Çiğdem Dürüşken

Çiğdem Dürüşken

YazarDerleyenÇevirmenEditör
8.0/10
934 Kişi
·
3.828
Okunma
·
38
Beğeni
·
3010
Gösterim
Adı:
Çiğdem Dürüşken
Unvan:
İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Eskiçağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü, Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Başkanı
İstanbul Üniversitesi- Edebiyat Fakültesi, Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’ndan 1984 yılında mezun oldu. Aynı Anabilim Dalında, 1987 yılında "Seneca'nın De Providentia'sında Tanrı ve İnsan" konulu teziyle, Yüksek Lisans’ını; 1990 yılında, "Quintilianus'ta Çocuk ve Yetişkin Eğitimi, ve Günümüzle Bağlantıları" teziyle, Doktora’sını tamamladı. Bu süreçte, İstanbul-İtalyan Kültür Derneğinden kazandığı öğrenim bursuyla, 'Universita Italiana Per Stranieri (Perugia)' de araştırmalarda bulundu ve 'Universita Italiana per Stranieri'den aldığı bursla, aynı Üniversitede gerçekleştirilen "Latina Lingua e Cultura" başlıklı seminerlere katıldı. 1991 yılında Yardımçı Doçent oldu. 1993 yılının 7-22 Temmuz tarihleri arasında, Olympia- Uluslararası Olimpik Akademi'de düzenlenen "Olimpizm Felsefesi" konulu toplantılara, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi-Olimpik Akademi Kurulu aracılığıyla, Türkiye’yi temsilen katıldı. 1995 yılında Doçent; 2001 yılında Profesör unvanını aldı.

Çalışma konuları, Latince Gramer, Yunan- Roma Düşünce Tarihi, Roma Dini ve Rhetorica Eğitimi üzerinde temellenmiş olup Antikçağ'da, özellikle Sokrates öncesi düşünürlerin metinlerindeki Eski Yunanca felsefe kavramlarıyla ve Hellenistik Dönem ve Ortaçağ’daki Latince Felsefe terimbilimiyle ilgili araştırmalar yapmaktadır. Ayrıca, Yunan-Roma Klasiklerinin dilimize kazandırılması için kaynak dilden çeviri çalışmalarını da sürdürmektedir.

Türk Eskiçağ Bilimler Enstitüsünün (Başk. Prof Dr. Ali Dinçol) Asli Üyesidir.

(1980-1984) İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Latin Dili ve Edebiyatı.

(1985-1987) Yüksek Lisans: Tez başlığı: “Seneca’nın De Providentia‘sında Tanrı ve İnsan” (Danışman: Prof. Dr. Müzehher Erim, İstanbul Üniversitesi)

(1988-) Istituto Italiano Di Cultura’dan aldığı bursla, İtalya, Perugia, Universita Italiana Per Stranieri’de, 2 aylık İtalyanca eğitimi aldı.

(1987-1990) Doktora: Tez başlığı: “Quintilianus’ta Çocuk ve Yetişkin Eğitimi ve Günümüzle Bağlantıları” (Prof. Dr. Müzehher Erim, İstanbul Üniversitesi)

(1990) Istituto Italiano Di Cultura’dan aldığı bursla, İtalya, Perugia, Universita Italiana Per Stranieri’de, 20 günlük Latina Lingua e Cultura seminerlerine katıldı.

(1993) Türkiye Ulusal Olimpiyat Komitesi tarafından Türkiye’yi temsilen Yunanistan, Olympia’da düzenlenen toplantılara katıldı.
“Evren uyanık olanlar için tek ve ortaktır, ama uykudayken her insan yana, yani kendine özel evrenine dönüp kıvrılır.” -Herakleitos
Yayı yay yapan, bu zıt kısımların ya da kuvvetlerin gerilimidir. Gerginlik yayın yay olması için gerekli bir şeydir. Dolayısıyla zıtlıkların arasındaki gerginlik, savaş ya da mücadele, hakkın, adaletin veya zorunluluğun ta kendisidir.

Bir olanın birliğini sağlayan, çokluğun birbirine zıt olan gerilimidir.
152 syf.
·3 günde·8/10
Okuyarak gözlerimin önüne gelen bir tiyatro diyebilirim Medea için. Metinlerdeki retorik zenginlik, dipdiri sözcüklerle örülü dizeler, bir anda metni zihnimde canlanan piyes havasına çevirdi. İfadelerin özündeki mecazlar her bir karakterin ruhsal gizinin ayrıntılarıyla keşfedilmesine olanak tanımakla beraber, metinlerin ardına sinen Yunan ve Roma mitolojisi, tarihsel olaylar, sosyal yaptırımlar salt bir trajedi yapıtından çok öteye taşır Medea’yı.
Medea, insancıl, aşık ve kıskanç bir kadının hezeyanları sonucu cinayet işlemeyi göze alacak kadar gizemli bir karakter... Ona bahşedilen güçler, tanrısal özelliklerini babasının temsil ettiği iktidara değil, aşık olduğu adam –İason- için kullanabilecek kadar gözü kara, aşık ve kıskanç bir kadın…
Kaçar Medea sevdiğine. Babasının karşı çıkmasına rağmen aşklarının önüne hiçbir engel çıkamaz, uzun yıllar beraber sürdürürler hayatlarını. İki çocukları olur ve zamanla artık o gözü kara Medea yaşlanır. İason ondan uzak bir diyarda Corinthus kralı Creon’un kızıyla aldatır onu. Uğruna baba yurdunu terk ettiği, kardeşini öldürdüğü Argos’lu İason’un peşinden geldiği Corinhus’ta yapayalnız kalan Medea, kralın kızıyla evleneceğini öğrendiğinde hiç çekinmeden çocuklarını öldürecek "katil anne" figürüne dönüşür. Medea’yı akıl dışı ve korkutucu kılan unsur da budur.

İhanete uğradığını anladığında Medea’nın hezeyan olarak adlandırılan çılgınlığı, geldiği yerde karşılaştığı yabancılaşma ve dışlanmayı göz ardı eder.
İntikam hırsıyla yanıp tutuşan Medea kendi öz çocuklarının katlini planlarken bunun gerçekleşebilmesi durumunda adeta zalim bir kimliğe bürünerek şunları söyleyecektir: “Olacakların suçlusu evlendiğin kişidir, ben değil.”
İfadelerde görülen masumiyet, merhamet ve canavarlık yaşadığı acının yol açtığı kişilik bölünmesinden başka bir şey değildir oysa.

İş bu ki günümüz ikili ilişkileriyle trajik yönden birçok bağlantı kurulabilir bu eserle. Mesela intihar eden bir kişinin buna kalkışmadan önce onu yıpratan, içini kemiren zihinsel ve bedensel çöküşüne zemin hazırlayan kişi- kanunen yaptırımsız düşünelim- Postmodern katil olur. –ki İason ve karısı, Medea kadar suçludur.
Medea’nın kendi bedeninden çıkan çocukları öldürmesi, bunun sembolik bir göstergesidir ki ataerkil toplumlarda ve kadim metinlerde dişi olarak aşağılanan kadın figürünün bir sembolü olarak günümüze kadar gelen Medea’nın gizemi ve laneti, anneliği reddinden kaynaklanır.
Bu yüzden, yabancı bir diyarda kadın olarak dilini bulamayan Medea’nın yalnızlığı ve ötekiliği katlanarak artar. Korkutucu, gizemli güçleriyle saygı bulduğu konumu, kocası tarafından başka bir kadına devredilmek istendiğinde de, bastırılan ve delilik ya da hezeyan olarak adlandırılan kadınlığı dışlanmasına sebep olur.

Bu açıdan, eski Yunan’ın her şeye kadir büyücüsü, Shakespeare’nin Othello’sunun kıskançlığı kadar güçlü olan intikam hırsıyla Medea, günümüz dünyasında işi, eşi ve çocuğu ya da çocuksuzluğu arasında kıstırılmış yalnız modern kadının ya da ataerkil dünyada sessizce acı çeken ve sorgusuz sualsiz erkek dünyasını devam ettirmesi beklenen kadınlık rolünün de bir temsilidir oysa.

Medea... İçinde yaşadığımız toplumla olan benzerliklerin 2500 yıl öncesinden kök benzerliği bu kadar olabilirdi! Bir bakışla günümüz gazetelerindeki üçüncü sayfa haberi gibi. Zamanımızda sıradan hale geldi; kendi aile fertlerini gözünü kırpmadan öldüren ve arkasından gözyaşı döken anne, baba, evlât, sevgili yok mu? Bu tür olaylar nerdeyse trajedi bile sayılmayacak artık. Üstüne kuma getirilen, aldatılan kadının öfkesi, insanın yaptığı fedakârlıklarının takdir görmemesi, zengin biri ile evlenmenin hayatları garantiye alması gibi bir yığın ben merkezli iğrenç düşünce tufanları hiç eskimedi. eskimeyecek de ne yazık ki! ihanetler, ötekileştirmeler, savunmalar, malzeretler bugün de çok güncel hala... Güç ve iktidar kavramları sorgulanmasıyla, Medea çok çağdaş ve güncelleştirilebilir bir kitap...
Herkese keyifli okumalar...
136 syf.
·17 günde·Puan vermedi
Okurken her bir satırından, her bir cümlesinden keyif aldım. Bu kitap da; Descartes'in yöntem üzerine düşüncelerini aşama aşama saptadığını görüyoruz. Bunu yaparken de çıkış noktası şüphe oluyor. Descartes, 'Şüphe duymuyorsam, hiç bir şey üzerine düşünmüyorum diyerek, düşünce yapısındaki kuşkuculuğu açıkça ortaya koyuyor. Decartes bu düşünce yapısıyla modern düşünceyi skolastik felsefeden sıyırmaya çalışmış ve felsefeye yepyeni bir soluk getirmiştir. Bu açıdan bile yaptığı tespitler son derece değerlidir. Descartes felsefesini süzgeçten geçirdiğimizde karşımıza kesin olarak doğruluğunu bilmediğimiz herşeyden şüphe etmemiz gerektiği tezi ortaya çıkmaktadır.
Descartes'i ele alırken irdelememiz gereken bir diğer konu ise bilgi üzerine olan görüşüdür.Ona göre bir bilgiye ulaşmak için en kolay bilgiden başlamak gerekmektedir. Daha sonra kademeli olarak ve bir düzen içerisinde daha karmaşık bilgiye ulaşılmalıdır.
Descartes'e göre, felsefe için başlangıcı oluşturacak olan önermeler öncelikle sezgisel anlamda açık ve seçik olmalıdır. Ona göre açıklık, bir kavramın zihnimize doğrudan verilmesi, seçiklik ise kavramı zihnimizdeki diğer idelerden ayırt edebilmemiz ve sınırını çizebilmemizdir. Descartes bunun için de dört aşamalı bir yöntem öneriyor.
1) Doğruluğunu açık ve seçik olarak bilmediğimiz hiç bir şeyi kabul etmemek.
2) araştırdığımız sorunların her birini mümkün olduğunca küçük parçalara bölmek.
3) onları basitten karmaşığa doğru bir sırayla incelemek.
4)Sık sık geriye dönüp elde edilen verileri sınamak.
Descartes'a göre şüphe etmek düşünmektir. Düşünmek ise varolmaktır. Bu düşüncesinden ise ünlü sözü ortaya çıkmıştır.
"Düşünüyorum o halde varım."
Kesinlikle felsefeye ilgi duyan herkese tavsiye edeceğim bir kitap. Açık ve anlaşılır şekilde yazılması anlaşılmasını da kolaylaştırıyor.
150 syf.
·Beğendi·7/10
Güneş Ülkesi bir ada devletidir. Yönetiminde "Sol" denilen en büyük rahip vardır. Sol bizim dilimizde güneş olarak geçer. Ondan sonra gelen yardımcıları; Pon, Sin ve Mor'dur. Bunlar; Güç/Kudret, Bilgelik ve Sevgi anlamlarına gelmektedir. Bu devlette her şey eşitttir ve kadınla erkeğe aynı derecede haklar verilir. Bu ülke iç-içe girmiş yedi farklı duvarla çevrilmiştir. Savunma sistemi çok iyi olduğundan kimse ele geçiremiyor. Ülkeyi çeviren duvarların üstüne her türden bilgi resmedilmiş ve çocuklar dört farklı yaşlı hoca eşliğinde eğitilir. Çocuklara tüm bilgileri öğrettikten sonra en iyi oldukları alanlara yönlendirilir. Kadınla erkek aynı giysileri giyer sadece kadının eteği diz altı ve erkeğinki de diz üstündedir. Ve savaşmaya uygundur bu giysiler. Ülkelerinin ortasında onları temsil eden büyük bir kilise bulunur. Ayrıca özel mülkiyet kesinlikle yoktur, çünkü özel mülkiyet bencilliğin ilk adımıdır.

Campanella, orta cağda kilisenin baskın olduğu bir zamanda yazmıştır bu kitabı. Kiliseden çekindiği için ya da kendi inanışı olduğu için kiliseyi ve metafiziği ön plâna alır devletinde. "Utopie, utopia" yunanca bir kelime olup anlamı hiçbir yerde olmayan yurt anlamına gelen bir sözcüktür. O zamanın baskıcı şartlarını düşündüğümuz zaman insanların buna benzer arzularını kitaplarla dile getirdiğini anlayabiliriz ama o da çoğu zaman kilisenin kurallarının dışına çıkamamıştır. Campanella, Platon'dan farklı olarak papazların egemen olduğu bir devleti düşünür. Bundan şu sonuç çıkarılabilir kendisinden bin yıldan çok daha önce Devlet'i yazan Platon'un yöneticilerini bilen/bilge kişilerden seçerken, baskı ve kilisenin dayatması altında olan Campanella'nın bunu artık yaşam tarzı haline getirmesi, ona dayatılanın istenci olduğu yanılsamasının zihinlere yerleştirilmelerinden rahatsızlık duymaması ve yadırgamamasıdir. Hükümdar adlı eseri savunması da buna bağlanabilir. Filozoflar önceden dünyanın belki düzelir umuduyla ütopyalar tasvir ederlerdi. Artık sadece distopyalar yazılıyor çünkü kimse artık dünyanın düzeleceğinden umutlu değil.
136 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Cogito Ergo Sum(Düşünüyorum öyleyse varım) söylemiyle felsefesini açıklayan Descartes.
Okuyucuya samimi bir tonla seslendiği eserinde herkesi en radikal hakikat arayışının eşlik ettiği kendi zihinsel güzergahını düşünmeye davet eder. Kitap genel olarak bölümlere ayrılır ve bölümler de konu başlıklarıyla olayları, düşünceleri, söylemleri bize sunar. Birinci bölümde bilimlerle ilgili çeşitli belirlemeler, ikincide yazarın üzerinde çalıştığı yöntemlerin başlıca kuralları, üçüncüde ise bu yöntemden çıkardığı ahlak kurallarından bazıları, dördüncüde metafiziğin temellerini oluşturan Tanrı’nın ve insan ruhunun varlığının kanıtlamasını sağlayacak nedenler, beşinci de fizikle ilgili olarak araştırdığı sorunların düzeneceği ve özelikle de yüreğin deviminin ve hekimlikle ilgili bazı başka güçlüklerin açıklanması, sonra da ruhunuzla hayvanların ruhu arasındaki farklılıklar ve sonucunda doğa araştırmalarında şimdikinden daha ileri gitmek için gerekli konuşmayı hangi nedenlerle yazdığı bulunacaktır.
Okuyunca Dikkat edeceksiniz çoğu cümlesinde düşünüyordum, varıyordum gibi söylemlerinde kuşkuculuğu açıkça ortaya koyuyor. Tıp konularına girecek, makinelerden bahsedecek ve kıyaslamalar sonucunda şu sözleri söyleyerek Tanrı’ya övgüler söyleyecek :
''Her hayvan bedeninde bulunan kemiklerin, kasların, sinirlerin, atardamarların,toplardamarların, ve tüm öbür parçaların büyük çokluğuyla karşılaştırdığında insan ustalığının çok çeşitli otomatları ya da devingen makineleri pek az parça kullanarak oluşturduğunu bilip bedeni bir makine gibi görecek olanlara hiç de şaşılası gelmeyecektir; oysa Tanrı’nın elleriyle yapılmış olduğundan o öbürleriyle karşılaştırılmayacak kadar iyi düzenlenmiştir ve insanların tasarladığı makinelerin hiçbirinde bulunmayacak biçimde kendi kendine eşsiz devinimler yapacaktır.''

Eserlerini neden Latince yazmadığına hitaben ; ''Öncülerimin dili olan Latince'yle değil de ülkemin dili olan Fransızca'yla yazmamın nedeni, görüşlerimi ancak yalnızca kendi doğal arı uslarını kullanan insanların eski kitaplardan daha iyi yargılayacaklarını ummamdandır. ' Bu düşüncesiyle eleştirilere ne kadar açık olduğunu ifade edecek ve beni övmelerini değil yaptığım çalışmalarda ki eksiklerimi, yanlışlarımı dile getirin diyecek.
Güzel giden bölümler arasında bazı çelişkiler de gözden kaçmıyor. Misal birinci bölümde eleştirilen Stoa düşünce tarcı ve felsefesi iki bölüm sonra ki bölüm de benimsenir.

Ağır ve yavaş yavaş anlatılan bu eseri gerçekten de çok samimi gördüm. Yazdıkların da hep alçakgönüllüğünü sezdim, bazı çalışmların da başkalarını etkilememek için kendi ismini bile kullanamayacak.
Sanki Descartes karşınızda oturmuş sakince, samimice ve saygınca size ne yaptıklarını anlatıyor.
Okunması gereken kitaplardan….
248 syf.
·74 günde·Puan vermedi
Kitapta yaşlı bir denizci olan Raphael Hythloday gezilerinde keşfettiği Ütopya adındaki bir adayı More’a anlatmaktadır.
Ütopya kelimesi Thomas More tarafından Yunanca ou(yok) ve topos(yer) sözcükleri ile türetilmiştir.
İngiltere’nin o zamanki toplum yapısı eleştirmiş ve insanların mutsuz olmasının sebebinin sınıf ayrımı olduğu bunun da özel mülkiyete, paraya değer vermeyerek çözüleceği ifade ediliyor.
More’un da kitabın sonunda dediği gibi kitapta eleştirebileceğiniz yerler bulabilirsiniz fakat birçok konuda Ütopya’daki birçok özelliği toplumumuzda görmek isteyeceğinize eminim.
332 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Eski Yunanlı filozofun ateşe, suya, toprağa, güneşe çıplak akılla bakarak evrensel yasaları çözmeye çalışması, diyalektik düşünceyi gözlem yoluyla keşfetmesi, her şeyin sürekli bir akış halinde olduğunu sistemli bir biçimde açıklaması ve tüm bunları açıklarken birkaç sözcükte indiği o büyük derinlik kitabı tanımlamaktadır. Her satırı alıntı olabilecek, kısa gibi görünen şiir tarzında çevirilerin her biri üzerine oturup sabaha kadar kafa yorsan yeridir. M.Ö. 500’lü yıllarda yazıldığı düşünüldüğünde, o zamanın şartlarında akıl yoluyla yapılan çıkarımların oldukça etkileyici olduğunu düşünüyorum. Kendisine “karanlık” denilen bu adamdan, değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu öğreniyoruz.
150 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Güneş Ülkesi, Thomas More ve George Orwell'dan sonra okunması gereken bir başka ütopya kitabıdır. Kısadır, özdür, derindir ve sorgu ister, okuyucuya kendi dünyasını sunar Campanella, sonra da sen başlarsın düşünmeye... Hoş kalın...
152 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Eser incelemesine öncelikle çevirmen Çiğdem Dürüşken'in şu güzel ifadesi ile başlamak isterim: "Medea trajedisi; aldatılan bir kadın ruhunun bütün gizlerinin açığa çıkışı, tutkunun acıyla dansıdır. "

Medea, Yunan Mitolojisinde Argo'lu gemicilerin "altın post'un" arayışına dair çıktıkları yolculuklarındaki efsanevi zaman aralığında geçer. Iason ve Medea işte bu dönemlerde birbirlerine tutulmuşlardır. Sevgilerini evlilikleri ile de taçlandırmışlardır. Eser trajedi tarzında yorumlanmış, özgün Latince ile yazılmıştır. Pek çok eleştirmene göre eser başyapıttır.

Medea karakteri, anlatılan efsanede oldukça gizemli ve ilginç bir figürdür. Belki de İntikam konusunda; Shakespeare'in Titus Andronicus'u ile yarışabilir. Bu sebeple gerek filmlere, gerek tiyatro ve senfonilere oldukça fazla konu olmuştur. Bu senfonilerden bir tanesi olan Luigi Cherubini'nin aynı isimli senfonisini de:
https://www.youtube.com/watch?v=t2OsPc8xrYQ dinleyebilirsiniz.

Keyifli okumalar dilerim.
419 syf.
·10 günde·10/10
Spinoza'ya göre özgürlük, kültürel ve dini yanılsamalardan kurtulmaktır; yalnızca aklın egemenliğinde yaşayan insan özgürdür, fakat bu, mantığa uygun/rasyonel davranma Spinoza'da doğanın zorunluluğunun şeylerini yapmaktan başka bir şey değildir. Spinoza'nın sonsuz ve mutlak Tanrı diye ifade ettiği Doğa'da da ereksellik yoktur; gün ve gece, kederimize ve sevincimize aldırmadan başımızın üstünde döner durur. Doğa ya da Tanrı amaç gütmediğinden ötürü mükemmeldir, gerçektir, dayatır kendini insanın arzusuna. Duygularının esaretinde yaşayan insanın ise dıştan belirlenmiş, pasif bir kişiliği vardır, ancak etkin, kendini belirleyen bir kişiliğe yani özgürlüğe, akıl ile varabilir insan. Ve ona göre de yaşamın amacı budur; esaretten kurtulmak. Bu da ancak hayallerden yani fantaziden kurtulup yaratıcı güçleri devreye sokarak mümkün olabilir.

Spinoza'nın Conatus kuramının ilk önermesi ise şudur: "Tek tek her şey var olduğu sürece kendi varlığını sürdürmeye çabalar." Conatus, varlığı sürdürme isteği, evrensel yaşam mücadelesi anlamına gelir. Hatta Kabalcı baskısını okuduğum eserin kapağında şu ifade yazılı:
"...hiç kimse yarası iyileşecek umuduyla yaralanmak, sağlığına kavuşmak için hastalanmak istemez. Çünkü her insan mevcudiyetini korumaya ve her zaman mümkün mertebe kederden uzak durmaya çabalar." Oysa biz biliriz ki tam olarak yaptığımız da budur. Biz değil miyiz, inandığı şey uğruna canını hiçe sayan veya biraz olsun yüzeye yaklaşabilme umuduyla dibe daha çok batan...Ve Spinoza, bu noktada, intihar eden kişi için yalnızca zayıf karakterli demekle yetinir. Nietzsche ise karşı çıkar buna, "herkes hayatını sürdürmek için değil yalnızca daha fazlasını alabilmek için elinden geleni yapar." yani Spinoza'nın Conatus'u temelde bedenin dış etkenlere karşı kendini savunması iken Nietzsche de güç istenci, bunu tam tersi olarak anlatır. İnsan güç istenci içindeyken bedeninin sağlığını gözetmez. Çok bilinen "beni öldürmeyen acı güçlendirir" deyişi örneğin, Nietzsche'nin burada demek istediği gücün zayıflık olduğudur. Ölmek gereklidir biraz, çünkü ancak ölüler, arzudan muaf talihlilerdir, çünkü ancak arzu, bir illet gibi dokunmamıştır onların etlerine; dökülür, terk ederler o eski tapınağı.

Buradaki Conatus, daha çok Freud'un erosuyla, libidosuyla paralellik arz eder. Conatus yaşam dürtüsü, kendini koruma dürtüsü olarak Freud'da karşılığını bulur. Yine şu alıntıya karşılık (#70182450), Freud'un "Bilimsel Bir Psikoloji Taslağı" adlı makalesinde, onu, gelecekte zihinsel olayların, bedensel karşılıklarını bulabilecekleri bir bilimin gelişeceğini temenni ederken buluruz. Nitekim günümüzde nöropsikanaliz çalışmaları psişik/zihinsel olaylar ile beyindeki fizikokimyasal hareketliliği aynı zeminde buluşturmaya bakar.

Dedik ki Spinoza'ya göre insan özgür değildir çünkü arzusunun nedenini bilmez, ki bilinçdışının kâşifi Freud da bunu der; özneyi bilinçdışı bastırılmış arzuları yönlendirir, bunlar hakkında hiçbir şey bilmez özne. Yani esaretinin asıl nedeni bilinçdışı arzularıdır, kişi ancak iç ve dış gerçeklerin farkına varırsa özgürleşebilir. Bu noktada insanın özgürlüğü, duygularının esaretinden kurtuluşu, hayal ve fantaziden geçip iç ve dış gerçekliğin farkına varışına dönelim. Spinoza'nın hayal diye bahsettiği Lacan'ın fantazi diye kavramsallaştırdığı, onu katettiğimizde bizi özgürlüğe salan bu şey nedir? Hayal ya da fantazi, kastrasyonu perdeler, Öteki'deki eksiği, yarığı, çatlağı karartır, görünmez kılar bizim için. Fantazi, Öteki'nin gizemli arzusuna tepki olarak, ona yönelttiğim "bana ne istediğini söyle?" sorusuna verdiğim yanıttır. Fantazi anlamlandırma işleminde işe koşulan, masaya yatırılan imgedir. Ve aynı zamanda özneye arzusunu sürdürme imkanı verir. Bununla birlikte Spinoza'da, Nietzsche'de, Freud'da ve Lacan'da (tüm farklılıklarıyla) yakalanan ortak son, iyininin, kötünün fantazinin, düşün ötesine yerleştirilen Hakikat'tır. Yalnız Spinoza'nın insanı, duygunun esaretinden geçip akılla, özgürlüğü kucaklayabilirken Lacan'ın öznesi mutlak esaretinin dehşetine tanık olduktan sonra bir özgürlük yakalar fakat bu özgürlük bir kontrol ve değişim yaratabilme yetisi vermez özneye bu mutsuzluğunun sonsuzluğunu bilen öznenin özgürlüğüdür.

Yazarın biyografisi

Adı:
Çiğdem Dürüşken
Unvan:
İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Eskiçağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü, Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Başkanı
İstanbul Üniversitesi- Edebiyat Fakültesi, Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’ndan 1984 yılında mezun oldu. Aynı Anabilim Dalında, 1987 yılında "Seneca'nın De Providentia'sında Tanrı ve İnsan" konulu teziyle, Yüksek Lisans’ını; 1990 yılında, "Quintilianus'ta Çocuk ve Yetişkin Eğitimi, ve Günümüzle Bağlantıları" teziyle, Doktora’sını tamamladı. Bu süreçte, İstanbul-İtalyan Kültür Derneğinden kazandığı öğrenim bursuyla, 'Universita Italiana Per Stranieri (Perugia)' de araştırmalarda bulundu ve 'Universita Italiana per Stranieri'den aldığı bursla, aynı Üniversitede gerçekleştirilen "Latina Lingua e Cultura" başlıklı seminerlere katıldı. 1991 yılında Yardımçı Doçent oldu. 1993 yılının 7-22 Temmuz tarihleri arasında, Olympia- Uluslararası Olimpik Akademi'de düzenlenen "Olimpizm Felsefesi" konulu toplantılara, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi-Olimpik Akademi Kurulu aracılığıyla, Türkiye’yi temsilen katıldı. 1995 yılında Doçent; 2001 yılında Profesör unvanını aldı.

Çalışma konuları, Latince Gramer, Yunan- Roma Düşünce Tarihi, Roma Dini ve Rhetorica Eğitimi üzerinde temellenmiş olup Antikçağ'da, özellikle Sokrates öncesi düşünürlerin metinlerindeki Eski Yunanca felsefe kavramlarıyla ve Hellenistik Dönem ve Ortaçağ’daki Latince Felsefe terimbilimiyle ilgili araştırmalar yapmaktadır. Ayrıca, Yunan-Roma Klasiklerinin dilimize kazandırılması için kaynak dilden çeviri çalışmalarını da sürdürmektedir.

Türk Eskiçağ Bilimler Enstitüsünün (Başk. Prof Dr. Ali Dinçol) Asli Üyesidir.

(1980-1984) İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Latin Dili ve Edebiyatı.

(1985-1987) Yüksek Lisans: Tez başlığı: “Seneca’nın De Providentia‘sında Tanrı ve İnsan” (Danışman: Prof. Dr. Müzehher Erim, İstanbul Üniversitesi)

(1988-) Istituto Italiano Di Cultura’dan aldığı bursla, İtalya, Perugia, Universita Italiana Per Stranieri’de, 2 aylık İtalyanca eğitimi aldı.

(1987-1990) Doktora: Tez başlığı: “Quintilianus’ta Çocuk ve Yetişkin Eğitimi ve Günümüzle Bağlantıları” (Prof. Dr. Müzehher Erim, İstanbul Üniversitesi)

(1990) Istituto Italiano Di Cultura’dan aldığı bursla, İtalya, Perugia, Universita Italiana Per Stranieri’de, 20 günlük Latina Lingua e Cultura seminerlerine katıldı.

(1993) Türkiye Ulusal Olimpiyat Komitesi tarafından Türkiye’yi temsilen Yunanistan, Olympia’da düzenlenen toplantılara katıldı.

Yazar istatistikleri

  • 38 okur beğendi.
  • 3.828 okur okudu.
  • 109 okur okuyor.
  • 2.886 okur okuyacak.
  • 48 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları