’ya geçmek zorunda kalan yan karakterlerle (banka görevlisi Mr. Lorry, Avukat Sydney Carton, banka koruma görevlisi Mr. Chuncher, evin dadısı Mrs. Pross) besleniyor.

“İki Şehrin Hikâyesi”nin, olayın örgüsünün, karakterlerin derinliğinden daha güçlü olduğu bir roman türü olduğunu söyleyebiliriz. Gizemli bir Paris seyahati ve orada bir şaraphane ziyareti ile başlayan ve gizemli bir ismin Londra’ya götürülmesi ile hızlanan roman, bir anda bizi Londra’da bir mahkeme salonuna taşıyor.

Mahkemedeki dava ve karakterler, romanın kilit noktasını oluşturuyor. Roman bize, mahkeme sonrası bir aşk hikâyesi ile rutinine geçiş yaptığımızı düşündürüyor. Londra’daki bu mutluluk tablosu esnasında, romanda ara ara, Fransa’ya geçiş yapıp, kırsalda bir aristokratın gizemli ölümü ile Paris sokaklarındaki ajan ve devrimcilerin gizemli koşuşturmasına tanıklık ediyoruz. Romanın en çarpıcı sahneleri ise, Paris’te yaşanan devrim ve sonrasında aristokratlara yönelik büyük nefret ve şiddetle ortaya çıkıyor. Charles Dickens’in roman boyunca parça parça kesip, biriktirdiği kumaş parçaları yavaş yavaş birleşip, göz çarpıcı bir kostüme dönüşüyor.

Her ne kadar gölgede kaldığını düşünsem de, Paris ve Londra’nın toplumsal dokularının benzerliği veya farklılıklarına dair gözlemler göze çarpıyor. 18. Yüzyılda şiddetin, ya da toplumların linç veya kan görme histerisinin nasıl doruk yaptığını kolaylıkla fark ediyoruz. Londra’daki davada da, devrim sonrası Paris’teki davalarda da, toplumun davalara nasıl müdahil olduğu ama bu müdahilliğin aslında bir kitlesel lince dönüştüğünü görmek mümkün. Bunda ortaçağın karanlık döneminin etkisi olduğu kadar, burjuva devrimi öncesi toplumlarda yaşanan ekonomik dönüşüm ve beraberinde getirdiği krizin de etkili olduğunu düşünebiliriz. Ama roman bize bu konuda ipucu vermiyor.

Ancak bu benzerliğe karşın, monarşiden burjuva demokrasilerine geçiş dönemlerinde, Fransa bu dönüşümü kanlı bir devrimle yaparken, İngiltere’nin bu süreci daha yumuşak bir geçişle ve keskin hatları olmayan dönüşümle yaşamasının cevabı da bu romanda yok. Bir İngiliz olan Charles Dickens’in, romanda sanki bunu İngilizlerin centilmenliğine bağladığını düşündürten nüanslar var. Örneğin son sahnelerden birisi olan, Mrs Pross ile Mrs. Defarge’nin kozlarını paylaştıkları sahnede, Dickens, tüm kitap boyunca sergilediği İngiliz ve Fransız toplumlarını bu iki karakter nezdinde hesaplaştırıyor. Ve galip gelen İngiliz oluyor. Bu sanki İngiliz sisteminin, Fransız sitemine üstünlüğüne dair bir simgesel çatışmaya denk gelen bir sahneye dönüşüyor.

Kitabın en önemli etkilerinden birisi, Fransız Devrimini sorgulamamıza neden olması. Akan kanın miktarı, basit anlamda bir iktidarı devralmanın çok ötesine geçiyor ve devrim sonrasının şiddeti, hemen hemen neredeyse devrim öncesini aratmıyor. Cumhuriyetin içeriğinden çok slogan olarak ön plana çıkması ise, belki de 20. Yüzyılda ulus devletlerin gireceği krizi, bize o günlerden işaret ediyor.

2016’da okuduğum bir klasiğin daha İngiliz Edebiyatına denk gelmesi rastlantı olsa da, 2017’de okuma listeme klasikleri ekleme hususunda beni bir kere daha teşvik eden bir eser oldu.
Charles Dickens'ın bütün eserlerini okumaya karar vermemin ardından ilk tercihim Noel Şarkısı oldu. Noel Şarkısı hem yazarın en az sayfa sayısına sahip kitabı, hem de yetişkinlerin de okuyabileceği bir çocuk kitabı olması nedeniyle bence yazarı okumaya başlamak için en mantıklı tercih. Noel Şarkısı ile Dickens serüvenim başlamış bulunuyor. Kitabı okurken animasyon filmi izliyor gibi hissettim ki zaten kitap sinemaya uyarlanmış ve en kısa zamanda filmini de izlemek istiyorum. Kar, kış temalı kitapları zaten çok seven biri olarak Noel gecesinde ailelerin bir araya gelip birlikte vakit geçirdikleri kısımların betimlemelerini oldukça keyif alarak okudum.

Kitapta Scrooge isimli oldukça cimri, gülmek nedir bilmeyen, soğuk kış gecelerinde bile ısınmak için kömür yakmaya kıyamayan, yani her kuruşun, her dakikanın hesabını yapan bir karakter mevcut. Bir Noel gecesi geçmiş, şimdiki zaman ve geleceğin hayaletleri Scrooge'u alıp kendi yaşamında bir yolculuğa çıkarıyorlar. Amaçları Scrooge'a yanlışlarını gösterip, asıl yapması gerekenlerin neler olduğunu hatırlatmaktır. Ne dersiniz, sizce huysuz, cimri somurtkan Scrooge iyi kalpli, güler yüzlü, cömert bir kişi haline gelecek mi?

Noel Şarkısı elinize alıp okumaya başladığınızda bir gün içinde bitirebileceğiniz,  okuru sıkmayan bir kitap. Çocuk kitabı olarak tanımlansa da bence her yaştan kişiler okuyabilir. Ayrıca Can Yayınları'nın kitap tasarımına bayıldım. Kapak, sayfalarda yer alan resimler kitabı çok daha eğlenceli hale getiriyor.

Pişmanlık kavramının masalsı bir anlatımla,  oldukça duru bir şekilde anlatıldığı Noel Şarkısı verdiği mesaj açısından da beğenimi kazandı. Birçok insan şu konuda hemfikirdir: Bir kez geldiğimiz bu dünyada haddinden fazla hırs, açgözlülük ve boşa yapılan eylemlerle zaman kaybetmek yerine, mümkün olduğunca hayatın kıymetini bilmeli ve zamanımızı dolu dolu geçirebilmeliyiz. Bazı kişiler çeşitli bahaneler üretip "Ne yapalım, nasıl dolu dolu geçirelim?" diyebilir. Bence işe güzel bir film izlemek, güzel bir kitap okumak veya en kolayından karşınızdaki kişiye küçük bir tebessüm armağan ederek başlayabilirsiniz. Hiçbir insanın kaçamayacağı malum son geldiğinde geriye baktığınızda yaptığınız kötülükleri düşünmek yerine neden ne kadar sevildiğinizi,  güleryüzünüzle, samimiyetinizle insanlarla kurduğunuz ilişkileri veya hayatınızda yer alan güzellikleri düşünmeyesiniz? Surat asmak yerine gülümseyin, saatlerce boş boş oturmayın ailenize, sevdiklerinize zaman ayırın,  okuyun, izleyin, öğrenin. Pişman olacağınız şeylerin sayısını mümkün olduğunca en aza indirin.

Son olarak, okuyacağım bir sonraki Charles Dickens kitabı Oliver Twist olacak. Küçük Oliver'ın hayatını da fazlasıyla merak ediyorum. Hepinize keyifli okumalar...
Arkadaşlar bu kitabı okuyun, okuyun, ben de bir kez daha okuyacağım.
1789 Fransız İhtilali, halkın yıllarca boyun eğdiği kralın kafasını alıp sokaklarda dolaşması, soylu sınıfının düşüşü, giyotinin masum canları bile acımasızca götürüşü, 1.Cumhuriyet'in ilanı, halkın kana susamışlığı ve intikam...
İntikam çok daha ağır basıyor. Zamanında soylu sınıfının geniş kısmının zerre değer vermediği aşağı tabaka dizginleri ele alıyor ve döktükleri her damla kanın fazlasını istiyor. Yıllarca açlıkla mücadele eden, köle durumuna düşüren sisteme karşı çıkan halk, cahilliği yüzünden sesi en çok çıkanı destekliyor, mahkemeler artık kim daha çok zenginse değil, kim daha çok bağırıyorsa onu haklı çıkarıyor. Halk cahil, o yüzden suçsuz insanlar da giyotine gönderiliyor, ama halkı cahil bırakan da onu açlığa terk eden de kralın soytarıları ve kral, kendi idamlarında kendi parmakları var.
Roman, masum olmasına rağmen, ailesinden kalan soylu ünvanı yüzünden idama mahkum edilen, ilkinde haklı bulunan ama intikam için tekrar mahkemeye çıkarılan Charles Darnay, ona tıpatıp benzeyen, hayatın sillesini yemiş, oldukça zeki, hak etmediğini düşündüğü duyguları yoksayan, bunun içindir ki duygusuz sanılan Sydey Carton üzerine kurulmuş. Bu iki gencin sevdiği masum bir genç kız da hikayeyi tamamlıyor.
Kitabın sonlarına doğru Sydney Carton'un tavrı, hüznü hala aklımda, onu unutamam.
Kitap olağanüstü, ilk elli sayfa konuya girmeye zorlanabilirsiniz ama devam etmeye değer. Charles Dickens beni derinden etkiledi, ne desem az gibi geliyor. O yüzden topu size bırakıyorum :)
Bu kitabı bitirir bitirmez kağıda, kaleme sarılıp bir şeyler karalama ihtiyacı hissettim. Kesinlikle okunması gerekenlerden! Kitapta 1700'lü yılların Fransa ve Ingiltere'sini anlatıyor. Muhteşem bir hayal gücü bu. Krallar, soylular ve köleler...Yazar dönemin o fakirliğini, umutsuzluğunu ve soylulara olan kini o kadar güzel tasvir etmiş ki okumaktan da öte yaşıyorsunuz adeta. Ilk başlarda farklı farklı karakterlerin hikayeleri aracılığıyla anlatılmaya başlanıyor kitap, bu yüzden kitabın başlarını bir miktar sıkıcı bulabilirsiniz. Ama daha sonra raylar yerine oturunca ve tüm karakterler ortak bir noktada birleşince inanılmaz bir akıcılıkta ilerliyor. Aslında Fransız Ihtilali'nin tarih kitaplarında okuduğumuzdan bambaşka olduğunu, bunun tam anlamıyla bir vahşetin hikayesi olduğunu görüyorsunuz. Halkın senelerdir süregelen köleliğinin, değersizliğinin vermiş olduğu intikam duygusuyla örgütlenip, bütün o soyluların, kralların kellelerinin sokaklarda gezdirilmesinin ve dahası bundan büyük bir zevk aldıkları bir hikayeyi okuyorsunuz. Suçlu, suçsuz kim varsa zevkle öldürülüp bir de bununla gurur duyan daha fazla kelle yok mu diyen cığırından çıkmış Fransız halkı... Bir de kitabın sonundaki o fedakarlık boğazımda yutkunamadığım bir yumru oluşturdu.. beni etkileyen kitaplar arasına girdi bu yönüyle.

Yazarın biyografisi

Adı:
Charles Dickens
Tam adı:
Charles John Huffam Dickens
Unvan:
İngiliz Yazar
Doğum:
Portsmouth, İngiltere, 7 Şubat 1812
Ölüm:
Higham, Kent, İngiltere, 9 Haziran 1870
Charles Dickens (7 Şubat 1812 – 9 Haziran 1870), İngiliz yazar.

Hayatı

Memur bir babanın oğlu olarak 1812 yılında doğan Dickens'ın ilk yılları refah içinde geçse de babasının borçları yüzünden hapse girmesiyle sefaletle tanıştı. Henüz 11 yaşında iken bir boya fabrikasında çalışmak zorunda kaldı. 15 yaşında bir avukatın yanına giren genç Dickens, öğrenmeye meraklı olduğu için boş zamanlarında stenografi öğrendi. 1835 yılında Morning Chronicle gazetesine stenograf olarak girdi ve 1835’te “Boz” takma adıylaBoz’un Karalamaları başlığında notlar yayımlamaya başladı.

1837'de ise esas onu ünlendirecek olan Bay Pikvik'in Serüvenleri adlı kitabını yayımladı. Aynı yıl içinde Catherine Hogarth ile evlendi. 1840 yılında ölen baldızı Mary’e ithaf ettiği Antikacı Dükkanı romanını yayımladı.

1840'ta Amerika’ya gitti ve burada büyük bir coşkuyla karşılandı, ama Genel Okur İçin Amerika Notları kendisini o kadar içtenlikle ağırlamış olanlarda şiddetli tepkilere yol açtı. 1843 ile 1846 arasında bol bol seyahat eden Dickens, bu seyahatlerde dönemin ünlü yazarlarıyla tanışma fırsatı buldu. Bu dönemde yine Daily News gazetesini ve Household Words dergisini çıkardı.

1858 yılında karısından ayrılan Dickens, bu dönemden itibaren yine sık sık seyahate çıktı, konferanslar verdi. Ama sonunda çok yoruldu ve Gadshill’deki evinde istirahate çekilmek zorunda kaldı. 1870’te de şöhretinin zirvesindeyken öldü. Mezarı Londra'daki Westminster Kilisesi'nde bulunmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 1.296 okur beğendi.
  • 12.932 okur okudu.
  • 320 okur okuyor.
  • 7.787 okur okuyacak.
  • 376 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları