Chuck Palahniuk

Chuck Palahniuk

8.3/10
1.891 Kişi
·
5.265
Okunma
·
823
Beğeni
·
25.085
Gösterim
Adı:
Chuck Palahniuk
Tam adı:
Charles Michael Palahniuk
Unvan:
Amerikalı Yazar
Doğum:
Washington'da, 21 Şubat 1962
Chuck Palahniuk 21 Şubat 1962'de Washington'da doğdu. Asıl adı Charles Michael Palahniuk'tur. Palahniuk Washington eyaletinin doğusundaki bir çiftlikte büyüdü. Bir süre Eyalet Üniversitesi'ne devam ettikten sonra Oregon Üniversitesi'ne geçti ve öğrenimini orada tamamladı. Otuzlu yaşlarına kadar herhangi bir edebi metin yazmayan, sanıldığını tam aksine, ilk romanı olan Invisible Monsters (Görünmez Canavarlar) dır. Bu romanı yayıncılar tarafından içeriği nedeniyle kabul görmemiştir ancak Palahniuk yayıncılara olan bu öfkesi nedeniyle içeriği çok daha "yok edici" olan Dövüş Kulübü'nü yazmıştır ve bu romanı yayıncılar tarafından zevkle kitaplaştırılmıştır.
Palahniuk, üniversite yıllarından sonra üç yıl boyunca Freightliner adlı bir şirkette montaj hattında, ardından tamirci olarak çalıştı. İlk yazdığı metinler taşıt modifikasyon prosedürleri ve kamyonların onarımı üzerinedir.
Dövüş Kulübü'nün ortaya çıkmasında büyük etkisi bulunan bir olayıda bu yıllarda yaşar. Arkadaşlarıyla birlikte tatildedir. Bitişikteki kamp yerinde müzik rahatsız edici derecede açılır ve bu nedenle başlayan tartışma yerini kavgaya bırakır. Bu olayda yaralanan Chuck tatil'den döndüğünde iş yerinde kimse tarafından ilgi görmez çünkü kimse korkunç derecedeki yüzü hakkında bir şey sormaya, yorum yapmaya cesaret edemez. Bunun üzerine Chuck, eğer insanın yeterince kötü görünürse dilediği gibi hareket edebileceğini keşfeder. Bu olayın ardından devam ettiği bir edebiyat grubu bünyesinde yaptıkları çeşitli gösteri ve eylemler "Kargaşa Projesi"ni esinler. Kısa bir süre sonra aynı isimle bir kısa öykü yayımlar ve bu öykü,üç ay içinde Fight Club (Dövüş Kulübü) romanına dönüşür.
Romanlarındaki tavır isyan gibi görünse de, aslında varoluşumuza özlem duymamıza neden olur. Yarattığımız değer yargıları, para, şöhret, saygınlık, güzellik gibi tüm önemli şeylerin anlamsız yalanlar olduğunu söyler.
Her gün işe gidiyorsun. Akşamları erken uyuyorsun ve bunun karşılığında aldığın tek şey koltuk takımı. Gerçekten acınası bir durumdasın.
"Mobilya satın alırsınız. Kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe. Kanepeyi alırsınız ve sonraki birkaç yıl boyunca, hangi işiniz ters giderse gitsin, en azından, kanepe sorununuzu çözmüş olduğunuzu bilirsiniz. Sonra aradığınız tabak takımı. Sonra hayallerinizdeki yatak.. Perdeler.. Halılar.. Sonra o güzel yuvanızda kısılıp kalırsınız. Bir zamanlar sahip olduklarınız artık sizin sahibiniz olur."
"Madem özgür iraden yok. Bildiğin şeyi aslında bilmiyorsun. Sevdiğini sandığın kişiyi aslında sevmiyorsun. Öyleyse yaşamanın ne anlamı var ki?"
Chuck Palahniuk
Sayfa 227 - Ayrıntı Yayınları
Bir şeyden ne kadar çok kaçarsan o kadar uzun süre ona katlanmak zorunda kalırsın. Bir şeyle savaştığında, onu sadece daha da güçlendirirsin.
Marla'nın hayat felsefesi, ölmeye her an hazır oluşu.
Marla'nın hayatındaki trajedi ise ölmüyor oluşu.
Chuck Palahniuk
Sayfa 115 - Ayrıntı Yayınları 26.Basım
Greve gidiyorum.
Bundan sonra kadınlar kendi kapılarını kendileri açsınlar.
Kendi yemeklerinin parasını kendileri ödesinler.
Kimsenin ağır kanepesini taşımayacağım artık; bitti.
Sıkışmış kavanoz kapaklarını açma faslı da bitti.
Ve bir daha asla hiçbir klozet kapağını kaldırmayacağım.
Lanet olsun, bundan sonra bütün klozet kapaklarına işeyeceğim.
Chuck Palahniuk
Sayfa 205 - Ayrıntı Yayınları
Güzel ve emsalsiz bir kar tanesi değilsin. Herkes gibi sen de o çürüyen organik maddeden yapılmasın.
Nar çiçeği rujlar, ışıldayan farlar, metalik ojeler, sürüldüğünde cildi porselen gibi yapan fondötenler.

Ben bir süs bebeğiyim.

Güzellik algısının, kişiliği körleştirdiği 21. yy'a hoşgeldiniz... Zamanınızın büyük bir bölümü çalışmakla, arta kalan bölümünüyse bu paralarla kendinizi parlatmakla geçireceksiniz demektir. Şimdiden başarılar.

Prada çanta, gucci saat, chanel parfüm.

Ben kaliteli bir oyuncağım.

Ah, tüm gün çocuğunun eline tablet verip sussun diye televizyon izleten aile. Çikolata, araba, makyaj malzemesi reklamlarıyla büyütülen nesil. Hepiniz birer müşterisiniz. Spor salonlarım, güzellik merkezlerim, alışveriş merkezlerim için hayatınızı hiç edeceksiniz. Daha güzel olabilmek için yarışacaksınız. Daha ufak bir buruna, dolgun dudaklara tapacaksınız. Sosyal düzenin gizli otoritesi, güzellik kavramı için çıldıracaksınız. Normal bir insan fizyolojisinin sahip olamayacağı ölçüler için birbirinizin üzerine basacak, sahip olmak için kuduracaksınız.

Kocaman memeler, devasa popolar, incecik beller, uzun bacaklar.

Ben bir seks sembolüyüm.

21. yy'da estetik olmak tercihten çok bir gereklilik. Çıkık olmayan elmacık kemikleriniz için üzülecek, avrupai bir görünüm elde edebilmek için saçlarınızı oryalden çıkarmayacaksınız. Güzelliği elde etmekle kalmayıp koruyacaksınız da. Altmış yaşınıza geldiğinizde yüz gerdirme, dudak dolgusu, yağ aldırma, göğüs dikleştirme gibi birçok işlemden geçmiş yeni vücudunuza merhaba deyin. Tüm ömrünüz bunlarla uğraşmakla geçti çünkü.

Nemlendiriciler, tonikler, kirpik gürleştiriciler, saç serumları.

Bana güzelliğimi geri ver.

Peki ya sıfır beden, uzun, güzel bir mankenken, güzelliğin afyonuna kendinizi bu denli kaptırmış ve dikkat çekmek için herhangi bir çaba harcamaya gerek duymuyorken, bir anda yüzünüzde iğrenç, çirkin bir görüntü belirirse? Çeneniz bir daha takılmayacak üzere çıkarsa... Bütün hayatınızı peçe takarak geçirebileceğiniz korkunç bir yüze sahip olursanız? Ne yaparsınız? Evet, karakterimizin başına gelenler bunlar... Güzellik fetişinin en çok sükse yaptığı bir meslekten, bir canavarlığa uzanan yol... Elinde olan tek iyi şeyi kaybettikten sonra kendini bulabilmen gerek. En iyi fikirler acil durumlarda, kaliteli edebiyat zor koşullarda çıkar. Kendini iyi bir şekilde geliştirebilmen de ancak sana sağlanan imtiyazlar ortadan kalktığında tamamen mümkün olur. O yüzden "Yapma denileni yap." diyor Brandy Alexander. Hikayemize tamamen estetikle varolan bir transseksüel olarak dahil oluyor.

Kitapta kimlik çatışması, lgbti, dayatılan güzellik algısına yer yer laf sokmalar, eleştiriler mevcut. Kurgusu ise tek kelimeyle ha-ri-ka. Polisiye romanlar kadar sürükleyici. Üslubuna bayıldım... Kitabın arkasını markasını okumadan direkt başlayın, ilk 150 sayfasını kitabın konusu diye yazmışlar çünkü...

Şu alıntıyla bitiriyorum...

"Sev beni, sev beni, sev beni, sev beni, sev beni, sev beni, sev beni, kim istersen o olurum. Kullan beni. Değiştir beni. Koca memeli, kabarık saçlı ve incecik olurum. Kopart beni. Bana ne istiyorsan yap, yeter ki sev beni"
Bir isim ve bir ülkeyle başlamam gerek .. İlerde açıklamasını yapıcam o yüzden neler oluyor tarzı hipster reaksiyonları nenenizin tülbentlerine sarıp çeyiz sandıklarınıza kaldırabilirsiniz.. Sıvı alışverişini kırmızı tuborgla gideriyorum.. Uymak isteyenler eşlik edebilir..Sofrada herkese yer var ..

Girizgahtan evvel ...
* türlü türlü , çeşit çeşit , envaisinden , en bi cicisinden votkalar viskiler efenime söyliyeyim likörler var iken gavuristan ellerinden bana göndere göndere kartpostallar gönderen nenemin (anadolu ağzı ne var?!?!) mektubunu açtığımda gördüklerime karşı içimde kabaran hayalkırıklığı ile beslenen nefreti dizginle ..bu sinirle soğansız , kıymasız menemene dönen ruhumu dingin tut !!bana bunlara karşı dirayet eyle .. dayanma gücü ver...
FLAŞ!!!
* çeviri yaparken kültablasında unuttuğum çocuk esirgeme kurumlarında yitip giden hayata tutunmak için airbagli arka koltuklar yerine tampona yapışan gelin arabası önü kesip para dolu zarf dilenen öksüzler misali odama karışan sigaralarımı rüzgardan ve nefsimden koru ..bana kutu kutu uzun marlboro hiç olmazsa kent switch ver..
FLAŞ!!!
* herşeyden önemlisi mazotumu eksik eyleme !! bana 4 lü med-kitler halinde KIRMIZI TUBORGLAR ver !
flaş!!! ( dikkat ettiyseniz küçük harflerle yazdım çünkü milyar tane deklanşöre de bassalar bu gözleri 4 lü kırmızı tuborg kadar kamaştıracak başka hiçbir şey olamaz yeryüzünde! KT CANDIR! İŞSİZİN KARA GÜN DOSTUDUR!)
*dolar düşmüyor ,bu bakımdan Sennheiser Türkiye çalışanlarına merhamet eyle ki almak istediğim Momentum 2 overear modelini indirime tabi tutsunlar.. tutmasalar da bana umut ver ...
FLAŞ!!!

İsmi Pol Pot idi .. Dünyaya geldiği ülkede elit yani kaymak tabakanın arasında yeralmaktaydı.. Ailesi eğitim öğretim alması için onu Fransa ' ya gönderdi .. Orda bir garip amerikan karşıtlığı ve maocu doktrinle yoğrulup ülkesine döndü.. Sonra Çin den destek bularak ,Vietnam'a da kara bayrak açarak tarihte görülmüş en akla zarar , en kanlı devrimlerden birini yaptı.. Tarım toplumu olucaz bu bize yeter diyerek hastaneleri , bankaları kısaca modern ve çağdaş dünyaya ait olan ne varsa bombalarla havaya uçurdu.. Gözlüklü , okuryazar ve eli nasırlı olmayan kim var ise boğdurarak katletti tarımsal alanlarda çalışamaz diyerek.. Gün geldi kurduğu baskı rejimi yetmez oldu ve ülkenin kırsal alanlarını MİLYONLARCA MAYINLA DONATTI.. safi bu yüzden yüzbinlerce kişi öldü en az yarısı kadarı da uzuvlarını kaybederek sakat kaldı .. ülkeyi ve toplumu kanla yoğrulmuş bir iç savaşın katığı yaptı.. söz konusu ülkenin adı KAMBOÇYA idi.. buraya kadar anlattıklarımı genel kültür addedin ülke ismini ve mayınları yan cebinize koyun .. ilerde lazım olacak ...

Zamanın birinde sahafta görüp topluca aldığım Chuck Palahniuk serisini uzun müddettir marineye yatırmış bekletmekteydim.. Sağolsun Samet Ö. mesaj atıp bilgilendirince Palahniuk etkinliğinden haberimiz oldu..katıldık işsizlik kulvarında kendi adımıza =)) Bugün okuyup bitirdim..İncelemeyi spoilersız, işsizliği ise sınırsız seven biri olarak garanti veriyorum.. Gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz..
Amerikalı bu emmimiz , bağrından çıktığı ülkeyi ve insanları inim inim inleten emperyalizmi , hayatlarımıza tv ile giren ve içi bomboş anlamsız amaçları ile ambara sızmış fındık faresi kıvamında gıdım gıdım ruhumuzu kemiren sahte GÜZELLİKLERİ cinsiyet , sex ve en başta kadın olgusu üzerinden eleştirmeyi seçmiş...bu adamı ilk kez okudum ve "ver mehteri" diye diye en sonunda mehter kıvamında bir ilerşeyişin kurbanı oldum =)) şöyle ki yazar kitabın başında "bitimi" ile başlıyor ..hikayenin sonunu biliyorsunuz ama kah bir hafta öncesine ,kah belirtilen olayın geçtiği günden 2 gün sonrasına gidelim derken ilk başta bir afallama geçirmedim dersem yalan olur .. hatta yarım bırakma noktasına geldim bir ara... anlatım genelde kitapta işlenen KARA ve UĞURSUZ birliktelik göz önüne alındığında 2. çoğul şahıs ağzıyla aktarılıyor.. Romanın sonuna kadar kişileri tam olarak tanıyamadığınız için romana hakimiyeti kuramamış hissi yaşamanız kuvvetle muhtemel .. sürekli bir şeyleri mi kaçırıyorum aurası hakim.. yalnız alıştıktan sonra bu negativite terse etki yaparak sizi zamkla kitaba bağımlı yapıyor.. bu bakımdan yazarı ayakta alkışlamak lazım.. kurguya gelecek olursak ... yan cebinize sokuşturduğunuz mayınları ve kamboçyayı bir zahmet çıkarıverin ... bu kitap tıpkı size bahsettiğim mayınlanmış toprakları ile kamboçyayı anımsatıyor .. adım attıkça ayaklarım, sayfa çevirdikçe parmaklarım koptu .. okuyacaklar için hemen belirtmekte yarar var ki HER KUŞUN ETİ YENMEZ .. Ben eğer Dr Oetker in ceo su falan olsaydım bu kitabı piyasadan toplatır öğüttürüp Lezzo misali KEZZO ismiyle TOZ KEZZAP formunda piyasaya geri sürerdim :
KEZZO!!
TOZ KEZZAP!
SICAK SUYA KATIN DEHŞET SAÇIN!
YENİDEN ELE ALINDI.

Not: Sizler kadar iyi bir inceleme yazan bir insan değilim lütfen bir beklenti içine girmeyiniz ve lütfen beğen butonunu amacında kullanınız.

Neden öneriyorum?

Gören olmuştur sitede kitap ya da film önerisi istendiğinde bu eseri öneriyorum. Peki neden? Nedir beni bu kitapta bağlayan? Öncelikle defalarca kitabını okuyup, kitabın filmini de izlemiş biri olarak bir de üstüne üstlük bu kitabı inceleyen Tüketim Toplumu, Nevrotik Kültür ve Dövüş Kulübü kitabını da araştıran biri olarak yeterince bilgi sahibi olduğumu düşünüyorum.

Şimdi ben bu eseri keşfetmeden önce Camus'un varoluşçuluğu ile Dostoyevski'nin yeraltısıyla iki arada bir derede gidip geliyordum. Bu iki yazarın ortak ele aldığı akımlar "Kendini toplumdan soyutlama, ve dışlama" dır. Şahsen hayatımı da bu akımlar düzeyince geçirip gidiyordum. Ancak bu kitap ile tanıştıktan sonra böyle bir farklılık, böyle bir haz almadım. Şimdi yanlış anlayanlar elbet olacak; ben Dostoyevski ve Camus'u asla gömmüyorum. Onların eserleri hâlâ benim için bir başyapıt değerinde. Ancak bu eser gerek kurgusundan gerekse topluma yönlendirdiği sivri dilli göndermelerle gönlümde baş sıraya koyuyor.

Evet, değiştirdi. Şu an bile bana deseler; "Sana bir kitap okutacağız ve hayatını değiştirecek." yine de inanmam. Ancak samimi olarak söylüyorum ki bu kitap benim topluma ve dünyaya olan bakış açımı kökünden değiştirdi. Tüketim kültürüne, markalara, popüler kültüre ve para babalarına nasıl köle olduğumuzu gördüm. Hayatımdaki birçok olaylara karşı gözlerim açıldı.

Ahh! Evet, sizi biraz sıktım değil mi? Keşke baştan uyarsaydım içeriğe girmeyeceğim diye. Sıkıcı bir insanım ben! Her neyse nerede kalmıştık? (Kitabın içeriğine ve konusuna ulaşmak için diğer incelemeleri ve kitabın arka kapağını okumanız yeterli.)

Öncelikle kitap bir yeraltı edebiyatı olduğu için bolca kara mizah, bolca argo bulunuyor. "Ayy! Ben küfür sevmiyorum." diyenlerden ve "Ben dindarım ulan!" diye geçinenlerdenseniz bu kitap sizlere asla uymaz! Kitapçılarda önünden bile geçmeyin. Şimdi, bu eserde cüzi derecede felsefe, profesyonel olmayacak düzeyde postmodernizm, biraz sosyoloji, gerektiği kadar topluma yönelik sivri dilde eleştiri, çoğu kitabı aratmayacak kadar duygusallık, eşsiz benzersiz bir kurgu, üç tane farklı kişilikleri temsil eden üç ayrı karakter, bolca yeraltı edebiyatı ve bir o kadar da kara mizah var. Evet, bunların hepsini karıştırınca karman çorman olmaması elde değil. İşte bu yüzden bu eseri bir düz metinmiş gibi sorgulamadan, aklını kullanmadan okuyanlar ya bir daha yeraltı edebiyatına girmemek üzere tövbe ediyor ya da "Sadece dövüşüyorlar ya!" deyip bir daha kitabın yüzünü açmıyorlar. Anlamaya uğraşarak okuyanlar ise böyle bir eseri okuyarak toplumdaki bu uyuşukluğumuzu görerek tabiri caizse "gözleri açılıyor". Eşsiz benzersiz kurgu dedim. Evet, çünkü bu eseri Dostoyevski'nin Öteki eseriyle kıyaslıyorlar. Şahsen iki eser de birbirinden apayrı eserler. Aslında bu konuda söyleyecek o kadar çok şeyim var ki... Ama susacağım. Siz yine de ikisini de ANLAYARAK okuyun da. Ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Filmi mi? Kitabı mı?

Eveet, tartışmalı konuya geldik sonunda. Aslında bu soruyu sormak için kendimize şunu sormalıyız; "Ne için kitap okuyorum?". Çoğunuzun cevabını tahmin edebilirim; "Kendimden bir şey bulabilmek için.". Peki filmden mi daha çok şeyler alırız yoksa kitaptan mı? Bunun cevabı bu eser için diğer filmi yapılan kitaplara oranla daha da zor. Çünkü filminde vermek istediği mesajı tamamıyla verdiğini düşünüyorum. Ayrıca muhteşem oyuncu kadrosu ile de gönüllere taht kurdu. Ancak bir filmi izlerken o karakteri o oyuncu ile bağdaştırırsın. Kitapta ise tüm o olayları kendi hayalgücünde resmederek tüm o kurguyu kendi içinde yaşarsın. Hazır aklımdayken şunu da söyleyeyim; kitabında filminde yer vermediği birkaç bölüm de var, haberiniz olsun. Bunlar yüzünden önce kitabını yaşamanızı, sonra isteğe bağlı olarak filmini izlemenizi öneririm. Ya da unut, bu söylediklerimin hepsini unut! İnsanlar gerçekleri okumaya dayanamaz... Zaten her kim okusun ki böyle gerçekleri söyleyen ve herkesin kendine bir şeyler katabileceği bu gereksiz eseri... Eğer bana aldırmayıp okumayı hâlen düşünüyorsanız, hiçbir şey için daha geç değil, vazgeçebilirsiniz. Ancak eğer başladıysanız; aşağı tırmananların dünyasına hoşgeldiniz. Son olarak şunu da söyleyeyim; "YERALTI ASLA SEVİLMEZ.".

Daha söyleyeceklerim bitmedi. Geliyorum.

Kahvemi içip kafam yerinde olduğuna göre, bir cesaretlik yapıp, birçok kuralımızı çiğneyerek, hayalarımın kesilmesi uğruna sizlere bizlerden bahsedeceğim; Bizler her yerdeyiz, gündüz görebileceğiniz her meslekte olabiliriz; öğretmen, aşçı, polis... Ancak geceleri bizler apayrı kişileriz. Tüm bu topluma olan öfkemizi birbirimizden çıkarıyoruz ve dövüşüyoruz. Dövüşlerde kazanmak ya da kaybetmek umurumuzda değil. Yeter ki fiziksel acıyla tanışıp bu tüketim toplumunun uyuşturucu etkisinden kurtulalım. Etrafa zarar veriyoruz bu doğru ama bize asla bir şey yapamazlar. Bizler onların yemeklerini hazırlıyoruz, ulaşımlarını sağlıyoruz. Hatta güvenliklerini bile biz sağlıyoruz. Onlar bizlere her zaman bağımlı, tıpkı yaptıkları tüketimler gibi. Bizler sağcı ya da solcu değiliz. Görüşümüz, paranın yönettiği tüm şeylere karşıyız. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bizler büyük bir acı yaşamadık çünkü bizim acımız, hayatlarımız. "Televizyon programları izleyerek bir gün milyoner olacağımıza, film yıldızı, rock yıldızı olacağımıza inandık. Ama, hiçbirini olamayacağız." (180) Tanrının bizi sevmeme ihtimâlini düşündüğümüz için, kendimize çok öfkeliyiz...
"Bana başa çıkma mekanizması olarak vahşi intikam fantazileri ver.
Flaş. "

Plastik oyuncaklar,plastik ayakkabılar,plastik çiçekler derken şimdi de plastik insanlar..

Koskoca bir hengamenin ortasındayız. Kurmalı bebekler gibi sabah uyanıyor,nefret ettiğimiz o işyerlerinde saatin ilerlemesini bekliyor, nefret ettiğimiz cehalet yuvası okullarda zilin çalmasını bekliyor,nefret ettiğimiz insanlarla vaktimizi paylaşıyoruz.
Gün içerisinde bin bir maske, bin bir duygu değişimi, bin bir ruh hali akşam olmasını bekliyor , o kurmalı kara kutunun başına geçiyoruz.

Modern 21. yy insanı, kafası hep karışık. Çamaşır yıkamak için artık 50/60sene öncesi kadar vakit harcamıyor, bir bilgiye ulaşmak için aylarca kütüphane kapıları aşındırmıyor, herşey daha kolay ,daha hızlı, daha ulaşılabilir ve aynı zamanda herşey daha değersiz, daha sıradan ve kolayca gözden çıkarılabilir.

Eşyalarıyla evlenmiş insanlar tanıyorum. Bir çok şeye sahip olduğunu düşünüp, kendisi bile olmayan insanlarda.
Chuck bey "istediğimiz şeyler gün geçtikçe istemeye eğitildiğimiz şeylere dönüşüyor.." gibi muazzam bir cümle kullanıyor kitapta. Gün geçtikçe yavaş yavaş, sistemin kurmalı bebeklerine dönüyoruz, kafasının içi boşaltılmış onların istediğini giyen,onların istediğini yiyen, onların istediğini izleyen ve onların dediklerini kendi isteğiymiş zanneden.

Boom!
İşte tam burda kafamızın içinde ki bombanın pimini çekip, " ben burdayım! Tam olarak burdayım! Dayatılan güzellik algınıza,televizyonlarınıza, yapay suratlarınıza, güzellik algımızla oynamış makyaj kataloglarınıza, cinsiyet ayrımınıza, milliyetçi duygularınıza, fanatizmle yoğrulmuş spor mecralarınıza ihtiyacımız yok! " demeli, diyebilmeliyiz. 21.yy'da modernizm diye dayatılan, kendimiz sandığımız ve aslında ayna da tanıyamadığımız yabancılara bakıp kendimizle yüzleşme vakti!

Kitap tam olarak mayın tarlası. Mutlaka okuyun.
HERKES KENDİ KİŞİSEL KOMASINDA!!

Çocukken Yunan Tanrı’larının gerçek olduğuna inanırdım,Allah’ın bizim, Yunan Tanrı’larının Yunanlıların olduğunu sanırdım çocukluğum boyunca, ta ki okulda hepsinin mitolojik hikaye ,efsane olduğunu öğrene kadar, kabul ediyorum büyük hayal kırıklığına uğramıştım. Son ansiklopedi okuyan nesil olmanın avantajlarından biri de, şimdilerde bir tık uzağında ki bilgiye erişmeye üşenirken, o zaman öğrendiğin ne varsa kitabın kokusundan mı,dokusundan mı bilmiyorum bilginin zihinde pırıl pırıl kalıyor olması. Oidipus,Poseidon,Ares,Medusa,Zeus, Hades,Athena hepsi benim çocukluğumun kahramanları.Ve bana göre hepsi ölümsüz.

Dünyaya maalesef kazık çakamıyoruz arkadaşlar burda bi anlaşalım önce. Olsa olsa en fazla bir iki çam fidanı,bir iki limon Selvi bırakırız ardımız sıra. Elli bilemedin yüz sene sonra adımızın esamesi bile okunmaz,mezar taşı dışında da anımsayan olmaz.

Peki ya bazıları ölümsüzlüğü buldu desem ne dersiniz? İnsanoğlu yıllar boyunca ,fani olduğunu kanıksadığı bu hayatın sonunda kendinden yüzyıllar sonra bile, söz konusu edilmesini sağlayacak şeylerin peşinde koşuyor.
Van Gogh ,Beethoven, Frida, Shakespeare, Atatürk , Nietzche, Dostoyevski ,Tolstoy , Tarkovski , Sigmund Freud , Stephan Hawking, Einstein ,Che hepsi ölümsüzlüğü bulmuş kişiler bana göre. Hepsinin bu dünyadan göçüp gitmeden yeryüzüne bıraktığı savunduğu bir fikri, bestelediği bir şarkısı ,yazdığı bir kitabı, çizip boyadığı bir tablosu, uğruna savaştığı idealleri, insanları aydınlatmak gibi gayeleri vardı. Nitekim bundan 300-500 belki 1000 yıl sonra onları hala milyonlar tanıyor olacak. Çünkü hemen herkes bu dünyaya kendi imzasını bırakmak istiyor, kimi kendisine benzeyen bir çocuk doğurarak, kimi pastoral bir şiir yazarak ama Chuck abi’nin de dediği gibi ;

“Hepimiz kendimizi anlatmak istiyoruz.
Hiç kimse unutulmak istemiyor”

Ve sadece kayıtlarda bulunması açısından söylüyorum;
“Herkes kendi kişisel komasında.”

Ölümsüzlüğü aramak için yollara düşen Lokman hekim gibiyiz, vitesi biraz daha yükseltip günümüze geliyorum ,sosyal medya hesaplarında ki binlerce taşlaşmış an, yüzlerce yaşanmadan yaşanıyormuş gibi yapılan ,teğet geçilen hayat. Sürekli beğenilme, unutulmama,takdir görme arzusu ,büyük kaos.

Demem o ki ,ölümsüz olmak o kadar da zor değil. Görmeyeceğim bir ölümsüzlüğün bana ne yararı var derseniz boşverin, ölümsüz olmak istiyorsanız da zaten göremeyeceksiniz yine boşverin. Ne diyordu bir film sahnesinin girişinde ki replikte ;

“Hayat asla sahnelenemeyecek bir oyunun sonsuz tekrarından ibaret! “

Chuck Palahniuk’un okuduğum 4. Kitabı ve en beğendiğim kitabı diyebilirim. Kitap sürekli bir Flashback halinde , iki satırda bir geçmiş gelecek yer değiştiriyor, yazarın diline artık aşina olduğum için pek zorluk yaşamadım ama yeni başlayacak arkadaşlara önerim Chuck Palahniuk okumaya Görünmez Canavarlar ile başlamaları yönünde. Kitaba puanım on üzerinden on (sana puanım on kanka \w/ ) Keyifli okumalar diliyorum,tabi mümkünse :)
BİR TÜMÖRÜM OLSA ADINI MARLA KOYARDIM!!
Sendrom-lu/suz bir pazartesi sabahından herkese merhaba;

Malum bahar geldi, bi inceden üstüme çöken rehavet sebebiyle okumalarım biraz ağırlaştı falan, aslına bakarsanız Chuck Palahniuk bu dönemlerde benim kurtarıcı şövalyem sayılır, halihazırda Hakan Günday okuma çabaları içerisindeyken bunalıp bir anda kendimi Fight Club'a başlamış buldum.

Kitabı okurken keşke filmi izlemeseydim diye içimden geçirdim sık sık, her zaman önce kitap parolasıyla yola çıksam da yıllar önce izlemiş bulunduğum için kitaba çok özgün bir şekilde başlayamadım. Hatta ilk on bölüm kitaba adapte de olamadım. Çünkü Marla Singer denildiğinde aklıma direkt Helena Bonham Carter'ın gelmesini engelleyemiyorum. He diyeceksiniz ki bu yorum filme haksızlık etmiyor mu?
-Asla! Film kendi çerçevesinde olabilecek en iyiler arasında bundan zerre kadar şüphem yok , ayrı ayrı, ikisi de türünün en iyisi ama ben sadece kitabı okumuş olmayı tercih ederdim, daha özgün bir okuma yapabilmek için.

Gelelim kitaba, sahip olduğu her şey; pahalı eşyalar, lüx araçlar, kabarık banka hesapları, pahalı bir muhitte dublex bir daire, ve bunun karşılığında, asık suratlar, biteviye mesai saatleri, sahtekarca gülüşler, yalanın bini bin para insanlar, bitmeyen depresyonlar, antidepresanlar, ucundan tutulamayan lojman griliğinde bir hayat.
Tanıdık geldi değil mi? Bukowski'nin ''Yaşama sevincimi, sigortalı bir iş karşılığında sattım! '' sözü tüm bu söylediklerimin özeti aslında.

''İstediğim şeyler gün geçtikçe hep istemeye eğitilmiş olduğum şeylermiş gibi görünmeye başladı. '' -Görünmez Canavarlar


Daha pahalı bir araç, daha pahalı bir ev, daha pahalı kıyafetler, toplumun gözünde daha prestijli olmanızı sağlamıyor! İnsanlar sistemin içerisinde öyle bir evriliyorlar ki, o daha pahalı saatin, daha pahalı ayakkabının, sahibi olmak için geceli gündüzlü ömrünü tüketiyor.

Bomboş..

Janjanlı hayatlarınız, sahip olup içinde bile yaşamadığınız evleriniz, göstermelik arkadaşlıklarınız, sahtekar gülüşleriniz.. Bomboş..


Fight Club'da Tyler Durden karakteri, anlatıcının sahip olamadığı,ama hep olmak istediği karakteri açığa çıkarıyor. Anlatıcı dipte, Tyler gökdelenin zirvesinde. Anlatıcı mesai bitirmek istiyor, Tyler tüm yüklerinden kurtulana dek dövüşmek. Hele hele son bölümlerde ki Kargaşa Projesi tam anlamıyla Tyler'ın modern anarşisinin dışa vurumu. Hangimiz istemedik çılgınlar gibi :)

Velev ki; benden tam puan alan bir okuma oldu, okuyacak arkadaşlara tavsiyem filmi izlemeden okuyun. Keyifli okumalar dilerim tabi mümkünse ;)
Tarihe Jonestown katliamı olarak geçen, Jim Jones isimli kendini dini lider olarak lanse edip 900 küsür kişinin intihar etmesiyle son bulan çılgınlığı bilir misiniz?

Reankarnasyona inanmıyorsanız muhtemelen tek bi tur binilecek gibi görünen bu bisiklet yolculuğu için, bir idea ,bir görüş,bir kişi, bir saplantı nedeni her ne olursa olsun, hayatınızı sonlandıracak kadar sizi manüpüle eden bişeylerin ,birilerinin ardı sıra gider misiniz?

Stalin der ki; "Bir insanın ölümü trajiktir, on insanın ölümü dramatiktir, bir milyon insanın ölümü ise sadece bir istatistiktir. "

Kitlelerin akıl tutulmasını sağlamak sadece bir fikre bakar. Doğru zaman da ,doğru kelimelerle fikri yerleştirir ve ikna ederseniz kendinize küçük bir ordu kurmanız içten bile değil.
Örneğin; politikacıların kitleleri peşinde sürüklemeleri uyguladıkları propagandalardan kaynaklıdır. Futbol maçlarında bir takımı desteklemek, kişinin sevdiği bir sanatçıyla fotoğraf çektirebilmek için girdiği çaba, sevilen bir yazarın kitabını imzalaması için saatlerce bir kuyruğun ucunda beklemek hemen hepsi insan duygularına hükmeden bazı sebeplere dayanır. Nitekim hemen hepimiz sonuna -izm takısı gelen terimlerin bazılarını kendimize daha yakın bulur, hayatımızı bu temellere göre şekillendiririz.

Chuck bey bu kitabında ağırlıklı olarak, insan denilen hamurun doğru veya yanlış ellerde yoğurulup nasıl farklı şekillere sokulabileceğini, bunun hiçte zor olmadığını bir dizi olaylar silsilesi halinde bize sunmuş, çokta güzel olmuş. Ben kendi adıma kitapta sık sık Tanpınar'ın -Saatleri ayarlama enstitüsünde ki baş karakter Halit Ayarcı'nın ve Hasan Sabbah'ın kulaklarını çınlattım. Nihayetinde hikayeler ve olaylar farklı olsa da temelinde topluluklara hükmetme bulunan bu karakterlerin hepsi aynı çabayı sarf etmiş gibi görünüyor.

Kendi adıma Chuck Palahniuk'la çok verimli iki hafta geçirdim. Etkinlik fikrini ortaya atan arkadaşlarıma burdan teşekkürü borç bilirim :) Hepinize şimdiden keyifli okumalar.
Biraz spolier içeren bir inceleme olacak, şimdiden özür dilerim. Ama emin olun okuma zevkini azaltacak bir şey yok.

Plastik çiçekler, plastik evler, plastik insanlar. Gösteri Peygamberi namı diğer Survivor, (İtiraf edeyim, yarışmayla ilgisi var mı diye çıkış tarihlerine baktım) okuduğum ikinci kitabı Chuck Palahnuik'in. Tıkanma gibi her şey var bu kitapta da. Yani incelemeye; peygamber yaratma el kitabı ile de başlayabilirdim, kaybolmaya yüz tutmuş ekstrem tarikatlarla da, geleceği bilmenin dayanılmaz sıkıcılığıyla da. Kitapdan ev ekonomisi ders notları da çıkabiliyor, en güzel tuvalet yazıları da.

Doksanların sonları, ikibinlerin başlarında internet, günümüze göre daha serbestti (belki de daha güzel). Herkes her şey paylaşabiliyordu. O dönemde ismini "Survivor's Handbook" olarak hatırladığım bir kitap vardı daktilo fontu ile yazılmış. (CIA ile alakalı bir isim de olabilir, gelmiyor aklıma.) İçinde Macgyver tarzı şeylerden, bomba yapımına kadar bayağı şey vardı. Dövüş Kulübü filmi dahil, Chuck Palahnuik'in her eserinde bu kitap geliyor aklıma. Sürekli bir bilgi bombardımanı var bu kitapta da. İlk önce ev işleri ile ilgili pratik bilgilerden geliyor karşımıza, psikiyatrik bozukluklara gidiyoruz bir ara, Amerikadaki aykırı tarikatlar, pornografi, ilaçlar, steroidler, her şey var. En fazla da sistem eleştirisi var. Tıkanmadaki seks, ilişkiler, bağımlılık, Dövüş Kulübündeki tüketim kültürü ve kapitlizm eleştirileri, Gösteri Peygamberinde yerini din ve gösteri dünyasına bırakıyor. Bu kadar çok bilgiyi sıkmadan özümsemek mümkün mü? Evet, yazar Chuck Palahniuk olunca bırakamıyorsunuz okumayı hiç.

Her şey bir uçakta başlıyor, pardon bitiyor. Bölümler ve sayfalar sondan başa doğru gidiyor bu kitapta. Memento filmi gibi değil ama. Uçak düşmeden önce, kahramanımız Tender Branson'ın hayat hikayesini dinliyoruz baştan sona. Creedish mezhebinde büyütülüp mezhebe para kazandırmak üzere dış dünyaya gönderilmiş bir bağımlının öyküsü bu. Neye bağımlı? Temizliğe bağımlı, ev işlerine bağımlı, psikolojik hastalıklara bağımlı, intihar eden insanlarla konuşmaya bağımlı, her türlü ilaç/steroide bağımlı, şöhrete bağımlı. Seks hariç herşeye bağımlı oluyor kitabın sonuna kadar adam. Adım adım peygamberliğe ulaşmasını görüyoruz Tender'in. Diğer karakterler de ondan geri kalmıyor; her zaman her şeyi bilen Fertility Hollis (Murat Menteş isimleri gibi evet), tarikatı sembolize eden Adam, herkesi İsa yapabilecek bir menajer, olabilecek en yetenekli intihar danışmanı. Tender'in bir türlü göremediğimiz patronları bile etkiliyor insanı okurken.

Bir de şöyle bir özelliği var Chuck Palahnuik romanlarının. (İki kitapta nasıl böyle ahkam kesebiliyorum, ben de bilmiyorum) Adam film çeker gibi yazıyor kitaplarını ve sinema teknikleri kullanıyor yazımda görmeye alışmadığımız. Mesela seyir halindeyken trafikte trafik levhaları diyaloga dahil oluyor. Ya da Tender'ın kafasından geçenleri tuvaletteki yazılar cevaplıyor.

Ve en başta bahsettiğim şey. Plastik, sahte bir peygamber yaratılıyor insanlar için, ama her zaman, her şey sahte zaten bu peygamberden bağımsız olarak. Belki de o yüzden insanlar hiç yadsımıyor kendilerine sunulan bu ürünü. Hemen takip ediyorlar, ne diyorsa yapıyorlar, alıyorlar. Ve belki de sahte olmayan tek insan, küçük plastik bir maskot yüzünden ölüyor. Aslında her şey düşünmeye sevk ediyor insanı kitapta. "Ya, bir şeyler yanlış galiba" diyen herkesin okuması gereken bir kitap.

Çok abarttım belki, ama en az Tıkanma kadar güzel bir kitap bu da. Sırada Görünmez Canavarlar var. İlk dört kitabından sonra da satirik korku hikayelerine dönmüş zaten wikipediadan öğrendiğim kadarıyla. Babasının öldürülmesi ve katilini teşhis edip adamın idam edilmesine sebebiyet vermesi değiştirmiş bayağı adamı. Sonra bakacağım diğerlerine ben de. Neyse okuyun, okutun efendim. Değer çünkü.
Şimdiden önceki,şimdiden önceki herşey, yanımda taşıyıp durduğum bir hikayeden ibaret. Sanırım bu durum herkes için geçerli. Benim yeni bir hikayeye ihtiyacım var.

Aralığa dönelim. Palahniuk okuma etkinliği tüm hızıyla devam ediyor, insanlar harıl harıl Palahniuk incelemesi yapıyorlardı. Ben ki; ürkek ama istekli bir okuyucu olarak etkinliğe girmeden uzun zamandır okumak istediğim Tıkanma ya hazırlanırken, tanımadığım birisinden bir yorum geliyordu. Necip G. kitabın kendisinde bıraktığı etkiyi samimiyetle açıklıyor ve kitabı okuduğumu gördüğü için mutlu olduğunu söylüyordu. Garip ama güzel geldi bu bana, böyle şeylere alışık olmadığım için belki. Dövüş Kulübü filmi haricinde Palahniuk'e girişim böyle oldu.

Görünmez Canavarlara başlayıp daha ellinci sayfaya varmadan aşırı reklam, moda, marka, ilaç vb. terimlerden bunalarak, ara vermeme ve diğer kitaplara başlayışıma geçelim.

Kitabın başına ve sonuna geçelim ya da. "Görünmez Canavarlar", en sondan başlıyor Gösteri Peygamberi gibi aynı. Başında yanan bir evin önünde üç kadının olduğu bir senaryoyla karşılaşıyoruz, kadınların biri diğerine ateş etmiş diğeri ölmek üzere. Kitabın sonunda da herşeyin bu şekilde olduğunu görüyoruz tekrar.

Başı ve sonu aynı olan bir kitabı okumamızın anlamsızlığına dönelim.

10 Ocak'a gidelim ya da, bu kitaba başladığım ana. Tıkanma ve Gösteri Peygamberi ni büyük bir iştahla okuyup, Görünmez Canavarları görmek istediğim o güne. Kitabın başından itibaren bir o yana, bir bu yana savrulduğum, bir sayfada üç ayrı yer ile dört farklı ana gittiğim, Palahniuk'in kurgusundan başımın döndüğü ana.

Kitabın anlatıcısına geçelim. Shannon'a. Kusursuz bir güzelliğe sahip bir Yunan tanrıçası, reklam sektörünün plastik bir bebeğiyken, görünmez bir canavara dönüşen; kendisinden, kişiliğinden, cinsiyetinden emin olduğumuz tek insana geçelim. O intikam yolculuğuna çıkan ucubeye.

Kitabın arkasına geçelim, hayır geçmeyelim spoiler istemiyorsak - kitabın arkasını ya da yukarıdaki kitap bilgisini okumayalım.

Brendy'e dönelim ya da. "Anlattığın şeyin sadece bir hikaye olduğunu anlayacaksın.Ve aynı şeyleri bir daha yaşamayacağını.Anlattığın hikayenin sadece kelimelerden ibaret olduğunun farkına vardığında,geçmişini bir kağıt gibi buruşturup çöpe atabildiğinde işte o zaman senin kim olacağına karar vereceğiz." diyen dolandırıcı prensese. Kitabın gizli kahramanına.

Chuck Palahniuk'e geçelim. Her kitabında yaptığı ve bunda da tekrarlanan şeylere dönelim. Baştan sona devam eden sistem eleştirisi, hayatın anlamsızlığı, bağımlılıklar (bu kez beğenilme bağımlılığı) ve diğer her şey- estetik, tıbbi uyuşturucular,eşcinsellik, aile ilişkileri, güzellik, reklamcılık, medya, dolandırıcılık, vb. Her konuda istemediğiniz kadar ama asla sıkmayan bilgi bombardımanı.

Seth'e dönelim, ya da Alpha Romeo'ya, ya da Harper Collins'e ya da Addison Wesley'e ya da Hewlet Packard'a. "Doğumunuz, hayatınız boyunca düzeltmeye çalışacağınız bir hatadır."diyen o garip adama.

Düne dönelim, 20 Şubat'a. Solda okunan kitaplar arasında boynu bükük duran "Görünmez Canavarlar"ı görüp, artık zamanı geldiğini düşünmem ve devam etmeme kitaba. Her bölümde (tamam, o kadar da abartmayayım, çoğu bölümde) yok artık diyerek kitabı bir çırpıda bitirmeme. Güzel ama buruk bir duyguyla, yine de Tıkanma daha güzeldi dememe.

Evia'ya dönelim, Shannon'un manken , iyiliksever, aldatmaya meyilli, cinayete meyilli her şeye meyilli Teksaslı arkadaşına. Ve bu dört karakter arasında oluşan/ oluşabilecek/oluşması olası aşk dörtgenine.

Olağanüstü tedasüflere dönelim sonra. Başka herhangi bir kitapta saçma diyebileceğimiz, ama nedense bu kitapta göze bir türlü batmayan imkansız olasılıklara. Ve tabi ki de her Chuck Palahniuk eserinin olmazsa olmazı rahatsız edici (her açıdan) metinlere.

Kitabın sonuna geçelim şimdi de. Hani o baştaki üç kadın ve yanan evin olduğu sahneye. Dönüp "Bana şu iğrenç dünyada, aynen göründüğü gibi olan tek bir şey ver" diye bağıracağımız o sahneye. Kitap bittikten sonra da, bir sonraki kitabına kadar Chuck Palahniuk'in (Benim için Dövüş Kulübü olacak herhalde) biraz ara verip, bir şeyler dinleyelim "Her Şey Çok Güzel Olacak"tan , mesela. https://www.youtube.com/watch?v=1m71Zgek9tY .

Son olarak da bitirip incelemeyi, okurlara dönelim. Sonuçta izlenmiyorsak, neden yaşayalım ki bu hayatı.
Allah'ım sen bizi tıkama. Bu nasıl bir tıkanmadır arkadaşlar? Bu nasıl bir yeraltı edebiyatıdır? Bir kitap ismiyle bu kadar mı uyumlu olabilir? İnsanlar böyle tıkanmayı nereden öğrendi?

Kitabın ana karakteri, para ihtiyacını restoranlarda yemekleri bile bile boğazına tıkayarak tıkanmış numarası yapan, bu sayede kendini her zaman ezik bir biçimde gösteren ve aynı zamanda da onu kurtaran insanları sürekli ters orantılı bir şekilde kahramanlaştıran birisi. Bir özet olarak bunları söylüyorum fakat olaylar bunla sınırlı olsaydı keşke.

Öncelikle Palahniuk'u Dövüş Kulübü'nden tanıyorum fakat ilk kez bir kitabını okuyorum. Aynı bir Trainspotting ya da bir Requiem for a Dream gibi popülizm eleştirileri, endorfin kurbanlığı, erotizm saplantısallığı, televizyon dizilerinin, Amerikan rüyası ve kültürünün insanlara bir şeyin bağımlılığını pompalaması var. Hatta yaptığı net tavsiyelerle ve yazım üslubuyla Trainspotting'in kardeşi gibi bir kitap olmuş bu.

Kitap, bu kitabı okumak yerine televizyonda izleyecek daha iyi şeyler olduğunu söyleyerek açılış yapıyor bize. Bunu neden özellikle üzerine bastıra bastıra söylediğini düşünüp durdum. Yeraltı edebiyatının insanların dinlemekten, görmekten ve yaşamaktan kaçındığı şeylerden ibaret olduğunun farkına vardım. Televizyonda gösterilmeyen şeyleri yeraltı edebiyatında bulabildiğimizin farkına vardım. Şöyle bir denklem kurabiliriz aslında : Gerçekler acıysa, yeraltı edebiyatı da gerçeklerse yeraltı edebiyatının acı olduğunun farkına vardım.

Ana karakter olan Victor Mancini adının anlamının tam tersine kendini yüceltme isteğinde zerre kadar olmayan bir kişi. Victor galip demektir fakat adam zerre kadar galip olmak istemiyor ki hayata karşı! İnadına daha çok kaybetmek istiyor, kaybettiğinde ise kazandığı daha çok ruhsal tıkanıklık oluyor. Ezilmeyi ve insanları kahramanlaştırmayı, bu sayede de onları kendine bağlı hale getirmeyi seviyor. Aynı zamanda o ve annesi tam bir manyak. Tam tamına zararlı alışkanlıklar bağımlısılar. Bu tekil bağımlılıklara paralel olarak adam insanları da kendine bağımlı hale getiriyor, insanlar Victor'un hayatını kurtarmayla ortamlarda hava atıyor ve çocuğa bağımlı hale gelmiş oluyorlar. Yani tam bir bağımlılık tıkanması var meydanda. Kendine de her zaman "İsa ne yapmazdı?" sorusunu sormayı hayat felsefesi olarak edinmiş ve o ne yapmazsa eleman da tam olarak onları yapıyor. Öyle ki Victor da zaten bağımlıların yolun sonunda neyi beklediklerini bildiğini söylüyor. Biz herhangi bir şeye bağımlı olmasak bile yolun sonunda bizi ne beklediğinin farkında mıyız? Gerçekten her şeyin birtakım sürprizden mi ibaret olduğunu düşünüyoruz?

Bu olayları kendi hayatlarımızla bağdaştırabiliriz. Farkında olmadan biz de tıkanıyoruz günden güne. Etrafımızdakiler kendini yüceltmeye devam edip aradıklarını bulamazken belki de farkında olmadan diplerdeki güzellikleri kaçırıyoruz. Bunu somut olgularla düşünmeyelim. Ruhumuzun derinliklerinde kim bilir ne cevherler saklıyoruz. Acaba biz de tıkanık mıyız ruhumuza, nefsimize, benliğimize ve çevremize karşı? Hiç sorduk mu bunu kendimize? Kitap bize kendimizi tanıma uğruna ezik, fakir, mazlum kalabileceğimizi öğretiyor. Sonuçların belki de kendimizi yüceltmelerimizde değil de ezik kalmakta ve toplumun bilmek, görmek, duymak istemediği özelliklerimizde olabileceğini kanıtlıyor.

Kitapla ilgili değil de yazarla ilgili bir eleştirim var. Kitabı okurken Chuck Palahniuk'la ilgili küçük bir araştırma yaptım ve adamın bildiğiniz online mağazası var arkadaşlar. Yani bir insan net bir şekilde kapitalizm, Amerikan rüyası ve Amerikan kültürü eleştirisi yapıp da nasıl şöyle bir https://chuckpalahniuk.threadless.com siteye sahip olabiliyor, insan gerçekten hayret ediyor.

Yazarın biyografisi

Adı:
Chuck Palahniuk
Tam adı:
Charles Michael Palahniuk
Unvan:
Amerikalı Yazar
Doğum:
Washington'da, 21 Şubat 1962
Chuck Palahniuk 21 Şubat 1962'de Washington'da doğdu. Asıl adı Charles Michael Palahniuk'tur. Palahniuk Washington eyaletinin doğusundaki bir çiftlikte büyüdü. Bir süre Eyalet Üniversitesi'ne devam ettikten sonra Oregon Üniversitesi'ne geçti ve öğrenimini orada tamamladı. Otuzlu yaşlarına kadar herhangi bir edebi metin yazmayan, sanıldığını tam aksine, ilk romanı olan Invisible Monsters (Görünmez Canavarlar) dır. Bu romanı yayıncılar tarafından içeriği nedeniyle kabul görmemiştir ancak Palahniuk yayıncılara olan bu öfkesi nedeniyle içeriği çok daha "yok edici" olan Dövüş Kulübü'nü yazmıştır ve bu romanı yayıncılar tarafından zevkle kitaplaştırılmıştır.
Palahniuk, üniversite yıllarından sonra üç yıl boyunca Freightliner adlı bir şirkette montaj hattında, ardından tamirci olarak çalıştı. İlk yazdığı metinler taşıt modifikasyon prosedürleri ve kamyonların onarımı üzerinedir.
Dövüş Kulübü'nün ortaya çıkmasında büyük etkisi bulunan bir olayıda bu yıllarda yaşar. Arkadaşlarıyla birlikte tatildedir. Bitişikteki kamp yerinde müzik rahatsız edici derecede açılır ve bu nedenle başlayan tartışma yerini kavgaya bırakır. Bu olayda yaralanan Chuck tatil'den döndüğünde iş yerinde kimse tarafından ilgi görmez çünkü kimse korkunç derecedeki yüzü hakkında bir şey sormaya, yorum yapmaya cesaret edemez. Bunun üzerine Chuck, eğer insanın yeterince kötü görünürse dilediği gibi hareket edebileceğini keşfeder. Bu olayın ardından devam ettiği bir edebiyat grubu bünyesinde yaptıkları çeşitli gösteri ve eylemler "Kargaşa Projesi"ni esinler. Kısa bir süre sonra aynı isimle bir kısa öykü yayımlar ve bu öykü,üç ay içinde Fight Club (Dövüş Kulübü) romanına dönüşür.
Romanlarındaki tavır isyan gibi görünse de, aslında varoluşumuza özlem duymamıza neden olur. Yarattığımız değer yargıları, para, şöhret, saygınlık, güzellik gibi tüm önemli şeylerin anlamsız yalanlar olduğunu söyler.

Yazar istatistikleri

  • 823 okur beğendi.
  • 5.265 okur okudu.
  • 102 okur okuyor.
  • 3.545 okur okuyacak.
  • 143 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları