Doris Lessing

Doris Lessing

Yazar
7.7/10
310 Kişi
·
769
Okunma
·
106
Beğeni
·
6972
Gösterim
Adı:
Doris Lessing
Unvan:
Nobel Ödüllü Britanyalı Yazar
Doğum:
Kermanşah, İran, 22 Ekim 1919
Ölüm:
17 Kasım 2013
2007 Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi olan İran doğumlu İngiliz yazar.

Doris Lessing, 22 Ekim 1919'da İran'da doğdu. Gerçek adı Doris May Tayler olan yazarın annesi de babası da İngilizdi. İngilizlerin İran ile yakın ilişkiler içinde olduğu yıllarda babası Alfred Tayler, I. Dünya Savaşı gazisi olarak İran Kraliyet Bankası'nda çalışıyordu. Annesi Emily Maude Tayler ise hemşireydi. Doris Lessing, babasının İran Kraliyet Bankası'nda görevlendirilmesi ile İran, Kermanşah'a taşındığı sene doğdu.

1925 yılında babasının mısır tarlası alması üzerineGüney Rodezya'ya (Zimbabwe) bir İngiliz kolonisine taşındılar. Ancak mısır tarlasından istedikleri verimi alamayınca ailenin zor günleri başladı. Doris, Harare'de Dominik Katolik Lisesi'ne başladı. Ancak okuldaki rahibelerin ona karşı sert tutumu yüzünden okulu bıraktı. Ardından 15 yaşına geldiğinde çocuk bakıcısı olarak çalışmak için evden ayrıldı. Zamanının çoğunu politika ve sosyoloji okuyarak geçiriyordu. Yazmaya da bu dönemde başladı. İlk yazılarını gazete ve dergilere gönderdi.

1937 yılında Salisbury'e taşınan Lessing, burada telefon operatörü olarak iş buldu. Kadınların ikinci plana atıldığı bir dönemde evlenerek evde çalışmayı reddeden Lessing, tüm bunlara rağmen 19 yaşında ilk eşi Frank Wisdom ile evlendi. 1943 yılına kadar süren bu evlilikten iki çocuğu oldu. Kısa bir süre sonra Komünist Parti Üyesi Gottfied Lessing ile evlendi ancak bu evliliği de sadece 6 yıl sürdü.

1949 yılında nükleer silahlara karşı yürüttüğü çalışmalar yüzünden ülkede yasaklandı ve uzun süre Rodezya'ya girişi engellendi. Bunun üzerine Londra'ya dönen Lessing, ilk romanı "Türkü Söylüyor Otlar" (The Grass is Singing) yayımlandı. Romanda baskı altına alınan kadın cinselliği ve beyaz bir kadının siyah uşağı ile aralarındaki ilişkiyi anlatıyordu. Hemen ardından 1951 yılında "Afrika Öyküleri ya da Burası Yaşlı Şefin Ülkesiydi" (African Stories or This was The Old Chiefs Country) adlı öykü kitabı yayımlandı. Yazdıkları yüzünden 1956 yılında artık Güney Rodezya'da istenmeyen kişi haline gelmişti.

1962 yılına gelindiğinde "Altın Defter" (The Golden Notebook) adlı kitabı yayımlandı. 1984 yılında Jane Somers takma adıyla iki kitabını yayımlatmak istediyse de İngiliz yayıncıların bunu kabul etmemesi yüzünden Amerikalı yayıncı Alfred A. Knofp ile anlaştı. İngiltere başkanı Tony Blair, Lessing'i Kraliçe'nin asil ilan edecekleri listesine eklemişti. Lessing ise buna tepki gösterdi ve asalet ünvanını reddetti. Sakin bir hayat süren Lessing'in, 11 Ekim 2007'de Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi olduğu açıklandı. 87 yaşındaki yazar bu ödülü almış en yaşlı insan olma ünvanına da sahip oldu.

Feminist ve mistik bir tarzı olan Doris Lessing'in Yazın yaşamının üç evre geçirdiği söylenebilir. 1944-1956 arası dönemde içinde bulunduğu gruplardan da etkilenerek Komünist ve sosyal temalar üzerine yazdı. Ardından 1956-1969 yılları arası psikolojik temalara ağırlık verdi. Son olarak gizemci ve mutasavvıf bir yapıya dönüşen edebiyat dili Mısır kültüründen etkilendiğinin göstergesidir.
Bu dünya her şeyi nasıl yapacağını bilen insanlar tarafından yönetiliyor. İşler nasıl yürür, nasıl yapılır bilirler.
Ama biz ise neler olup bittiğini anlamıyoruz.
“İyi ama, kendine hiçbir şey katamayan insan dışarıya ne verebilir ki? İçim bomboş, tükenmiş; öğle olmadan bitkin düşüyorum ve sadece uyumak istiyorum. Ah, eskiden nasıl biri olduğumu, nelere muktedir olduğumu düşündükçe! Bir kez olsun yorulduğumu hissetmezdim; kitabın kapağını açacak vakti olmayan bir kadın olup çıkacağım aklıma bile gelmezdi. Ama işte, karşınızdayım.”
'' Eh, biliyorum, hepimizin mahremiyetine yapılan baskılar, bizlere içsel tenhalıklara, yalnızlıklara çekilip nasıl yok olacağımızı öğretir; birileriyle beraberken yalnız kalmakta hepimiz ustalaşmışızdır. ''
Doris Lessing'i belki 25 sene önce okumuştum ilk kez, Türkü Söylüyor Otlar çok ilginç, gerilimli ama bir yandan sessiz bir kitaptı, iyi hatırlıyorum. Lessing'in Altın Defter'ini de okumaya çalışmış ve benden beklenebileceği gibi yarıda bırakmıştım. Kedilere Dair adlı eserinin ilk on on beş sayfası ise kitabı okumaya devam etmemem için yetti de arttı, zira Zimbabwe doğumlu yazarın Afrika'daki çocukluk günlerinde yabani ve evcil kedilerle ailecek yaşadıkları "sıkıntılar" şu yaşımda taşıyabileceğim birşey değil, yeterince kötü şey oluyor ve sayıları fazla diye çiftliklerinin etrafındaki 50-60 kediyi yok etmek için önce kloroform bulmaya çalışan ve bunu yapamayınca kedilerin tamamını odaya doldurup yazarın babası tarafından tüfekle katledilmeleri gibi "hatıralar" da bana hiç kaldırabileceğim birşey gibi gelmiyor. Bugün sosyal medyada sadece canı istediği için yavru kedinin gözlerini oyup bir de resmini çekip her yerde paylaşan çocuk yaşta bir pisliğin haberi vardı. Ayrıca bir de su hortumunu eşeğin makatına sokarak hayvanı öldüren sapıklar aranıyordu... Kitapla ilgili birk aç yere baktım, bazıları güzel şeyler söylemiş, muhakkak ki yazar kedilerin hayatındaki yeri hakkında olumlu ve güzel şeyler söyleyeceği noktaya doğru götürüyordur hikâyesini; ama bir başka okurun yazdığı gibi, kedi sevenlerin dayanabileceği gibi bir eser de olmayabilir, her 5 dakikada bir kedi ölüyor çünkü, daha 15 sayfa içerisinde tüfekle kedi katliamı dışında yılan öldürelim derken tüfekle vurulan ve kalbi dışarı çıkan yavru kedi, şahinler tarafından kapıp kaçırılan yavru kedi gibi bir sürü olaya tanık oluyoruz. Yani kedilerle ve hayvanlarla küçük yaşta bu kadar kötü deneyimler yaşayan birisinin ileride kedi ve hayvan sevgisi ile dolması- tabii ki hüsn-ü niyetle söylüyorum- mümkünse, âlâ... Doris Lessing'in kedi ölüsü dolu kitabı bana hitap etmedi açıkçası. Belki de çok soğuk bir şekilde bahsetmesi sebebiyle de olabilir bu. Entelektüel manada onların değerini kavramış ve ifade ediyor olsa bile duygusal manada soğuk kaldığı için, ya da bana öyle geliyor belki de.

Kitabı okumayı düşünenlere iyi okumalar.
280 syf.
·Beğendi·9/10
İlk bir kaç öyküde sıkılarak okumuş olsamda aslına bakılırsa bazıları var ki içimi sızlattı derinden etkiledi.Dokunduğum her bir satırda kendimi onların yerine koyarak okudum,onlarla bütünleştim nasıl bittiğini bile anlayamadım...Okumanızı tavsiye ederim, hikaye sevenler için mükemmel bir derleme.Keyifli okumalar diliyorum.

Kadınların çocukluklarından yaşlılıklarına ömürleri boyunca içinde yer aldıkları çeşitli durumları gösteren öyküler bunlar; yaşam boyu verdikleri var olma savaşı; anne, eş, kız çocuğu, sevgili, metres olarak sürekli kendilerini bir erkek üzerinden tarif etmenin ağır, uzun yolu; bu uğurda onları çoğu kez karşı karşıya getiren ilişkilerin eşitsiz aritmetiği? 

Durumların bir aradalıklarından, öykülerin art arda dizilişlerinden bir üst cümle kurmak istedim. Dönüp tek tek hikayeleri, durumları yeniden gözden geçirmemizi sağlayacak olan bir üst cümle? Edebiyatın asıl gücünün burada saklı olduğunu düşünüyorum. Akıp gideni durup görmemizi sağlayacak olan bir atmosfer yaratmak, bir dünya kurmak. Öğrenmiş gözlerle bize hayatı yeniden iade etmek. Yazdıklarım bir yana okuduklarımı okurla paylaşma isteğim de bu yüzden... 

Yazarlar 
Roald Dahl - Margaret Atwood - Flannery O'Connor - Judith Hermann - Jean Rhys - Katherine Mansfield - Dorothy Parker - Tama Janowitz - Doris Dörrie - Hanif Kureishi - Charles Bukowski - I. Bachmann - Italo Calvino - V. S. Pritchett - Marta Lynch - Vasco Pratolini - G. G. Marquez - D. Lessing - Alice Walker - Jhumpa Lahiri - Elsa Morante
(Tanıtım Bülteninden)
152 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Doris Lessing 'in hayatına giren kedileri, onların farklı farklı karakterlerini ve onlarla olan ilişkilerini anlattığı kitabı. anlatmaya güney afrika'da bir çocukken tanıştığı yaban kedileriyle başlayan yazarın hayatında her zaman bir kedi olmuş. kitap da benzetmelerden ve süslemelerden arınmış bir biçimde o hikayeleri sıralıyor. ....
Kedilerin günlük sıradan hayatını paylaşırken kitapta kedi katliamlarına dair hikayeler de var...
Okurken insanın canı bir hayli sıkılıyor...
Ecelinden ölen bir kedinin aylarca yasını tutan bana göre değildi açıkçası bu kitap ,kaldıramadım.

İlk sahip olduğum kediyle ilgili yazdıklarımı sizinle paylaşmak istedim...

“Veda...”


Her şey bir akşam geç saatte eve gelip kapıyı açtığınızda başlar.

Daha doğrusu kapıyı açmadan.

O akşam belki de ilk defa o tanıdık miyavlamayı işitmezsiniz. Anahtarı çevirirken, içerdeki sessizlik içinize hüzünlü bir tenhalığı bırakıp geçer.

Sanki bir çizik atar. İçinize bir kuşku, ne bileyim anlamını çok sonraları çıkaracağınız bir korku bırakır.

Yanılmamışsınızdır. Kapıyı açtığınızda, o siyah beyaz tüyleri, tüylerin içinden bakan o tanıdık cıvıltılı gözleri göremezsiniz.

Anahtar elinizdeyken, ‘‘Kedi’’ diye seslenirsiniz.

O beş yıl boyunca her ‘‘Kedi’’ deyişinizde koşarak size gelen, cıvıltılı miyavlamalar çıkaran, kuyruğunu hiç bitmeyen mutluluk ritimleriyle sallayan o aile ferdinden yine ses gelmez.

Bir daha, bir daha seslenirsiniz. Zaman zaman yaptığı kaprislerden biri diye düşünürsünüz.

Hayır... Bir tuhaflık vardır. Daha doğrusu sessizliğin dili, size iyi gitmeyen bir şeylerin kötü haberini vermeye başlar.

* * *

Kediniz artık hastadır. Hem de ölümcül bir hasta.

O an hesap yapmaya başlarsınız. Bazılarına göre, onun her yaşı insanın 6-7 yaşına eşittir.

Bazı veterinerler ise daha komplike hesaplar yaparlar. Bu hesaplarla kediniz, insana göre 30 ila 35 arasında bir yaştadır.

Sonra veteriner ziyaretleri başlar.

Böbrekleri artık çalışmıyordur. Midesi harap olmuştur.

Geceleri tuhaf ve acılı miyavlamalarla uyanırsınız. Arkasından kusmalar gelir.

Ama bir kedinin hastalığının en önemli belirtisi, yemek yememesidir.

En sevdiği yiyecekleri önüne koyarsınız. Başını okşayarak yemesine yardımcı olmak istersiniz.

Nafile...

Ve sessiz günler başlar. Miyavlamayan kedinin suskun bekleyiş günleri.

Umutların kesildiği o hazin anlarda evde tartışmalar da başlar.

‘‘Acaba uyutalım mı?..’’

Ama o kararı kim verecek? Istırap içindeki kedinizin acı çekişine katlanmak mı daha zordur, yoksa, bir iğneyle hayatına son verecek kararı alabilmek mi?

Kimin haklı, kimin haksız olduğuna karar vermenin en güç olduğu durumlardan birisi.

* * *

Çoğu kez uyutamazsınız. Geceler zorlaşır.

İşte öyle günlerden birinde kedinizin dolapların altına, karanlık kuytulara, evin dışına kaçmaya çalıştığını fark edersiniz.

Kondurmak istemeseniz de, kediniz artık ölüme hazırlanmaktadır. Aranızda son mücadele başlar.

O kuytulara kaçmak ister, siz ise onu daha çok yatağınıza almaya çalışırsınız...

Siz kazanırsınız.

Ve artık ona serum verdiğiniz bir günün akşamında, o çaresiz gözlerdeki ışık iyice sönmeye başlar.

‘‘Kedi’’ diye seslendiğinizde, zorla başını kaldırıp size bakar. İyice küçülmüş yüzünde yine de o tanıdık ifadeyi yakalarsınız.

Sabaha karşı uyandığınızda, onu yataktan atlamaya çalışırken bulursunuz. Daha doğrusu düşmeye...

Artık kesin kararlıdır. Yapacak bir şey kalmamıştır.

Kucağınıza alıp aşağıya indirir, büyük bir ihtimamla her zamanki yerine yatırırsınız.

Ve o anda hiç beklemediğiniz bir şeyle karşılaşırsınız. Sürüne sürüne kumuna doğru gidip çişini yapar.

Kedi olma zarafetinin gereğini son anında bile yerine getirir.

* * *

Ardından derin bir uykuya dalar. ‘‘Kedi’’ diye seslenirsiniz. Kafası kalkmaz. Sadece kuyruğunu çok hafifçe sallayıp içgüdüsel bir cevap verir.

‘‘Miyav’’ sesini işitemezsiniz. Çünkü bütün gücünü, son andaki ‘‘elveda miyavlamasına’’ ayırmıştır.

Kucağınıza alırsınız. Hafif dokunuşlarla başını okşarsınız, okşarsınız. Tıpkı 5 yıldır yaptığınız gibi zamanı durdurmaya çalışırsınız.

Nefes alıp verişleri hafiflemeye başlar. Artık kucağınızda bir tüy kalmıştır.

Sonunda çok derinden, uzaklardan gelen üç küçük miyavlama işitirsiniz.

İşte o elveda miyavlamasıdır.

Kediniz artık öteki tarafa geçmiştir.

Tıpkı bir zamanlar kaybettiğiniz babanız- anneniz gibi, küçücük adımlarla uzaklaşırken, kucağınızda artık siyah-beyaza dönüşmüş bir tüy kalmıştır.

O beş yıllık kediniz,yaşayan o aile ferdiniz, evinizin ağaçlarla kaplı küçük bir bahçesinde size böyle veda eder.

O an fark edersiniz ki, bütün hayatı boyunca size hiç yük olmamış, sadece ve sadece dostluk vermiştir.

* * *

Kediler işte böyle ölürler.

Zarafetlerine, karakterlerine ve gururlarına uygun biçimde.

Vakur ve sessiz veda miyavlamaları ile sizi bırakıp giderler...
256 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
2007 yılında nobel ödülü alan Doris Lessing'in 1950 yılında yazdığı ilk kitabı.kitabın konusu Güney Afrikadaki Rodezya da geçiyor.şehir yaşantısına alışık olan Mary'nin,kırsal bölgedeki bir çiftlik sahibiyle evlenmesi ve sonrasındaki dramatik yaşam hikayesi anlatılıyor.bu arada o dönemdeki Rodezya da yerlilerle beyazlar arasındaki yaşam farklılığı,sosyal ilişki ve sömürgeciliğin bütün yönleri ayrıntılı olarak gözler önüne seriliyor.kitap gayet akıcı bir dille yazılmış,doğa,mekan,kişi ve insan iç dünyası tasvirleri mükemmel bir şekilde yapılmış.hikaye bir anda sizi sarıyor ve sıkılmadan kendini okutturuyor.Kitap,yazarın ilk kitabı olmasının yanında, aynı zamanda benimde yazarın okuduğum ilk kitabı olma özelliğini taşıyor.ben beğenerek okudum.fırsat oldukça yazarın diğer kitaplarından da bir kaçını okumayı düşünüyorum.son cümle olarak, kitap için,okunması gereken harika kitaplardan birisidir diyorum.
149 syf.
"Ben insanın aklına bir zamanlar yeryüzünde yaşamış olan bütün o değişik insan türlerini getiriyor."



Her fırsatta İngiliz toplumunun farklı katmanlarını eleştirmekten geri kalmayan Doris Lessing bu kitabında da bu alışkanlığını sürdürüyor. Bu kitabı doğru analiz edebilmek için sanırım her şeyden önce 1960'lı yıllarda özellikle Batı Avrupa ülkelerinde başlayan Cinsel Devrim'in ne olduğunu bilmemiz gerekiyor. İngiltere için konuşacak olursak Kraliçe Victoria döneminden beri süregelen bir baskı vardı ve bu baskıyla birlikte sıkı sıkı korunan birtakım değerler ondan sonra tahta geçen kraliçe döneminde de bir süre korunmaya çalışıldı. Bu baskı geçmişin değerlerinden kurtulma anlamına geliyordu. Kısacası adı geçen bu baskı cinsellik baskısıydı. 1960'larda gençler arası seks inanılmaz arttı, 70'li yılların başında doğum kontrol haplarının çıkması bu durumu daha da güçlendirdi. Evlilik öncesi seks genç nüfus içinde kabul edilir hale geldi, kendini evliliğe saklama fikri ise gençlere tuhaf gelmeye başladı. İki cinsin de kendini göstermesi, beğenilmesi, kabul edilmesi ihtiyacı vardı. Kitapta adı geçen çift ise bu dönemin istisnalarıdır. O zamanın değer ve yargılarına göre tutucu, eski kafa, geleneksel fikirlere sahiptirler ve bu durum aralarında ilk görüşte aşkı getirmiştir adeta. Onlara göre geleneklere bağlı kalmak içinde bulundukları toplumdan kurtulmanın tek yoludur. Yuva kurmak, çoluk çocuğa karışmak çok daha önemlidir. Bu çift bu görüşlerle zamanın ruhuna uygun açgözlülük ve bencillik gibi kavramlara meydan okurlar. Herkesin çılgınlar gibi eğlendiği bir partide tanışan çift hemen evlenmeye karar verir. Harriet'in evlilik öncesi cinsel bir tecrübesi olmamıştır ve zaten bu fikre de karşıdır, eşiyle birlikte doğum kontrol hapları kullanmanın da doğruluğuna inanmaz. Kendilerini toplumdan soyutlarlar, her türlü karşıt görüşe rağmen sadece topluma değil kendilerine de ideal ve mutlu bir aile kurabileceklerini kanıtlamak isterler. Böylelikle kitabımızı özetleyecek cümleye gelmiş oluyoruz: "Beşinci Çocuk"u mutluluk ve ideal bir aile arayışında olan bir çiftin bunun için ödemek zorunda olduğu bedel ve bu durumun getirdiği trajik sonuçlar olarak özetlemek mümkün.

Kitap 1980'lerde yazıldığı halde anlatılan olaylar Cinsel Devrim’in yaşandığı 1960'larda geçiyor. David ve Harriet çifti burada modern burjuva ailesini temsil eder. Bir sürü çocuk, Victoria tarzında büyük bir ev, geniş aile toplantıları çiftin ne derecede bir hayat sürdüğünü gözler önüne seriyor. Hayat onlar için harika gidiyordur. İlk yedi yıllarında dört çocukla rüyalarını gerçekleştirmeye çok yaklaşmışlardır, herkesin yanlış olduğunu kanıtlamak üzeredirler ve mutluluklarının gerçek olduğunu inanırlar. Ta ki Harriet beşinci çocuğuna hamile kalana dek. Beşinci çocuk yani Ben doğduğu zaman bu çiftin mutluluk faturası da kesilmiş olur. Ben'in doğumuyla birlikte peri masalı tadındaki roman birden yerini en korkunç trajediye bırakıyor. David ve Harriet çiftinin yaşamları alt üst olur. Yaşça daha büyük çocuklar evi terk eder, rutin aile içi partiler son bulur, çiftin arası bozulur, aile içi iletişimsizlik had safhaya çıkar. Tüm bunlara sebep olan trajedinin başkahramanı Ben nasıl biridir peki?

Ben daha anne karnındayken son derece anormal davranışlar sergiler ve Harriet'in hamileliğini cehenneme çevirir. Prematüre olarak beş kilonun üzerinde doğar. Doğduktan sonra ise anormal olduğu kısa zamanda anlaşılır. Onu her gören onda bir bozukluk olduğuna kanaat getirir. Ben’in fiziksel yapısı tarih öncesi mağara insanını andırmaktadır. Ben hiç emeklemeden doğrudan yürümeye başlar. Neredeyse hiç uyumaz, bakışları başka bir dünyalı varlığın bakışlarını andırır. Gecenin büyük bölümünü bahçede tek başına geçirir. Eti çiğ sever. Her türlü iletişime kapalı, sürekli saldırgan davranışlar içindedir. İlk konuştuğu kelimeler anne ya da baba değil, “pasta istiyorum” olur. Çevresindeki evcil hayvanların katili olur. İnsan ilişkilerini, duygularını anlama gibi bir derdi olmaz. Ben doğduğu an itibarıyla onun aileden biri olmadığına inanırlar, onunla hiçbir şekilde iyi ilişki kurmak istemezler ve Ben kendi ailesi tarafından nefret edilen bir çocuk olur. Ancak burada annenin hakkını yememek lazım. Ben'le en çok ilgilenen o olur. “Dünyada Ben'den başka kimse yokmuş gibi hissediyorum, öteki çocuklarım saatlerdir aklıma bile gelmiyor” derken aslında Ben'in nasıl biri olduğunu anlıyoruz. Burada zaten okur en çok anneyle empati kuruyor çünkü onun duygularını okuyor. Her şeyi bilen bir bakış açısıyla başlayan anlatım roman ilerledikçe öznel bir anlatıma dönüşerek daralıyor ve sonradan hikâyenin tek odak noktasının Harriet olduğunu öğreniyoruz. Odak noktası sürekli anne, Ben ve ikisi arasındaki ilişkide gidip gelir. Bu sayede annenin duygu ve düşüncelerini fazlasıyla öğreniyoruz. Bu durum haliyle diğer karakterleri tanımamızı, onları analiz etmemizi zorlaştırıyor ve yanlış yorumlamamıza yol açıyor. Lessing'in feminizmini göz önünde bulundurursak, o zamanlarda ezilenlerin daha çok kadınlar olduğu için bize özellikle Harriet'in ruhsal durumunu sunmasını haklı görebiliriz.

Biraz da babadan bahsedelim. Ben'in doğumu babanın da hayatını alt üst eder. Ben için David aynı evin içinde yaşayan sıradan birinden farklı değildir, onun varlığına kayıtsızdır, aralarında hiç iletişim yoktur. Ben onu baba olarak görmez. Babası Ben'e sevgi ve şefkat göstermek ve onu anlamaya çalışmak yerine bunun boş bir uğraş olduğunu düşünür ve diğer çocuklarıyla ilgilenmeye çalışır ama neticede başarılı olamaz. Ben yüzünden parçalanmanın eşiğine gelen aileyi kurtarmak adına babanın önerisiyle Ben bir çocuk kurumuna gönderilir. Burada karşımıza farklı bir durum ortaya çıkıyor. Hikâyenin geçtiği yıllarda bu tip anormal çocuklar tabu sayılıyordu ve bu çocukların anneleri de toplumda dışlanırdı. Lessing'in bir toplum eleştirisi de burada karşımıza çıkıyor. Harriet'in doğumla alakalı hiçbir günahı olmamasına rağmen toplum ona bu çocuğu sen doğurdun diye suçlayıcı imalarda bulunur. O yıllarda aileler bu tarz zihinsel ve fiziksel özürlü çocuklardan kurtulmak istediklerinde onları bir kuruma verirlerdi. Ben de babanın diretmesiyle böyle bir kuruma verilir ve orada kendi gibi diğer bütün çocuklar insan onuruna yakışmayan türlü türlü işkencelere maruz kalırlar. Harriet daha fazla dayanamaz ve Ben'i oradan kurtarır. Ben'in gidişiyle düzelmeye başlayan aile ilişkileri Ben'in ikinci kez gelişiyle tekrar bozulmaya başlar. Hikâyede her ne kadar anne Ben'i seviyor gibi görünse de aslında onun için yaptığı her şeyi annelik içgüdüsünden geldiği içi yapar, istediği için yapmaz. Ben bir seferinde çitleri aşıp yola çıkınca anne araba altında ezilecek diye çok korkar ama aynı zamanda içinden keşke ezilseydi de biz de kurtulsaydık diye geçirir. Sonra da yine annelik içgüdüsüyle bahçe çitlerini bir daha kaçamasın diye yükseltir. Kendi vicdanını rahatlamak adına yaptığı bu gibi şeyler aslında aklından geçirdikleriyle hiç uyuşmaz.

İnsan kitabı okurken her şey tozpembeyken neden her şey bir anda tepetaklak oldu sorusunu sormadan edemiyor. Bunun cevabını bize Harriet veriyor: "Haddimizi bilmedik, kendimiz karar verdik diye mutlu olabileceğimizi sandık. Biz herkesten üstün olduğumuza inanıyorduk." David ve Harriet çiftini mahveden günah kibir oluyor. Zaten David ve Harriet ta en başından beri baba parasıyla yaşamaya çalışan, kazandıklarından çok harcayan, ayağını hiçbir zaman yorganına göre uzatmayan, standartlarını hep yüksek tutarak, çocukların bakımını da anneanneye yıkan, kendileri istediği gibi eğlenen bir çifttir. Doris Lessing bu çifti örnek vererek ideal aile yapısının hiçbir zaman mümkün olmadığını vurgulamak istemektedir. Büyük bir ev, bir sürü çocuk, güzel ve yakışıklı eşler, aile partileri, mutlu bir aile anlamına gelebilir mi? Bunlardan gelen mutluluk gerçek mutluluk mudur? Zaten bu soruların cevapları almış olduk. Çift başlarda nefret ettikleri ne varsa kitabın sonunda onlara dönüşür. Aradıkları mutluluğu bulamadıkları gibi, boş bir evde yıkılmış hayallerle bir başlarına kalırlar.

Son olarak kitabı okurken böyle bir çocuğun toplumdaki yerini çok sorguladım. Zaten Ben ergenliğe girince sürekli çetelerle, serseri arkadaşlarıyla takılmaya başlar; onları eve getirir, çeşitli suçlara karışır, televizyona çıkar. Tabii anne baba bunu hiç umursamaz. Zaten bu şekilde giderse bir gün Ben'in öldüreceğini düşünürler. Bu kitapta Ben'in hayatını ergenliğe kadar izleyebiliyoruz. Okur ister istemez böyle bir insanın büyüyünce ne olacağını merak etmeden duramıyor. Aslında bu sorunun bir cevabı var ama Türkçemizde yok henüz. Yazar bu kitaptan sonra "Ben in the World" adlı kitabında kaldığı yerden devam ediyor. Ama Ben hakkındaki tüm tahminlerim o kitabı okuyunca boşa çıktı diyebilirim. Devam niteliğindeki kitapta Ben'in tek başına yaşadığı olaylar gerçekten okuru derinden etkiliyor. Umarım bir gün bu kitap da dilimize çevrilir ve biz de toplumda Ben gibi insanları ne şekilde kabul etmemiz gerektiğini öğrenir, onlarla empati kurabiliriz.
270 syf.
·12 günde·Puan vermedi
Selam herkese
#1
nobel1klasik okuma planımızın okuması olan Son Aydınlık Yaz Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Doris Lessing ile tanışma kitabımdı.
Zannediyorum kendini ailesine ve çocuklarına adamış kadınların hemen hemen hepsi kendinden çok şey bulacak bu kitapta. Dışarıdan bakıldığı zaman hayatın her alanında şanslı olduğu düşünülen, evli-mutlu-çocuklu kadınların bireysel ve ruhsal ihtiyaçlarının cevaplanıp cevaplanmadığı bilinemez elbette. Çünkü kadın görünürde mutludur ve mutlu olmak için gereken her şeye sahiptir. Böyle olduğu için de ondan doğası gereği birçok şey beklenir. Kendini unutmak, çocuğunla ağlayıp eşinle gülmek, başkalarının kendi yaşamı üzerinde karar vermesine ses etmemek, sabretmek, özveride bulunmak ve en önemlisi de kendini sürekli başkalarına uydurmak...
İşte baş karakterimiz Kate tam da mutlu görünen ama beklentilerini artık bastıramayan bir anne. Kate’in üzerinden kadınlığa dair çok şey okuduk kitapta. Şu an kendimi çocuklarıma adamam bana normalmiş gibi geliyor. İleride ne düşüneceğim bilmiyorum ama sanırım doğru olanı yapıyorum.

Bunun yanı sıra ağır ilerledi kitap. Büyük haz alarak okudum diyemem. Bu kadar parantez içi ve iç cümle okuduğum bir kitap da olmadı ayrıcaBunu da belirtmek isterim.

Mutlu yarınlara
Selam ve dua ile️
515 syf.
·19 günde·Beğendi·Puan vermedi
İyi Bir Evllik, Doris Lessig’in beş kitaplık “ Şiddetin Çocukları” dizisinin ikinci kitabı.
İlk kitabın sonunda Marta Quest’in evlendiğini görmüştük.İyi Bir Evlilik’te yapmış olduğu evliliğin sıradanlığı içinde kendini keşfetmeye, ne istediğini bulmaya çalışan bir Marta Quest ile karşılaşıyoruz.
Arka planda toplumsal ve tarihsel değişimler ustalıkla veriliyor.Marta Quest’in değişimini toplumsal, tarihsel değişimden ayrı tutmak mümkün değil zaten.
Doris Lessing okumalarına devam ederken, çok üretken bir yazar olduğunu söylemem gerek.
256 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10
Kitabin ilk bolumunu okuyunca buyuk bir hayal kirikligi yasadim. "Bulbulu Oldurmek" kitabinin birebir kopyasi gibi bir izlenime kapildim, cunku yine bir cinayetle basliyor, suclumuz siyahi bir calisan, sorusturmayi yuruten beyazlar da hic bir arastirma yapmadan sirf ten renginden oturu adamin suclu olduguna ikna oluyorlar. Beklentim, kitabin yargilama sureciyle ilintili olmasi uzerineydi.
Ancak ikinci bolumden itibaren kitap, cinayetin yillar oncesine dondu ve olay akisinin nasil ve hangi sartlarda ilerleyip cinayete zemin hazirladigini anlatti.
Kitap yalnizca irkcilik uzerine degil, ayni zamanda kadin ve erkek esitsizlikleri, toplumsal algi ve baskilar uzerine elestiriler ve yorumlar iceren oldukca basarili bir eser. Oldukca akici bir dili ve surukleyici hikayesi ile oldukca kisa zamanda okuyucuyu etkisine alan ve kitabin sonuna kadar temposunu dusurmeden ilerleyen bir eser.
400 syf.
·3 günde·Puan vermedi
İyi edebiyat ve güzel edebiyat her yerde kendini belli ediyor. Doris Lessing'in başyapıtlarından birisi olduğunu okuduğum beş kitaplık Şiddetin Çocukları serisinin ilk kitabı Martha Quest, kadın olmanın ne demek olduğunu ailesinin orta sınıf ahlâkı sınırlarının, devrinin döneminin siyasi ve politik argüman ve yargılarının dışında bir yerde durmaya çalışarak kendisi olmayı öğrenmeyi seçen ve bu uğurda doğru ve yanlış şeyler yapan ve bütün bunları gerçek, hakiki, doğal ve gerçekten yaşıyormuş hissi vererek sayfalarca okuduğumuz bir genç kız karakteri üzerinden anlatan bir eser. Bence, çok iyi bir eser. Neden? Çünkü karakter yaratabilmek, o karakteri anlatabilmek, o karakteri içerisine koyduğu mekânlar, insani bağlar ve siyasi olaylar üzerinden anlatabilmek kesinlikle sadece iyi bir yazarın başarabileceği bir şey. Doris Lessing'in yapabildiği en güzel şey bu: anlatabilmek. Kurgu ve zorlama hissi vermeyen, sanki hakikaten olup biteni biz de oradaymışız ve onu yaşıyormuşuz hissi vererek anlatabilen bir yazar Lessing. En azından bu kitabında benim gördüğüm, hissettiğim bu oldu. İyi ki edebiyat var diyebilmek için bir başka güzel sebep, bir başka güzel bahane... ne mutlu bize.
256 syf.
·9 günde·Beğendi·8/10
Güney Afrika’da ayakları üzerinde duran ,eğitimli beyaz bir kadın olan Mary’nin bir çiftçi ile evlenip kırsala yerleşmesini ve bundan dolayı yaşadığı psikolojik çöküşün anlatıldığı güzel bir roman Türkü Söylüyor Otlar.Toplumsal yapının kadın üzerindeki baskısından tutun da ırkçılığın o çirkin, devlet destekli sömürgen yapısına kadar, romanımız tamamen bir sosyal eleştiri eseridir.

Anlatım tarzına geldiğimizde, oldukça harika pastoral betimlemelerle harmanlanmış bir yapı ile karşılaşıyorsunuz. Dili son derece sade ve akıcı. Okurken, sıkmadan rahat bir şekilde okumanıza olanak tanıyan ritmi gayet güzel ilerleyen bir eseri okumak haliyle keyif veriyor. Bu açıdan, yazarın ilk romanı olduğunu düşündüğümüzde işini oldukça iyi yaptığını anlıyoruz. Belki tek kusuru son kısmın biraz hızlı geçiştirilmiş gibi görünmesi olabilir.

Sonuç olarak,ezilen siyahilerden bile daha fazla kendi ön yargılarının ve toplumsal normların kölesi olmuş Mary Turner’ın parçalanmasını anlatan bu yolculuğa çıkmanızı tavsiye ederim.İyi okumalar sevgili dostlarım.

Yazarın biyografisi

Adı:
Doris Lessing
Unvan:
Nobel Ödüllü Britanyalı Yazar
Doğum:
Kermanşah, İran, 22 Ekim 1919
Ölüm:
17 Kasım 2013
2007 Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi olan İran doğumlu İngiliz yazar.

Doris Lessing, 22 Ekim 1919'da İran'da doğdu. Gerçek adı Doris May Tayler olan yazarın annesi de babası da İngilizdi. İngilizlerin İran ile yakın ilişkiler içinde olduğu yıllarda babası Alfred Tayler, I. Dünya Savaşı gazisi olarak İran Kraliyet Bankası'nda çalışıyordu. Annesi Emily Maude Tayler ise hemşireydi. Doris Lessing, babasının İran Kraliyet Bankası'nda görevlendirilmesi ile İran, Kermanşah'a taşındığı sene doğdu.

1925 yılında babasının mısır tarlası alması üzerineGüney Rodezya'ya (Zimbabwe) bir İngiliz kolonisine taşındılar. Ancak mısır tarlasından istedikleri verimi alamayınca ailenin zor günleri başladı. Doris, Harare'de Dominik Katolik Lisesi'ne başladı. Ancak okuldaki rahibelerin ona karşı sert tutumu yüzünden okulu bıraktı. Ardından 15 yaşına geldiğinde çocuk bakıcısı olarak çalışmak için evden ayrıldı. Zamanının çoğunu politika ve sosyoloji okuyarak geçiriyordu. Yazmaya da bu dönemde başladı. İlk yazılarını gazete ve dergilere gönderdi.

1937 yılında Salisbury'e taşınan Lessing, burada telefon operatörü olarak iş buldu. Kadınların ikinci plana atıldığı bir dönemde evlenerek evde çalışmayı reddeden Lessing, tüm bunlara rağmen 19 yaşında ilk eşi Frank Wisdom ile evlendi. 1943 yılına kadar süren bu evlilikten iki çocuğu oldu. Kısa bir süre sonra Komünist Parti Üyesi Gottfied Lessing ile evlendi ancak bu evliliği de sadece 6 yıl sürdü.

1949 yılında nükleer silahlara karşı yürüttüğü çalışmalar yüzünden ülkede yasaklandı ve uzun süre Rodezya'ya girişi engellendi. Bunun üzerine Londra'ya dönen Lessing, ilk romanı "Türkü Söylüyor Otlar" (The Grass is Singing) yayımlandı. Romanda baskı altına alınan kadın cinselliği ve beyaz bir kadının siyah uşağı ile aralarındaki ilişkiyi anlatıyordu. Hemen ardından 1951 yılında "Afrika Öyküleri ya da Burası Yaşlı Şefin Ülkesiydi" (African Stories or This was The Old Chiefs Country) adlı öykü kitabı yayımlandı. Yazdıkları yüzünden 1956 yılında artık Güney Rodezya'da istenmeyen kişi haline gelmişti.

1962 yılına gelindiğinde "Altın Defter" (The Golden Notebook) adlı kitabı yayımlandı. 1984 yılında Jane Somers takma adıyla iki kitabını yayımlatmak istediyse de İngiliz yayıncıların bunu kabul etmemesi yüzünden Amerikalı yayıncı Alfred A. Knofp ile anlaştı. İngiltere başkanı Tony Blair, Lessing'i Kraliçe'nin asil ilan edecekleri listesine eklemişti. Lessing ise buna tepki gösterdi ve asalet ünvanını reddetti. Sakin bir hayat süren Lessing'in, 11 Ekim 2007'de Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi olduğu açıklandı. 87 yaşındaki yazar bu ödülü almış en yaşlı insan olma ünvanına da sahip oldu.

Feminist ve mistik bir tarzı olan Doris Lessing'in Yazın yaşamının üç evre geçirdiği söylenebilir. 1944-1956 arası dönemde içinde bulunduğu gruplardan da etkilenerek Komünist ve sosyal temalar üzerine yazdı. Ardından 1956-1969 yılları arası psikolojik temalara ağırlık verdi. Son olarak gizemci ve mutasavvıf bir yapıya dönüşen edebiyat dili Mısır kültüründen etkilendiğinin göstergesidir.

Yazar istatistikleri

  • 106 okur beğendi.
  • 769 okur okudu.
  • 42 okur okuyor.
  • 1.125 okur okuyacak.
  • 31 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları