Çiğdem Dürüşken

Çiğdem Dürüşken

YazarÇevirmen
7.8/10
337 Kişi
·
1.140
Okunma
·
13
Beğeni
·
1.903
Gösterim
Adı:
Çiğdem Dürüşken
Unvan:
İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Eskiçağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü, Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Başkanı
İstanbul Üniversitesi- Edebiyat Fakültesi, Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’ndan 1984 yılında mezun oldu. Aynı Anabilim Dalında, 1987 yılında "Seneca'nın De Providentia'sında Tanrı ve İnsan" konulu teziyle, Yüksek Lisans’ını; 1990 yılında, "Quintilianus'ta Çocuk ve Yetişkin Eğitimi, ve Günümüzle Bağlantıları" teziyle, Doktora’sını tamamladı. Bu süreçte, İstanbul-İtalyan Kültür Derneğinden kazandığı öğrenim bursuyla, 'Universita Italiana Per Stranieri (Perugia)' de araştırmalarda bulundu ve 'Universita Italiana per Stranieri'den aldığı bursla, aynı Üniversitede gerçekleştirilen "Latina Lingua e Cultura" başlıklı seminerlere katıldı. 1991 yılında Yardımçı Doçent oldu. 1993 yılının 7-22 Temmuz tarihleri arasında, Olympia- Uluslararası Olimpik Akademi'de düzenlenen "Olimpizm Felsefesi" konulu toplantılara, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi-Olimpik Akademi Kurulu aracılığıyla, Türkiye’yi temsilen katıldı. 1995 yılında Doçent; 2001 yılında Profesör unvanını aldı.

Çalışma konuları, Latince Gramer, Yunan- Roma Düşünce Tarihi, Roma Dini ve Rhetorica Eğitimi üzerinde temellenmiş olup Antikçağ'da, özellikle Sokrates öncesi düşünürlerin metinlerindeki Eski Yunanca felsefe kavramlarıyla ve Hellenistik Dönem ve Ortaçağ’daki Latince Felsefe terimbilimiyle ilgili araştırmalar yapmaktadır. Ayrıca, Yunan-Roma Klasiklerinin dilimize kazandırılması için kaynak dilden çeviri çalışmalarını da sürdürmektedir.

Türk Eskiçağ Bilimler Enstitüsünün (Başk. Prof Dr. Ali Dinçol) Asli Üyesidir.

(1980-1984) İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Latin Dili ve Edebiyatı.

(1985-1987) Yüksek Lisans: Tez başlığı: “Seneca’nın De Providentia‘sında Tanrı ve İnsan” (Danışman: Prof. Dr. Müzehher Erim, İstanbul Üniversitesi)

(1988-) Istituto Italiano Di Cultura’dan aldığı bursla, İtalya, Perugia, Universita Italiana Per Stranieri’de, 2 aylık İtalyanca eğitimi aldı.

(1987-1990) Doktora: Tez başlığı: “Quintilianus’ta Çocuk ve Yetişkin Eğitimi ve Günümüzle Bağlantıları” (Prof. Dr. Müzehher Erim, İstanbul Üniversitesi)

(1990) Istituto Italiano Di Cultura’dan aldığı bursla, İtalya, Perugia, Universita Italiana Per Stranieri’de, 20 günlük Latina Lingua e Cultura seminerlerine katıldı.

(1993) Türkiye Ulusal Olimpiyat Komitesi tarafından Türkiye’yi temsilen Yunanistan, Olympia’da düzenlenen toplantılara katıldı.
Platon için beden ruhun hapishanesidir.Ruh beden içindeyken tutsaktır,zincirlerle bağlıdır,kanatları yoktur.
Evren uyanık olanlar için tek ve ortaktır, ama uykudayken her insan yana, yani kendi özel evrenine dönüp kıvrılır.
Evren kaderin hükmü altında devinir.İnsanlar ve hatta tanrılar bile bu kaderin ördüğü agdan asla kaçamaz.
Okuyarak gözlerimin önüne gelen bir tiyatro diyebilirim Medea için. Metinlerdeki retorik zenginlik, dipdiri sözcüklerle örülü dizeler, bir anda metni zihnimde canlanan piyes havasına çevirdi. İfadelerin özündeki mecazlar her bir karakterin ruhsal gizinin ayrıntılarıyla keşfedilmesine olanak tanımakla beraber, metinlerin ardına sinen Yunan ve Roma mitolojisi, tarihsel olaylar, sosyal yaptırımlar salt bir trajedi yapıtından çok öteye taşır Medea’yı.
Medea, insancıl, aşık ve kıskanç bir kadının hezeyanları sonucu cinayet işlemeyi göze alacak kadar gizemli bir karakter... Ona bahşedilen güçler, tanrısal özelliklerini babasının temsil ettiği iktidara değil, aşık olduğu adam –İason- için kullanabilecek kadar gözü kara, aşık ve kıskanç bir kadın…
Kaçar Medea sevdiğine. Babasının karşı çıkmasına rağmen aşklarının önüne hiçbir engel çıkamaz, uzun yıllar beraber sürdürürler hayatlarını. İki çocukları olur ve zamanla artık o gözü kara Medea yaşlanır. İason ondan uzak bir diyarda Corinthus kralı Creon’un kızıyla aldatır onu. Uğruna baba yurdunu terk ettiği, kardeşini öldürdüğü Argos’lu İason’un peşinden geldiği Corinhus’ta yapayalnız kalan Medea, kralın kızıyla evleneceğini öğrendiğinde hiç çekinmeden çocuklarını öldürecek "katil anne" figürüne dönüşür. Medea’yı akıl dışı ve korkutucu kılan unsur da budur.

İhanete uğradığını anladığında Medea’nın hezeyan olarak adlandırılan çılgınlığı, geldiği yerde karşılaştığı yabancılaşma ve dışlanmayı göz ardı eder.
İntikam hırsıyla yanıp tutuşan Medea kendi öz çocuklarının katlini planlarken bunun gerçekleşebilmesi durumunda adeta zalim bir kimliğe bürünerek şunları söyleyecektir: “Olacakların suçlusu evlendiğin kişidir, ben değil.”
İfadelerde görülen masumiyet, merhamet ve canavarlık yaşadığı acının yol açtığı kişilik bölünmesinden başka bir şey değildir oysa.

İş bu ki günümüz ikili ilişkileriyle trajik yönden birçok bağlantı kurulabilir bu eserle. Mesela intihar eden bir kişinin buna kalkışmadan önce onu yıpratan, içini kemiren zihinsel ve bedensel çöküşüne zemin hazırlayan kişi- kanunen yaptırımsız düşünelim- Postmodern katil olur. –ki İason ve karısı, Medea kadar suçludur.
Medea’nın kendi bedeninden çıkan çocukları öldürmesi, bunun sembolik bir göstergesidir ki ataerkil toplumlarda ve kadim metinlerde dişi olarak aşağılanan kadın figürünün bir sembolü olarak günümüze kadar gelen Medea’nın gizemi ve laneti, anneliği reddinden kaynaklanır.
Bu yüzden, yabancı bir diyarda kadın olarak dilini bulamayan Medea’nın yalnızlığı ve ötekiliği katlanarak artar. Korkutucu, gizemli güçleriyle saygı bulduğu konumu, kocası tarafından başka bir kadına devredilmek istendiğinde de, bastırılan ve delilik ya da hezeyan olarak adlandırılan kadınlığı dışlanmasına sebep olur.

Bu açıdan, eski Yunan’ın her şeye kadir büyücüsü, Shakespeare’nin Othello’sunun kıskançlığı kadar güçlü olan intikam hırsıyla Medea, günümüz dünyasında işi, eşi ve çocuğu ya da çocuksuzluğu arasında kıstırılmış yalnız modern kadının ya da ataerkil dünyada sessizce acı çeken ve sorgusuz sualsiz erkek dünyasını devam ettirmesi beklenen kadınlık rolünün de bir temsilidir oysa.

Medea... İçinde yaşadığımız toplumla olan benzerliklerin 2500 yıl öncesinden kök benzerliği bu kadar olabilirdi! Bir bakışla günümüz gazetelerindeki üçüncü sayfa haberi gibi. Zamanımızda sıradan hale geldi; kendi aile fertlerini gözünü kırpmadan öldüren ve arkasından gözyaşı döken anne, baba, evlât, sevgili yok mu? Bu tür olaylar nerdeyse trajedi bile sayılmayacak artık. Üstüne kuma getirilen, aldatılan kadının öfkesi, insanın yaptığı fedakârlıklarının takdir görmemesi, zengin biri ile evlenmenin hayatları garantiye alması gibi bir yığın ben merkezli iğrenç düşünce tufanları hiç eskimedi. eskimeyecek de ne yazık ki! ihanetler, ötekileştirmeler, savunmalar, malzeretler bugün de çok güncel hala... Güç ve iktidar kavramları sorgulanmasıyla, Medea çok çağdaş ve güncelleştirilebilir bir kitap...
Herkese keyifli okumalar...
Eser incelemesine öncelikle çevirmen Çiğdem Dürüşken'in şu güzel ifadesi ile başlamak isterim: "Medea trajedisi; aldatılan bir kadın ruhunun bütün gizlerinin açığa çıkışı, tutkunun acıyla dansıdır. "

Medea, Yunan Mitolojisinde Argo'lu gemicilerin "altın post'un" arayışına dair çıktıkları yolculuklarındaki efsanevi zaman aralığında geçer. Iason ve Medea işte bu dönemlerde birbirlerine tutulmuşlardır. Sevgilerini evlilikleri ile de taçlandırmışlardır. Eser trajedi tarzında yorumlanmış, özgün Latince ile yazılmıştır. Pek çok eleştirmene göre eser başyapıttır.

Medea karakteri, anlatılan efsanede oldukça gizemli ve ilginç bir figürdür. Belki de İntikam konusunda; Shakespeare'in Titus Andronicus'u ile yarışabilir. Bu sebeple gerek filmlere, gerek tiyatro ve senfonilere oldukça fazla konu olmuştur. Bu senfonilerden bir tanesi olan Luigi Cherubini'nin aynı isimli senfonisini de:
https://www.youtube.com/watch?v=t2OsPc8xrYQ dinleyebilirsiniz.

Keyifli okumalar dilerim.
Okurken her bir satırından, her bir cümlesinden keyif aldım. Bu kitap da; Descartes'in yöntem üzerine düşüncelerini aşama aşama saptadığını görüyoruz. Bunu yaparken de çıkış noktası şüphe oluyor. Descartes, 'Şüphe duymuyorsam, hiç bir şey üzerine düşünmüyorum diyerek, düşünce yapısındaki kuşkuculuğu açıkça ortaya koyuyor. Decartes bu düşünce yapısıyla modern düşünceyi skolastik felsefeden sıyırmaya çalışmış ve felsefeye yepyeni bir soluk getirmiştir. Bu açıdan bile yaptığı tespitler son derece değerlidir. Descartes felsefesini süzgeçten geçirdiğimizde karşımıza kesin olarak doğruluğunu bilmediğimiz herşeyden şüphe etmemiz gerektiği tezi ortaya çıkmaktadır.
Descartes'i ele alırken irdelememiz gereken bir diğer konu ise bilgi üzerine olan görüşüdür.Ona göre bir bilgiye ulaşmak için en kolay bilgiden başlamak gerekmektedir. Daha sonra kademeli olarak ve bir düzen içerisinde daha karmaşık bilgiye ulaşılmalıdır.
Descartes'e göre, felsefe için başlangıcı oluşturacak olan önermeler öncelikle sezgisel anlamda açık ve seçik olmalıdır. Ona göre açıklık, bir kavramın zihnimize doğrudan verilmesi, seçiklik ise kavramı zihnimizdeki diğer idelerden ayırt edebilmemiz ve sınırını çizebilmemizdir. Descartes bunun için de dört aşamalı bir yöntem öneriyor.
1) Doğruluğunu açık ve seçik olarak bilmediğimiz hiç bir şeyi kabul etmemek.
2) araştırdığımız sorunların her birini mümkün olduğunca küçük parçalara bölmek.
3) onları basitten karmaşığa doğru bir sırayla incelemek.
4)Sık sık geriye dönüp elde edilen verileri sınamak.
Descartes'a göre şüphe etmek düşünmektir. Düşünmek ise varolmaktır. Bu düşüncesinden ise ünlü sözü ortaya çıkmıştır.
"Düşünüyorum o halde varım."
Kesinlikle felsefeye ilgi duyan herkese tavsiye edeceğim bir kitap. Açık ve anlaşılır şekilde yazılması anlaşılmasını da kolaylaştırıyor.
Güneş Ülkesi, Thomas More ve George Orwell'dan sonra okunması gereken bir başka ütopya kitabıdır. Kısadır, özdür, derindir ve sorgu ister, okuyucuya kendi dünyasını sunar Campanella, sonra da sen başlarsın düşünmeye... Hoş kalın...
Güneş Ülkesi bir ada devletidir. Yönetiminde "Sol" denilen en büyük rahip vardır. Sol bizim dilimizde güneş olarak geçer. Ondan sonra gelen yardımcıları; Pon, Sin ve Mor'dur. Bunlar; Güç/Kudret, Bilgelik ve Sevgi anlamlarına gelmektedir. Bu devlette her şey eşitttir ve kadınla erkeğe aynı derecede haklar verilir. Bu ülke iç-içe girmiş yedi farklı duvarla çevrilmiştir. Savunma sistemi çok iyi olduğundan kimse ele geçiremiyor. Ülkeyi çeviren duvarların üstüne her türden bilgi resmedilmiş ve çocuklar dört farklı yaşlı hoca eşliğinde eğitilir. Çocuklara tüm bilgileri öğrettikten sonra en iyi oldukları alanlara yönlendirilir. Kadınla erkek aynı giysileri giyer sadece kadının eteği diz altı ve erkeğinki de diz üstündedir. Ve savaşmaya uygundur bu giysiler. Ülkelerinin ortasında onları temsil eden büyük bir kilise bulunur. Ayrıca özel mülkiyet kesinlikle yoktur, çünkü özel mülkiyet bencilliğin ilk adımıdır.

Campanella, orta cağda kilisenin baskın olduğu bir zamanda yazmıştır bu kitabı. Kiliseden çekindiği için ya da kendi inanışı olduğu için kiliseyi ve metafiziği ön plâna alır devletinde. "Utopie, utopia" yunanca bir kelime olup anlamı hiçbir yerde olmayan yurt anlamına gelen bir sözcüktür. O zamanın baskıcı şartlarını düşündüğümuz zaman insanların buna benzer arzularını kitaplarla dile getirdiğini anlayabiliriz ama o da çoğu zaman kilisenin kurallarının dışına çıkamamıştır. Campanella, Platon'dan farklı olarak papazların egemen olduğu bir devleti düşünür. Bundan şu sonuç çıkarılabilir kendisinden bin yıldan çok daha önce Devlet'i yazan Platon'un yöneticilerini bilen/bilge kişilerden seçerken, baskı ve kilisenin dayatması altında olan Campanella'nın bunu artık yaşam tarzı haline getirmesi, ona dayatılanın istenci olduğu yanılsamasının zihinlere yerleştirilmelerinden rahatsızlık duymaması ve yadırgamamasıdir. Hükümdar adlı eseri savunması da buna bağlanabilir. Filozoflar önceden dünyanın belki düzelir umuduyla ütopyalar tasvir ederlerdi. Artık sadece distopyalar yazılıyor çünkü kimse artık dünyanın düzeleceğinden umutlu değil.
Üç bölümden oluşan şiirin, ilk iki bölümü erkeklere detaylı ve öğretici tavsiyeler içermekte. Son bölümde ise ayıp olmasın diye kızlara da bir kaç yüzeysel tavsiyede bulunulmuş. Bu sebeple ve bir de erkek olmam münasebetiyle ilk bölümü keyifle okudum. Ovidius, şiirini okuyup, tatbik eden erkeklerin ayarlayamayacağı hatun olmadığı şeklinde iddialı söylemlerde bulunmuş. Ben de Ovidius'un sözünü deneme amaçlı olarak bir kaç ünlü kadına girişimde bulundum. Eğer muvaffak olur isem, şiirin sonundaki gibi "Benim hocam Naso'ydu" deme şerefine erişirim. Şaka bir yana kitapta hakikaten, bir erkeğin kadınlara yaklaşım biçimi hakkında oldukça ince öneriler var. Ve Naso bunu sistematik bir şekilde açıklamış. Diyor ki: "Aşk sanatına başlamadan önce kadınların nerelerde bulunduğunu öğrenin" Yani Aşk sanatına adım atmak için uygun mecranın, kadınlarla diyaloğa girebileceğimiz yerler olduğunu belirtmiş. Kitabın hemen girişindeki bu altın tavsiyeden sonra, bir kadının gönlünü kazanmanın inceliklerini anlatmış.

Kitapta kendimle ilgili bir hususa rastladım ve onu da anlatmak istiyorum. Ovidius, kadınları etkilemek için en uygun yerin mahkemeler olduğunu belirtmiş. Ulen üç senedir avukatlık yaparım bir gün olsun mahkeme salonunda, değil kadın etkilemek, biriyle tanışmadım bile. Tabi Ovidius'un bahsini ettiği mahkemeler, savunmaların saatlerce sürdüğü, belagatli konuşmaların yapıldığı, Roma Hukuku'nun altın çağını yaşadığı dönemdeki Roma mahkemeleri. Bir de o dönemler de avukatlık şimdiki gibi para için değil, şan ve şöhret için yapılırmış. Anlaşılan, o dönemde belagatli konuşma ile kadınları etkilemek kabilmiş, şimdi ne mümkün. Meslek hayatım boyunca bir defa belagatli konuştum o da beş dakika sürdü. Onu da hakim zapta "Önceki beyanlarımız tekrar ederiz" diye geçirdi.

Şiir de İkarus ve Daedalos'un hikayesi de geçiyor ve bilenler bilir gerçekten hoş bir hikayedir. Kitap ilk çağ felsefesi meraklılarını bu yönden cezbedebilir.

Bunun yanı sıra kitapta oldukça kalleşçe öneriler de var. Mesela bir yerinde, sevgilisi olan bir kadını ayartmanın yolları anlatılmış. Sevgilisine saygıyla davranıp yüzüne gülerken, içten içe ölmesini dilemeyi falan öğütlemiş. Sonuçta anlaşılıyor ki, Ovidius'un her ortamda, her kadına yürümek gibi bir huyu var. Böylesi evlerden ırak...

Lakin sonuç olarak, siz erkekler, kadınlara karşı bir beyefendi gibi davranabilmenin yollarını öğrenmek istiyorsanız bu altın tavsiyeler içeren kitabı mutlaka okuyun. Ama kitabı kadınların okuyup, erkeklerin taktiklerini öğrenmesi hususunun sakıncalı olması nedeniyle bu kitabı kadınlara önermiyorum. Saygılar.
Descartes diğer kitaplarının aksine meditasyonlarda daha anlaşılır bil dil kullanarak Tanrı'nın varlığını kanıtlama yoluna gitmiş. Devamlı olarak soru ve açıklamalarla, gerekçe ve çürütmeler dahilinde anlatmış. Sanki kaldığı odada yanında oturuyormuş ve onu dinliyormuş hissi veren benim için bir felsefe kitabından beklenmeyecek heyecanı yaratan sorularını düşünüp cevaplarını merakla okutan bir kitaptı.
Ütopik bir eser olarak okunması gerekenlerden biri... Acı ama gerçek bir şey varsa eğer o da: "Hayaller Thomas More'un Ütopya'sı, Campanella'nın Güneş Ülkesi; hayatlar George Orwell'ın Hayvan Çiftliği..."
İncelemeyi Öteki Yayınevi, Birinci Baskı: 2017, Özlem Pekcan(Çev) üzerine yapıyorum.
Eserin İtalyanca özgün adı "Citta del Sole", ve ilk defa Latince olarak "Civitas Solis" 1623'te Farankurt da basılıyor. Özgün metin ise ancak 1904'de basılıyor. Öteki'nin çeviride kaynak aldığı eser ise 1602'de Campanella'nın kaleme aldığı ilk metindir.
Eser, Ospitalario Tarikatı Rahibi ile Cenevizli Kaptan arasındaki diyaloglardan oluşur. Rahibin soruları doğrultusunda Cenevizli Kaptan, bir zamanlar topraklarında yaşamış olduğu Güneş Ülkesi'ni anlatır. Kentin coğrafyasını, fiziksel yapısını, eğitim, savaş, inanç ve astroloji anlayışını, toplumsal yaşamını aktarır meraklı rahibe. Güneş ülkesindekiler, aitlik-sahiplik duygusundan yoksundurlar, kendi evleri, kendi çocukları yoktur. Yöneticileri(buna "Güneş" derler.) tüm bilim ve sanat dallarını, varlığa ait olan bilgiyi en iyi şekilde bilmek durumundadır. Neslin sağlıklı olarak devam edebilmesi için hangi kadının ve erkeğin kiminle ilişkide bulunacağı yönetim tarafında belirlenir. Kadın ve erkek arasında tutkudan ziyade arkadaşlık daha öndedir. Ölümden korkmazlar çünkü ruh onlar için ölümsüzdür. Bilim ve felsefeyle uğraşırlar ve dünyadaki diğer halkların eninde sonunda kendileri gibi olacağını söylerler. Güneş ülkesindekiler, neye ihtiyaç duyuyorsa ona sahiptirler.
Pekcan, Tommaso Campanella adlı giriş metnini bitirirken şöyle diyor; "Elinizdeki kitap, gördüğü baskı ve işkenceler karşısında isyan eden, Altın Çağ özlemiyle yanıp tutuşan bir ruhun felsefe, astroloji ve dinle harmanlanarak dile gelmiş rüyasıdır."
Spoiler içerir
Thomas more sonra Francis bacon ülkesine gidip seyehat edip dönünce yolumun üstünde Campanellanın güneş ülkesini ziyaret ettim. Burda da dini lider Metafizikus gördüm .(Zaten Campanella hıristiyanlığa bağlıdır ve Campanella’ya göre bilginin temeli duyumdur. Doğa, Tanrı’nın bir görünümüdür ve inanç da bir bilgi biçimidir. Düşüncesine sahiptir. Bilgi konusunda sokratese de bağlılığı var.) Halkla sohbet ettim, toplumu tanıdım politik birlik olduklarını hepsinin birbirini tamamladığını gördüm. Üstünlük vasfı yok.Güneş Ülkesinde tek ayrım bilgi bakımındandır. Devleti en bilgili kişi yönetir.kimsenin hiçbir şeyi yoktur. Çünkü sahiplik duygusunun bencilliği körükleyeceğine inanıyorlar. Neyse siz gidin tanışın gezin o ülkeyi . büyük duvarlara her birinde farklı alanlarda bilgilerle dolu yazılar var. Turistik bi yer :)

Yazarın biyografisi

Adı:
Çiğdem Dürüşken
Unvan:
İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Eskiçağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü, Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Başkanı
İstanbul Üniversitesi- Edebiyat Fakültesi, Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’ndan 1984 yılında mezun oldu. Aynı Anabilim Dalında, 1987 yılında "Seneca'nın De Providentia'sında Tanrı ve İnsan" konulu teziyle, Yüksek Lisans’ını; 1990 yılında, "Quintilianus'ta Çocuk ve Yetişkin Eğitimi, ve Günümüzle Bağlantıları" teziyle, Doktora’sını tamamladı. Bu süreçte, İstanbul-İtalyan Kültür Derneğinden kazandığı öğrenim bursuyla, 'Universita Italiana Per Stranieri (Perugia)' de araştırmalarda bulundu ve 'Universita Italiana per Stranieri'den aldığı bursla, aynı Üniversitede gerçekleştirilen "Latina Lingua e Cultura" başlıklı seminerlere katıldı. 1991 yılında Yardımçı Doçent oldu. 1993 yılının 7-22 Temmuz tarihleri arasında, Olympia- Uluslararası Olimpik Akademi'de düzenlenen "Olimpizm Felsefesi" konulu toplantılara, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi-Olimpik Akademi Kurulu aracılığıyla, Türkiye’yi temsilen katıldı. 1995 yılında Doçent; 2001 yılında Profesör unvanını aldı.

Çalışma konuları, Latince Gramer, Yunan- Roma Düşünce Tarihi, Roma Dini ve Rhetorica Eğitimi üzerinde temellenmiş olup Antikçağ'da, özellikle Sokrates öncesi düşünürlerin metinlerindeki Eski Yunanca felsefe kavramlarıyla ve Hellenistik Dönem ve Ortaçağ’daki Latince Felsefe terimbilimiyle ilgili araştırmalar yapmaktadır. Ayrıca, Yunan-Roma Klasiklerinin dilimize kazandırılması için kaynak dilden çeviri çalışmalarını da sürdürmektedir.

Türk Eskiçağ Bilimler Enstitüsünün (Başk. Prof Dr. Ali Dinçol) Asli Üyesidir.

(1980-1984) İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Latin Dili ve Edebiyatı.

(1985-1987) Yüksek Lisans: Tez başlığı: “Seneca’nın De Providentia‘sında Tanrı ve İnsan” (Danışman: Prof. Dr. Müzehher Erim, İstanbul Üniversitesi)

(1988-) Istituto Italiano Di Cultura’dan aldığı bursla, İtalya, Perugia, Universita Italiana Per Stranieri’de, 2 aylık İtalyanca eğitimi aldı.

(1987-1990) Doktora: Tez başlığı: “Quintilianus’ta Çocuk ve Yetişkin Eğitimi ve Günümüzle Bağlantıları” (Prof. Dr. Müzehher Erim, İstanbul Üniversitesi)

(1990) Istituto Italiano Di Cultura’dan aldığı bursla, İtalya, Perugia, Universita Italiana Per Stranieri’de, 20 günlük Latina Lingua e Cultura seminerlerine katıldı.

(1993) Türkiye Ulusal Olimpiyat Komitesi tarafından Türkiye’yi temsilen Yunanistan, Olympia’da düzenlenen toplantılara katıldı.

Yazar istatistikleri

  • 13 okur beğendi.
  • 1.140 okur okudu.
  • 37 okur okuyor.
  • 938 okur okuyacak.
  • 16 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları