Doğan Yurdakul

Doğan Yurdakul

7.9/10
404 Kişi
·
1.441
Okunma
·
20
Beğeni
·
2.185
Gösterim
Adı:
Doğan Yurdakul
Unvan:
Yazar
Doğum:
Aydın, 1946
1946’da Bozdoğan’da (Aydın) doğdu. İlkokulu baba memleketi olan Sivas’ta okudu. Ankara Bahçelievler Deneme Lisesi’ni ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Paris Sorbonne ve Vincennes üniversitelerinde lisansüstü eğitim yaptı. Cenevre Üniversitesi’nde Fransız Dili ve Uygarlığı eğitimi gördü.
Gazeteciliğe 17 yaşındayken, 1963 yılında Yenigün gazetesinde başladı; Ulus gazetesi, Kim, Yön ve Devrim dergilerinde devam etti. 12 Mart döneminde Mamak Askeri Cezaevi’nde iki yıla yakın tutuklu kaldı. 1974 yılında afla çıktıktan sonra Vatan gazetesinde çalıştı. Aydınlık gazetesinde köşe yazarlığı ve Ankara Temsilciliği yaptı. 12 Eylül döneminde Aydınlık kapatılınca Yankı dergisine yazı işleri müdürü oldu. Yazdığı yazılar nedeniyle toplam 222 yıl ceza alınca yurtdışına çıktı. Brüksel, Cenevre ve Paris’te çeşitli işlerde çalıştı. Türk Ceza Kanunu’nun 142. maddesi kaldırılınca 1991’de yurda döndü. Evrensel gazetesi Ankara temsilciliği, Siyah Beyaz gazetesi genel yayın yönetmenliği, Günaydın gazetesi Ankara haber müdürlüğü yaptı. 1997 yılında “32.Gün” programı Ankara temsilcisi iken kitap yazmak üzere kendi isteğiyle emekli oldu. 2008 yılından itibaren yaptığı Odatv yayın koordinatörlüğü sırasında 6 Mart 2011’de tutuklanıp Silivri Cezaevi’ne kapatıldı, 23 Şubat 2012’de tahliye oldu.
Delikanlılık adamın kafasında olmadıktan sonra, sırf yüreğin delikanlı olması bol bol enayice işler yapmaktan başka bir şeye yaramaz.
İçlerindeki vahşet duygularını yitirmemiş milletler eşkiyalarına ve haydutlarına hayranlık beslerler.
Doğan Yurdakul
Sayfa 36 - Kırmızı Kedi Yayınları
Rahmetli babam, ‘Bir kaba cesaret vardır, insanın tabiatından kaynaklanır, insana delice işler yaptırır. Bir de medeni cesaret vardır, bilgiden kaynaklanır,’ derdi
Oflu Hasan’ın ölümünden sonra onun tahtına kimin geçeceği merak ediliyordu. Aslında bunu merak edenler sadece bizlerdik, yani yeraltı dünyasıyla ara sıra sansasyonel bir olay patlak verdiği zaman “vay canına” diye ilgilenen sahne dışındaki seyirciler. Eğer Oflu Hasan’dan sonra onun yerine başka birinin “en büyük” olması söz konusu olsaydı, bunu Dündar Kılıç’a yakıştıranlar çoğunluktaydı. Örneğin Cemal Süreya “Yeraltı dünyasında hiyerarşi yok derler. Yine de bir numara, Marlon Brando, Napolyon odur” diyordu
avukat beni uyarmak gereğini duydu: “Doğan Bey, siz siz olun yine de bu hesaba çok fazla güvenmeyin. Çünkü Abi hapisteyken ara sıra geceleri çıkar, sabaha karşı dönerdi. Bu giriş çıkışlarında da bazı ‘temeller atmış’ olabilir!” dedi.

Evet, ister inanın ister inanmayın, Dündar Kılıç tutuklu veya mahkûm olduğu cezaevlerindeyken geceleri çıkıp sabahleyin geri dönebiliyordu!
Gece hapishaneyi dışarıdan makineli tüfeklerle taradılar, yani bir gözdağı verdiler. Ertesi gün şimdi adını hatırlayamadığım bir tuğgeneral geldi. Tehditkâr bir nutuk attı. Dündar’ı herhalde tanımış olacak ki, ‘Sen öbür tarafa geç’ deyip onu devrimcilerden ayırmak istedi. Dündar öbür tarafa geçmedi ve şöyle dedi: ‘Ben de devrimcilerden yanayım, bunların hepsi halk çocuğudur, ben de halk çocuğuyum.’ Bunun üzerine general bunu azarlayınca da ‘Ne azarlıyorsun beni,’ dedi, ‘sen beni yakası karanfilli ibnelerden mi zannediyorsun?’
Davutpaşa’da iken Cemal Madanoğlu çıkıyor mahkemede diyor ki ‘Siz beni yargılayamazsınız, beni ancak halk yargılayabilir, sizin böyle bir hakkınız yok.’ Ertesi günü bunu gazeteler yazıyor, Madanoğlu böyle böyle dedi diye. Dündar da bunu ya okuyor ya da duyuyor. Birkaç gün sonra da onun mahkemesi var. Dündar da çıkıyor askeri mahkemenin önüne, o da ‘Beni siz yargılayamazsınız, beni halk yargılar,’ demiyor mu? Mahkemede bulunan görevliler de tabii bunu ‘Sus bakalım, sen kim oluyorsun’ falan diye susturuyorlar.”
Mario Puzo’nun Baba romanında bu sistemin açılımı da vardır. Mafyadan haraç alan polislerden biri haddini aşıp çeteler savaşında taraf olmaya kalkışınca öldürülür. Bu olay üzerine haraç düzenindeki dengeler bozulacak gibi olur. Ama bu polisin kurallara karşı geldiği için öldürüldüğü öğrenilince diğer polislerin intikam almak için duydukları istek yavaş yavaş biter. Düzen yeniden kurulur: “Üstelik hepsinin de ödemek zorunda oldukları ipotek borçları, arabalarının taksitleri, öğrenim yapan çocukları vardı. Sonunda para üstün geldi. Haracı çoğalttılar, gangsterlerin çalışmalarına izin verdiler. Bir kez daha haraç tarifesi hazırlandı, herkesin aydan aya ne alacağı kararlaştırıldı. Toplum düzeni bir dereceye kadar yeniden kuruldu...”
28 yaşındaydı ve girdiği yolun başlarında olmasına karşın hızlı adımlarla ilerlemekteydi. Ama onu başkalarından ayıran en önemli özelliği kendisine çizdiği uzun vadeli bir projesi olmasıydı: “En büyük olmak!”
Bu kitabın, değerli yazarlarımız Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul tarafından ele alındığı yıllarda ben yurt dışındaydım ve o zamanlar gençliğinde vermiş olduğu bir yaşam hevesi ve enerjisi ile böylesi meselelere çok uzaktım. Özelikle 90’lı yıllar, Almanya’da yaşayan biz Türkler ve Türkiye’den çalışmak için oraya göç etmiş olanlar ile birlikte, başka sebepten orada olanlar için kabukların kırıldığı yıllar olarak kalmıştır hep hafızamda. 80’lerde, o topraklara ilk ayak bastığımda daha küçüktüm, ama insanlarda genel olarak bir birliktelik ve sevginin hâkim olduğu yıllardı o günler. Kimse kimsenin görüşüne, mezhebine, namazına, niyazına, tarzına karışmazdı. Ne de olsa orası gurbetti, hepimiz aynı toprakların insanıydık ve bir hasretlik vardı hepimizin içinde. Ama önümüzde bizi bekleyen 90’lar vardı ve kışa (zorlu yıllara) az kalmıştı. Ne olduysa, 90’lı yıllar ve sonrasında oldu! Gurbette yaşayan biz insanların kiminde bir ayrışma, aşırı din eksenine kayma, ideolojik düşünce ve fikir değişimi, bölücülük ve sayamayacağım daha nice şeyler oldu. O günlerde tarafsız ve sadece arkadaş olan biz iyi 3 arkadaş bile, o süreç sonrasında resmen evrimleşmeye başlamıştık ve artık bugüne geldiğimizde birimiz sağ görüşlü, birimiz sol görüşlü ve bir diğerimiz ise hilafet devleti tafracısı, ümmetçi oluverdi. Bunları tetikleyen ve temelinde yatan sebep ne miydi? O zaman gelin buna hep birlikte bakalım.

Zaman ilerledi ve 9 Kasım 1989’da Berlin Duvarı’nın da yıkılması ile yeni bir dünya düzenine gireceğimizi, geçmişte olan savaşların türünün kabuk değiştireceğini, Soğuk Savaş’ın yerini (sinsi ve daha acımasız olan) mezhepsel ideolojik savaşların alacağını iç/dış istihbaratlar, askeri kanat, siyasetçiler ve elitler dışında kimse bilemezdi. Evet, ilginç gelişmeler yaşanıyordu ve aradan çok zaman geçmeden 1 Temmuz 1991’de Varşova Paktı’da dağıldı. Artık “Yeni Dünya Düzeni”n de amaca giden yolda her şeyi mubah bilenler için önlerinde tek bir engel vardı. SSCB (Bilmeyenler için: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) son kaleydi ve bu yeni düzen için yıkılması gerekliydi! Vladimir İlyiç Ulyanov’un (Lenin) önderliğinde başlayan 1917 Ekim devrimi, başka bir deyişle Bolşevik İhtilali ile gelişen süreç, 30 Aralık 1922'de SSCB’nin kurulması ve gene yaşanan olumsuzluklar, iç kargaşalar sonrasında, “25 Aralık 1991’de Mihail Sergeyeviç Gorbaçov’un televizyona çıkarak; Görevimi kaygı içinde ama umutla bırakıyorum. Herkese iyi şanslar diliyorum” diyerek görevinden istifa etmesi ile SSCB 20. yüzyılda yerini tamamen bu yeni düzene sessiz sedasız teslim etti.

SSCB’nin dağılma sürecinin tohumları ise yıllar önce atılmıştı. Bu tohumları ekerek, kapitalist bir yeni dünya düzeninde, kendisinden bir başkasını süper güç olarak görmek istemeyen hangi ülke olabilir ki?! Evet, haklısınız! ABD’den bir başkasına bu inceleme de başrol vermek gerçekten haksızlık olurdu, değil mi arkadaşlar? Şimdi yiğidi öldür, ama hakkını yeme! Adamlar bu iş için tüm think tank (strateji ve yöntem geliştirme merkezleri için kullanılan bir tabir) unsurlarını ABD’nin bekası ve gelecekte Jandarmalığını yapacağı İsrail için ortaya koymasında ne yapsınlar…

Aslında birçok şey CIA ve MI6’nın, Alman Nazi subayı Reinhard Gehlen ile anlaşması sonrasında başladı da diyebiliriz. CIA ilk başta tecrübeli ve acımasız ajan Gehlen'in, Gehlen Örgütü'nü kurmasına bir fiil yardım etti ve sonrasında da Gehlen İstihbarat Örgütü CIA adına çalışmaya, faaliyetler yürütmeye başladı.

O dönemlerde Yahudiler, UK’yi (Birleşik Krallık İngiltere) neredeyse ele geçirmişti. Hali hazırda Almanya'da da inanılmaz derece güçlüydüler. Birleşik Krallığa da zaten Almanya üzerinden geçiş yapmışlardı. Devlet-i 'Aliyye Osmanlı ise tüm yaşanan savaşlar sonrasında zayıf düşmüş ve parçalanmış durumdaydı. Yahudiler, Filistin topraklarında henüz bir devlet kurmaya hazır olmadıklarından, o dönemde Filistin hala bir İngiliz mandası himayesindeydi. Bir süre sonra gerekli olan tüm hazırlıklar tamamlandı. Fakat ortada oluşan bu şartlara dünya kamuoyu henüz hazırlıklı değildi. Dünya bir yana dursun, Yahudiler içinde bile yeni kurulacak olan İsrail devletine karşı itiraz sesleri de yok değildi.

Dünyanın geneline dağılmış olarak yaşayan Yahudilerin birçoğu ise, Bilmedikleri bu meçhul topraklara gitmek ve yerleşmek istemiyorlardı. Orada, Ortadoğu da başlarına ne geleceğinden emin olamayan bu kitle, böylesi meşakkatli ve sonu belli olmayan işe kalkışmak istemiyorlardı. İşte bu noktadan itibaren, ileri düzey seçilmişlerden oluşan Siyonist liderler, Almanya ve Birleşik Krallığı kaçınılmaz bir savaşa sürükleyerek, bu iki güçlü sanayi ülkesini küçültme fikrinde hemfikirdiler. Bu planlarının tutması halinde, amaçlarına ulaşacak, hem bu iki ülke zayıflatılacak ve Filistin’e de istedikleri göç dalgasını başlatmış olacaklardır.

Daha da önemli olanıysa; Bu plan ile birlikte, siyasî ve iktisadî olarak önemli ölçüde ellerinde olan ABD daha da güçlenerek ileride, her alanda bir dünya devi olma fırsatını yakalayacaktı. ABD'nin bir lider olarak kalmasını ve diğer devletlerin de kolektif olarak ABD ile birlikte yürümesini sağlamak adına, Yahudilerin plan dâhilinde hedef gördükleri SSCB biçilmiş kaftandı. Çift kutba bölünmüş bir dünyada, yeni çekişmeler ve uzun süre yaşanacak bir soğuk savaş için feda edilebilecek en iyi kurbandı SSCB.

"Vekâlet Savaşı" nedir bilir misiniz? Çoğunuza garip ve yabancı gelecek bu konuya da gelin hep beraber bakalım ve incelememize buradan devam edelim.

Uluslararası arenada çokça kullanılan bir deyim vardır; “Proxy War” Bunun günümüzde olan telaffuzu “Vekâlet Savaşı”dır. Yani bir devletin ya da ülkenin kendi yürütmesi gereken savaşını bir başka başkasına yaptırmasına Proxy War denir. 1989’da Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra Soğuk Savaş için öngörülen sürenin dolup, ezeli düşmanların dost olmalarına rağmen bu vekâlet savaşları, hızını kesmeden devam etmekteydi. Bu tür savaşlara geçmişten günümüze Afrika topraklarında, Uzak Doğu’da ve son zamanlarda sıklıkla Orta Doğu’da şahit olduk. Vekâlet savaşları yeri geldiğinde, bir devlet tarafından veya örgüt aracılığı ile yürütülürken, çoğu zaman daha başka bir yol izlenerek, bazı paralı askerler aracılığı ile de yapılmaktadır. Kimi devletler arkalarına aldıkları güç ile bu savaşta taraf olduğunu gizlemezken, bazı devletler ise böylesi hadiseleri alenen doğrulamaktan kaçınırlar.

İşte size yıllar süren bir Proxy War örneği: 1979 yılında, Sovyetlerin Afganistan'a girmesinden sonra, Amerikan hükumetini Afganistan topraklarında CIA destekli operasyonlara başladı. Yerleşik yerel güçlere ve halka askeri teçhizat, mühimmat ve maddi yardım yapmayı da ihmal etmedi. 1990’lara kadar süregelen bu süre zarfında Tabilan'ı yaratıp, Sovyetlere karşı olan bu savaşa hazırlaması ve Afganistan’a özgürlük adı altında din savaşı açtırması; Pakistan ve Suudi Arabistan’ında desteklediği Cihat adına Sovyetleri bu topraklardan çekilmeye zorlayana kadar verilen savaşın adıydı " Vekâlet Savaşı".

İşte şimdi kitabımız Bay Pipo’ya ve biraz olsun vekil olarak kullanıldığımız, ülkemizde yaşanan o günlere…

"Bu kitapta anlatılanlar tümüyle gerçektir... Adı geçenler gerçek kişilerdir... Olaylar, tanıkların ağzından aktarılmıştır... İşte MİT'in gayri resmi tarihi..."

Aslında ben de bu kitabı biraz olsun daha iyi anlayabilmeniz için, yazarımızın da önerdiği gibi önce ‘Reis’ kitabını okumanız tavsiyesinde bulunacağım.

Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul'un araştırmalarından yola çıkarak hazırlanmış olan bu kitap, eski MİT müsteşarı, boksör Hiram Abbas'ın hayat hikâyesini, türlü entrikaları, MİT içinde yaşanan çekişmeleri, askeri darbeleri, faili meçhulleri ve yakın Türk siyasi tarihinde yaşanan, okudukça gözlerinize inanamayacağınız gerçeklerini anlatıyor. Geçmişten bugüne bir kıyaslama yapmak gerekirse, aslında o günlerden bugünlere çokta bir şey değişmemiş gibi geliyor. Türkiye de, 1950 sonrasında yaşanacak olaylar ve ihtilaller zincirinin altından, deyim yerindeyse; neredeyse "her taşın altından" Amerika çıkacaktı. Gelişmekte olan bu süreçte başta olanlar geçici süreliğine yerlerini değiştirseler de, her daim yukarıda oldular ve aşağıda biz alt tabaka insanları göz göre göre aptal ve hatta cahil yerine koyarak tüm faaliyetlerini yürüttüler. Kitabı okurken, hangi yazarların, aydınların, insan hakları savunucularının kendi adamları tepedeyken nasıl methiyeler düzdüklerini, haksızlıklara göz yumduklarını onların aynı günümüzde olduğu gibi paralı kalemşörlüklerini ya da sözcülüklerini yaptıklarını okuyacağız.

George WASHINGTON’un, 17 Eylül 1796 tarihinde görevine veda ederken, kendi ülkesi adına yaptığı, konuşma içeriğini aklıselim analiz ettiğimizde, karşımıza gerçekten ders niteliğinde bir tavsiye metni çıktığını görüyoruz. Kendisi görevden ayrılırken aynen şunları söylemekteydi.

