Cüneyt Akalın

Cüneyt Akalın

YazarÇevirmen
8.8/10
16 Kişi
·
40
Okunma
·
4
Beğeni
·
925
Gösterim
Adı:
Cüneyt Akalın
Unvan:
Türk Siyaset Bilimi Doçenti.
Doğum:
İstanbul, 1947
1945 İstanbul dogumludur. İlkögrenimini Ankara Sarar İlkokulu’nda tamamladıktan sonra Galatasaray Lisesi’ne girmis ve bu liseden 1965 yılında mezun olmustur. Bu arada, AFS Uluslararası burslarından yararlanarak, ögrenimine bir yıl ABD’de devam etmistir. 1965’de girdigi Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden 1969’da mezun olmustur. Aynı yıl adı geçen fakültede asistan olmustur. Daha sonra SBF’den ayrılarak İstanbul’a yerlesmis ve gazetecilige baslamıstır. Hürriyet, Cumhuriyet, Aydınlık gazetelerinde muhabir, dıs politika yazarı, arastırma sayfası editörü, spor editörü vb. olarak çalışmıştır.

A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesinde basladıgı doktora çalısmasına İ.Ü. İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi Kürsüsünde devam etmistir. 1999’da savundugu “Uluslararası İliskiler Ortamında 27 Mayıs Hareketi” adlı teziyle, “siyaset bilimi-uluslararası iliskiler doktoru” unvanını elde etmistir. 1995 yılında Galatasaray Üniversitesi’nde ögretim görevlisi olarak göreve baslamıs; 1999 sonbaharında Yrd. Doçentlige getirilmistir. 2001 yılında Marmara Üniversitesi’ne geçmistir. Halen de bu üniversitenin İletisim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde görev yapmaktadır. Akalın, 2006’da da doçent unvanını almıstır. Simdiye kadar Siyasi Tarih, Türk Siyasal Hayatı, Siyasi-İdari Yapı, Gazetecilik, Uygarlık Tarihi, Türk Dıs Politikası, Siyasetin Temel Kuram ve Kavramları, İnsan Hakları ve Medya, Uluslararası Medya dersleri vermistir. Yurt içinde/dısında yayımlanmıs çok sayıda makale kaleme almıs, İngilizce ve Fransızca’dan Türkçe’ye kitaplar çevirmistir.
Hükümdarlığa en yakışan kişi, kalbinde adaleti barındırıp hanesinde dindarların ve alimlerin huzur içinde kaldıkları; adamlarının Allah korkusu taşıyan, Müslüman ve vicdanlı oldukları kişidir!
Siyasetname,11. yy da yazılmış bir eserdir. yazarı Büyük Selçuklu Devleti Veziri Nizamülmülk'tür. Bu büyük vezir Selçuklu Devleti'nde yazdığı bu eserle devlet başkanlarına yol göstermek istemiştir. Dünyanın ilk üniversitesi sayılan Nİzamiye Medreselerini de kuran aynı alimdir. Kitabın genel hatlarıyla mükemmel bir devlet düzeni inşa etmeyi anlattığı varsayılabilir.
Cüneyt Akalın
Sayfa 224 - Ek okuma; Nizamülmülk
Batı, Batı merkezli Uygarlık Tarihi anlatımına öncelik veriyor. Pek çok Batılı tarihçi, tarih anlatımını Batı Uygarlığının yüceltilmesi olarak ele alıyor. Tarihsel süreci Antik Yunan - Roma' dan başlatan bu kaynaklar, bu topraklarda yeşeren uygarlıklara önem vermiyor.
Gılgamış Destanı, Nuh Tufanı' nın anlatıldığı ilk yazılı eserdir. Uruk kentinin kralı Gılgamış' ın yaşamını anlatan bu destan, kutsal kitaplara da kısmen uygun olması ile onları doğrular niteliktedir.
Şu cihanda bana ilimden daha yakın dost bulunmaz. İlim hazineye bedeldir; zira hazineyi sen muhafaza edersin, ilim ise seni muhafaza eder.
Cüneyt Akalın
Sayfa 225 - Ek okuma; Nizamülmülk
262 syf.
·Beğendi·8/10
Tarihsel süreç içerisinde kendisini birçok kere yeniden var eden ve farklı coğrafyalarda farklı kodlarla bunu başaran siyasal İslamın mercek altına alınışı Roy'un çalışmasında kendisine farklı bir alan buluyor. Nitekim siyasal İslamın basiretsizliğini, etki alanlarının artmasına karşılık düşünsel olarak cılızlaşıp sıradanlaşmasını irdeleyen Olivier Roy için yargı gayet net:
"İslamcılık, tarihsel bir başarısızlıktır. Ne İran'da ne de Afganistan'ın kurtarılmış bölgelerinde yeni bir toplum ortaya koymadı."

Kitabı okurken bazı noktalarda müellife istemsizce karşı çıkabiliyorsunuz. Söz gelimi, yeni bir toplum arzusuyla eylemde bulunanlar elbette vardır ancak bunlar eskiye dönüş özlemiyle hareket edenlerin yanında en az hareketin kendisi kadar sönük kalacaktır. Kaldı ki üzerinde uzlaşılamamış bir idealin taraftarları da nihai olarak büyük ölçüde birbirine yabancı modeller olup çıkacaktır.

Dolayısıyla muarızı olunan konu hakkında kitap boyunca hummalı bir münazara tadı da alabiliyorsunuz. Bunu da kütüphanenize katabilirsiniz.

Bütün bunlarla birlikte, hâlâ süren kavmiyetçilik sevdamıza bu gözle bakınca siyasal İslamın Z raporunu da yine Roy'dan alıyoruz: İflas!
175 syf.
·Beğendi·10/10
2. Dünya savaşı sonrasında baş emperyalist ingilterenin savaştan çok yıpranmış bir şekilde çıkışı abd li emperyalistlere dünyaya sömürü ve soygun düzenini salmak için bayraktarlık görevini devretmesinden sonra avrupa da Sovyet devrimini engellemek için adına nato dedikleri kanlı kirli bir askeri ortaklık kurulmuştur. 1950 yılı sonrası chp içindeki en gerici kadrolar menderes ve celal bayar abd nin finansal ve siyasi desteği ile iktidara geldikten sonra ülkemizin emperyalizme entegre olma süreci başlamıştır .Çanakkalede yedi düvele karşı savaşan askerlerimiz nato ve abd nin mednderesi etki almasıyla emperyalizme direnen kore halkına kurşun sıkmaya yollanmıştır binler5ce askerimiz abd nin çıkarları için kardeş kore halkına karşı savaşta ölmüşlerdir.İş bununlada bitmemeştir menderes kurduğu baskı rejimi ile topluma terör estirmiş chp nin mitinglerine saldırmış öğrenci gençliğin hak arama eylemlerini tanklarla ezmiş turan emeksizi beyazıd meydanında katletmiştir .. hükümetin bu baskıları halktada büyük tepki çekmiş başını genç subayların çektiği bir grup asker örgütlenerek darbe yapmıştır .. Darbe sonrası iktidarda kalmak yerine milli birlik komitesi rahmetli ordünaryüs profösör hıfzı veldet dedeoğlu başkanlığında bir heyet oluştururak 1961 kırıntıda olsa özgürlükçü anayasasını demokratik bir şekilde referanduma sokmuş yanılmıyorsam yüzde 60 küsürlü rakamlarla kabul edilmiştir 12 eylül anayasası silahların gölgesinde yüzde 92 ile kabul ettirilmiştir.. bu bilgilerin ışıgında 27 mayıs yeni kuşaklarca incelenmeli araştırılmalı denizlerin mahirlerin uğruna öldüğü 1961 özgürlükçü anayasasını geri getirmeliyiz.1961 özügürlükçü anayasa sonrası öğrenciler köylüler işçiler hak aramış hızla örgütlenmişleridr sendikalar işçi hakları için öğrenciler akademik hakları için direnişlere mücadelelere 1961 nayasasının özgür ortamlarında atılmışlardır . Düz mantıkla baktığınızda askeri darbeler kötüdür evet genel için böylesöylenebilir ancak diyalektiğin bize verdiği görev her olayı mantık çerçevesinde incelemek doğru yanlış eğri büğrü ne ise olanı oldugu gibi koymak gibi bir vicdani görevimiz var :Ülkemizde maalesef anlama ve değerlendirme özürlü sol cenahtan bazı mahfiller 27 mayıs "politik devrimini" göremiyorlar ve 27 mayısı 12 eylül ve 12 mart gibi 15 temmuz ganimet paylaşım darbesi gibi darbelerle bir tutuyorlar oyda dünya literatürüne de bakacak olursak askerlerinde emekten yana anti faşist girişimleri olmuştur . 1917 sovyet devriminde çarlık ordusunun devrimci askerleri potemkim zırhlısı ile isyan çıkartıtıp devrimi ateşlemişleridir. Yine hatırlayalım portekizde 1974 te kırmızı karanfiller devrimini portekiz diktatörlüğünü bir avuç yüzbaşı öncülüğünde devrimci subaylar yıkmıştı .. 1979 da afganistanda babra kalma hükümetini askerleri desteklemiş gericilik yenilmişti işte 27 mayısta bu minvalde abd ve ab emriyle değil ordu içinde yurtsever subayların ülkelerine sahip çıkışıdır menderes ve ekibinin hataları ne olursa olsun idamlarını doğru bulmuyorum.. ülkemize kırıntıda olsa özgürlük getiren 27 mayıs devrimini selamlıyorum.. bu ülkenin 12 eylül ürünü anayasalara değil kırıntıda olsa 1961 daha özgürlükçü anayasalarına ihtiyacı vardır ...
248 syf.
Kitabın içeriğine geçmeden önce bir anektod ile başlamak istiyorum.

“İyi bilinmeyen bir ülkede görevli ünlü muhabirlerin, dizelerine kendilerini havaalanından kente götüren taksi şöförünün fikirleri ile başlamayı pek sevdikleri bilinir. 1988 Temmuz’unda Tahran havaalanında bize, İran cumhuriyetinin bir sonraki başkanının kim olacağını soran, bir taksi şoförüydü. Şaşkınlığımız karşısında şunları söyledi: “Canım, siz İngilizsiniz, dolayısıyla bizi kimin yöneteceğini bizden iyi bilirsiniz...” Sonunda şoför, Faransızların İngilizlerden daha az bilgiye sahip olduğunu kabul etti sadece. “


Olivier Roy yüzyıllardan bu yana süre gelen İslam ve İslamcılık olgusuna değinerek, dünya haritasında önemli bir yer alan Ortadoğu’nun iç sorunlarına ve nedenlerine değiniyor. Mercek altına aldığı bu sorunların kökenine din olan İslam ve kabilelerin oluşturduğu İslamcılığı koyuyor.


Kitabın adının konuya olan yansımasına bakınca onun din olgusuna inanış ve mahremiyetine değil, siyasi içerik olarak kullanılan din varlığına değindiğini görürüz. Siyasal İslam’ı anlatmanın yanı sıra Roy’un kitabın başlığına yansıttığı “iflas” ile İslamcılığın nedenlerinden olan kavimiyetcililiğin topluma mâl ettiği sonuçlara değinir. Böylelikle İslamcılık yönetimlerine kanaatini verip, z raporu hazırlar ve neden -sonuçlarını günümüz siyasetine yansımasıyla da anlatıldığı detaylı içeriği ile bizi baş başa bırakır. Bu kısma gelinceye kadar kısa bir özetle bakacak olursak;

Radikal İslamcılar ==> İmam Humeyni (İran)
Muhafazakar Fundamentalistler ==> Suudi Arabistan( Vahabiler), Pakistan(El Hadisçiler)
Modern (yeni) Fundamentalistler ==> Cezayir’deki FIS (İslami Kurtuluş Cephesi)
Mısır️Müslüman Kardeşler
Patriyomentalizm (kamu ve özel kurumların birbirine karışması, belli bir zümre ya da aile siyaseti) ==> 3. Dünya ülkeleri

Topluma ve siyasete bakış açılarını ele alacağımız çerçeve İslamı hareketin kendini bir din olduğu kadar bir siyasal ideoloji olarak tanımladığı İslam’da temellenen politik hareket olarak algılanmaktadır. Bunun bir kanıtı İslamcıların, kendi düşünceleriyle öteki dinler arasında değil de, 20. yy büyük ideolojileri Marksizm, faşizim, kapitalizm arasında düzenli olarak bir çatışma bir simetri yaratmasıdır.


Peki Ortadoğu’da temel kavramlarla neler olduğuna bakalım.

Selefiler, Fundamentalistler, oryantalistler, Patriyomanyalizim( kamu kesim ve özel keismin birbirine karışması), ruhbanlar (şiilerin İran’a yerleşmesi, İran ruhbanlara karşı olsa da 12 imam ve şii kavramı zamanla yer edinmiştir) Şeriat, aile, kabile, toplumun siyasal oluşumu, halifelik, totalizm gibi konulara değinerek madde madde ve yaşanmış siyasal olayların verileri ile anlatılmaktadır. Konuya giriş olarak aile, soy ve kabileden başlamak yerinde olacaktır. Müslümanın talepleri nedir?


“Müslüman ülkelerde demokrasi talebinin zayıflığını bu şekilde açıklayabiliriz;

Diktatörlüğe boyun eğmek yoktur, çünkü talep başkadır. Mahremiyette, aile halkının, evin namusunun alanına saygı talebi her şeyden önce gelir, adalet talebi bunu izler.”

Pratik felsefede insan davranışı ve sonuçları:

Birey ==> Ahlak
Aile ==> Ekonomi
Toplum ==> Siyaset


Aile Ortadoğu’da Kabil’e sistemi olarak hüküm süren Arabistan ve diğer İslam devletlerinde siyaseti etkileyen en büyük etkendir. Roy hiçbir İslam devletinin bireye seçme hakkı sunup sunmaması konusu hakkında yaptığı incelemeyi çekirdekten almıştır. Sonuç, insanların taleplerinin hükümdarla alakalı olmadığıdır. Diğer bir konu ise bireyden sıyrılıp kavim olarak hüküm süren sistemdir.

Kavimcilik üzerinden anlatmak İslam’ın kısa bir tarihine değinmeyi gerektirir. İslam’ın Ortadoğu’da şimdiki adı ile Suudi Arabistan’dan (Eskiden bu isimle anılmazdı, sonradan Arap kavramı almıştır) yayılması o zaman şartlarında Mekke’nin konumundan kaynaklıdır. Mekke halkı ve ticaret üzerinde yaptığı seferler önem arz etmenin yanında bir de çevresinde bulunan Lübnan, Cezayir, Mısır... gibi ülkelerin saygınlığını kazanmıştır. Bu ülkeler aralarında sıkıntı yaşadığı zaman Mekke’nin önde gelen ailelerine danışma gibi bir davranış sergilemektedirler. Bunun büyük nedenlerinden biri çöl iklimine insanların çok hakim olmasıdır. Ortadoğu’da hiçbir zaman işgale uğramamış olan ülke Suudi Arabistan’dır. Çöl ve çölde hüküm süren kabileler her şeye hakim olduğu için onlarla başa çıkmak zordur. Kabilecilik sistemiyle hiçkimse başa çıkamayacağını bilmektedir, bu yüzden kimse böyle bir girişimde bulunmamıştır. İbn-i Haldun “umran”ı anlatırken bunlara değinmiş, umran’ın önüne geçen “Mukaddime adlı eseri ile bunun sosyolojik boyutlarını ince ince işlemiştir. Hatta İbn-i Haldun yaptığı siyaset felsefesi yüzünden ferman aldığı zaman 6 yıl kabilecilere sığınmış ve onu burda hiç kimse rahatsız etmemiştir. Kabilelerin güçlülüğü tarihin geçmiş sayfalarında Sultan ve Halife’nin de işlerine karışmamasından anlıyoruz.

Libya -Tunus hâlâ bu şekilde kabilecilikle yönetilir. Ömer Muhtar olayının olumsuz sonuçlanmasın nedeni kabilelerin en son raddede İtalyanlarla anlaşmasının sonucudur. Kaddafi’nin indirilmemesi Berberi kabilelerinin desteğini almasındandır.

Halifelik kavramı İslami bir kavram olup sadece Kureyş’ten ve Peygamber soyundan olmalıdır diye bir kural yoktur. Yani siyasal yetkinliği geniş olan halifeliğe sultanlık gibi bir saltanat değil bir yönetim şekildir. Bu yönetim şeklinin bir topluluğa bağlı olmadığını Osmanlı’ya geçen Halifelik düzeninden görebiliriz. Peygamberden sonra seçimi başlayan halifeliğe ilk gelen Hz. Ebubekir’den Hz.Ömer’e bu iki dönemde yerleşen siyasal devlet oluşum sürecindeki düzen aşikardır. Halife, Halife yardımcısı, mali işlerden sorumlu birim, kuran ve sünnetin derlenmesinden sorumlu birim ile sadece ilahi bağlılıkla her şeye bakan tek Peygamber dönemi bitmiş ve bir devletleşme sürecine geçmiştir, bu bir ihtiyaçtır. Devlet kendi içinde bir amaç değil, bir araçtır. Bu düzeni oluşturmada en büyük katkı Hz.Ömer’dir. Bu süreçte kabilecilikle en fazla uğraşan ve oluşumunu siyasal anlamda dizginleyen Hz. Ömer’den sonra ki halifeliklerde bu oluşum yerini tutmuş ve günümüze kadar gelmiştir.


Fundamentalist (kökten dincilik, laiklik karşıtı) düşünceye hakim topluluklara karşı Batı’dan Oryantalist bakışla birbirine zıt gelen toplulukların bütününün dünya siyasetini nasıl etkilediğini değinmiştir, Roy Felsefelere dayalı bakışa sahip daha ılımlı topluluklardan bahsederken, sadece selefi (geçmişten beslenen, önceki nesil, mezhep) bakışa hakim toplulukların görüşlerine yer vermiştir. Geniş bir yelpazeden bakan Roy kitabın konusuna değinirken Kur’an ve hadisleri incelemediğini konunun ayrı bir boyutu olduğunu ve bunun başlıbaşına bir kitap olacağı için İslam ve İslam’ın insanlar arasındaki zamanla oluşan devletleşme kavramı ile geldiği sonuçlara değinmek istediğini belirtmiştir.

Selefi topluluklar cihadcılıktan beslenir. Bu topluluğun en yakın tarihli örneğine Suriye’de rastlıyoruz.

Cihadcılık İslam’ın Selefi bir okumasına dayanıyor; bu okuma tanım itibariyle evrenselci, çünkü ilahiyatı, felsefeyi ve kültürü küfür gibi görüp dinin yeniden inşası yararına bütün ulusal ya da kültürel İslam’lara karşı çıkıyor.
Ama bütün Selefiler cihadcı değil. Cihadcı radikalleşmenin dinî radikalleşmenin bir sonucu olduğunu düp fazla cihadcımız olurdu. Çünkü, “Aziz Cehalet”te görüldüğü gibi, Selefilik, Müslüman dindarlık biçimleri arasında küreselleşmeye ve kültürsüzleşmeye en elverişli biçimdir. Cihadcıları büyüleyen, ilâhiyat veya tasavvuf değil, eyleqm ve şiddettir.
Siyasî radikalleşme ile İslam arasındaki ilişkiyi daha iyi kavrama olanağı sağlayan iki veri var. Öncelikle teröristler ve cihadcılar arasındaki yüksek mühtedi oranı (Suriye’ye giden Fransız gençlerinin yüzde 22’si sonradan Müslüman olanlar ve bu oran artıyor). İslam’da onları büyüleyen şeyin dinî ibadet olmadığı, cihadın ve şiddetin cazibesine kapıldıkları iyi görülüyor. Şiddete rağmen değil, şiddetten büyülendikleri için din değiştiriyorlar. Burada karşımıza çıkan; “radikalliğin İslamîleşmesi”dir, dinî bir radikalleşme değil. İkinci unsur ise, Müslüman kökenli olup Daeş/IŞİD’e katılan gençlerde, İslam’a dönüşleri ile (çünkü önceden, gece hayatı, alkol ve kadınların bulunduğu, bütünüyle batılılaşmış bir yaşantı sürdürmüşlerdir) şiddete geçişleri arasındaki süre çok kısa. Bu genç « born-again »ler bir Müslüman ortamında (cami, dernek, hatta siyasî hareket bağlamında) hakikaten hiç sosyalleşmemişler. Tıpkı Fransız toplumu içinde oldukları gibi, bizzat Müslüman cemaati içinde de marjinaller ve dinî bir olgunlaşma yaşamaksızın doğrudan şiddet eylemlerine geçiyorlar.
Göründüğü kadarıyla motivasyonlarının anahtarı, toplumdan ziyade hayattan intikam alma arzusu: “Sefil” bir konumdan (ufak suçlar işleyen sabıkalı, işsiz…), o zamana kadar müminlerin gerçek cemaatlerine hiç ilgi duymamış da olsalar, Peygamber’in ve sanal müminler cemaatinin öcünün alındığı bir “süper kahraman”lık statüsüne ulaşmaktır.


Ali Şeriati toplumsal olayları ciddi araştırma verilerle ele alarak, dünyanın Batı ve Doğu ruhunun elinde olduğunu söyler. Bunu yaparken Doğu ruhu Hindistan ve Çin, Batı ruhu ise Yahudilerden kaynaklıdır, der. İranlı olmasına karşın bu ruha İran’ı katmaz. İnsanın olduğu her yerde inanma eğilimi ve bir güç arayışı vardır. Totemçilik ve animizim(ruh) bakımından bu ülkeler oldukça zengindir. Roy ise İslamcılığı tek başına ele aldığı için bunu İslamcılık üzerinden ayırır.

“İslamcılığın üç coğrafi ve kültürel kutbu vardır: Sünni Arap Ortadoğu, Sünni Hint altkıtası ve İran- Arap şii alanı; Arap dünyasından kopuk Türkiye kendi özel örgütlenmesine sahiptir. Coğrafi birlik olmadığı gibi siyasal birlikte yoktur.”


Totalitarizm (kurumsal ve kavramsal kapalılığının yoksun olma durumu) ön belirtileri burda kendini gösterir. Kültür yıkma süreci başlar. Ruhbanlık olmayan bir şeyken varlık göstermeye başlar. Aynı şekil kültür yıkma girişimleri Irak’ta karşımıza çıkar.Totaliter İslam’a sığınıp, aynı zamanda şeriata karşı çıkılmayacak bir durumdur.


İran’ın Ortadoğu’da şiiler tarafından yerleşik toplum oluşturduğu tek ülke olmasından kaynaklı inanış, davranış ve şekilcilikte değişime açık bir ülke olduğunu gösterir. Aynı zamanda gaşist bir şii varlığının da elinde olması da bir tür ikilemde kalma şeklini yansıtır. Fundamentalistler Şeriat, kadın konusunda sık sık konuşurlar. Cihadcılık ellerinde olsada ikiye ayrılan fundamentalist toplulukları modern olan kısımla kadına haklar verirken de onun belli başlı özelliklerindendir değinerek (fiziksel gibi) ikincil konumunda olma nedenini hatırlatır.

Peki kadın nedir Ortadoğu’da?

İslamcılar sık sık kadınlar arasında üye topladılar, özellikle İran’da. Daha önce görmüş olduğumuz gibi kadın sorunu, İslamcılık ile fundamentalizm arasındaki kopma noktalarından biridir. İslamcılar, eğitim ve toplumda kadının rolünü esas olarak görüyorlar. Kadından yalnızca bir zevk ya da üreme aracı değil, bir kişilik görüyorlar. Aşırı başlık paralarına ve kolay boşanmaya karşı çıkıyorlar. Bütün İslamcı örgütlerin bir kadınlar, “bacılar” bölümü vardır. Bunlardan ilki Mısır’da 1994’te yaratılmış (el akhayat el müslimat, “Müslüman Kızkardeşler”); 1933’te El Benna, “müminlerin anneleri” için okul açmıştır. İslamcı hareketlerde kadınların varlığı ve etkileri, bütün gözlemcilerin dikkatini çekmektedir; İran’da olduğu gibi Mısır’da da İslamcı kadın aydınlardan oluşan bir seçkin kesim bir yazma ve yayınlama faaliyeti sürdürmektedir.

İslamcı kadın militanlık yapmakta ve okumaktadır; belli istisnalar dışında (yargıç, devlet başkanı) siyasal arenaya da girmektedir. İslamcıların camilerde ve kamu alanlarında kadınlar için özel yerler istemektedirler. Yeni bir giyim kuşam biçiminin icadı (başörtüsü, pardösü, eldivenler; sözün kısası “iyi bir bacı” kıyafeti) birbiriyle çelişen iki hedefi gerçekleştirmelerini sağlamaktadır: dünyadan elini ayağını çekmeye son vermek (İran -Hint dünyasında purdah) ve edebini korumak (hicap); dolayısıyla hicap geleneksel çarşafın modern uyarlaması değildir, kadının toplumsal düzene yeni bir biçimle dahil oluşunu belirtmektedir. Oysa Batı modeli geleneksel değerlerin tümünü terke zorlamaktadır. Kuşkusuz kadının konumu her zaman ikincildir: İslamcılar her zaman kadının doğasından gelen güçsüzlüğünden söz ederler (“duyguları aklına ağır basar, fiziki olarak güçsüzdür”); aynı şekilde ailenin ve anneliğin kadının doğal hali olduğunu ısrarla belirtirler. Ancak gerçek tabu, karışık yaşamdır (ihtilat). İran’da kadının oy hakkına sahip olduğunu ve araba kullandığını hatırlatalım; böylesi bir şey Suudi tipi gelenekçi bir Fundamentalizmde düşünülmeyecek bir şeydi fakat son yıllarda değişen kral sistemi ile kadınlara farklı haklar tanınmaya başladı. Ehliyet hakkını verdikten sonra kadınlara oy kullanma hakkınıda yakın bir tarihte verilmiştir. Ilımlı olma yolunda gitmesi ABD tarafından kaynaklıdır. Yoksa zevk, Sefa odaklı ve sadece kendinin hüküm sürdüğünü gördüğü çöllerde askeri birlik oluşturma çabaları çok olmamıştır. Zaten herhangi bir işgal girişimi yaşamamıştır. Radikalleşme yolunda gittiğine dair sinyaller vermektedir. Siyasette en radikaller, genellikle en az eşitlik karşıtı olanlardır.

Patriyomanyalizim( kamu kesim ve özel keismin birbirine karışması) günümüz devletlerde iktidar probleminin temel nedenidir. Bir grup ya da bir aile devleti gelir kaynağı olarak kullanır. Bu bir asabiyedir, köken ve ortak çıkarları birbirine bağlı olduklarını düşünen ve bu dayanışmadan başka bir ereği olmayan kişiler arasındaki her türden dayanışma grubudur. Bu durum üçüncü dünya devletlerinin bunalım sebeplerini oluşturmaktadır. İran 3. Dünya devleti olarak iç çatışmaları ile sıkça gündeme gelmektedir. Kendi içinde

İRAN ️Şii getto
️Suudi toplum modeline geri dönüş devrimi ile bunalım yaşamaktadır. Bu bunalımın belirtileri;

“Nüfus artışı, orta sınıfların yoksullaşması, diplomalıların işsizliği, kentli ama kötü kentleşmiş halk kitlelerinin yükselişidir.”


“Binbir güçlükle elde edilen diplomalar, iş alanlarının azlığı nedeniyle değerlerini yitiriyorlardı.”

“Ekonominin liberalleşmesi, gerçekten de özel sektörü gözetir; ücretler enflasyon tarafından kemirilir ve yeni zenginlere kıyasla düşer. Memur ayakta kalabilmek için ikinci bir iş yapmak zorundadır.”

“Günümüzdeki müslüman ayaklanmaları kent ayaklanmalarıdır.”

Bu tür bunalımların artması dünya genelinde enflasyonu etkilemekte hayat dahada zorlaşmaktadır. Bu tür sorunların 3. Dünya ülkelerinde olması gözleri siyaset felsefelerine ve inanışlarına çekmektedir. Bu yüzden stratejik olarak bu ülkeler kilit noktalar olmaktadır.

Bu ülkelerin siyasette baş gösterdiği rol şu şekildedir;

“Zenginler için İslami model Suudi Arabistan
Rant + Şeriat

Yoksullar için ise Pakistan, Sudan ve yarınki Cezayir’dir:

İşsizlik+ Şeriat”


“Zenginler, fakirlere Tanrı’dan başka bir şey bırakmadılar.

Nietzsche


Çıkarcı kimlikleri petrol ve doğal kaynaklardan alınan kazançla baş gösterirken, kaynağı olmayan ülkeleri ezme yolunda rant yapmışlardır. Filistin’in içinde bulunan duruma göz yuman çevre ülkeler Mısır, Ürdün, Suriye, Arabistan bunun çıkar örneklerdir. Başkalarına zarar vermeden seçkinleri mutlu etmek mümkün değilken, halk için başkalarına zarar vermeden mutlu edebilirsiniz.


Siyasi liderler İslam’da ulema olarak eğitim almaz. Kentlilerden de değildir. Daha çok kırsallıktan kentleşme sürecinde olan bireylerden çıkar siyasi adamlar. Bunlar eğitimlerini batı tarzında alırlar. Çoğu edebiyat fakültesi değil, mühendislik fakültesinden mezun olmuştur. Oryantalist bakış ile bağları burdan kuvvetlidir.

Oryantalist üç görüş vardır.

1)Nostalji söylemi (Batı’ya uygarlığı getiren İslamdır.)
2)İslam’ın savunma, haklı gösterme söylemi (Kuran’da ve Sünnet’te her şey mevcuttur, İslam en iyi dindir).
3)Kanıt kabul etmeme (Batı’nın değerleri hangi bakımdan üstündür?)

Bu düşüncelerle oryantalist düşünce ve karşıt düşünceyi anlatılır.

Bunlar tabi ki kitapta yer alan kavram, olay ve başlıklar. Kitapta bu kavramların yaşanmış siyasal süreçleri ayrıntılı anlatılmaktadır. Kavramlar dışında olayları kronolojik ve analitik verirsek kitabı yazmak zorunda kalacağımız için kitap hakkında bilgi edinmek isteyenler için öncelikle kavram tanımı yapmayı uygun gördüm. Kitapta Türkiye ile ilgili yer yer anlatımlar bulunmaktadır. Coğrafyada, dilde ve kültürde bir olmayan bir ülke olduğu vurgulanmakta. Yine Türk oryantalistlerin diğer Ortadoğu ülkelerinden daha ılımlı bir yapıya sahip olduklarına değinilmektedir.

Kitabın girişi kitabın dörtte birini kapsamaktadır. Bu kısımda aslında giriş olarak adlandırsa da ağır bir giriş olduğunu söylemeliyim. Çokça terim ve olaylar vardır. Ve insan hafızasına bir gönderme yapar. Olayları tek tek anlatır ve bunlar yaşanmadı mı? der. Modern İslamcılığın kalıplaşması artık eski düzenden çok farklı olmasına değinirken sosyal hayattaki tercihlerimiz konusunda jeandan, coca colaya....kadar Batı etkisi ve birey talebine değinir.

Özetle Fransız Roy bizim kadar bize Fransız kalmamış ve her şeyi aile yapımıza kadar inceleyip hayatımızda çok az duyduğumuz rejimlerin kavramlarıyla bir rapor tutmuş ve önümüze sermiştir. Kanaat notu ise İFLAStır. Delillerle dolu anlatıma ne denebilir ki.

Coğrafya kaderdir, dememiş İbn-i Haldun böyle geçmez Mukaddime’de ama en güzelde özet bu cümledir. Ortadoğu insanları kendinzi tanıyın! İnsan en çok bilmediğine düşmandır. Ve en tehlikeli şey bilmeyen topluluğun dayanaksız amaçlarıdır.


Keyifli okumalar!
120 syf.
·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
Beneton kitabında Muhafazakarlığın tarihsel sürecine çok iyi dokunmuş. Özellikle İngiltere ve Fransa muhafazakar sisteminin gelişim süreçlerini aynı zamanda temsilcilerini özellike Edmund Burke'nin kitaplarından alıntılar yaparak tezlerini desteklemiş. Diğer taraftan muhafazakarlığını doğal bir süreçten yaratmayan yani inşa eden Amerika'nın nasıl bir muhafazakar sistemi benimsediğini akıcı şekilde anlatmış. Oldukça keyifliydi :)
175 syf.
·Beğendi·10/10
dünyada askeri darbelerin yuzde 98 i amerika ve avrupa birliği ve israilin emrinde yapılan darbeler dır çok az ama çok az bir miktarı işçilerden emekten özgürlüklerden yanadır bunlardan biride 27 Mayıs hareketidir. 1974 yılında protekiz de devrimci yuzbaşıların faşist salazarı kırmızı karanfiller operasyonu çerçecesin de lizbon a namlularına karanfil takılmış şekilde girmişlerdi yine 1979 yılında afganistan da babra karlmal hükümetinin yanında gericiliğine karşı davranrnadıgını görüyoruz yine venezuellada cahevezin devrimci askerlerle cuntaya karşı ilerici bir darbesi olmuş başarısız olmuştur sonuç olarak askerler bir sınıf değildir bir katmandır kim güçlrnmişse ondan yana tavır alır caydırcı güç olarak .. Ülkemizde de ozellikle 2. dunya savaşı sonrası çok partili hayata geçişle kurulan demokrat parti abd nın himayesi ve kontrolün de abd den aldıkları emir gereği Halk Düşmanı NATO ya girdi ve menderes hükümeti abd nin çıkarıları için mehmetçiği anti-emperyalist savaşın içindeki kore ye yolladı amerikan askerlerinin can güvenliği için mehmetçik kendisi ile vatanımızla hiç bir ilgisi olmayan kore de kırdılıldı.Ülkede eşitlik özgürlük adım adım yok edildi tıpkı günmüz tayyibi gibi adnan menderes halka ve özellikle öğrencilere karşı çok sert tedbirler aldı öğrenci gencliği ankara izmirdeki özgürlük talebi tank ve polis ateşiyle karşılandı turan emeksiz gibi aydın gençleri,miz katledildi muhalefet sindirildi nnihayet ordu içindeki ilerici yurtsever aydın subayların dibden gelen başkaldırısıyla mederes hükümeti alaşı aedildi kısmende olsa kırıntıda olsa hazırlanan 27 Anayasası ile kısmen bir özgürlük ortamı doğdu öğrenci ve işçi hareketi nefes aldı başkaldırdı köylüler toprak işleyenin su kullananın diyerek eylemler yaptı öğrenci genclik özellikle 1967 yılından itibaren emperyalizme gericiliğe karşı bğyğk bir ayaklanma başladı denizler mahirler kısmende olsa 27 mayıs anayasasına sahip çıktıkları için egemenlerce katledildiler ..
304 syf.
·36 günde·Puan vermedi
Okurken kimi zaman daha önce okuduğum İlber Ortaylı'nın Atatürk kitabına kimi zaman söylemlerine bakmamı gerektirdi.Bazı konularda ise ince çelişkiler bulunuyor, saltanat kaldırılıp hükümdar ve ailesi sürgün edildikten sonraki tavırları gibi.Pozitif olarak Abdulmecid Efendi'nin başta resim olmak üzere sanat düşkünlüğü, özellikle Fransa ile olan dış ilişkiler, bunu yanı sıra İngiltere'nin hilafet kaldırıldıktan sonra, şimdiki gibi Ortadoğu üzerinde kurduğu planları işletme çabalarını bilmek açısından önemli bir kitap. Gazete çevirileri olması sebebiyle resmi belge olduğu gerçeği ve Bilal N. Şimşir tarafından yazıldığından benim için güvenilir tarih kaynakları arasına girmiştir.
27 Mayıs sonrasına bakıldığında da özgürleşme ve demokratikleşme yolunda çok önemli adımlar atıldığı görülmektedir. Bu dönemin eseri 1961 Anayasası’nın yapılış yöntemi ile içeriği ve kendi içlerindeki muhalefeti tasfiye etme pahasına çok kısa sürede seçimle sivil yönetimin kurulması bunun kanıtlarıdır.



Kurucu Meclis’çe hazırlanıp, halkoyuyla kabul edilen 1961 Anayasası’yla yasaklar kaldırılmış, demokratikleşme sağlanmış, hak ve özgürlükler saygın yerine oturtulmuştur. Sendikalaşma ve sendikal haklar getirilmiş, sosyalist partilerin, gençlik örgütlerinin kurulması olanaklı kılınmıştır. Üniversite özerkliği, parlamenter hükümet sistemi, erkler ayrılığı ilkesi, yargı bağımsızlığı kabul edilmiştir. Ekonomide planlı kalkınma dönemine geçilmiştir.

1961 Anayasası’nın iki önemli eseri Anayasa Mahkemesi ve Cumhuriyet Senatosu olmuştur.

Öncesine, amacına ve sonra yaşananlara bakıldığında “27 Mayıs”a devrim denilmemesi ancak önyargılı yaklaşımla olanaklıdır.
şimdi meselenin ne olduğunu düşünmek lazım mı yoksa diğer canlılar gibi karşımıza çıkanı güdüsel olarak benimsemeli ya da red mi etmeli? ben de çıkıp abdnin 27 mayıs 1960ta türkiye cumhuriyetini lağvettiğini ıspatlamaya çalışacağım ama bu komik bir durum olacak. biz hakikati mi arıyoruz yoksa hoşumuza giden masallar mı dinlemek istiyoruz! milletin maya çaldığı yoğurdun kaymağını aşıranlardan bazısı koltuk kaybettiği için karşı çıktı 27 mayısa bazısı da koltuğa oturtulduğu için arka çıktı... ama kimse cumhuriyetin asıl sahibi olan türk milletinin bir ferdi gözüyle bakmadı 27 mayısa. en didik didik araştıran mı biliyor gerçeği? bir belgeyi eksik gören biri gerçeği bilmiyor mu olacak? mesele bu değil, bilmek vicdan işidir çoğu zaman. cıa nin şunun bunun gizli kapaklı işlerini geçelim. 27 mayısla hedeflenen sonuçlardan biri de akpdir. sonu akpye varan bir devrim varsa bu türk devrimi değildir. türkiyenin bir şirket haline geldiği akp dönemi 27 mayısın sonucudur. çoğumuz bu konuda ana babamızdan ya da 27 mayısı yapanların yazdırdığı kitaplardan bir şeyler öğreniyoruz. 37 subay kime karşı devrim yaptı? eğer koskoca orduda sadece 37 subay bütün orduyu ve ülkeyi denetimi altına alıyorsa bu bir zorbalıktır. ki 280 generalden 250 sini tasfiye edenler kime karşı devrim yapmıştır?bunun 37 genç subayın işi olduğunu söylemek de bir romantik solcu fantazyasıdır.. bu fantazyanın zirvesini yaşıyoruz 2018de, oysa biz 1960 tan bu yana devletçilik oynuyoruz. aslında bizim bir başbakanımız cumhur başkanımız yoktur. biz nato güdümünde garip bir insan topluluğuyuz. lafın gelişi değil, nato, resmen komünizme karşı kurulmuştur, 27 mayısçılar nato ve cento ya bağlıdırlar, alparslan türkeş öyle diyor, alparslan türkeş ülkücüdür, deniz gezmiş, yusuf inan, hüseyin aslanın tersidir bir nevi.(aslına bakarsanız aynılar söz konusu amerika olunca aynı cephede yer alırlar). ama bizim solcular 27 mayısın arkasında dururlar ? bu bir çelişki değil çünkü 27 mayısı yapanlar natocudurlar yani anti sosyalisttirler dolayısıyla bütün solu amerika ayarlıyordu hala öyle. 68 kuşağı ve mehmet ali aybar gibi sosyalistleri amerika bu günkü solcuların eliyle tasfiye etti. türkçede biz bunlara romantik solcu deriz, ciddiye alınacak bir tarafları olsaydı amerika alırdı, sadece yer işgal ediyorlar , yalandan, naylondan sosyalistler hepsi. amerika demokrasisi gereği idamlara da karşı çıkarlar demokrasiden bi bok anlıyorlarmış gibi. daha demokrasiye karşı çıkacak kadar cesur ve haysiyetli bir tane solcu da görülmemiştir allahın emriymiş gibi demokrasi denildi mi kuzu oluyorlar. modern dünyanın tanrısı kapitalizm ise dini demokrasidir. hem demokrasi hem de 27 mayısı avunmak zavallılıktır

Yazarın biyografisi

Adı:
Cüneyt Akalın
Unvan:
Türk Siyaset Bilimi Doçenti.
Doğum:
İstanbul, 1947
1945 İstanbul dogumludur. İlkögrenimini Ankara Sarar İlkokulu’nda tamamladıktan sonra Galatasaray Lisesi’ne girmis ve bu liseden 1965 yılında mezun olmustur. Bu arada, AFS Uluslararası burslarından yararlanarak, ögrenimine bir yıl ABD’de devam etmistir. 1965’de girdigi Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden 1969’da mezun olmustur. Aynı yıl adı geçen fakültede asistan olmustur. Daha sonra SBF’den ayrılarak İstanbul’a yerlesmis ve gazetecilige baslamıstır. Hürriyet, Cumhuriyet, Aydınlık gazetelerinde muhabir, dıs politika yazarı, arastırma sayfası editörü, spor editörü vb. olarak çalışmıştır.

A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesinde basladıgı doktora çalısmasına İ.Ü. İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi Kürsüsünde devam etmistir. 1999’da savundugu “Uluslararası İliskiler Ortamında 27 Mayıs Hareketi” adlı teziyle, “siyaset bilimi-uluslararası iliskiler doktoru” unvanını elde etmistir. 1995 yılında Galatasaray Üniversitesi’nde ögretim görevlisi olarak göreve baslamıs; 1999 sonbaharında Yrd. Doçentlige getirilmistir. 2001 yılında Marmara Üniversitesi’ne geçmistir. Halen de bu üniversitenin İletisim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde görev yapmaktadır. Akalın, 2006’da da doçent unvanını almıstır. Simdiye kadar Siyasi Tarih, Türk Siyasal Hayatı, Siyasi-İdari Yapı, Gazetecilik, Uygarlık Tarihi, Türk Dıs Politikası, Siyasetin Temel Kuram ve Kavramları, İnsan Hakları ve Medya, Uluslararası Medya dersleri vermistir. Yurt içinde/dısında yayımlanmıs çok sayıda makale kaleme almıs, İngilizce ve Fransızca’dan Türkçe’ye kitaplar çevirmistir.

Yazar istatistikleri

  • 4 okur beğendi.
  • 40 okur okudu.
  • 5 okur okuyor.
  • 94 okur okuyacak.