Geri Bildirim
Dücane Cündioğlu

Dücane Cündioğlu

8.5/10
369 Kişi
·
1.246
Okunma
·
534
Beğeni
·
23.601
Gösterim
Adı:
Dücane Cündioğlu
Unvan:
Türk Yazar, Düşünür
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 21 Ocak 1962
1962 yılında İstanbul Üsküdar'da doğdu. 2 Nisan 1980 tarihinde başladığı yazı hayatına çeşitli dergi ve gazetelerde makaleler yazarak devam etti. 1981 yılında Kur’an ilimlerini temel uğraş alanı olarak seçti. Yorumbilim'in (İlm-i Tefsir) yanı sıra uzun yıllar Tarih, Dilbilim (İlm-i Belâğat), Düşüncebilim (İlm-i Mantık) ve Felsefe dersleri verdi. Şubat 1998’ten 2011'e kadar Yeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. 5 Şubat 2011 tarihinde 'Son Günah' adlı son yazısı ile gazetedeki yazılarına son verdi. 1993 yılında Elmalılı Hamdi Yazır’ın 'Hak Dini Kur’an Dili: Kur’ân ve Meâlini' hazırlayıp notlandırdı.
'' Güzel deyince aptalın aklına kadın gelir, kadın deyince abdalın aklına güzel.''
En iyi bildiğim iştir yalnız kalmak.
İnsanlarla temas ya beni incitiyor ya onları,
İflah olmaz bir uyumsuzum.
Kimse sana sende olmayani veremez; bu nedenle sen sende olani bulmali, bulman gerekeni sen kendinde aramalisin.
Yaşamı boyunca herkes 'birini' bulur ama 'birbirini' bulmak çok az insana nasip olur.
''Kapıyı her çalışımda içeriden gelen 'kim o?' sorusuna verdiğim yanıt hiç değişmedi: 'bilmiyorum'...''
Birkaç ay önce netteki bir haberi okuduğumda; Dücane Cündioğlu’nu okunacak yazarlar listemin başlarına ekledim. Zamanın Aile Bakanının engelli çocukları ziyarete gittiğinde minicik yüreklere uygun gördüğü hediyenin çerçeveli Cumhurbaşkanı ve Başbakanın fotografları olmasına verdiği derin, cesaretli ve bir o kadar hassas bir kalemin tepkisiydi haberin konusu… Her şeyden önce bir insan olarak, bir anne olarak, meslektaşı olarak kızgınlığıma, menfaatine secde eden zihniyete duyduğum öfkeye, ve dahi yüreğimin tarif edemediğim tepkisine tercüman olduğu için teşekkürler borçluyum Dücane Cündioğlu’na …

Cenab-ı Aşk ilk okuduğum eseri yazarın. Bence Cündioğlu okumak Alzheimer hastalığını engelleyecektir zira okurken o kadar beynimi zorladım ki, ciddi başağrıları yaşadım diyebilirim:) Uzun zamandır bu kadar düşünerek okuduğum bir kitap olmamıştı.

Görünürde kelime ancak içinde kocaman cümleler içeren, anlamak ve sindirmek için bir cümlede 5 dakika tefekkür ettiğim sonu üç noktalarla biten satırlar. Kendim de edebi ve yazı hayatımda çok sık kullanıyorum cümlelerin sonunda çoklu noktaları. Anlatılmak istenenin, hissedilenin çok yoğun olduğundan kelimelerin kifayetsiz geldiğini ve belki de noktaların yardımcı olduğunu düşündüğümden muhtemel…

Kitabı okumaya başladığımdan beri daha az konuşur, daha çok susar oldum. Kendimce yazarın yaptığı gibi kelimeler üzerine tefekkür seanslarına başladım. Kendime daha çok zaman ayırma, kendimle hasbihal etme, kendimi dinleme , tanıma ve sorgulama yapmak adına güzel bir adım oldu bu kitap. Okuduklarımı sindirip, zihnimi biraz dinlendirdikten sonra yazarın diğer kitaplarını biran önce okumayı planlanlıyorum.

Tasavvuf ve felsefeyi çatışmadan, ahenk içinde buluşturması bence çok başarılı yazarın. Belki de en başta kendini sorguladığı için paylaştığı eleştiriler itici ve rahatsız edici değil bence. Ama derin, içten, hassas,ve oldukça gerçek…

Kitabın -kendini bilen Rabbini bilir mesajını – özellikle vurgulayarak, kendini tanımak isteyen ya da dünyevi kalabalıklar içinde kendini unutan herkese tavsiye ediyorum.
#25602449 etkinliği vesilesiyle okuma listemde olan bu eseri okuyup, kendimce detaylı bir inceleme yazma imkanım oldu.
Biraz uzunca oldu ama istifade etmeniz temennisiyle..

Önsöz ile beraber otuz deneme ile karşı karşıyayız eserde. Çok yönlü, çok yazan, çok düşünen bir kelâm sahibi Cündioğlu ve ben onu tarif etmeye kalkışırsam en kestirme yoldan 'ıstırab sahibi' derim, Kemal Sayar'ın ifadeleriyle "Istırabı uyuşturduğumuz bir dünyada yaşıyoruz. Çılgın bir hızla ve, alabildiğine tüketerek, acıyan yerlerimizle yüzleşmekten kaçarak." evet işte böyle bir dünyanın orta yerinde -çoğunlukla- kendi halinde ama yerinde bir feryad ile ıstırabı baş tacı ediyor Dücane Hoca, rahatımızı bozuyor, yüzleşmekten kaçtığımız ne varsa ortaya döküyor, 'hakikatte ve hakikaten' bir ıstırab çektiriyor ancak okumak kapısına varmışsanız ortak oluyorsunuz siz de bu hâl'e. Çünkü soruyor, sorguluyor evet belki derdi cevaplar bulmak ama işin sonunda varıp bir cevaba kavuşulamayacağını bildiği ân'larda dahi sormaktan geri durmuyor. "Istırabı veren sorudur, cevap değil. Cevaplar yatıştırır, sorular kışkırtır. Yatışan nefisler ıstırab duymaz." (sf 71) diyor kendi lisanıyla. Belkide Cenabı Aşk kitabında "derdimizin dermanımız olduğunu bilip ıstırabından zevkyâb olmaya çalışalım" ifadesiyle evvelâ dert sahibi olmaya davet ediyor bizi ve belli ki o mertebeden sonra nice kapının başka türlü açılacağını bilme bilinciyle ıstırabı derman olarak görmenin mümkün olduğunu duyuruyor. 

Daha ilk sayfalardan itibaren sarsılmamak elde değil, böyle başladıysa nasıl devam eder diye korkmadan edemedim. Nuh as'dan ve tufandan çarpıcı sahneler, "Herşey O mudur, yoksa O'ndan mıdır?" sorusuyla çepeçevre, sırat-ı müstakimi bulma gibi zorlu bir mücadelenin ortasında kalakalmak. İşte başlangıcı böyle yapıyoruz.

Sayfada kalan boşluğa şöyle iliştirivermişim; Herşeyin O(c.c) olduğunu bilerek herşey O(c.c)'ndandır demek, makbul olandır.

"Ayinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim
Mirat-ı Muhammedden Allah görünür daim." Barla Lahikası/98. Mektup

O halde Hz. Peygamber Aleyhisselam'a tabî olup, sadık bir ümmet olanlar da Hakk'a birer aynadırlar fakat kabiliyet ve makamları nispetinde. Burda mesele; ifrat ve tefritten mümkün mertebe sakınmak gerekliliğidir.

Her birimiz kendimizce devam ettiriyoruz hayatlarımızı ve bakıp görmeyi başarabildiklerimizle mertebemizi bulma yahut yüceltme gayretindeyiz, mesela; dillere pelesenk ifadesiyle 'Ben kulumun zannı üzereyim.' evet bu hadis-i kudsîyi biliriz, yeri gelince de dilimizden öylece dökülüverir ama kaçımız mahiyetini anlamış durumdayız, "Herkes Hakk'ı kendi makam ve mertebesinden makamı ve mertebesi kadarınca bilir ve tanır; kendi rabb-i hassı neyse, ancak o kadarıyla fark eder, edebilir." (Sf 12) satırları hâkiki mahiyeti anlamaya yönelik yazılmış ne güzel satırlardır. 

Sayfalar Hz. İnsan'a yol alırken önce tevazu sonra delilik kapılarından geçiyoruz.

Tevazu hakikatte nedir bunun keşfi epeyce mühim öyle ki; riyakârlık bir adım ötesinde, pusuda.

"Hasılı, aşağıda olmak başka, aşağıda görünmek daha başka!" (Sf 16) diyor demek ki maharet aşağıda olma bilinci ile kendini aşağı çekmede.

Cündioğlu okurken belki de iple çektiğim bölümler kendisinin ifadesiyle "sözü soyduğu" satırlar. Dil bilimci olması bu işi muhakkak kolaylaştırıyor ama kelimelerin alt anlamlarını, kökenlerini okumak, harf harf ayrıştırılırken harf harf çoğaldığını görmek gerçekten çok iyi geliyor bana. Tabi bu durumun dezavantaja dönüşmesi de mümkün, her ne kadar 4 sayfayı geçmeyen denemelerden oluşsada, bazen son sayfaya ulaştığınızda 'ne okudum ben?' deyip bağlantıyı kaybedebiliyorsunuz ya da bitiriş yavan gelebiliyor, bazı ifadelerde de tekrara düşülmüş olduğunu söylemekte bir beis görmüyorum. Ama bunun manayı pekiştirmek gayesiyle yapıldığını düşünüyorum.

Yani anlam arayışında olan, kendi arayışını başka arayışlarda soluklatmayı ganimet sayan her okura ulaşması gereken satırlar bunlar. 

'kalbin kalbe secdesi' başlığı var ki; secde halinin de vecd halinin de tertemiz bir anlatımı ile karşımızda, "Bak bakalım, kalbin hiç secde ediyor mu?"(sf 29) derken hiçleşiyorsunuz evet öyle ya zaten "secde hiç olmaktır" ve "kalbin secdesi âzaların secdesi değildir." Evet belki asıl marifet kalbin secdesidir, âzaların secdesinden hasıl olan gaye; kalbi secdeye davettir.

Takip eden bölümlerde dilimizde bir zarafet ifadesi olarak yer bulmuş, uzun yıllarda öyle kullanılmış fakat her nasılsa bazı tahribatlar görmüş deyiş ve deyimlerde (hayy'dan gelen hû'ya gider) yaşanan mâna kaymaları irdeleniyor. 'hû sorusu' ve 'hû'nun sorusu' bölümleri gerçekten doyurucu, idrakimin genişlediğini ve bocaladığımı hissettiğim anlar bütünü.

"Hûnun özünü merak ediyor muyuz?

Hayır!
Etseydik sorardık." (Sf 43)
Sorduğumuz ne olmalı, soracağımız ne? Bir tek anlam mı, yoksa ehemmiyetinden haberdar olmayışımız da bu sorgulamaya dahil edilmeli mi? Yazılmış sorulara siz de yenilerini ekleyiverdiniz işte.

Buraya kadar bir basamak geçmişizdir herhalde şimdi başka bir tanesinin ayak ucundayız;

-'hz. insan'ın tevazûu'
- 'hz. insan'ın fakrı'
- 'hz. insan'ın urûcu'
- 'hz. mi, hazret mi?' bölümleriyle kitabı ortalamış oluyoruz böylece. 

Mesele dönüp dolaşıp tevazûa geliyor; tabiatta Cemadât, Nebatât ve Hayvanât sıralamasını İnsan takip eder ve evet her şey insan için yaratılmıştır fakat insan da Allah için yaratılmıştır. ( Bakara, 2/29, Casiye, 45/13, Bakara, 2/156) 

O halde insan evvelâ kendini tanımalı ve haddini bilmelidir. Kişi kendini bildikçe tevazu sahibi olur, göğe erecek kıvama ulaşır belki ama kanadının ucu yere değer.
"Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsîn sen!" diyen Şeyh Galib'i iyice bir anlamalı öyleyse.

Bu hâl, fakrı ikrarı da beraberinde getirir, yoksulluğunun, acziyetinin, garipliğinin farkına varmış bir kimse de elbet yükselişe geçer. Çünkü garipler bizzat Efendimiz'in (s.a.v) diliyle müjdelemiştir. 

Tam bu bölümde (hz. insan'ın urûcu, sf 53) Cündioğlu bizi oruca dair acayip bir aydınlanmanın içine sürükler, "selef-i salihîn'in savm-ı samt denen 'susma orucu' tuttuklarını, Kur'an da Hz. Meryem'in de susma orucu tuttuğunun ifade edildiğini, susmanın aslında hiç konuşmamak olmadığını, aslında kendi kendine konuşma fırsatına kavuşmak için başkalarıyla konuşmaya ket vurma olduğunu etraflıca anlatır. Tüm bu ifadeler bana 'tefekkür'ün ehemmiyetini, düşünmenin hakkının ancak bu şekilde verileceğini düşündürttü. 

Neden Hz. İnsan diye sormak geçiyor insanın içinden; kitabın adını duyunca yahut kitabı elinize alınca, bazı açıklamalarının ardından "Hz. İnsan ifadesini, insanlık mertebesine karşılık olmak üzere değil, bilakis bu mertebenin hakkını vermiş olan örnek kişi anlamında kullandığımı söyleyebilirim." (sf 61) diyor Cündioğlu, mertebesinin hakkını verdiğinde insan-ı kâmil olan varlık; insanlık mertebesinden; zeval, noksan yahut afet'e düşebilir pek tabî. O halde yazar eserini evvelâ kendine yazmış ve her bir okurunun penceresinden, kendi hakikatlerini bulma yolunda, yine kendi kabiliyet ve istidatlarının dereceleri mukabilinde okurunun istifadesine sunmuştur. 

Burdan sonra takip eden iki bölüm bir başa dönüş sanki çünkü yeniden tevazûu konuşuyoruz satırlarla. 

Mevzunun rota değiştirmesinden hemen önce 'bilmek niçin ıstırab verir?'(sf 70) sorusunun fitili ateşleniyor ve bilme dairesini tamamlamak için soru sormak gerekliliğini, lakin soru sorulduğunda ıstırabın da cemalini gösterdiğini hatta öyle ki pusuda beklediğini ama tüm bunlara göğüs gerebildiğimiz takdirde ıstırabın kendiliğinden sona erdiğini ifade ediyor yazar. Çünkü hakikatini bulan artık sormaz, soru yoksa ıstırab da yoktur! Ancak hakikati hakkıyla bulmak mümkün müdür ondan pek emin değilim ben, yaşamak devam ettiği müddetçe aramak da devam edecek bence ve evet "arayınca bulunmaz" lakin "bulanlar hep arayanlardır." 

Kitabımızın son çeyreğine girmeden hemen önce birbirinden ilginç iki yazının karşısındayız, 'insan' mevzû olur da 'cinsellik' bundan geri mi kalır, yüzyıllardır münakaşası bitip tükenmeyen bir meseleyken üstelik.

İlk yazı 'hikmet ve cinsellik' ne enteresan, ne yerinde bir başlık. Hristiyanlık, özellikle Batı Hristiyanlığı gıyabında cüretkâr, oldukça yerinde tespitler var bu satırlarda, belki bir şuur meselesi demek çok daha doğru olur. "Cinsellik ve müstehcenlik İslam'da değil, Hristiyanlıkta tabudur.
Cinsellik Asya dinlerinde hikmet'in bir tezahürü, bir boyutu, bir ayetidir; nefsin mertebe ve makamlarında dervişlerin seviyelerinin alameti, nefse hakimiyetlerinin göstergesidir..." (sf 77)

Bunlar ne sağlam ifadeler, şimdi köşe bucak kaçışımız, her bir şeyi ayıp kabul edişimiz yüzünden mi yaşıyoruz tüm bu manasız, ahlâksız kırılıp, dökülmeleri. 

"Madde ve Mânâ..  Ruh ve Beden... Fizik ve Metafizik... Erkek ve Kadın..." (sf 78) birbirinden ayrılmayan, ayrılmaması gereken hakikatin vecheleri. Sadece kendini tanımak, haddi bilmek yeterliyken bu dağıtmışlık niye? Kendi hakikatine bigane olan gafletteyse; cinsel kuvvet ve kudretine hakim olamayan da, bilemeyen de gaflettedir. 

"Doğu bilgeliği cinsellik konusunda abartılı aktarımlardan kaçınmak bir yana niçin cinsel kudret ve kuvvet meselesini özendirici bir tarzda sunar?
Abaza muhabbeti yapmak için değil elbette. Hikmeti öğretmek için. Çünkü ruha, nefse mânâya hakim olan, bedene de, doğaya da hakim olur" (sf 79) Düşmanı tanıyıp ona göre taktik geliştirme dersem yanlış birşey demiş olmam herhalde.

'cinselliğin hı ristiyancası'* (*yazım kitaptaki gibidir, sf 81) başlığı altındaysa daha derin ve yaralanmış bazı hakikatlerin tesbiti sözkonusu. Bir yanda Hz. İsa'yı (a.s) örnek alan rahipler diğer yanda Hz. Meryem'i örnek alan rahibeler yani çarpık bir zihniyetle kadınsız erkekler, erkeksiz kadınlar.. İnsanın doğasını baltalayan bu zihniyetle, bir beşeri, ilah oğlu makamıyla ilahlaştırma. Buna elbette en güzel cevap Kur'an'î eleştirinin en veciz ifadelerinden biri olan İhlas Suresi ile verilir.

Bu kısımda Nietzsche'den, Sadizm ve Mazoşizm'e ad verenlerin hayatlarından kesitlere kadar doğasına aykırı hareket eden, o minvalde inanan insanın yaşayabileceği vaziyetler ifade edilmiştir. Kanaatimce dikkatli ve şuurlu bir okuma gerektiren bu kitap bu bölümlerle zirveye oynadı.


Kalan 25-30 sayfalık bölüm biraz daha ağır bir tempoda okuduğum kısımdı belki yoğun bir okuma olduğu için finale enerji bırakmamış olabilirim ya da değişen okuma koşullarım yüzünden de böyle bir durum oluşmuş olabilir, incelemeyi yazmaya çabalarken gördüğüm; bu kısımların da satır aralarında pek çok meslenin gün yüzüne çıkarıldığı. 

Kitabın son satırları şöyle;
"Sana ancak hüznümü miras bırakabilirim ey talip!
Onu sevinçle değiştirip değiştirmemek sana kalmış." (sf 124)

Ne paha biçilmez bir hediye, hüzünlerimiz değil midir bizi diri kılan?

Bekâ arzusundan kurtaramadığımız benliğimize vurulabilecek en güzel pranga değil midir hüzün? Ve böylesi hüzünlerin ardından gelmez mi en büyük sevinçler.

Aldım, kabul ettim.

Cündioğlu'nun hakikat arayışına bizi de böylece dahil etmesi ve yüksek bir bakış kazandırmaya çalışması, son sözlerini de tevazû ile bitirmesi bana Ali Ural'ın şu satırlarını hatırlattı; "Ey yolunda parçalarıma rastlayan arkadaş. Göz ucuyla bakıp geçme eksiklerime. Merhamet et ki yerdekine, merhamet olunsun gökten."


Buraya kadar okuma sabrını gösterebilen okur arkadaşım, göz ucuyla bakıp geçmediğin için eksiklerime teşekkürü elbet borç bilirim.
Keyifli bereketli okumalar nasip ola! Selametle..
Ne zaman sessiz, kimsesiz bir yer bir dağ başı görsem hemen oracıkta küçük bir ev inşa ederim, zihnimde. Kimsenin geçmediği, geçenin de sormadığı bir yer... Şehirden, insanlardan, betondan, yıldızları göstermeyen binalardan uzak, insanın kendiyle kaldığı, gürültülü kalabalıktan sıyrıldığı bir yer... Niçin peki? Kendisini görmesi, bilmesi ve tanıması için. Doğrusunu söylemek gerekirse bunlar için çok uzaklara, kimsesiz diyarlara gitmeye gerek yokmuş, yukarıya yazdıklarım benim zihnimdekiler sadece. Kalabalık içinde de insanın içine yönelmesi pekâlâ mümkünmüş, kitap bunu çok güzel dile getirmiş.
Sus ve dinle kendini. Gemin biraz da sessizliğin sularında yol alsın...
Ara, bul içindeki... Bulamazsan da niyetini belli et. Düş yola... Ama dönmeyi de bil, takılıp kalma, her neye takılıp kalacaksan.
Bir derdin olsun, bir meselen olsun... Bilmek için hayret gerek hayret için görmek gerek görmek için ise devr gerek, yani "mânen âlemi temaşaya çıkmak" lazım ki bunun içinde dert lazım "dertsiz/gamsız insan gaflet içinde demektir, zihnen hareketsizdir..."
Umursama sayıları, sakın ola onlarda arama hakikati.
Niçin? Durmadan sor bu soruyu kendine kendine. Mesela niçin inandığını bil önce.
Az çok sen de öğrendin değil mi bu hayatın "her an çatırdayan incecik bir buz tabakası" olduğunu, işte bu yüzden durma, durursan hiçbir farkın kalmayacak diğerlerinden. Durma, koş...
Yola çıktıysan, düşeceksin ama bak ne diyor yazar; "düşmekten korkmamalı, bilâkis öylece düşüp kalmaktan, düşüp kalkamamaktan korkmalı."
Okurken "bügücük kuşu"nu çok sevdin demi. Ama üzüldün de bir hüzün çöktü içine. Sinirlendin, kızdın, meylettin yine dünyaya küsmeye, ama başaramadın.
"herkes önce elindeki fidanı dikmeye bakmalı!" bunu okurken ise dünyaya küsmek değil de ne yapman gerektiğini öğrendin, ne güzel anlatmış yazan yapılması gerekeni.
Bir de bir şey daha öğrendin sanırım, aradığın hakikat uzakta değildi, buralarda bir yerlerdeydi eğer gözlerini kendine çevirebilirsen bulmak için ilk adımı atmış olacaktın. O halde ne duruyorsun?

Bir küçük not:
"Çıktım erik dalına anda yedim üzümü!"
Yunus Emre
Şimdi git ve biraz da bunu düşün.

Bir küçük not daha: Ben bu yazı da içimle konuştum.
An itibari ile büyük bir zevk ile okumuş olduğum, Dücane Cündioğlu'nun Cenab-ı Aşk adlı kitabını bitirmiş bulunmaktayım. Sizlerle paylaşmış olduğum alıntılardan da fark etmiş olduğunuz üzere kitap son derece hassas konuları içeriyor. Sizleri bulunduğunuz ortamdan alıp bambaşka diyarlara, başkalarının penceresinden dünyaya bakış açısı kazandırıyor. İçeriği dolu dolu olan bu kitabı siz değerli bütün arkadaşlarıma okumalarını tavsiye ederim. Şimdiden iyi okumalarınız olsun.
Yine yeniden Cündioğlu.. Rahatımı bozdu, içime su serpmedi, altı çizilmiş onlarca cümle, cehlimi yüzüme çarpan nice kapı araladı, ne ki bildim demişsem yahut bilmediğim ne varsa üstü örtülmüş, o örtülerin bir çoğunu ateşe verdi.
"Hakikat bir nefsi incitiyorsa, o nefis için çıkılacak daha çok tepe var demektir." diyor ya bende itiraf ediyorum daha yürünecek çok yolum, aşılacak ne çok tepem var. Ve gün gibi aşikar olup yüzleştiğim tüm hakikatleri görmemin, anlamamın bahşedilmesini diliyorum.
"Kimse gafletinden şikayetçi değil.
Oysa Efendimiz (s.a.v) "Rabbim, ilmimi artır!" diye dua ediyordu.
Bizse öyle bir yerdeyiz ki ilim taleb etmeye ne hâlimiz var, ne de mecalimiz.
Yine de ümitsizliğe kapılmamalı, sadece şöyle dua etmeli:
Rabbim, hayretimizi artır!" diyor satırlarında.
Gafletimin bir kez daha farkettirildiği şu -ân- da gafletimden şikayetçiyim Ya Rabbi, benim de hayretimi, ilmimi arttır.
Bir şeyler gecenize malolacaksa işte böyle okumalar olsun o şeyler.
Sarsıldım, nice soru sordum, nice cevap aldım, lakin yetmez. Böyle eserleri okuyunca hasretini duyduğum bir başka mesele de aynı dili konuşalabildiğim insanlarla mütalaasını yapabilme arzusu.
Okuyun, okutturun, öylesine geçip gitmeyelim şu acayip dünyadan vesselam..
Keyifli okumalar..
Cenab-ı Aşk ile 6 yıl önce karşılaştık :) çok severek, altı çizilmiş satırları durup durup tekrar okuyarak, okudukça başka başka kapıları zorlayarak ve okunmasını çokça tavsiye ederek geçirdim bu vakti. Geçenlerde yine Cündioğlu'nun Göz İzini okuyup incelemesini (#25319289) yazınca aklıma geldi Cenab-ı Aşk, aslında niyetim ona da bir inceleme yazmaktı, denedim olmadı ben de tekrar okurum dedim, iyiki öyle yapmışım.
Dücane Cündioğlu hakkında birşeyler yazabilirim evet ama bunun kesinlikle yetersiz olacağını baştan belirteyim çünkü ben kendisine de eserlerine de orta düzeyde bile hakim miyim bilemiyorum ve acayip bir adam kendisi, çok yönlü, çok dilli, bazen ibretlik bazen hayretlik sözler sahibi, olmayacak! kapıları çokça kurcalayan, yer yer bunları buyurgan bir tavırla dile getiren ama çok okuyan, çok yazan, çok düşünen, müzik, sanat, felsefe, tarih, edebiyat, psikoloji, sosyoloji, dilbilim gibi sıralanabilecek birçok dalda yetkin bir şekilde konuşmayı başaran acayip bir adam. Seveni çok severken, yere vuranı da aynı ölçüde aşırıya kaçabiliyor bence. Her kesimden diş bileyeni çok yani. :) Tehlikelidir böyle yazarlar, körü körüne sevmemek, şiddetle nefret etmemek gerekir kanaatimce ve elbette kıyısından köşesinden de olsa mutlaka okumak.
93'te notlandırarak hazırladığı Elmalılı Hamdi Yazır'ın Hak Dili Kur'an Dili meal çalışmasından tutun, İmam-ı Gazali, Mehmed Akif, Cemil Meriç gibi kıymetli isimlere dair yazdıklarının yanında, Sanat ve Felsefe, Mimarlık ve Felsefe gibi eserleri de kaleme almıştır.

Cenab-ı Aşk ise 3 temel bölümden oluşan bir arayış kitabıdır sanırım; aslında arananın ne olduğunu, arayanın kim olduğunu her birimizin fazlasıyla bildiği fakat zaman zaman bilmeye yanaşmadığımız, bilmediğimizi sandığımız, bildiğimizi reddettiğimiz yahut kusur bulduğumuz "KENDİNİ BİLME, TANIMA" yolculuğunda zihnimizi zorlayan, kendimize olan sabrımızı yoklayan bir eser bu. Kendini(nefsini) bilen Rabbini bilir, ifadesiyle bir yol alış.
-Her ne kadar "Kendini bilen Rabbini bilir.” anlamına gelen rivayetin hadis olup olmadığı konusunda tartışma var olsa da İbn Teymiye bunun mevzû olduğunu söylerken, İbn Arabî bunun hadis olduğunu ve keşfen bunun sahih olduğunu gördüğünü söylemiştir. 'Edebu’d-din ve’d-dünya' kitabında benzer bir hadise yer verilmiştir. (bk. Aclunî, 2/262) -
("Nevevî dedi ki: Nebi’den (s.a.v.) sabit değildir. Fakat, manası sabittir. Denildi ki: Kendi cehaletini bilen, Rabbinin ilmini; kendisinin fâni olduğunu bilen, Rabbinin baki olduğunu; kendisinin âciz ve zayıf olduğunu bilen, Rabbinin kudret ve kuvvetini bilir.")

Cündioğlu da "Kimse sana sende olmayanı veremez; bu nedenle sen sende olanı bulmalı, bulman gerekeni sen kendinde aramalısın." derken 'Cenab-ı Aşk yardımcın olsun' diye bitiriyor bu sözünü.
Yardıma çokça muhtaç olduğumuz o kapıda, hakkıyla durmadıkça bulacağımız nedir ki zaten?

Israrla üzerinde durduğu bir mesele var kitapta; hayret makamına varmak, bunu kimi sayfalarda açıkça ifade ederken kalanlarda başka meseleleri alıp bu noktaya getiriyor, nefsini bilip, kendini tanıyıp mertebeni yükselt-ebil-me noktasına ulaşmanın ehemmiyetinden bahsediyor defaatle.
Bu mesele aslında hiç yabancı olduğumuz bir konu değil. Tasavvufî gelenekte "Hak yolunda kulun en büyük engeli kendi nefsidir. Manevi kirlerden temizlenmeyen nefis Yüce Allah'tan perdelidir, ilahî sevgiden mahrumdur." ifadelerinin üzerine bina edilir nefis terbiyesi. Nefis terbiyesi de aslında kendini bilmek yani en nihayetinde haddini bilmektir. Nefis mertebelerini, gayesi kul olma olan dünya yolculuğunun mihenk taşları diye tanımlayabiliriz bu durumda.
(https://sorularlaislamiyet.com/...e-nefsin-mertebeleri)
Cündioğlu da "yani önce devran, sonra seyran ve en nihayetinde hayran olmalı, olabilmeli" derken bunu kastediyor sanırım.
Kitap boyunca Niyazi Mısrî'lerden, Molla Camî'lerden, Eşrefoğlu Rumî'lerden dem vuruyor, beyitlerin üzerinden anlam yolculuklarına çıkarıyor bizi ve "acaba bir kez olsun kendimize tâlib olamaz mıyız?" diyor sonra geri adım atıyor, hem 'matlûb' hem 'tâlib' olmanın bedelinin oldukça ağır olduğu gerçeğini koyarak önümüze.

Varıp sona doğru geldiğimizde "bir kafes bir kuş aramaya çıktı" isimli bölümde ölüme kapı aralanıyor. Bu seferki okumamda defalarca kurcaladığım denemeler bu son kısımda. 'Ölmeden önce ölmek' mümkün olmalı ki "..ölümün üstesinden gelmeyenin üstesinden gelir ölüm" le karşı karşıya kalmayalım. Derde derman aramakla geçirdiğimiz ömürlerimizin bir kıymeti olsun ve aslında "derdimizin dermanımız olduğunu bilip ıstırabından zevkyâb olmaya çalışalım."

Ölümden bahsedilir de yalnızlık bahsi es mi geçilir, dünyada yalnız olmak ise yaman bir haldir. "Dünya insana kendisinin unutturur; insan kendisini fark ettiğinde ise dünyayı unutur." O halde yalnızlık dünya gurbetinde dünyaya fazla dalmışlığın ödenen en ağır bedeli.

Bunlar anlatılırken gözüme takılan ve pek sevdiğim bir ifade var; dünyaya gelmiş olmayı *bu-ara-ya* gelmek olarak ifade ediyor. Ara'da olmak, *bu-ara-da* yaşamak.
"Kısacası 'olmak' arada-olmak bu-ara-da, bu-an-da olmak; ölmek aradan, bu-ara-dan, bu-an-dan çıkmaktır!" "Olmak ölmektir çünkü."
Bir de 'öldükçe yaşamak' başlığı altında Masallar'a getirir sözü, hani şu vakti zamanında büyük bir dikkatle dinlediğimiz, okuduğumuz masallara, halihazırda çocuklarımızın da hala okuyor oldukları.
"Peyniri kaptırmamayı, şarkı söylemeye yeğledik hayatımız boyunca. Bilemedik ki o bed sesimizle şarkı söylemeyi göze almadıkça/alamadıkça, peynire sahip olmanın bir anlamı kalmayacaktı hayatımızda."
Bazen hayata baş aşağı bakabilmeliyiz o halde, sahip olduğumuz 'peynirler'in anlamını idrak etmeliyiz ucunda kaybetmek bile olsa, ya da bunu başarabilmiş soluklara ulaşmalıyız, bunca yazılmış boşa yazılmamış elbet, bir tür ufuk genişlemesine kapı aramalıyız.. Ne kadar erken olursa o kadar iyi.. Vesselam..
Keyifli okumalar..
Sinemayı, hakikati, kendinizi sorgulayacağınız güzel ve ağır bir kitap. Dili biraz ağır insanı bazen yoruyor ama bazı pasajlar kafanıza balyoz gibi indiği için okumayı bırakamıyorsunuz. Felsefeye, sinemaya merakı olan herkesin okumasını şiddetle tavsiye ederim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Dücane Cündioğlu
Unvan:
Türk Yazar, Düşünür
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 21 Ocak 1962
1962 yılında İstanbul Üsküdar'da doğdu. 2 Nisan 1980 tarihinde başladığı yazı hayatına çeşitli dergi ve gazetelerde makaleler yazarak devam etti. 1981 yılında Kur’an ilimlerini temel uğraş alanı olarak seçti. Yorumbilim'in (İlm-i Tefsir) yanı sıra uzun yıllar Tarih, Dilbilim (İlm-i Belâğat), Düşüncebilim (İlm-i Mantık) ve Felsefe dersleri verdi. Şubat 1998’ten 2011'e kadar Yeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. 5 Şubat 2011 tarihinde 'Son Günah' adlı son yazısı ile gazetedeki yazılarına son verdi. 1993 yılında Elmalılı Hamdi Yazır’ın 'Hak Dini Kur’an Dili: Kur’ân ve Meâlini' hazırlayıp notlandırdı.

Yazar istatistikleri

  • 534 okur beğendi.
  • 1.246 okur okudu.
  • 47 okur okuyor.
  • 1.134 okur okuyacak.
  • 18 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları