Demir Özlü

Demir Özlü

Yazar
7.2/10
72 Kişi
·
220
Okunma
·
34
Beğeni
·
3088
Gösterim
Adı:
Demir Özlü
Unvan:
Öykü ve Roman Yazarı
Doğum:
Vefa, Fatih, İstanbul, 9 Eylül 1935
Demir Özlü (d. 9 Eylül 1935, Vefa, Fatih), öykü ve roman yazarı Tezer Özlü'nün ağabeyidir.
Ödemiş İstiklâl İlkokulu, Ödemiş Ortaokulu, İstanbul Kabataş Erkek Lisesi'nde (1953) okudu. İlk şiiri Kabataş Lisesi öğrencilerinin çıkardığı Dönüm Dergisi ve daha sonra Türk Dili dergisinde yayınlandı. 1959 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. 1961-1962 arası Paris'te Sorbonne Üniversitesi'nde Felsefe okuduktan sonra Türkiye'ye dönerek İstanbul Üniversitesi Hukuk Felsefesi ve Metodoloji Kürsüsü'nde 4 yıl asistanlık yaptı. Siyasal eylemleri nedeniyle işine son verilince avukatlık yapmaya başladı. 1969'da "Sakıncalı" olarak askere gitti ve yedeksubaylık hakkı elinden alınarak Muş'ta çavuş olarak askerlik görevini tamamladı.1971'deki askeri müdahaleden sonra bir süre tutuklu kaldı. 1979'da Stokholm'e yerleşti. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra vatandaşlıktan çıkarıldı. Türkiye'ye 1989'da dönebildi. Bu tarihten beri Stokholm ve İstanbul'da yaşıyor. İlk şiiri Kabataş Lisesi öğrencilerinin çıkardığı Dönüm, daha sonra Türk Dili dergisinde yayınlandı. Öykü, deneme, eleştiri ve çevirileri Mavi, A, Pazar Postası, Yeni Ufuklar, Soyut, Somut, Yeni Edebiyat, Gösteri ve Adam Öykü dergilerinde yayınlandı. 1980'den sonra roman, anlatı, anı ve gezi kitaplarına ağırlık verdi.
Öyle sanıyordum ki, başka bir yaşam gerekliydi bana.

İlerde yaşanacak ya da geçmişte yaşanmış.

Bu yüzden pek çok düş görüyordum.
Tasarladıklarımın bana can acısından başka bir şey vermeyeceğini, ardından da içime bir şeylerin tıkılacağını düşündüm. Büyük bir sıcaklık, derin bir yakınlık çözümleyebilirdi bu sorunu ancak. Görüyorsun, bir şeyler anlatmak istiyorum sana bu daracık vakitte. Ne zor iş! Kendime yaptığım ne büyük bir haksızlık!
" Öyle sanıyorum ki, insan her gün, günün nasıl olacağıyla ilgiliyse, önemli ölçüde mutlu demektir. Her günü ayrı ayrı yaşamak, her günle bir bir ilgilenmek! "
Erhan
Erhan Bir Beyoğlu Düşü - Berlin'de Sanrı - Kanallar'ı inceledi.
184 syf.
·8/10
Sadece Bir Beyoğlu Düşü'nü okudum, o yüzden inceleme ya da yorum o kitaba aittir. Kitabın eski baskılarını siteye eklettirme gereği hissetmedim. Metin T. ile olan bir konuşmamızda, anı ile anlatı arasındaki farka örnek vermek için bu kitabı önermişti. Deniz Özlü'nün (Tezer Özlü' nin abisi) bu kitapları anlatı olarak geçiyor. Gerçekten de yazar o dönemki yaşamını, üstüne bin katarak, hayallerini, fantezilerini ve duygularını da ekleyerek, Güney Amerika romanlarından alışık olduğumuz büyülü gerçeklik içinde anlatıyor ve türün ismi de anlatı oluyor. Bir Beyoğlu düşü bu kitap gerçekten de. Çoğunlukla Karaköy, Tünel, Galatasaray civarlarında geçiyor. Ben "Hayallerim, Aşkım ve Sen" filmini hayal meyal hatırlıyorum, ama o filmdeki, sepya tonlu senaryo kısımları bu kitaptan alınmış. Gerçekten de kitabı okuduğunuzda o sepya tonunu, eski İstanbul havasını hissedebiliyorsunuz. Dört bölümden oluşuyor anlatı, başlarda İstanbul'a gelip tünel çıkışında bir oda kiralayan bir gencin, Demir Özlü'nün yumuşak kaleminden Beyoğlu' nu dinliyoruz. Kasımpaşa'daki kışladaki kalk borusunu. tramvayların raylar üzerinde çıkardıkları o sesi, çan seslerini, sokak gürültülerini yaşıyoruz. Yavaş yavaş platonik ve tutkulu bir aşk hikayesine dönüyor sonra anlatı. Beyoğlu o eski ihtişamıyla hep baş rolde ama. Hayal ve gerçeğin karıştığı bir şekilde de sona eriyor hikaye. Aslında İstanbul'da, Beyoğlu'nda okumak gerek bu anlatıyı, kitaptaki havaya tam anlamıyla girmek için, sonra da Atıf Yılmaz'ın filmini izlemek. Neyse, iyi perşembeler herkese.
143 syf.
Kitaptan alıntıdır.

Yaz gelecek. Güneşli bir gün. Sıcaklar bastıracak. Şimdi, inceden inceye, serin bir hava var. Sokağın binbir kokusu: kış boyunca ıslanmış duvarlara güneşin vurmasından yayılan rutubet kokusu, caddede, kapılarını ardına değin açmış birahanelerden yayılan talaş, bira ve kapalı hava kokusu. Bir yaz daha gelecek işte. Yaklaşıyor yaz.
Bomboş bir öğle vakti. İşe gitmese de olur. Kardeşine uğrayabilir. Beyoğlu'nda, İstiklâl Caddesi'nde, yeni yapılmış yüksek bir yapının ikinci katında, geniş bir işyerinde çalışıyor o. Yapının çevresinde bir açıklık var. Yapı, bütün arsa üzerine kurulmamış, arsanın bir bölümüne oturtulmuş. Bu yüzden, gündüzleri, üç yanından güneş ışığı alabiliyor. Karşıdaki apartmanlar, onun yüksekliğine erişemiyorlar. Beyoğlu'nun eski apartmanları... Gri renkli Rum, İtalyan tarzı yüzyıllık yapılar. O yapıları tanıyor. Birçoğunun, geriye doğru uzayan şaşılası bir derinliği var. Arka yanları yokuşa doğru sarkmış. Eski bahçeler var, orada. Yapılar bahçelerin üzerine uzanıyor. Aralarında dar sokaklar —Beyoğlu'nun daracık yokuşları— aşağılara doğru iniyorlar. Eski Ceneviz sokakları onlar. Yapıların arka pencerelerinden küçük, işlemeli demir parmaklıklı balkonlardan deniz; bahçelerin üzerinden Boğaz'ın bir bölümü ile Marmara Denizi görünüyor. Kardeşinin çalışma yerine vardığında öğleden biraz önceydi. Orada, geniş masalarda çalışan, düzenli genç kadınlar.
"Otursana."
İki masa arasında tahtadan bir koltuğa oturdu. Çantasında piposu var. Tütün içebilir.
"Yemeğe çıkarız, değil mi?" diye soruyor.
"Tabii. Hemen istediğin zaman."
"Biraz sonra çıkarız."
"Ben de geleceğim," dedi karşı masada oturan kız. Kumral, orta boyluydu. Otuz yaşını biraz aşkın. Onu da tanıyordu yıllardır. İstanbul'dan, Beyoğlu'ndan. Eski öğrenci festivalleri, sonra piknikler... Adalarda geçen gölgeli, güneşli, rüzgarlı günler. Gemide ansıyor onu. Artta, güvertede. Sonraları Ankara'da rastladı. Pek bir şey konuşamıyorlardı, ama bir tanıdıktı işte. Bense kırk yaşını aşıyorum.
"Ama Anjeliki gelmesin," dedi kız.
"O görmeden çıkarız," dedi kardeşi. Masanın üzerindeki kâğıtları ivecenlikle düzeltiyordu. İnce, uzun bir yüzü vardı. Saçları düz. Çok da uzun değildiler.
"Biliyor musun, sabahleyin müdürle bir şeyler konuşuyordu. Besbelli beni şikâyet ediyor," dedi kız.
"Ah, biliyorum. Her işe karışıyor. Hiçbir şeyi beğenmiyor."
"Makyajımıza bile."
"Geçen gün, çeviriler için, 'Bunlar benim işim' dedi. 'Artık benim işime de el atıyorsunuz.' Oysa, değil onun işi. Almanca ne kadar biliyor sanki?"
"Aman, ne çekilmez kadın," dedi kız. "Elli yaşına gelmiş, genç kız gibi davranıyor."
"İşi büyütmeyin," dedi. "Kimbilir ne dertleri var. Bilebilir misiniz?"
Kız başını öne eğdi. Ardından,
"Biraz sonra çıkarız," dedi. "Şu yazıyı da bitirivereyim."
Yirmi yıl kadar önce gördüğü Anjeliki'yi düşündü. Kumral saçları vardı, beline madeni bir kemer takmıştı. Balıkpazarı'ndaki kiliseden çıkıyordu. Mumların yandığı loş kilise; cemaatin güzel kızlarından biri: Anjeliki. Madeni tasvirler, ikonlar, kara kutuların üzerine konulmuş, ucuza satılan mumlar. O dönemde varolan kalabalık bir Hıristiyan topluluğu doldurmuştu caddeyi, koyu renkli giysilerini giymişlerdi, kadınların yakalarında, yapma beyaz çiçekler vardı. Anjeliki, Tokatlıyan'ın camlarının önünden geçiyor. Stadt Hamburg Lokantası'nda —sokak arasında küçük, sevimli bir yerdi— akşam yemeklerinde rastladığı Anjeliki. Eski kiliselerde yakılan tütsülerin kokusu daha hafif şimdi.

Sy: 33-36
80 syf.
·3 günde·7/10
İşte Senin Hayatın, ismini hakkıyla yaşatan kitapların başında gelebilir bana kalırsa. Zira kitap boyunca o hayat size anlatılıyor; farklı bir anlatım tarzı. İlkokulda okuduğum macera kitaplarından sonra böyle anlatıma sahip başka kitap okuduğumu hatırlayamıyorum. Rastgele açtığım bir sayfadan örnek vereyim; "En güzellerini okudun. Yazarlarının çoğu erkek olduğu için, onların en estetik çizgilerle çizdikleri sevilen kadın figürlerine hayran oldun." (Sayfa 52) gibi. Otobiyografik bir anlatı olduğunu da düşünürsek sayın Demir Özlü sanki bize anlatıyor gibi değil de kendi hayatını kendine hatırlatmaya çalışıyor gibi bir hava oluşmuş doğrusu. Bana farklı geldi fakat sevmedim de diyemem. Güzel bir deneyim oldu benim için. Yalnız şunu söylemeliyim; sürekli kiraladıkları ve kaldıkları evlerden bahsediliyor. Bence yazar için ev konusu büyük önem teşkil ediyor. Bunu da çok güzel yansıtmış gerçekten.

Kitap otobiyografik olmasına rağmen belirli bir zaman çizelgesi yok. Olaylar belirli bir sıraya göre anlatılmıyor. Anlatıcının zihninde olduğumuz ve çağrışımlar yoluyla hareket ettiğimiz düşünülürse (yanılmıyorsam buna bilinç akışı tekniği diyorlar, yanlışsam düzeltin lütfen) bazen anlatıcının 13-15 yaşlarındaki haline bazen gençlik zamanlarına bazen yaşlılığına gidiyoruz. Zaman geçişleri biraz kafa karıştırıcı olmuş yer yer. Bir de Istanbul-Izmir-Paris-Stockholm arasında mekik dokuyoruz ve zaman çizelgesi olmadığı gibi mekanlar arası geçişler de bir parça kafa karıştırıcı.

Ayrıca çok yavaş bir kitap olduğunu belirtmek isterim. Her kitabın kendi dili vardır elbet, kimisini okurken kendinizi kaptırırsınız bir bakmışsınız 20 sayfayı geçmişsiniz bile, kimisini ise okursunuz okursunuz daha sadece 5 sayfa ilerlemişsiniz. Öyle bir kitap. Bu da benim açımdan kitaba yoğunlaşmamı engelledi. Kitapta zaman zaman savaşın ve baskıcı rejimin yazarda oluşturduğu yaraların izlerini görmek de mümkün.

Bir de ilgimi çeken bir şeyi daha paylaşmak istiyorum. Toplamda 3 ya da 4 kez yapmış yanılmıyorsam ama benim oldukça hoşuma gitti. Anlatım esnasında bir savaştan bahsederken sayfanın sonuna not olarak o olayın ona hatırlattığı şiiri yazmış. Daha çok yapsa da güzel olabilirmiş bence.
284 syf.
·7 günde·Puan vermedi
Ferit Edgü en sevdiğim yazarlardan biridir. Öyküyle arası pek iyi olmayan beni öykülerle barıştıran isimlerden biridir. Onun kalemiyle henüz tanışmayanlar varsa en kısa zamanda tanışmalısınız diyerek kitap yorumuma başlıyorum.

Ferit Edgü ismine ve kalemine aşina olsam da Demir Özlü adını ilk kez duyduğumu söylemeliyim. Biraz araştırınca kendisinin ünlü yazar Tezer Özlü’nün ağabeyi olduğunu(Mektuplarda Tezer Özlü'nün adı sık sık geçiyor.) ve yirmi üç kitap yazmış bir yazar olduğunu öğrendim. Kitap, iki yazarın 1962-2008 yılları arasında birbirlerine gönderdiği 139 mektuptan oluşuyor. 46 yıllık bu süreçte birçok mektup kaybolmuş, kimisi gönderilen adrese ulaşmamış. Bu yüzden kitapta iki mektup arasında bir yıldan fazla sürenin geçtiği bölümler var.

Ferit Edgü’yü çok sevdiğimi söylemiştim. Mektuplarını okurken birçok düşüncemizin ortak olduğunu fark ettim ve bu beni çok sevindirdi. İkimizin de en sevdiği mevsim sonbahar. Yazarın özellikle şu cümlelerinin altına imzamı atabilirim.

“Tüm yalnızlığıma ve hiç de sosyal olmayan bir yaşam sürmeme karşın, büyük kentlerin insanıyım ben. Çok sevdiğim güneş ve denizin, botaniğin on beş-yirmi gün sonra yetmediğini, hatta sıktığını görüyorum.”

Ancak yazarla aynı fikirde olmadığımız konular da mevcuttu. Ben yazarların günlüklerini, notlarını, anılarını, mektuplarını yani onlara dair her şeyi okumayı severim. Ancak Ferit Edgü benim gibi düşünmemiş ve günlüğünü yaktığını arkadaşına şu cümlelerle ifade etmiş:

“Bunların yalnız beni değil, yarının edebiyat tarihçilerini de ilgilendireceğini pek sanmıyorum. Böyle düşündüğüm için de o tarihsiz, talihsiz günlüğün büyük bir bölümünü okuyup okuyup ocaktaki ateşe attım. Hiç değilse böylece bir işe yaradı, bir an için olsun, odayı ısıttı.”

İki yazarın neredeyse yarım yüzyıla yayılan arkadaşlığını, arka fonda ülkenin içinde bulunduğu durumun ve edebiyatçı olmanın detaylarını fark edebileceğiniz kitabı başka Ferit Edgü-Demir Özlü hayranlarına ve mektup türünü sevenlere olmak üzere herkese öneriyorum.
176 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Altmışlı yıllar, biraz da belgesel niyetine okunuyor. Bazen, eski yıllara ait siyah beyaz filmleri izlerken hikâyenin nostaljik içeriğinden çok, İstanbul dekorunu seyredersiniz ya da bazı edebiyat eserleri iyi niyetle sinemaya aktarılır ama ortaya “yüzeysel” bir şey çıkar ya, çağrıştırdığı böyle bir şey… Hep bir eksiklik duygusu hissediliyor, sanki bir “orijinali” varmış da sadeleştirilmiş gibi. Elbette, bir de, aydın/sıkıntı/bunalım vb. ekseninde yazılmış daha derin eserlerin varlığı da okuyucuyu buraya itiyor olmalı. Gene de, daha önce yazılmış ama bu romanın devamı mâhiyetinde olup 12 Mart öncesini ve 1970 sonbaharını konu edinen Bir Uzun Sonbahar da, büyük beklenti içine girilmeden, “belgesel niyetine” tarafımdan okunmayı bekliyor.
184 syf.
·8/10
Hafızam beni yanıltmıyor ise 2019 yılının son ayıydı. Galatasaray Üniversitesi Yiğit Okur Kampüsünün hemen önündeki o üstü kapalı yerde, ahbaplık ettiğim birkaç arkadaşımla oturuyordum. Saat altıyı geçtiğinden etrafta tezsiz yüksek lisans yapanlar, dil kursuna gelenler ve bir de bizim gibi kütüphaneyi mesken edinmiş bazı kimseler vardı. Soğuğa aldırmadan sohbet ederken, arkadaşlarıma yazmakta olduğum postmodern bir anlatıdan söz ettim. Bu anlatının teması, cinselliğin hayatları anlık kararlarla nasıl etkilediğiydi. Onlara o gün birkaç paragraf okumayı da ihmal etmedim. Ketum tavırlarıyla dikkat çeken adaşım, beni can kulağıyla dinledikten sonra “Okur, cinselliğin böyle ele alındığı, bu tarz bir anlatımdan rahatsızlık duyabilir. Sana bir tavsiyede bulunayım. Demir Özlü’nün bir kitabı var. Onu okuduğunda ne demek istediğimi anlayacaksın,” dedi. Arkadaşlarımdan müsaade isteyip, hemen arkamdaki yüksekçe duvarın ardında bulunan otobüs durağına gittim, Taksim’e giden otobüslerden birine bindim. Atatürk Kitaplığına geldim ve adaşımın sözünü ettiği o kitabı aldım.
Çoğu geceler penceresinden gecenin gölgesinde sessizce bekleşen çam ağaçlarını seyrettiğim yurt odasında kitabı okumaya başladığımda bir beklenti içinde değildim. Ne var ki, kitabı okudukça fark ettiğim birkaç şey oldu:

1) Hemen hemen herkes farklı yerlerde benzer şeyleri yaşıyor.

Bir müddet bunun ne demek olduğunu sorguladım. Sonraları, abimin bana hikâye ederek anlattığı Frankfurt Okulunda, Kültür Endüstrisi kavramında buldum aradığımı. Bu söylediklerime aşina olmayanlar için şöyle açıklık getireyim. İstiklal Caddesinde görebileceğimiz sıra dışı bir tipten tutun, Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş sıradan bir tip; bunların ikisi de belli bir sürecin ürünü. Aslında kendisi olmayı bir başkası olmakta bulmuş kimseler. İşin ilginç yanı, bunlar gibi birçoğu var. Uymak isteyen kimseler sıra dışı olmak için belli bir kalıba giriyor ve bir nevi dönüşüm yaşıyorlar. Bu onları bir kültürün parçası yapmaktan öteye gitmiyor. Tıpkı büyüyünce şu marka arabam olsun, şöyle bir evde yaşayayım diyen kimsenin arzuları gibi. Bunu istemek bile belli bir endüstriyel ürünü kabul etmek oluyor. İnternetten oynanan oyunlarda eşya (ITEM) satın alan kimseler bu söylediğimin mahiyetini daha iyi kavrayacaklardır. Elbette bu söylediklerim belli bir kuram temelindedir. Bunlar şahsi düşüncelerim olarak görülmesin lütfen. Sonuç olarak, yukarıya yazdığım maddeye gelecek olursak, benden yıllar yıllar önce Beyoğlu sokaklarında dolaşan oldukça bohem bir kimsenin anlattıklarıyla, kendi postmodern anlatımda ne denli benzerlik olduğunu, frenk mahallelerinde dolanırken zihinlerimizden hep benzer şeyler geçtiğini, bu yaşantının zaman ve uzamdan bağımsız süregeldiği dikkatimi çekti. Böyle bir tavsiyede bulunduğuna bakılırsa; adaşım beni dinlerken, iki yaşantı arasındaki uyuşmaları hemencecik fark etmiş olmalı.

2) Hemen hemen herkesin hayatında en az iki kimse var. (Bu ne demek?)

Henüz küçük bir çocuk iken bir cevabım olurdu bu soruya. Sarışın olsun, mavi gözleri olsun, biraz uzun olsun vb. gibi. İlerleyen dönemlerdeyse entelektüel olma çabası olsun, inansın veya inanmasın şeklinde değişebilen tasavvurlar. Ancak hayal gücümün zorlamasıyla ürettiğim o kadının gerçek hayatta yer etmemesiyle ona ucundan kıyısından benzeyen birine kaydığımı fark ettim. Bu benim düşlediğim kadın, hemen hemen her eylemimde yer edinebiliyor. Bunun dışında, bir de hayatın gerçeğiyle yüzleştiğimizde özellikle cinsellik nedeniyle hayvanlar gibi eş bulma ve ihtiyaçlarımızı tatmin etme kaygısıyla hayatımızda yer eden kadın olduğunu ayrımsadım. Aslında Demir Özlü konuyu buradan ele alıyor. İnsanın gerçekten sevdiği o kadınla, mecburiyetten birlikte olduğu kadın arasında sıkışıp kalmışlığından dem vuruyor. Onun bu anlatıda anlattığı, cinsel isteği uyandıran satırlarda bile, birlikte olunamayan kadını hatırlıyor insan. Kitapta geçen şu cümle oldukça çarpıcı olmakla birlikte söylediklerimi destekler niteliktedir: “İşte buydu bütün ‘hayat’ dedikleri. İstediklerinin olmaması ile onların yerini doldurmaya çalışan başka şeyler…”

3) Gençlik Bunalımı

Son yedi yıldır İstanbul’da yaşadığımı, yirmi beş yaşında olduğumu ve üniversite koridorlarında yedinci yılımı doldurduğumu belirtmekte fayda var bu kısmı ele almadan önce. Bunun nedeni, bana kendi postmodern anlatımı yazdıran dürtülerle Demir Özlü’ye bu kitabı yazdıranın birbirine çok benzediğini vurgulamaktır. Özellikle yazın dünyasıyla tanışan, onunla birlikte hayal gücünü zenginleştiren kimselerin, yaşadığı gerçeklikten farklı bir boyuta geçtikleri kanısındayım. Algıladıkları dünya onlara her şeye rağmen yaşanması gereken çok gerçekçi bir rüya gibi gelebilmektedir. "Öyle sanıyordum ki, başka bir yaşam gerekliydi bana. İleride yaşanacak ya da geçmişte yaşanmış,”. Tıpkı bilinçaltımıza attığımız bazı şeylerin rüyada tezahür etmesi gibi bireyin içinde bulunduğu tatminsizliğe bir çıkar yol bulma çabasına tanıklık etmekteyiz. Kendi zamanında bulamadığı mutluluğun geçmişte veya gelecekte olduğunu sanıyor. İşte anlatıcının sözünü ettiği sanrıya adım adım yaklaşıyoruz. O, içinde bulunduğu dönemi, yaşadığı şehri tıpkı Bunaltı’nın Antoine Roquentin’ı gibi algılamaya başlıyor. Bir başka deyişle, dış dünya ona herkese göründüğü gibi görünmüyor. Bunu hangimiz yaşamıyoruz? Hangimiz masamızı, odamızı, timeline'ımızı, ufak anılarla, hikâyelerle doldurmuyoruz? İçinde bulunduğumuz zamanı değil, gelecekte çıkacağımız tatilden veya geçmişte yaptığımız güzel şeylerden dem vurup, onlara sımsıkı tutunmuyoruz? Anlatı da böyle bir şeydir aslında, yazarın bir nevi kendi kendini tatmin etmesi. Çünkü her bir satırda bir yaşanmışlık vardır, öyle değil mi? Galatasaray Üniversitesinde başlayan bu yazıyı buraya kadar istikrarlı bir şekilde getiren bu kimse için de geçerlidir bu.

4) Sepya Tonu ve Dil

Doğalgaz faturasını ödeyecek gelirim olmadığı için soğukta yazdığım bu satırları bir şekilde sonuçlandırmam gerekiyor. Aksi halde hasta olup daha müşkül duruma düşmekten korkuyorum. Şimdi gelelim son ve can alıcı başka bir kısma. Anlatıda ben buradayım diyen, siyah beyaz olsa da bakıldığında çok tatlı bir kahverengi tonla görülen sepya tonuyla zihnimizde canlanan betimlemelere. Beyoğlu’nun kendisi başlı başına bir tarih, öte yandan anlatılanlar da geçmişi muhasebelerinden izler taşımakta... Yazar, kendi üslubuyla bunu öyle tatlı veriyor ki... Hele varoluş felsefesiyle terbiye edilmiş anlatıyı duru bir Türkçeyle, kendi hayatını anlatır gibi yapıp hikâyenin aslında herkese ne kadar dokunduğunu, herkesin ne kadar biçare olduğunu bir kuzey rüzgarı kadar sert vuruyor yüzlere.

Sonuç olarak, bu anlatıda bunalımın alasını yaşayan bohem bir kimsenin, geçmişle gelecek arasında kendini arama çabasını, bir beşer olarak duyduğu ihtiyaçları tatmin ederken yaşadığı mücadeleye tanıklık ediyoruz. Eylemlerimizin ne denli ahlakî olduğunu, yaptığımız alelade şeylerin aslında içinde bulunduğumuz şartlar düşünüldüğünde yapmaya mecbur olduğumuz şeyler olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor. Anlatıdaki mekanların harikulade resmedildiğini, bireyin yaşadığı buhranı tekrar tekrar söylememe gerek var mı bilmiyorum. Benim gibi bohem bir varlık için bu kitabın en büyük getirisi, yıllar önce, benim bugün yaptıklarımın benzerlerini yapan bir kimseyi bulabilmenin getirdiği mutluluk. Beni anlayan, hislerime tercüman olan, hiç tanımadığım bir arkadaşım oldu.
80 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Toplumu küflenmiş geriliklere çeken bir zebaniydi. Belki şöyle düşünmek gerekirdi: "Bu adamlar bir adım ötelerini bile göremiyorlar, sadece kendileri var, sadece küçük çıkarları. Ne bir toplumun parçası olduğunu algılayabiliyor ne de bir düşünme ulamı var kafalarında; ruh da vicdan da oluşmamış onların içinde. Din de onlara bir ruh vermiyor. Çünkü edinilemez bir din, içsellikten uzak. Doğrusu budalanın budalası bunlar Bir sualtı canavarı bile değiller."
216 syf.
·3 günde
Bir şehirlerarası yolculuk okuyoruz Demir Ozlu' den yine. Eğer bir gün ısveç ve kuzey ülkelerine giderseniz yaninizda kent / şehir haritası değil ; demir ozlu kitaplari olsun ...

Yazarın da bahsettiği gibi bizi insanları sevdiren şehirler ve issiz sessizlikleridir.

Buluşmaya saatler kaldı Izmir de... Sorularim, onlar da hazir, tabi ki öykülerde ...
76 syf.
·1 günde·Beğendi·7/10
İnsanın kalbi ile beynini aynı anda ısıtan mükemmel anlatımlı bir anlatı. Konunun geçtiği mekanları tanımamamdan dolayı her yer adı geçtiğinde araştırma gereği hissettim. Bu da bana i katkı sağladı. Kitabın içinde nokta atışı cümleler var ki, insanı okuduğu anda sersemletmeyi başarabiliyor. Kıyıda köşede kalmış, bilinmeyen bir kitap lakin beni ısıtmayı başardı.
181 syf.
·3 günde·8/10
Her dönemin kendine ait bir ruhu ve müziği vardır. "Amerika 1954" caz çağı ekseninde İstanbul'dan Amerika'ya göç etmiş bir gencin hikayesini anlatmakta.Kitabı okurken Benny Goodman'ı dinleyeceğiz,biraz da James Brown,Peggy'yi sevdinse,onu da..Ne mutlu ki swing çağında yaşıyorlar

Yazarın biyografisi

Adı:
Demir Özlü
Unvan:
Öykü ve Roman Yazarı
Doğum:
Vefa, Fatih, İstanbul, 9 Eylül 1935
Demir Özlü (d. 9 Eylül 1935, Vefa, Fatih), öykü ve roman yazarı Tezer Özlü'nün ağabeyidir.
Ödemiş İstiklâl İlkokulu, Ödemiş Ortaokulu, İstanbul Kabataş Erkek Lisesi'nde (1953) okudu. İlk şiiri Kabataş Lisesi öğrencilerinin çıkardığı Dönüm Dergisi ve daha sonra Türk Dili dergisinde yayınlandı. 1959 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. 1961-1962 arası Paris'te Sorbonne Üniversitesi'nde Felsefe okuduktan sonra Türkiye'ye dönerek İstanbul Üniversitesi Hukuk Felsefesi ve Metodoloji Kürsüsü'nde 4 yıl asistanlık yaptı. Siyasal eylemleri nedeniyle işine son verilince avukatlık yapmaya başladı. 1969'da "Sakıncalı" olarak askere gitti ve yedeksubaylık hakkı elinden alınarak Muş'ta çavuş olarak askerlik görevini tamamladı.1971'deki askeri müdahaleden sonra bir süre tutuklu kaldı. 1979'da Stokholm'e yerleşti. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra vatandaşlıktan çıkarıldı. Türkiye'ye 1989'da dönebildi. Bu tarihten beri Stokholm ve İstanbul'da yaşıyor. İlk şiiri Kabataş Lisesi öğrencilerinin çıkardığı Dönüm, daha sonra Türk Dili dergisinde yayınlandı. Öykü, deneme, eleştiri ve çevirileri Mavi, A, Pazar Postası, Yeni Ufuklar, Soyut, Somut, Yeni Edebiyat, Gösteri ve Adam Öykü dergilerinde yayınlandı. 1980'den sonra roman, anlatı, anı ve gezi kitaplarına ağırlık verdi.

Yazar istatistikleri

  • 34 okur beğendi.
  • 220 okur okudu.
  • 6 okur okuyor.
  • 188 okur okuyacak.
  • 5 okur yarım bıraktı.