"Belirli bir millete sevdayla bağlanmaktan kaçınınız. Başka bir ülkeye nefret yahut sevgi duyguları beslemeyi âdet edinen milletler köleleşirler, kendi görev ve çıkarlarını unuturlar. Zira bir millet ortaklık hayaline kapılarak başka bir millete bağlandı mı, bu ikincisinin kavgalarına boşu boşuna karışır.

Üstelik ona imtiyazlar tanır. Bu ise kendisinin sömürülmesine yol açmakla kalmaz, başka ülkelerin düşmanlığını ve misillemelerini de üstüne çeker. Büyük ve güçlü bir ülkeyle öyle bir ilişki kuran küçük yahut zayıf bir millet, ötekisinin uydusu olmaktan kurtulamaz.

Yabancı entrikaların aleti durumundaki kişiler, güvenini ve alkışını kazandıkları halkı aldatarak, onun çıkarlarını başkalarına teslim etmesini sağlarken, bütün bunlara karşı çıkan gerçek yurtseverler şüpheli duruma düşürülüp lanetlenebilirler."

Ayrıca, ABD’in yıllarca komünizm belası yalanı ile ülkemizi korumak adına yapmış olduğu sözde para ve askeri yardımları da anlatmaktadır. Bu kirli çıkar ilişkisi ile siyaset ve askeriye kanadında ortaya çıkan çirkin tablo gözler önüne serilmektedir. Kitapta sıkça rastladığımız şeylerden birisi de: "İşte bunlar hep Amerika'nın oyunu" sözüdür... Yeri geldiğinde işler bazen o kadar birbirine karışmıştır ki, kimin kime, hangi amaçla hizmet ettiğini bile çözemez duruma geliyoruz. Ahmet Salih KORUR tarafından bu işe uygun görülen Hiram ABAS’ı, "Sakın unutma: söz ağzımızda iken biz ona, ağzımızdan çıktıktan sonra o bize hâkim olur!" sözleri ile, dönemin Adalet Bakanı Hüseyin Avni Göktürk’e kapıdan uğurlarken, kafama takılan ve aslında hep aklımda olanda, Yüce Türk Milletinin bekası için böylesi bir makam ve mevkie bir Mason’un uygun görülmesidir. Mason kelimesini kitapta çok göreceğiz ve tanıdığımız birçok ismin de aslında Mason olduğunu da buradan okuyarak öğreneceğiz.

İlginç olanı da Hiram ABAS’ın, ne kadar zorlu şartlar altında olursa olsun, cesurluğu, gözü pekliği, korkusuzluğu, kararlılığı ile vakti zamanında ülkemizin iyi istihbaratçılarından sayılarak, zaman içerisinde MİT Müsteşar Yardımcılığına kadar kariyer yapabilmesidir. Kariyeri süresince ‘Türkiye’nin James Bond’u’ olarak da anılmıştır kendisi ve bunu kitapta sıkılıkla göreceksiniz. Kitapta, ABAS’ın ‘Pipo’su dikkatimizi çeken ayrı detaylardan birisidir. Gençlik yıllarında kullanmaya başladığı piposu artık onun bir ayrılmazı olmuştu ve kendisini onsuz görmek neredeyse imkânsızdı. Yakın çevresi ve kendisi ile irtibatta olanlar artık onu piposuyla tanıyorlardı.

Eski bir İngiliz geleneğiydi; soylu ailelerin erkek çocuklarına, delikanlılık çağına geldiklerinde bir kılıç ve bir pipo hediye edilirdi. ~ Sayfa 13 ~

Her zaman uykuya hasret kaldığı gibi kalkmıştı o sabah gene Hiram ABAS. Alışkanlık haline getirdiği ayrılmaz piposunu boş ağzına götürdü, yatakta sırtüstü uzanırken birbirine kenetlediği elleri ile tavanda bir noktaya odaklanarak dakikalarca düşündü. O gün işe gitmek için kalktı ve hazırlandı. Kimse bu hazırlığın bir son olacağını bilemezdi. Yıllarca korkusuzca üzerine gittiği ve etrafında adeta kol gezen ölümün bugün onu beklediğini hiç ama hiç aklından geçirmedi her zamanki gibi. Her daim kafasından önce elleriyle çalışan ABAS, saldırıya uğradığı bu suikasta en hazırlıklı insanlardan biriydi. Fakat saldırıda esnasında ölürken eli tabancasında değil, o çok sevdiği piposundaydı. Kitapta, ABAS’ın kendisi, ailesi ve etrafı ile olan ilişkileri de detaylı bir şekilde anlatılıyor.

ABAS’ın MİT’te işe başlamasından sonrasını, o dönemde ülkemiz üzerinde yaşanan olayları, Türkiye’de yaşayan toplumun üzerine adeta karabasan gibi çöken bir dönemi, iki usta kalemin detaylı araştırma becerileri ile okuma imkânına sahip oluyoruz. 1950 ve 2000’lere kadar uzanan bir dönemi kapsadığı için birçok olay ve kişiyi okuyor, adlarınız duymadığımız kişileri öğreniyor ve bu kişilerin olumlu, olumsuz yönlerini gördükçe yeri geliyor kızıyor, yeri geliyor kendimizi tutamayıp küfür bile ettiğimiz oluyor. Çok geniş bir tarihi, olayları ve konuları ele aldığından dolayı, bu kitabı geniş bir zamanda okumanızı, gerekirse çift dikiş geçmenizi ve okurken kafanızın sakin olmasını tavsiye edeceğim. Zaten o dönemi yaşamış olanlar, olayların az çok birbiri ile bağlantılı olduğunu bilirler ve kendilerine tanıdık bu olayları anılarında canlandıracaklardır. Akıcı dilde yazılmış güzel bir kitap olduğunu kesinlikle ifade edebilirim.

Her yaşta insanın dikkatini çekebilecek, özellikte bir kitap olduğu için okurken bunaltmayacağına eminim. Soner YALÇIN ve Doğan YURDAKUL’un kalemine, araştırmacı yazarlığına burada 10 üzerinde 10 vermek isterim. Her vatandaşın evinde, kişisel kütüphanesinde olması gereken bir kitaptır. Bizler geçmiş ve yakın tarihimizi çok iyi ele almalı ve bilmeliyiz. Eğer bu konuda bir hataya düşersek aklımıza ilk geçek şu olsun. Ne demiş ulu önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, “Tarihini bilmeyen milletler, yok olmaya mahkûmdur.” Ve işte bu sebeptendir ki, gençliğimde düşmüş olduğun hatalarımı kendimce telafi ettim ve tarih konusunda kendimi donatabildiğimce donatmaya gayret gösterdim.

Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ Adem YEŞİL ~
Bu kitabı okuyunca, ülkede milli istihbarat diye bir şey olmadığını,tamamen abd 'nin kuklası olduğumuzu anladım.Çok öğretici oldu benim için.Şimdi durum daha da beter ya neyse.
Vay anasını arkadaş...!
MİT’in gayri resmi tarihini mi okudum yoksa James Bond filmi mi izledim belli değil Mit resmen mahalle teyzelerinin altın günü gibi entrika kazanıymış...
1940-1990 yılları arası darbeleri ,muhtıraları, asker sicil çatışmalarını, kutuplaşmaları ve gizli örgütleri konu alan kitapta da görüleceği üzere aslında Türk istihbaratı bağımsız bir servis değilmiş.(Şimdilerde bu durum değişti mi acaba diye sorup şuraya bir ? İşareti bırakayım )
Kitaptaki bilgilerden yola çıkarsak Hiram Abas’ın stratejik düşünen analizci bir kişilikten uzak olup maceracı aklı fikri vurup kırmaya yatkın bir karaktere sahipmiş.Günümüzde bir çok kişi ASALA yı bitirmede büyük rol oynadığını iddia etsede kitaptaki bilgiler beni bu sonuca götürmesi Belli ki birileri yine kafa karıştırma peşinde .
Türk istihbaratı üzerinde dönen dolapları tanıkların ağzından anlatan güzel bir çalışma olmuş .
Kafama bir konu takıldı ;
Bir çok Türk istihbaratçısını neden Türkiye’ye düşman olan dış ülke gizli servisler eğitiyor ???
Ah mit diyoruz ama ortada Mit yok. Herkes herkesin arkasından kuyu kazıyor. Birileri koltuk uğruna Türkiyeyi kullanıyor. Son aylarda yaşanılan 15 temmuz darbe girişimi gibi, oyunlar oyunlar baş roller değişiyor ama kurumlar değişmiyor. Film yeniden çekiliyor yine aynı senaryo Mitin olanlardan haberi yokmuş gibi. birileri koltuğunu sağlamlaştırma için birilerini bir yerlere getiriyor sonra çıkar çatışması çıkıyor olan yine demokrasiye Türkiye'ye oluyor. Okuyun daha iyi anlayacaksınız, Siyasetin, Mitin arka sokaklarında dönen oyunları.
Kitabi 3 günde ite kaka zorla bitirdim. Açık konuşmak gerekirse Dursun önkuzu çatıdan kaymış düşmüş, ölmüş gibi lanse edilmese daha bir ciddiyetle okuyacaktım. "Daldan dala" diye tabir edeceğim bir olay örgüsü var. Kitabın önsözünde "objektif" davranılmış olduğu söylensede kitap buram buram Soner Yalçın "ideolojisi" kokuyor. Tüm sağcılar cahil, tüm ülkücüler katil... Hı evet evet!!!
Ülkemizde özellikle 1960 şanlı 27 Mayis devrimi sonrası oluşan kırıntıda olsa özgürlük ortamı yeni bir bilnçlen me dalgası estirdi bu en çok başta abd ab ve yeri işbirlikçi parababalarını korkuttu 12 mart askeri faşist darbesi oldugun da o dönem ki gene kurmay başkanı bunu şu cümleler le özetledi "sosyal bilinç ekonomik bilincin önüne geçti durdurmak lazım " özellikle üniversite gençliğinin dalga dalga yükselen mücadelesi bir takım çevreleri çok korkuttu dört koldan saldırıya geçtiler mehmet şevket eygi gibi cia işbirlikçileri islamı kullanarak amerikan şeriatı propagandası yapıyor abd eliyle ilim yayma cemiyetleri fetullah gülenin de kurucuları arasında yer aldıgı kominizm le mücadele dernekleri gibi dernekler kuruluyordu ortaçağcı şeriatçı cephede durum bu iken aynı zamanda bir cephede milliyetçi kesimde açıldı 27 mayısa ihanet eden faşist albay türkeş ve arkadaşları abd de kontra gerilla eğitimi alarak türkiyey döner dönmez cmkp yi ele geçirip adını mhp koyarak saldırıya gectiler bir cok provakasyon eylemlri yaptılar belli çevrelerce desteklenerek kontra kamplarında ülkücü komandolar yetiştirip grevdeki işçilere saldırttılar hakkını arayanları ülkücü terörle yıldırmaya çalıştılar bir fabrikaya sendikamı görecek hemen komandolar o fabrikayı basıp işçileri öldürüp sendikalaşmayı engellemeye çalışırlardı örnek Kale Kilit fabrikası örnek Ford fabrikası gibi ülkücü komandolar ülke tarihinin en buyuk katliamlarını da yaptılar Maraş ta sivas ta çorum da kadın yaşlı çoluk cocuk demeden okuldaki öğretmende üniversitede ki bilim insanları öğretim üyelerine kadar aralarında Adana emniyet müdürü Cevat Yurdakul Ankara cumhuriyet baş savcısı Doğan Öz olmak üzere yaklaşık 5000 insanı katlettiler işte reiste anlatılan bunlardır nasıl yetiştrildiler kimler el atından bunlara yardımcı oldu tüm bu detayları bu kitapta okuyacaksınız ...
Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul'un araştırmalarının derlendiği kitap, Selçuk Yöndem'in canlandırdığı ve Kurtlar Vadisi hayranlarının Arslan Bey olarak tanıdıkları eski MİT müsteşarı Hiram Abbas'ın hayat hikayesi ekseninden, kan ve irin bağlamış yakın Türk siyasi tarihinin menfaat dolu çarpık ilişkilerini anlatıyor. En tiksindirici olan ise tüm bu bokları yiyenlerin "ben ne yaptıysam ülkem için yaptım" kisvesi altında kendi politik ve maddi çıkarlarına kılıf uydurması, dahası birilerinin de buna inanması. Günümüze bakınca aslında tarihimizde çokta değişen bir şey olmadığını görüyorsunuz. Ucuz provokasyonlar, tahmin edilebilir ve aslında önlenebilir cinayetler, sömürü, insanların dini ve milli duygularını istismar, hatta 1950 den bugüne çoğu oyuncular bile hala tanıdık. Göründüğü kadarıyla zaman zaman düzen değişse de düzülen hep aynı... Sadece eskiden kendi tarafındaki liderler (daha geniş bir ifadeyle unsurlar da diyebiliriz sanırım) at koştururken yapılan haksızlıkları umursamayan -sözümona- aydınlar, gazeteciler, insan hakları savunucuları, günümüzde insiyatif başkasının eline geçip sopa kendi kafalarına indiği için bu kadar rahatsızlar...
bu kitap suikaste uğrayanları düşündüğümde yazık dediğim fakat okuduktan sonra bazılarının suikastı geç bile olmuş dediğim bir bilgiye sahip.bu kadar vatan haini koltuk sevdalısı içinde bu ülke çok iyi ayakta durmuş.Şimdi bunları öğrenince soruyorum acaba biz bu kitapla geçmişte yaşananları öğrenirken günümüzde acaba ilerde öğreneceğimiz neler yaşanıyor ne dersiniz ?
Abdullah Çatlı’nın doğumundan ölümüne kadar ki zamanda yaşanan olayların anlatıldığı bir eser olmuş. Soner Yalçın’ın taraflılığı gerçekten çok fazla. Çünkü Dursun Önkuzu’nun ciğerlerinin şişirlip patlatılması ve işkence ile öldürülmesine attılar balkondan diyerek geçiştirdiler direk beni etkileri. Neyse Çatlı’nın, Ülkü Ocaklarının,ülkemizin siyasal gelişimini birazcık da olsa irdelemiş oldum. Yakın tarihi bilmiyoruz, öğrenmiyoruz. Kenan Evren’in yaptıklarını maalesef bilmiyoruz. Darbe zamanında gençlerin aynı fikirleri olmasına rağmen Anti Amerikacı olmalarına rağmen neden didişlerini anlamak mümkün değil. Çünkü o abd olayları kışkırtan, ülkeyi bir şekilde yönetmeye çalışan bir ülke. Askerleri, politikacıları, suikastçıları bile yöneten bir ülke. İnşallah bağımsız bir ülke olduğumuz zaman bu emperyalizmden uzak dururuz. Dünya’nın da düzeni bu ama denilebilir ama en iyisi olmak zorundayız. Devletin hem Mit – Çatlı , Mit – Emniyet, Çatlı-Emniyet üçgeninde oluşan olayları ele almış. M. Ali Ağca ve Oral Çelik, Çatlı üçgeninde işlenen papa suikastı falan çok güzel bilgilendirici. Gayet detaylı ve bilgilendirici, doyurucu. Okunmalı diyorum, en azından bilgilenmek için. Yakın tarihte kim kiminle dost, düşman. Nasıl kullanılmış, satılmış… Duyduğunuz isimlere şaşırabilirsiniz…
Bir MİT görevlisinin sıradışı yaşamı
Kitapta ilk başlarda mit görevlisi olan Hiram Abasın ölümü anlatılıp devamında hayatı anlatılmıştır. En ince ayrıntısına kadar yer verilmiştir. Tabi kitapta da dönemin siyasi olaylarınada yer verilmiştir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Doğan Yurdakul
Unvan:
Yazar
Doğum:
Aydın, 1946
1946’da Bozdoğan’da (Aydın) doğdu. İlkokulu baba memleketi olan Sivas’ta okudu. Ankara Bahçelievler Deneme Lisesi’ni ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Paris Sorbonne ve Vincennes üniversitelerinde lisansüstü eğitim yaptı. Cenevre Üniversitesi’nde Fransız Dili ve Uygarlığı eğitimi gördü.
Gazeteciliğe 17 yaşındayken, 1963 yılında Yenigün gazetesinde başladı; Ulus gazetesi, Kim, Yön ve Devrim dergilerinde devam etti. 12 Mart döneminde Mamak Askeri Cezaevi’nde iki yıla yakın tutuklu kaldı. 1974 yılında afla çıktıktan sonra Vatan gazetesinde çalıştı. Aydınlık gazetesinde köşe yazarlığı ve Ankara Temsilciliği yaptı. 12 Eylül döneminde Aydınlık kapatılınca Yankı dergisine yazı işleri müdürü oldu. Yazdığı yazılar nedeniyle toplam 222 yıl ceza alınca yurtdışına çıktı. Brüksel, Cenevre ve Paris’te çeşitli işlerde çalıştı. Türk Ceza Kanunu’nun 142. maddesi kaldırılınca 1991’de yurda döndü. Evrensel gazetesi Ankara temsilciliği, Siyah Beyaz gazetesi genel yayın yönetmenliği, Günaydın gazetesi Ankara haber müdürlüğü yaptı. 1997 yılında “32.Gün” programı Ankara temsilcisi iken kitap yazmak üzere kendi isteğiyle emekli oldu. 2008 yılından itibaren yaptığı Odatv yayın koordinatörlüğü sırasında 6 Mart 2011’de tutuklanıp Silivri Cezaevi’ne kapatıldı, 23 Şubat 2012’de tahliye oldu.

Yazar istatistikleri

  • 20 okur beğendi.
  • 1.441 okur okudu.
  • 18 okur okuyor.
  • 416 okur okuyacak.
  • 44 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları