Charlotte Brontë

Charlotte Brontë

Yazar
9.0/10
2.661 Kişi
·
7,7bin
Okunma
·
580
Beğeni
·
13,3bin
Gösterim
Adı:
Charlotte Brontë
Unvan:
İngiliz Yazar
Doğum:
Thornton, Yorkshire, İngiltere, 21 Nisan 1816
Ölüm:
Haworth, Yorkshire, İngiltere, 31 Mart 1855
Charlotte Brontë, 1816 doğumlu İngiliz yazar. İngiliz Edebiyatı’nın klasikleri arasına yerleşmiş eserleriyle tanınan 3 kardeşin (Charlotte Brontë, Emily Brontë, Anne Brontë) en büyüğü. En ünlü eseri “Jane Eyre”, bir asırdan fazla geçmişiyle halen büyük ilgi görüyor. Ayrıca ailenin kısa ve acıklı hayat hikâyesi de birçok esere konu oluyor.

Charlotte Brontë, 21 Nisan 1816’da Yorkshire, İngiltere’de doğdu. Annesi Maria Branwell idi. Babası Partick Brontë, İrlandalı bir rahipti. Charlotte Brontë, çiftin 6 çocuğundan 3. olanıydı. Nisan 1820’de aile Haworth’a taşındı. Anneleri Maria, 15 Eylül 1821’de kanserden ölünce, 5 kız ve bir erkek çocuğuna bakma görevi teyzeleri Elizabeth Branwell’e düştü. 1824 yılında 3 kız kardeşiyle birlikte Clergy Daughters’ adlı okula başlayan Brontë, buradaki sağlıksız koşullar dolayısıyla okuldan hiç hoşlanmadı. Yazarın sağlığı bozuldu, hatta kardeşleri 1814 doğumlu Maria’yı ve 1815 doğumlu Elizabeth’i de okuldaki koşullar yüzünden 1825’te tüberküloza kurban verdi. Bir yıl sonra okuldan ayrıldı. Gençlik yıllarında, sağ kalan 4 kardeş; Charlotte, Branwell, Emily ve Anne, babalarının kütüphanesinde bolca vakit geçirmeye başladılar. Kurgusal krallıklar kuruyorlar ve bu krallıklarla ilgili hikâyeler ve şiirler yazıyorlardı. Edebiyata karşı ilgileri de bu yıllarda başlamış, hayal güçleri kardeşlerin tümüne ileride geliştirecekleri araçlar sunmuştu.

Brontë, eğitimine Mirfield’daki Roe Head adlı okulda devam etti. 1831 ve 1832 yıllarında burada okudu ve bu okul, en iyi arkadaşları Ellen Nussey ve Mary Taylor ile tanıştığı yer oldu. Eğitimini tamamladıktan sonra bu okula öğretmen olarak döndü ve 1835 – 1838 yılları arasında burada öğretmenlik yaptı.

1839’da Yorkshire’daki birçok ailenin evinde mürebbiyeliğe başladı ve 1841’e kadar bu işle uğraştı. 1842’de kardeşi Emily’yle Brüksel’e, Constantin Heger ve karısı tarafından işletilen okulda Almanca ve işletme dersleri almaya ve çalışmaya gitti. Önceleri öğrenci olarak katıldıkları okulda daha sonra bir miktar para ve kalacak yer karşılığında Brontë İngilizce, Emily de müzik öğretmenliği yapmaya başladı. Ancak Brüksel’de yeni kurdukları bu hayat, teyzelerinin ölümüyle yarıda kesildi. 1842’de bu yüzden İngiltere’ye döndüler ancak Brontë, 1843’te tekrar Brüksel’e gitmeye karar verdi. Brüksel’deki serüveninin 2. yarısı yazar için pek de iyi geçmedi. Yalnız kalmıştı, evine ve kardeşlerine karşı büyük bir özlem duyuyordu ve okulun sahibi Constantin Heger’e aşık olmuştu. Burada geçirdiği günleri, kitapları “The Professor” ve “Villette”ye ilham kaynağı oldu. Yazar, Ocak 1844’te İngiltere’ye geri döndü.

1846’da 3 kız kardeş Charlotte, Emily ve Anne, “Currer Bell”, “Elise Bell” ve “Acton Bell” isimlerini kullanarak ortaklaşa “Poems by Currer, Elise and Acton Bell” isimli bir şiir kitabı çıkarttı. Kitap sadece 2 adet satarak büyük bir hayal kırıklığı yaratsa da kardeşler yılmadı ve ilk romanlarını yazmak için kolları sıvadı. Charlotte Brontë, ilk iki romanında “Currer Bell” ismini kullanmaya devam etti.

Ailenin tek oğlu olan Branwell, 1848’de bronşit yüzünden öldü. Aynı yıl Emily Brontë ve 1849’da Anne Brontë tüberkülozdan hayatını kaybetti. Charlotte Brontë, babasıyla kalmıştı. “Jane Eyre”in gördüğü büyük ilgi üzerine bir yayıncı, yazarı sık sık Londra’ya davet ediyordu. Bu ziyaretler sırasında Brontë geniş bir sosyal çevre edinmiş, Harriet Martineau, Elizabeth Gaskell gibi isimlerle tanışmıştı. Ancak sürekli olarak yaşlı babasının yanında olmak istediğinden Londra seyahatlerini birkaç haftadan daha uzun tutmadı.

Haziran 1854’te Charlotte Brontë, babasının yardımcısı Arthur Bell Nichollsla evlendi. Hamileliğinin dokuzuncu ayında, 31 Mart 1855’te öldü. Ölüm nedeni tam olarak bilinmese de tüberküloz, tifüs ya da hamileliğin ilk safhalarındaki bir rahatsızlıktan dolayı öldüğü sanılıyor. Brontë’nin eserleri halen büyük ilgi görüyor ve İngiliz Edebiyatı’nın klasikleri arasında sayılıyor. Aynı zamanda “On the Death of Anne” ve “Brontë” isimli iki şiir kitabı bulunuyor.
En parlak yıldızların bile üzerinde lekeler vardır.
Bazı insanlar yıldızların parlaklığını göremezler
de ancak ufak tefek lekeleri görürler.
Sonra, filozofların bile yanlış düşündüğü, dindarların bile kötülük yaptığı da görülmüştür. Bir insan, ruhunun dirliği için hiçbir zaman başka bir insanoğluna güvenmemelidir.
576 syf.
·Puan vermedi
İlk kez kitap incelemesi yapıyorum. Öncelikle yazardan bahsetmek istiyorum. Kitabın yazarı Charlotte Bronte. Yazar kendi hayatından bazı parçaları bu kurgu yoluyla bizlere aktarmakta. Yazarın kız kardeşi Emily Bronte'nin Uğultulu Tepeler klasiğini hepiniz duymuşsunuzdur. Bahsettiğim yazarlar üç kız kardeş, hepsi yazar ve o dönemde -yine- erkek egemenliği baskın görüldüğü için kendi kitaplarının okunmayacağı düşüncesiyle, takma erkek isimleriyle eserlerini yayınlamışlar. Kitabın konusuna gelirsek; aşk klasiklerinin baş yapıtlarından biri. Romantizm ve Viktorya Dönemi kendini baskın olarak gösteriyor. Adından da anlaşıldığı üzere baş karakterin ismi Jane Eyre ve bu karakterimiz zorluklarla, öksüz bir çocuk olarak büyüyor. Olayların ayrıntılarına girerek kitabın tadını kaçırmak istemiyorum ama Jane, Bay Rochester'in evine mürebbiyelik yapmak için gittiğinde; zorluklardan sonra gelen mutluluğu, aşkı burada bulur. Kitabın ana fikrine gelecek olursak; erkeklerin kadınlardan üstün olmadığını, kadınların ise gerekli durumlarda seslerinin çıkması gerektiğini, zorlukların üstesinden bazı güzel ve önemli tesadüflerin gelebileceğini, dış görünüşün hiçbir zaman önemli olmadığını, üzgün olduğumuz zamanlarda illa ki mutlu rolü yapmamız gerekmediğini ve duygularımızı gizlemeyip açıklığa kavuşturduğumuzda bir şey kaybetmeyeceğimizi okuyucuya iyi aktarıyor. Benim gibi klasikleri seven biriyseniz, kesinlikle kitabı okumanızı tavsiye ederim.
576 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Charlotte Bronte 'den okuduğum ilk kitap. Zaten yazarın kısa ömründe yazdığı sadece dört eseri var. Bunlardan ''Vilette isimli eserini de aldım ve sırası gelince okuyacağım.Ama diğer iki eseri olan ''Profesör'' ve ''Shirley'' in maalesef Türkçe baskılarını şu anda kitap sitelerinde bulamadım. Eğer baskıları yapılırsa onları da mutlaka okumak isterim.

Jane Eyre, yazarın en ünlü eseri olarak kabul edilmektedir. Kitap, her ne kadar roman özelliğini taşısa da, yazım tekniği olarak direk okuyucuya hitap eden bir günlük veya anı kitabı özelliğine daha yakın görünümde kaleme alınmıştır. Konu itibariyle ise, anne ve babasının ölümüyle yalnız kalan küçük bir çocuğun, dayısının himayesi altına girmesi, ama maalesef dayısının ölümünden sonra ise ailenin onu kabullenmemesi sonucu büyüyüp yetişkin olana kadar ki başına gelenlerin, kendi ağzından anlatımından ibarettir. Tabii ki yetişkinliğinin ilk dönemleri de bu anlatıma dahildir.

Kitapta ayrıca, yazıldığı dönemdeki ve yerdeki sosyal ve çevre yapısı ile ilgili geniş bilgiler verilmektedir. Jane 'nin dünyaya geldiği andan beri süren kadersizliğini okurken, tesadüflerin insan hayatında olumlu veya olumsuz ne kadar etkili olduğunu yazarın bize vurguladığına şahit oluyoruz. Jane Eyre ' nin, temkinli ve mantıklı hareket eden, sağlam ve güçlü bir karaktere sahip olması, olumlu veya olumsuz tüm olaylar karşısında aynı tutumundan taviz vermemesi, bence o dönemde olmayan güçlü kadın imajına bir özlem olarak değerlendirilmelidir. Yazarın bu durumu özellikle bilerek ve isteyerek kurguladığını düşünüyorum.

Dünya Edebiyat Tarihinin bu önemli klasiği hakkında çok daha fazla yazmaya gerek görmüyorum. Kisaca , mutlaka okunması gereken kitaplardan biridir diyorum.
632 syf.
·13 günde·Beğendi·10/10
Herkese merhaba. Lütfen toplanın çünkü hem ilginç bilgiler vereceğim sizlere yani bilgilendirici bir inceleme olacak hem de oldukça eğlenceli...

İşin bilgilendirici kısmından başlayalım. Bu yaz İngiltere Edebiyatı'na bir hayli aşina olmaya başladım, özellikle Victoria Dönemi diye geçen 19.yy kitaplarına. Bu dönemde en göze çarpan özellik, toplumda kadınlara oldukça kötü ve sıradan gözlerle bakılması. Dönemin düşünce anlayışına göre kadınlar sadece yemek yapar, çocuk yapar, iş yapar ama asla kitap falan yazamazlar. Jane Eyre kitabının yazarı Charlotte Bronte ile Uğultulu Tepeler'in yazarı Emily Bronte kardeşler. Bir de Anne Bronte adında kardeşleri var.

3 kız kardeş o dönemde bir şiir kitabı çıkarmışlar ancak kadın oldukları için ve dolayısıyla kimsenin okumayacağını düşündükleri için kitabın yazar kısmına erkek isimleri koymuşlar ve isimlerini baş harfleri aynı kalacak şekilde Currer,Ellis ve Acton olarak değiştirmişler. Bu enteresan durum beni gerçekten çok etkiledi, üstüne şiir kitaplarının da başarıyla yorumlandığını öğrendiğim zaman iki kat mutlu oldum.

Uğultulu Tepeler ile ilgili fikirlerimi zaten kitabın incelemesinde belirtmiştim, hayran olduğum kalemleri Bronte kardeşler arasında genetik sanırım, zira Charlotte olağanüstü hikaye becerisiyle beni benden aldı...

Kitaba gelelim, yazarın yazdıklarını yaşadığı, etkisinde kaldığı çok belli. Jane Eyre isimli bir kız annesiz babasız kaldıktan sonra teyzesinin ve onun 3 şımarık çocuğunun kaldığı eve sığıntı olarak yerleşiyor. Bir süre sonra yatılı okula giderek kendini geliştiriyor ve öğretmen oluyor. Okulda sıkılınca kendisine daha iyi bir iş arıyor ve bir konakta küçük bir kıza eğitim vermek üzere işe başlıyor. Konağın efendisine aşık oluyor ve her şey burada başlıyor...

626 sayfalık bu muhteşem kitabın her sayfasını yaşadım, her satırına gülümsedim. İngiliz Edebiyatı'nın o mükemmel betimleme gücü beni yine etkisi altına aldı ve Bronte'un kaleminin büyüsüne kapıldım. Kitap o kadar akıcı ki eğer bir gün 60 saat olsaydı 60 saatimi ayırıp bitirirdim mutlaka. Kitabın içinde o konakta yaşadım resmen. Ben Mr.Rochester oldum ve bana ait Jane Eyre'i aradım o güzel kasabanın içinde...

Teşekkürler Charlotte Bronte...

''Yakınımda olduğun zamanlar...Sanki sol kaburgamın altında bir yerde bir ip varmış da bu ip senin sol kaburgana sımsıkı bir kördüğümle bağlanmış .''
664 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10
Benim küçük Jane'im. Bu güzel tatlı romanı kısaltılmış değil de tam metin olarak okumanızı tavsiye ediyorum. 660 sayfa hiç anlamadan ellerinizin arasından kayıp gidecek ve sonunda niçin bitti diyeceksiniz. Ben Koridor Yayınlarının o harika kapak tasarımlı, bez ciltli versiyonunu okudum ve kelimenin tam anlamıyla bayıldım.

Jane Eyre benim okuduğum ilk Charlotte Bronte romanı. Bu sıra üst üste fazla İngiliz Edebiyatı okumuş olduğum için Viktorya dönemi İngilteresinin duygusal ve sosyal yapısı hakkında epey bilgi edindim diyebilirim. Bu dönemin kadınlarında olan arka plana atılmışlık hissi, bu roman ile "hayır biz de tek başımıza her şeyin üstesinden geliriz" i ifade ediyor. Bir kadın, kadın olarak kimseye ihtiyaç duymadan baş kaldırabilir, kararlar alabilir ve kadınlık dışında başka işleri de gururla başarabilir. Yeri gelir en yıkıldığı anda küllerinden doğar ve yine başarır. Yeri gelir güvendiği insanları ilkeleri uğruna terk eder ve dünyanın en yalnız insanı olma pahasına hayatına sil baştan şekil verir. Kadın yeterki istesin, güzellik dışında da bir sürü erdeme sahip olduğunu bilir. İşte bu tip alt mesajlar bu kitapta satır aralarında oldukça fazlaydı ve iyiki vardılar, hep olsunlardı.

Konusuna gelecek olursak on yaşlarında anne babasını kaybetmiş küçük bir kızın dayısını da kaybetmesi üzerine dayısının eşi olan yengesi tarafından bakılmasıyla başlayan, yengesinin evinde yaşadığı birtakım sıkıntılı günler üzerine Lowood yatılı okuluna verilmesiyle devam eden ve bu okulda geçirilen yaklaşık 10 sene üzerine oradan da ayrılıp varlıklı bir evde mürebbiyelik yapmaya başlamasıyla tanıştığı ev sahibi Bay Rochester ve değişen hayatı diyebiliriz. Kitap başlarında bana, kalbimi çok titreten duygular hissettirdi. Dedim ki ben bu kitabı böyle giderse okuyamam, üzülürüm çünkü. Ama sonrasında yine kalp titreten bir aşk hikayesine döndük ve bundan sonrası zaten büyük bir merakla devam etti. Aşk konusuna da gelecek olursak genç bir kızın kendi yaşının iki katı yaşa sahip olan bir erkekle birlikte olma arzusu, duyduğu baba şefkati özlemiyle ifade edilebileceği gibi o dönemde de aslında çok normal karşılanmıyor. Tasvip ediyor muyum, şu dönemde hayır. Ancak eşler arası yaş farkının gerekliliğine inanmaktayım orası doğru.

Bu kitap ne kitabı desek ben buna cevap vermekte zorlanırım. Niçin? Çünkü bu kitap hem dram, hem gerilim, hem korku, hem aşk içeriyor. Öyle zekice yazılmış bir kurgusu var ki içerdiği tesadüfler bile okuyana "hadi canım" dedirtmiyor. Oradan şuraya, şuradan buraya 660 sayfa boyunca müthiş geçişler var. Sanat camiasının bu kurgudan çok ekmek yediğini düşünüyorum. Birkaç araştırma yaptım ve bizim Yesilçam'da bile benzer kurgunun işlendiğini öğrendim ancak henüz izlemedim. Ben Charlotte Bronte'un çok zeki, kendi ayakları üzerinde durabilen (en azından bunu isteyen), erkek egemen bir topluma inat biz de varız diye sesini yükselten bir kadın olduğuna kanaat getirdim. Döneminin feminizm başlangıcı olabilir.

Kitabı okurken yazarın sürekli size sevgili okur okuyucu vs şeklinde seslendiğini göreceksiniz, bu insana muhataplık hissi verdiği için çok farklı hissettiriyor. Sanki bana hayatını anlatan eşsiz biri var gibi. Romanın ana karakterinin kendi ağzından yazılmış olan bu romanı çok beğeneceksiniz bence.

Ufak eleştiriler:
Klasikler listesine girmiş isimlere eleştiri yazmak çok zor geliyor insana ama kitabın bir bölümünde Jane Eyre ve Bay Rochester arasında geçen, reddedilmeye tahammül gösteremeyip tatlı sert bile olsa ufak şiddet gösteren veya buna meyilli erkek yazıları hiç hoşuma gitmedi. Kendi döneminde tamam normal kabul ediliyor olabilir ama bizim baskılarda bulunması dahi beni rahatsız etti. Erkekler; istemiyorsak istemiyoruzdur kimse kimseyi yola getirmek (!) için ona psikolojik/fiziksel şiddet uygulamayı aklının köşesinden bile geçirmesin. Az duracağınız yeri bilin.
Yayınevine eleştirim ise pek sevgili Koridor Yayınları; kapak baskınızın güzelliği ve cildinizin kalitesi kadar iç güzelliğinize de dikkat etseymissiniz keşke. Baskıda hatalar vardı. Çok küçük hatalar ama keşke olmasalar çünkü dikkat dağıtıyorlar. Yine de bu kitabı sizin kapak tasarımınız ve cildinizle saklayacağım için memnunum, çok güzel ya.

Bu kitabı okuyun, kızlarınıza da okutun. Yalnız kaldıklarında korkmasınlar, her şey bitti gibi hissettiklerinde onlar bitti demeden bitmeyeceklerini bilsinler. Çünkü onların; kendilerinden ve içlerindeki güçten ve de onlara bu gücü verenden başka kimseye ihtiyaçları yok. Belki erkeklere çok fazla hitap etmeyebilecek bu romanı aslında herkesin okumasını şiddetle tavsiye ediyorum, kitapla kalın.
576 syf.
·Beğendi·10/10
Kitap hakkında söylenecek çok şey var aslında.Okuduğum kitaplar arasında Jane Eyre kadar sağlam bir kişiliğe sahip olan çok az kadın vardı.Özellikle de yazıldığı zamanı düşününce daha da gurur verici.
Kimsesiz, tek başına ayakta durmaya çalışan Jane Eyre 8 yıldır yaşadığı yurttan sonunda ayrılır.Thornfıeld'e gider.
Jane'in çocukluğunu,gençliğini,yetişkinliğini okumak ayrı bir keyif...Onun davranışlarını,fikirlerini,tutumlarının değişmesine şahit olmak da ayrı bir zevkti.
Mr.Rochester ile tanışması aralarındaki garip ama ilgi çekici sohbetler...İkisinin olduğu her bir sahne ayrı özel ve güzeldi.Jane Eyre'nin okumaya,bilgiye aç hali,laflarını sakınmayan tavırlarına hayran kalıyorsunuz.Kafasının içindeki dünyaya girip düşüncelere daldığında sizde onun düşüncelerine ortaklık etmek istiyorsunuz.
Yine muhteşem ötesi bir kitap okudum.Ve çok etkilendim.Öyle büyülü bir kitaptı ki,su gibi akıp gitti.
576 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Evet, nadiren yaptığım incelemelerden biriyle daha sizlerle karşı karşıyayım.

Jane Eyre aslında World Romance Classıcs (Dünya Romantizm Klasikleri) kapsamında bir eser ama kitap yalnızca romantizm içeriğine sahip bir kitap değil.Pek çok klasik gibi anlatmak istediği hadiseler ve vermek isteği mesajlar var.Kitapta bir kadının çocuk yaştan itibaren türlü zorluklardan geçerek,tek başına verdiği yaşam mücadelesi anlatılıyor.
Daha bebekken anne ve babasını kaybeden Jane,verildiği akrabasının yanında da kısa zaman içinde kaybettiği dayısıyla bir kez daha ölümle karşılaşır.Hayata hep kayıplarla başlayan Jane çocuk yaşta sevgisiz büyümenin de ne demek olduğunu yengesi ve bencil kuzenleri sayesinde öğrenir.
Bu kötü şartlar altında hayata tutunmayı bir şekilde başarır ve kendisini o dönemdeki pek çok kadından daha iyi yetiştirir.Zamanla hayat ona,ele avuca sığmaz karakterinin de katkısıyla bambaşka pencereler açar ve farklı insanlarla tanışır. Hayatında iyi bir mürebbiye,çevresi tarafından sevilen, sayılan bir insan ,sevgi dolu anlayışlı eş rollerini üstlenir.Yaşadığı ağır şartlar onu acımasız bir insana değil de tam tersine daha anlayışlı ve olgun bir şahsiyete çevirir.


Roman 1.tekil şahıs ağzından yazıldığı için,benim gibi Mr.Rochester'ın ya da diger karakterlerin duygu ve düşüncelerini öğrenmek isteyebilirsiniz.Ama bu anlatım tarzının faydaları da olmadı diyemem.
Karakteri daha kolay anlamamı sağladı ve onunla empati kurabilmemi kolaylaştırdı.
Victoria döneminin İngilteresi'nin anlatıldığı bu kitapta sınıf farklılıklarıda göze batıyor.Jane Eyre'nin,yazarın kendi hayatından esinlenerek kaleme alınmış bir eser olduğu söyleniyor.Hatta Jane'in okuduğu okulun,yazarın ablalarıyla birlikte öğrenim gördüğü Cowan Bridge'deki gittikleri şartları pekte iyi olmayan okul olabileceği,romandaki ölüm sahnesinin ablasının ölümüyle bire bir olduğuda da söylentiler dahilindedir. (Bronte kız kardeşlerin hayatını anlatan kitapta/The Bronte Sisters) Kadın yazarlar Viktorya döneminde ciddiye alınmadığı için yazar, eseri bir erkek ismi olan "Currer Bell" adıyla yazmış,takma isimle başarı yakalayamayınca kendi ismiyle eseri tekrar basmış ve başarıyı yakalamıştır.Tabi bu başarı diğer Bronte kardeşlere de yaramıştır.

Ayrıca kitabın en hoşuma giden kısımlarından biride yazarın ara ara "Sevgili Okuyucum" diye okura hitap etmesi oldu.Yazar bu şekilde bir deneme havasında okuyucuyla sık sık iletişime geçiyor ve dikkati sürekli kitaba topluyor.

Jane Eyre'yi okumanızı naçizane tavsiye edebileceğim bir eser olarak görüyor ve kendisinden ders alınılabilecek sağlam bir karakter olduğunu düşünüyorum.

Okumak isteyenlere şimdiden,İYİ OKUMALAR DİLERİM...
632 syf.
·Puan vermedi
Sırf arka kapak değil, bugüne değin kaynak alınıp uyarlanmış, kitap ve film sayısının çokluğuyla “Jane Eyre”, konusunun bilinirliği, evrensel seviyede bir eser. Bu yüzden ben de, muhteviyatı sakınmak hususunda, eli rahat bi haldeyim. Yine de yakın zamanda, okuma listenizde bulunuyorsa, eseri okumayı bitirdikten sonra, yazdıklarıma göz atarsanız daha sağlıklı olur.
Bir kısım Türk okur ya da okura dışarıdan bakıp yorumlayan kimselerce “Historical Romance /Tarihi Aşk” tür olarak, aman canım sende “okuduğu da kitap olsa, aşk romanı işte” şeklinde, enteresan bir üst perdeden değerlendirmeye tabi tutuluyor. Bunu yapabilmek için nice eseri hatmetmiş olmalılar elbet, ben yine de gereksiz bir tahakküm olduğu kanısındayım. O türü küçük görenlere müjdelerim, klasik olması onu tür dışı bırakmıyor, Jane Eyre bir historical romance:)
Akrabalarının yanında yaşayan kimsesiz bir kızın hikayesi. Sığıntı olarak geçirdiği yıllar, akabinde yatılı okul günleri ve Thornfield (Diken Tarlası / bu isim, kardeşinin Uğultulu Tepeler’i ile benzer bir mantıktan) Malikanesine varan mürebbiyelik günleri. On sekiz yaşında, hayat fukarası, fiziksel özellikleriyle asla dikkat çekmeyen bir genç kız, feleğin çemberinden geçmiş, kırk yaşında namlı bir hovardayı kendine aşık eder. Gidişat içinde böylesi bir yakınlaşma masalsı bulunabilir. Yine aşka nerden bakıldığına göre değişen bir içe sindirip sindirmeme meselesi (sindiremedim).
Tek kafa sesi, tek ağız, başkarakterden okuduğumuz hikaye, kendi hariç, diğer karakterlerin de; davranış düşünce ya da his olarak aktarımını , genel geçer değil, kişisel gözlem ve değerlendirmeleriyle nakşettiğinden, her daim bir yanlı hal söz konusu. Zira birçok noktada, kişilerin kişilik özelliklerini alın, burun, ağız gibi uzuvlarına bakıp bilen, esas kızımız, bu minvalde Freud’a pabucunu ters giydirir:)
Çeşitli olayların sonucunda, Eyre sevdiği adam ve işinden yani malikaneden, bir yok hiç yok beş kuruşsuz ayrılmak zorunda kalır. Birkaç gün sürünür bla bla, nihayetinde dilenecek kadar düşer. Dilenip sığındığı kapıda, kendine geldiğinde evin emektar hizmetçisi sorar;
“Yoksa terzilik mi yapıyordun?”
Yanıt şahane bence :)
“Yok, terzi değildim. Yalnız, sen bana aldırma. Kafanı benim için yorma da burasının neresi olduğunu söyle.”
Evin sahibine de benzer bir üslupla yanıtlar verir, kurtarıldı, ağırlandı, müteşekkir..:)
Aradan zaman geçer, ki bu zaman aralığı teolojik argümanlar silsilesidir. Alt metin filan değil, direkt direkt din propagandası bolca yapılır. Dere tepe düz gidilerek, varılıp sığınılmış yer, meğer kuzenlerinin evi olmasın mı:) Bu güzel sürpriz, yine bir görev aşkı ile kuzen yakınlaşması (döneme has diyor geçiyoruz) olarak taçlanır.
ve kilometrelerce öteye varan, üç günlük mesafeden duyulan sevgilinin sesi. Burada da “yüce Tanrı istedi” oldu, aşkın üzerini mucizelerle bezedi hali devam.
Artık sona giderken, duyduğu sese kayıtsız kalamayan Eyre, sevdiği adama geri döner vs vs. Erkek egemen toplumda, kadının güçlü duruşunu gerçeklikle harmanlayıp ... diye gidiyor değerlendirmeler. Bana ilginç gelen bazı noktalar var.
Anne babasız kaldığında, yaşamak zorunda kaldığı ev zengin. Gönderildiği okul, paralı yatılı. Aldığı eğitim neticesinde, öğretmenlik yaparken, tercihini özel ders vermekten yana kullanıp gittiği yer malikane. Aşk yaşadığı adam malikanenin sahibi. Kaçıp süründüğü dönem kapısına vardıkları, hiç haberi olmadığı kuzenleri, arada hiç tanışmadığı amcadan kalan miras (yani temelde paranın ona sağladığı imkanlara dolaylı ya da dolaysız sahip) ve gaipten ulaşan sesler. Ne kadar rasyonel ne kadar irrasyonel, karakterimiz size göre ne kadar güçlü, okuyun konuşalım:)
Çeviriye gelince, tembihlemek yerine sıkılamak derken, beni de bi sıkıladı, bilhassa belirteçlerde sıkıntı olduğunu düşünüyorum, güncellenmeli.
Saygılarımla..
632 syf.
·8 günde
“Hayır, kendi kendini sen çekip ayıracaksın, kimse sana yardım etmeyecek. Kendi elinle sağ gözünü oyacaksın. Kendi elinle sağ elini keseceksin. Kendi yüreğini kendin deşeceksin.”
O kadar guzel bir kitapsin ki bittiğin icin ağlamak istiyorum... Bazen insanların benim delicesine sevdiğim şeylerin farkında olmamaları çok güzel, sanki o şeyle benim aramda kimsenin fark edemediği, hissedemediği bir bağ varmış gibi. Ömür, insanlara adapte olmaya yetmeyecek gibi görmüş olduk, tutunmanın ön koşulu adaptasyonken ve tutmanın arayışına da bir kez girildiyse eğer, insan devrikleşir. Eylemlerini sıraya koyamaz. İnsan, nasıl ayak uyduracağını bilememenin tökezidir artık başka ne söylenebilir..
576 syf.
·Beğendi·10/10
Jane Eyre, belki de benim bu hayatta koşulsuz kalbimi açabildiğim nadir insanlardan biridir. Bakmayın öyle, onu yalnızca bir kitap karakterinin içine sıkıştırmak çok ayıp olur.
Peki kimdir bu Jane? Sahi, insanların ya da benim gönlümde nasıl taht kurmuştur?
Haydin başlayalım.
Romanın ilk cümlesi şöyleydi, yanılmıyorsam 'o gün yürüyüş yapmak olanaksızdı.' Ve işte bu cümle ile bütün bir roman boyunca kolunuz Jane'in kolunda dağları tepeleri aşıp zorluklara göğüs gerip kırık bir çanak misali olan hayatı alabildiğin dolduruyorsunuz.
Jane Eyre için bir aşk romanı demek yasaklanmalı, evet içinde belki de 'ideal koca adayı' ismine hak kazanıp size her fırsatta tebessüm hediye edecek bir Bay Rochester var mamafih Jane Eyre gibi bir romanı aşk teması içerisine sıkıştırmak hem Jane'e hemde onunla birlikte yaşanılan her anıya hakaret niteliği taşır.
Karışık kuruşuk yazımı hafiften şöyle kenara itecek olursak bir de yazım diline değinelim.
Birinci ağızdan yazılmış olması Jane'i dost bellerken çok etkili oluyor, inkar etmeyelim. 'Sevgili okuyucularım' diyerek başlanan cümleler sizi Jane'in hayatında gizli bir gözlemciden ziyade olayları ilk elden öğrenen en önemli kişiye dönüştürüyor. Bur'da yadsınamaz bir şekilde gönlünüze taht kuracak olan yazarımızı unutmamak lazım sanırım.
Charlotte Bronté!
Bir süre sonra olan şey şu, Jane ile çay içerken Charlotte tarafından yapılmış enfes kurabiyeleri tatmak!
Velhasıl kelam, ne Jane Eyre yalnızca bir roman, karakter, genç bir bayan değil, ne de sevgili yazarımız Charlotte Bronté alelade bir yazar değil. İkisi de uzun bir süre, sol omurganızın altında ki o şeyi avuçlarında yüceltip size güzel tebessümler hediye edecek iki harika kişi.
Kalbiniz kadar zarif iki leydi.

Yazarın biyografisi

Adı:
Charlotte Brontë
Unvan:
İngiliz Yazar
Doğum:
Thornton, Yorkshire, İngiltere, 21 Nisan 1816
Ölüm:
Haworth, Yorkshire, İngiltere, 31 Mart 1855
Charlotte Brontë, 1816 doğumlu İngiliz yazar. İngiliz Edebiyatı’nın klasikleri arasına yerleşmiş eserleriyle tanınan 3 kardeşin (Charlotte Brontë, Emily Brontë, Anne Brontë) en büyüğü. En ünlü eseri “Jane Eyre”, bir asırdan fazla geçmişiyle halen büyük ilgi görüyor. Ayrıca ailenin kısa ve acıklı hayat hikâyesi de birçok esere konu oluyor.

Charlotte Brontë, 21 Nisan 1816’da Yorkshire, İngiltere’de doğdu. Annesi Maria Branwell idi. Babası Partick Brontë, İrlandalı bir rahipti. Charlotte Brontë, çiftin 6 çocuğundan 3. olanıydı. Nisan 1820’de aile Haworth’a taşındı. Anneleri Maria, 15 Eylül 1821’de kanserden ölünce, 5 kız ve bir erkek çocuğuna bakma görevi teyzeleri Elizabeth Branwell’e düştü. 1824 yılında 3 kız kardeşiyle birlikte Clergy Daughters’ adlı okula başlayan Brontë, buradaki sağlıksız koşullar dolayısıyla okuldan hiç hoşlanmadı. Yazarın sağlığı bozuldu, hatta kardeşleri 1814 doğumlu Maria’yı ve 1815 doğumlu Elizabeth’i de okuldaki koşullar yüzünden 1825’te tüberküloza kurban verdi. Bir yıl sonra okuldan ayrıldı. Gençlik yıllarında, sağ kalan 4 kardeş; Charlotte, Branwell, Emily ve Anne, babalarının kütüphanesinde bolca vakit geçirmeye başladılar. Kurgusal krallıklar kuruyorlar ve bu krallıklarla ilgili hikâyeler ve şiirler yazıyorlardı. Edebiyata karşı ilgileri de bu yıllarda başlamış, hayal güçleri kardeşlerin tümüne ileride geliştirecekleri araçlar sunmuştu.

Brontë, eğitimine Mirfield’daki Roe Head adlı okulda devam etti. 1831 ve 1832 yıllarında burada okudu ve bu okul, en iyi arkadaşları Ellen Nussey ve Mary Taylor ile tanıştığı yer oldu. Eğitimini tamamladıktan sonra bu okula öğretmen olarak döndü ve 1835 – 1838 yılları arasında burada öğretmenlik yaptı.

1839’da Yorkshire’daki birçok ailenin evinde mürebbiyeliğe başladı ve 1841’e kadar bu işle uğraştı. 1842’de kardeşi Emily’yle Brüksel’e, Constantin Heger ve karısı tarafından işletilen okulda Almanca ve işletme dersleri almaya ve çalışmaya gitti. Önceleri öğrenci olarak katıldıkları okulda daha sonra bir miktar para ve kalacak yer karşılığında Brontë İngilizce, Emily de müzik öğretmenliği yapmaya başladı. Ancak Brüksel’de yeni kurdukları bu hayat, teyzelerinin ölümüyle yarıda kesildi. 1842’de bu yüzden İngiltere’ye döndüler ancak Brontë, 1843’te tekrar Brüksel’e gitmeye karar verdi. Brüksel’deki serüveninin 2. yarısı yazar için pek de iyi geçmedi. Yalnız kalmıştı, evine ve kardeşlerine karşı büyük bir özlem duyuyordu ve okulun sahibi Constantin Heger’e aşık olmuştu. Burada geçirdiği günleri, kitapları “The Professor” ve “Villette”ye ilham kaynağı oldu. Yazar, Ocak 1844’te İngiltere’ye geri döndü.

1846’da 3 kız kardeş Charlotte, Emily ve Anne, “Currer Bell”, “Elise Bell” ve “Acton Bell” isimlerini kullanarak ortaklaşa “Poems by Currer, Elise and Acton Bell” isimli bir şiir kitabı çıkarttı. Kitap sadece 2 adet satarak büyük bir hayal kırıklığı yaratsa da kardeşler yılmadı ve ilk romanlarını yazmak için kolları sıvadı. Charlotte Brontë, ilk iki romanında “Currer Bell” ismini kullanmaya devam etti.

Ailenin tek oğlu olan Branwell, 1848’de bronşit yüzünden öldü. Aynı yıl Emily Brontë ve 1849’da Anne Brontë tüberkülozdan hayatını kaybetti. Charlotte Brontë, babasıyla kalmıştı. “Jane Eyre”in gördüğü büyük ilgi üzerine bir yayıncı, yazarı sık sık Londra’ya davet ediyordu. Bu ziyaretler sırasında Brontë geniş bir sosyal çevre edinmiş, Harriet Martineau, Elizabeth Gaskell gibi isimlerle tanışmıştı. Ancak sürekli olarak yaşlı babasının yanında olmak istediğinden Londra seyahatlerini birkaç haftadan daha uzun tutmadı.

Haziran 1854’te Charlotte Brontë, babasının yardımcısı Arthur Bell Nichollsla evlendi. Hamileliğinin dokuzuncu ayında, 31 Mart 1855’te öldü. Ölüm nedeni tam olarak bilinmese de tüberküloz, tifüs ya da hamileliğin ilk safhalarındaki bir rahatsızlıktan dolayı öldüğü sanılıyor. Brontë’nin eserleri halen büyük ilgi görüyor ve İngiliz Edebiyatı’nın klasikleri arasında sayılıyor. Aynı zamanda “On the Death of Anne” ve “Brontë” isimli iki şiir kitabı bulunuyor.

Yazar istatistikleri

  • 580 okur beğendi.
  • 7,7bin okur okudu.
  • 369 okur okuyor.
  • 3.467 okur okuyacak.
  • 89 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları