1000Kitap Logosu
Charlotte Perkins Gilman
Charlotte Perkins Gilman
Charlotte Perkins Gilman

Charlotte Perkins Gilman

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
7.7
1.720 Kişi
4.203
Okunma
113
Beğeni
4.348
Gösterim
Unvan
Amerikalı feminist, sosyolog, yazar
Doğum
Hartford, Connecticut, ABD, 3 Temmuz 1860
Ölüm
Pasadena, Kaliforniya, ABD, 17 Ağustos 1935
Yaşamı
Amerikan edebiyatının etkili sesi Charlotte Perkins Gillman (1860-1935), feminist harekete yüzyıl dönümünde önemli katkılar yapan Amerikan geleneğinin önemli yazarlarından biridir ve feminist bir bilinçle yazan ilk Amerikalı (feminist) kadın yazar olarak kabul edilir. Din bilimcisi olan babası çocukken ailesini terk ettiğinden yalnız ve mutsuz bir çocukluk geçiren Gillman, yaşamı boyunca kadınlara uygulanan adaletsizlikleri eleştirmiş ve kadınların oy hakkını savunmuştur. Sanat öğretmenliği ve mürebbiyelik yapan Gillman, yazar olacağını sezdiğindeyse gönülsüzce evlenir. Ancak bir anne, ev idarecisi ve eş olarak yaşayacağı güçlükleri de tahmin eder ve evlendikten on bir ay sonra bir kızı olduğunda umutsuzluğa kapıldığından evliliğinde sorunlar yaşar. Annesi ve kocası ise, genç kadını depresyonu yenmesi için dinlenmesi gerektiğine inandırarak, tedavi için Philadelphia, Amerika'da döneminin kadınların sinir hastalıklarında uzmanlaşmış ünlü nörologu Dr. Sir Weir Mitchell'a gönderir. Histeri hastalarına verdiği dinlenme kürleriyle ünlü nörolog, Gillman'a altı haftalık yatak istirahatı verir ve entelektüel aktivitelerini kısıtlar. Eve döndükten sonra üç ay boyunca bu tavsiyelere uyan Gillman, zihinsel bir çöküntü olan "borderline" hastalığının eşiğine gelir ve nerdeyse çıldırır. Hayatını, isteksiz bir eş ve anne olarak yaşamakla, hevesli bir yazar olmak arasında geçirdiğini düşünür. 1888'de ise, evliliğinin deliliğine meyil verdiğini anladığı için boşanma davası açan Gillman, kızıyla birlikte Kaliforniya'ya taşınsa da ancak 1892'de resmen boşanabilir. 1900'de yeniden evlenen yazar, 1934'de eşinin ölümü üzerine kızının ailesinin yanına taşınır ve bir yıl sonra göğüs kanseri olduğunu öğrenince bunun üretken yaşamına engel olacağına inandığı için intihar eder. Gillman'ın boşandıktan sonra kaleme aldığı ve evliyken yaşadığı depresyonu otobiyografik öğelerle birlikte anlattığı "Sarı Duvar Kağıdı" adlı öyküsü de, Freud'un özgül nedenlerle oluşan nevroz tespitine uygun bir biçimde sinirsel buhranları yüzünden doktor tavsiyesi üzerine, kocasıyla birlikte dinlenmeye geldiği yazlık malikâne de kocasından ve onun kız kardeşinin kontrol ve baskılarından uzakta, gizlice yazı yazmaya ve kitap okumaya çalışırken tamamen çıldırarak; evin sarı renkli duvar kağıtlarının desenlerinden dışarı çıkmak isteyen bir kadın olduğunu düşünen, yazar bir kadının hikâyesini anlatır. Öykünün hemen başında, kocasıyla birlikte babadan miras kalan kolonyal bir malikâneye taşınan anlatıcı kadının, "perili ev" diye tabir ettiği ev, 19. yüzyıl romanslarını andıran bir atmosfere sahiptir. Patriarkal bir simge olan bu muazzam evin, kolonyal bir malikâne olduğu gerçeğinin ilk olarak vurgulanması, Amerikan tarihinin köle ticareti geçmişine de işaret eder ve öykünün sonunda, anlatıcının ancak duvar kağıdının desenlerinde gördüğü kadın gibi delirerek özgürleşeceğini ima eder. Kölelerin özgürlük hareketiyle özdeşleşerek, kolonyalizm eleştirisi de yapan yazar, kadınların toplumsal cinsiyet öğretilerinin dışına çıkarak, özgürleşmeleri gerektiğini de savunur. Gillman'a göre bu bağlamda, siyah kölelerin hayaletleri de, Amerikan kadının bastırılmışlığında, susturulmuşluğunda ve nihayet deliliğinde açığa çıkacaktır. Hikâyenin sonunda anlatıcı kadın, baskıdan kaynaklanan kendi şizofrenik bölünmesini yansıtır bir biçimde hem duvar kağıdını hem de kendi yazılarını kast ederek kocasına "Sonunda sana ve Jane'e rağmen çıktım! Ve, kağıtların çoğunu parçaladım, yani beni tekrar oraya kapatamazsın." der.
Kayaberk İpek
Kadınlar Ülkesi'ni inceledi.
216 syf.
·
3 günde
·
9/10 puan
Her Başarılı Kadının Arkasında Bir Kadın Vardır
Amerikan sosyolog, yazar ve aktivist bir feminist olan Charlotte Perkins Gilman’in 1915 yılında kaleme aldığı ütopik feminist eseri Kadınlar Ülkesi bana göre devrimsel bir şaheserdir. Nedenine gelecek olursam, 21. yüzyılda dahi ‘’feminizm’’ kelimesinin çoğu odalarda ‘’soğuk rüzgârlar’’ estirdiği reddedilemeyecek bir gerçektir. Buna rağmen, 100 yıl öncesinin toplumu göze alındığında Gilman’in eserlerinde sergilediği tutum bana kalırsa ayakta alkışlanacak niteliktedir. Yazdığı eserlerde dönemin toplumunu eleştirmiş ve kadın haklarını daimi savunmuştur. Gilman ‘’The Woman and Economics’’ eserinde, kadınların, para kazanan erkeklere ‘’doğal’’ olmayan bağımlılığını eleştirmiş ve ekonomik bağımsızlığın önemi üzerine fikirlerini sunmuştur. Şüphesiz ki bu kitabında öne sürdüğü felsefeyi, Kadınlar Ülkesi’nde kurduğu hayali dünyada hayata geçirdiğini görmek mümkün. Bu ülke, sadece kadınların ve genç kızların ülkesi. Kontrolünü kaybetmişçesine kozmetik ürün havuzuna dalmayan kadınların ülkesi. Ataerkil zihniyetin görüşlerinin tam tersinin olduğu bir ülke. Diğer bir deyişle zamanımızın tam tersi. Simone de Beauvoir, İkinci Cinsiyet eserinde şöyle der: ‘’Kadınlar dünyanın şekillendirilmesinde rol oynamaya başladığı halde, bu dünya hâlâ erkeklere ait bir dünyadır.’’ İşte bu dünyanın tepetaklak olduğu bir ülkedir Kadınlar Ülkesi. Üç ana karakterimiz mevcut; Vandyck, Jeff ve Terry. Bu erkekler bir keşif gezisi sırasında birlikte oldukları gruptan ayrılarak, erkekler için ‘’ölümcül’’ olabilecek Kadınlar Ülkesi’ne gitmeye karar verirler. Buradaki düzeni, birliği ve neşeyi görünce gözlerine inanamazlar. Burada mutlaka erkeklerin de yaşadığını iddia ederler. Ama gelgelelim ki bu ülkede erkek yoktur. Aslında önceleri normal, sıradan bir ülkedir burası fakat çeşitli zorluklar, savaşlar vesaire derken erkekler yok olur. Ve bir kadın mucizevi bir şekilde hamile kalıyor, eşeysiz üreme ile hayatlarını idame ettirmeye başlıyorlar. Jean-Baptiste Lamarck’ın ‘’modifikasyon’’ teorisine benzer bir şekilde yeni bir nesil oluşturmayı planlıyor bu kadınlar. Anneliğin kutsal sayıldığı bu topraklarda, kadınlar kendilerini eğitime ve gelişmeye adamış durumdalar. Hastalıkları yok ettikleri için sağlık konusunda da bizden çok öndeler. Cinsellik deseniz, erkek olmadığından, böyle bir mefhum yok onlarda. Neredeyse 1 yıl kadar bu ülkede kalan üç arkadaş ve yaklaşık 600 yıldır kendi sosyal düzenlerine göre yaşayan kadınlar karşılıklı etkileşim halinde birbirlerine kendi dünyalarını ve merak edilenleri anlatıyorlar. Bizim dünyamızda kadının kocasının soyadını alması, cinsellik, bakire olma durumu, din ve hayvanlar gibi çeşitli konular hakkında konuşmalar geçiyor aralarında. Gilman bu konuşmalar esnasında ayağı yere sağlam basan tespitlerde bulunuyor ve başarılı bir şekilde ataerkil sistemi eleştiriyor. Bu üç erkek karakter, aslında erkekliğin üç farklı arketipini temsil ediyor. Vandyck sosyolog ve grubun ‘’düşünürü’’ rolünde. Jeff ise romantik bir doktor ve bitki bilimci. Bana göre en kilit karakter rolünü oynayan Terry ise kadın düşmanlığının vücut bulmuş hali, en amiyane tabir ile patriarkal bir vezir. Bu karakterin kişiliği ve söyledikleri üzerinde ayrıca durmak istiyorum. Misojinist Terry’nin en büyük özelliği çok zengin olması ve tabii ki kadını ‘’metalaştıran’’ söylemlerde bulunması. Örneğin: ‘’Sen gerçekten burada hiç erkek olmadığını mı sanıyorsun, seni saf? Mutlaka olmalı, anlamıyor musun?!’’ (sf. 45) ‘’Kadınların, yani bir grup kadının böylesine birbirine bağlı yaşaması olacak şey mi? Hepimiz biliyoruz ki kadınlar organize falan olamazlar, her şeyde atışırlar, ayrıca çok kıskançtırlar.’’ (sf. 85) Bunlar gibi birçok kadın düşmanlığı içeren sözler sarf ediyor, Terry. Ne kadar yanlış olsa da, günümüz toplumunda bu düşüncedeki insanlar maalesef ki hala oksijen israf etmekteler. Umarım eşitlikçi bir dünya sağlanana kadar, zaman makinası icat edilmez. Aksi takdirde Gilman’in bu zamana kadar gelip hâlâ bir şeylerin değişmediğini gördüğü zaman hissedeceklerini düşünmek bile istemiyorum. Kitabın sonunu ise sanki devamının olması gerekiyormuş hissiyatıyla bitirdim ve ardından yazarın diğer kitaplarına baktım. Bir de ne göreyim? Devam kitabı da varmış. Bizim Ülkemiz. Kadınlar Ülkesi’ni ve anaerkil düzenin güzelliğini bizimle paylaştıktan sonra, devam kitabında bizim dünyamızı da yani ''Erkekler Ülkesini'' de distopik bir şekilde ele alıyor Gilman. Gerçekten düşünmeye teşvik eden ve merak uyandıran konular. Eğer feminist ütopya okumak isterseniz mutlaka bu eseri okumalısınız. Ayrıca James Tiptree Jr.’nin 1976’da kaleme aldığı Houston, Houston Duyuyor musun? eserini de Kadınlar Ülkesi’ni okuyup esinlenerek yazdığını düşünüyorum. Hem tematik açıdan hem de konunun işleyişi bakımından birbirlerine çok benziyorlar. Bu kitap da tavsiye edeceklerim arasında, gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz. :) Kendisini de incelemiştim, şuradan bakabilirsiniz: #121083269 Keyifli okumalar!
Kadınlar Ülkesi
OKUYACAKLARIMA EKLE
12
323
209 syf.
Erkeksiz bir kadın dünyası ütopyası...
Evrensel huzurun, iyi niyetin ve karşılıklı sevginin bulunduğu bir yer: Kadınlar Ülkesi. Bu ülkedeki kadınlar fiziksel olarak oldukça güçlüler. Sporda başarılılar. İyi kumaş dokuyup dikiyorlar. Aynı zamanda iyi dans ediyorlar. Soyadları yok bu kadınların. Hiçbirinin adı da birbirine benzemiyor. Klanlar ya da kliklerin olmadığı için bir bütün olarak, milyonlarca kadından oluşan bir aile biçiminde yaşayan bir kadın toplumu... Mitolojik öğelerle bezeli ütopik bir ülkede, dağların arasında kalmış bir ırk. Dağlar bu kadınların hiçbir yere gitmelerine izin vermiyor. Kimseyi de kadınların yaşadığı ülkeye sokmuyor. Sanki Ergenekon gibi, ne dersiniz? Ayrıca döllenmeden hamile kalan bir kadın ve ondan doğan milyonlarca kadından oluşan bir kadın nesli... Burada da dinin kullanıldığını görmek mümkün. Özetle mitoloji ile din harmanlanarak bir ütopik kurgu ortaya çıkarılmış. Özünde kadınların erkeksiz de yaşayabilecekleri vurgusu üzerine kurulu bu ütopyada uzun saçın sadece kadınlara ait bir kimlik göstergesi mi olduğu, kadınların da devasa kaleler inşa edebilip edemeyecekleri, erkekler olmadan bir düzen kurup kuramayacakları gibi konular ele alınıp sorgulanarak bunların hepsine "Kadınlar, tabii ki her şeyi yapabilirler!" cevabı verilmiş. Bu ülkede de kadınlar kedi seviyorlar. Bugünkü gibi :) Demek ki bu yüzyılların bir genetik kodlaması. Kitapta eşitlikçilik çok fazla vurgulanmış. Hayvanlar arası eşitlik bile dillendirilmiş. Burası çok fazla ve anlamsız olmuş. Çünkü iki farklı varlığın eşit olması mümkün değildir. Mesela bir papatya ile bir çam ağacı eşit olamaz; fakat ikisi de köklüdür, yapraklıdır, gövdelidir. Yani erkeklerle kadınların eşitliği üzerine çok fazla vurgu yapılması, bunun "kadınlar da fiziksel olarak güçlü olabilir ne var!" diye bir basitliğe indirgenmesi pek hoş olmamış. Ayrıca "korkacak erkek yok" diyor bir bölümde kitap. "O sebeple kadınların korunmaya da ihtiyaçları yok." Bu çok acımasızca. Sanki kadınların her birisi birer melake. Erkekler olmasa dünya bir cennet olacak... Bütün pisliğin ve kavganın, yoksulluğun, yoksunluğun, gürültünün sebebi erkeklermiş gibi... Çok fazla olmuş. Erkek düşmanlığı ile kadınseverlik birbirine karıştırılmış. Gene de iyi bir kitap. Ütopik bir kurgu olması, takibi de kolaylaştırıyor. Okunabilir...
Kadınlar Ülkesi
OKUYACAKLARIMA EKLE
25
emel
Kadınlar Ülkesi'ni inceledi.
Bu ayki okuma grubumuzun kitabı.75. sayfada kendisini terk ediyorum :)) Maalesef beni hiç sarmadı, ergen kitabı okuyor gibi hissettim.Çok sıkıldım ve okumakta ısrar etmedim. Sonunu grup arkadaşlarından öğrenirim :)) Hayat kısa, yeni kitaplar beni bekliyor. :)
Kadınlar Ülkesi
OKUYACAKLARIMA EKLE
22