Dücane Cündioğlu

Dücane Cündioğlu

Yazar
8.5/10
497 Kişi
·
1.738
Okunma
·
666
Beğeni
·
29.493
Gösterim
Adı:
Dücane Cündioğlu
Unvan:
Türk Yazar, Düşünür
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 21 Ocak 1962
1962 yılında İstanbul Üsküdar'da doğdu. 2 Nisan 1980 tarihinde başladığı yazı hayatına çeşitli dergi ve gazetelerde makaleler yazarak devam etti. 1981 yılında Kur’an ilimlerini temel uğraş alanı olarak seçti. Yorumbilim'in (İlm-i Tefsir) yanı sıra uzun yıllar Tarih, Dilbilim (İlm-i Belâğat), Düşüncebilim (İlm-i Mantık) ve Felsefe dersleri verdi. Şubat 1998’ten 2011'e kadar Yeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. 5 Şubat 2011 tarihinde 'Son Günah' adlı son yazısı ile gazetedeki yazılarına son verdi. 1993 yılında Elmalılı Hamdi Yazır’ın 'Hak Dini Kur’an Dili: Kur’ân ve Meâlini' hazırlayıp notlandırdı.
En iyi bildiğim iştir yalnız kalmak.
İnsanlarla temas ya beni incitiyor ya onları,
İflah olmaz bir uyumsuzum.
Kimse sana sende olmayani veremez; bu nedenle sen sende olani bulmali, bulman gerekeni sen kendinde aramalisin.
''Kapıyı her çalışımda içeriden gelen 'kim o?' sorusuna verdiğim yanıt hiç değişmedi: 'bilmiyorum'...''
Karıncanın ayak sesini duymayan hakikatin sesini de duyamaz, hakikatin eşiği zarefettir çünkü.
Birkaç ay önce netteki bir haberi okuduğumda; Dücane Cündioğlu’nu okunacak yazarlar listemin başlarına ekledim. Zamanın Aile Bakanının engelli çocukları ziyarete gittiğinde minicik yüreklere uygun gördüğü hediyenin çerçeveli Cumhurbaşkanı ve Başbakanın fotografları olmasına verdiği derin, cesaretli ve bir o kadar hassas bir kalemin tepkisiydi haberin konusu… Her şeyden önce bir insan olarak, bir anne olarak, meslektaşı olarak kızgınlığıma, menfaatine secde eden zihniyete duyduğum öfkeye, ve dahi yüreğimin tarif edemediğim tepkisine tercüman olduğu için teşekkürler borçluyum Dücane Cündioğlu’na …

Cenab-ı Aşk ilk okuduğum eseri yazarın. Bence Cündioğlu okumak Alzheimer hastalığını engelleyecektir zira okurken o kadar beynimi zorladım ki, ciddi başağrıları yaşadım diyebilirim:) Uzun zamandır bu kadar düşünerek okuduğum bir kitap olmamıştı.

Görünürde kelime ancak içinde kocaman cümleler içeren, anlamak ve sindirmek için bir cümlede 5 dakika tefekkür ettiğim sonu üç noktalarla biten satırlar. Kendim de edebi ve yazı hayatımda çok sık kullanıyorum cümlelerin sonunda çoklu noktaları. Anlatılmak istenenin, hissedilenin çok yoğun olduğundan kelimelerin kifayetsiz geldiğini ve belki de noktaların yardımcı olduğunu düşündüğümden muhtemel…

Kitabı okumaya başladığımdan beri daha az konuşur, daha çok susar oldum. Kendimce yazarın yaptığı gibi kelimeler üzerine tefekkür seanslarına başladım. Kendime daha çok zaman ayırma, kendimle hasbihal etme, kendimi dinleme , tanıma ve sorgulama yapmak adına güzel bir adım oldu bu kitap. Okuduklarımı sindirip, zihnimi biraz dinlendirdikten sonra yazarın diğer kitaplarını biran önce okumayı planlanlıyorum.

Tasavvuf ve felsefeyi çatışmadan, ahenk içinde buluşturması bence çok başarılı yazarın. Belki de en başta kendini sorguladığı için paylaştığı eleştiriler itici ve rahatsız edici değil bence. Ama derin, içten, hassas,ve oldukça gerçek…

Kitabın -kendini bilen Rabbini bilir mesajını – özellikle vurgulayarak, kendini tanımak isteyen ya da dünyevi kalabalıklar içinde kendini unutan herkese tavsiye ediyorum.
Kur'an-ı Kerim'i Anlamak...

Sevgili Dostlar,

Evvelâ meâl ve tefsir okumalarınızda, her geçen gün derinliği ve ziyası ile sizlere kulluğun en ali mertebelerine erişme saadetini tattıracak bir minvâl, bir düstur temenni ediyorum.

Dücâne Cündioğlu, yine edindiği o kıymetli bilgileri, susuzluğunu çektiğimiz yanıtlarla harmanlayıp özenli bir çalışma sunuyor bizlere.Her satırından azami surette istifade edebileceğimiz 100 sayfa fakat okuduğum en kalın kitaplardan dahi daha dolu, daha münbit bir eser.

Evvelâ, Nahiv (kelimelerin cümle içindeki görevlerini ve cümle yapılarını inceleyen ilim.) ilmine dâir “Kâfiye” adlı eserinin ününden dolayı, "Kâfiyecî" diye meşhûr olan, Hanefi mezhebi fıkıh alimlerinden Ebû Abdullah 'ın tefsir ilmine dahil edilmesine kanaat getirdiği, diğer ilimlere açıklık getirerek, Cündioğlu esasen bir tefsir metnini dahi okumadan evvel, ön hazırlığımızın ne boyutlarda olması gerektiğinin altını çiziyor.Ve bu Hermeneutik bir süreçtir diyor.Yâni hem içeriği,hem de biçimi önemseyen, niteliği ve niceliği ihtiva eden bir anlama olgusu söz konusudur.

Çokanlamlı kelimelerin ve bir cümlede hakikatini bulan kelimelerin, Ayet-i Kerime'lerde nasıl değerlendirilmesi gerektiğini ayrıntılarıyla ve onlarca örnekle anlatıyor yazar.

Sözün işaret ettiği mânâyı bulmada en mühim gereklilik o sözü doğal bağlamında değerlendirmektir. Peki bu 'doğal bağlam'a hangi yollardan erişilebilir.

Anlamın doğruluğunu kavramak istiyorsak şu soruları eksiksiz sormalı ve bu doğrultuda bir öze varmalıyız.

Ayet-i Kerime ;
*Ne söylüyor?
*Niçin söylüyor?
*Kime söylüyor?
*Nerede ve ne zaman söylüyor?

Benim de karşılaştığım ve en sık merak edilen sorulardan birisi; Kur'an-ı Kerim neden arapça indirildi?

Kur'an-ı Kerim Resulullah (s.a.s) efendimizin anlayabileceği dilde indirildi, diğer bütün semavi dinlerin kitapları da indirilen kişinin diline hitap ederek indirildi. Tam da burada Cündioğlu dilde ki söz sanatlarından uzun uzun söz ediyor ve Ayet'ler üzerinde ki tespitleri ile, yalnız meâl okumanın ne kadar yetersiz olduğunu gözler önüne seriyor.Şu soruyu sormadan edemedim, biz ki hertürlü tefsir çalışması ve sınırsız imkanla anlamanın eşiğindeyiz, şayet ashaba konuşma dillerinde indirilmeseydi Kuran-ı Hâkim, nasıl bu kadar güzel anlayıp aktarabilirlerdi?

Ayet-i Kerime'lerin hangi zamanda ve nerede indirildiği çok mühim çünkü bu, o vakanın bütüncül bir anlam bulması için hayati.Ancak ne dediğini kavrayabilirsek, edindiğimiz mânâyı kendi durumumuzla ilişkilendirebiliriz.

Son olarak Cündioğlu, Kuran'ı Kerim'in ümmi bir topluluğa sözlü olarak indirilmesi hasebiyle, yazılı bir metnin ölçüleriyle değerlendirilmemesi gerektiğini, bir konuşmacı gibi, bir hatibin kürsüden konuştuğu gibi bir nazariyetle okunması ve dinlenmesi gerektiğini vurguluyor ve Rahman'ın eksiksiz cümleleriyle bitiriyor;

"Rabbimiz! Bizleri hidayete erdirdikten sonra kalplerimizin eğrilmesine izin verme de katında bize bir rahmet ihsan eyle! Muhakkak ki sen vehhab olansın!
Rabbimiz! Muhakkak ki sen insanları, geleceğinde hiçbir kuşku olmayan bir günde toplayacaksın! (Ali İmran: 8-9)

Âmin Âmin Âmin, Aminlerce Âmin..

Feyizli okumalar...
Ne zaman sessiz, kimsesiz bir yer bir dağ başı görsem hemen oracıkta küçük bir ev inşa ederim, zihnimde. Kimsenin geçmediği, geçenin de sormadığı bir yer... Şehirden, insanlardan, betondan, yıldızları göstermeyen binalardan uzak, insanın kendiyle kaldığı, gürültülü kalabalıktan sıyrıldığı bir yer... Niçin peki? Kendisini görmesi, bilmesi ve tanıması için. Doğrusunu söylemek gerekirse bunlar için çok uzaklara, kimsesiz diyarlara gitmeye gerek yokmuş, yukarıya yazdıklarım benim zihnimdekiler sadece. Kalabalık içinde de insanın içine yönelmesi pekâlâ mümkünmüş, kitap bunu çok güzel dile getirmiş.
Sus ve dinle kendini. Gemin biraz da sessizliğin sularında yol alsın...
Ara, bul içindeki... Bulamazsan da niyetini belli et. Düş yola... Ama dönmeyi de bil, takılıp kalma, her neye takılıp kalacaksan.
Bir derdin olsun, bir meselen olsun... Bilmek için hayret gerek hayret için görmek gerek görmek için ise devr gerek, yani "mânen âlemi temaşaya çıkmak" lazım ki bunun içinde dert lazım "dertsiz/gamsız insan gaflet içinde demektir, zihnen hareketsizdir..."
Umursama sayıları, sakın ola onlarda arama hakikati.
Niçin? Durmadan sor bu soruyu kendine kendine. Mesela niçin inandığını bil önce.
Az çok sen de öğrendin değil mi bu hayatın "her an çatırdayan incecik bir buz tabakası" olduğunu, işte bu yüzden durma, durursan hiçbir farkın kalmayacak diğerlerinden. Durma, koş...
Yola çıktıysan, düşeceksin ama bak ne diyor yazar; "düşmekten korkmamalı, bilâkis öylece düşüp kalmaktan, düşüp kalkamamaktan korkmalı."
Okurken "bügücük kuşu"nu çok sevdin demi. Ama üzüldün de bir hüzün çöktü içine. Sinirlendin, kızdın, meylettin yine dünyaya küsmeye, ama başaramadın.
"herkes önce elindeki fidanı dikmeye bakmalı!" bunu okurken ise dünyaya küsmek değil de ne yapman gerektiğini öğrendin, ne güzel anlatmış yazan yapılması gerekeni.
Bir de bir şey daha öğrendin sanırım, aradığın hakikat uzakta değildi, buralarda bir yerlerdeydi eğer gözlerini kendine çevirebilirsen bulmak için ilk adımı atmış olacaktın. O halde ne duruyorsun?

Bir küçük not:
"Çıktım erik dalına anda yedim üzümü!"
Yunus Emre
Şimdi git ve biraz da bunu düşün.

Bir küçük not daha: Ben bu yazı da içimle konuştum.
An itibari ile büyük bir zevk ile okumuş olduğum, Dücane Cündioğlu'nun Cenab-ı Aşk adlı kitabını bitirmiş bulunmaktayım. Sizlerle paylaşmış olduğum alıntılardan da fark etmiş olduğunuz üzere kitap son derece hassas konuları içeriyor. Sizleri bulunduğunuz ortamdan alıp bambaşka diyarlara, başkalarının penceresinden dünyaya bakış açısı kazandırıyor. İçeriği dolu dolu olan bu kitabı siz değerli bütün arkadaşlarıma okumalarını tavsiye ederim. Şimdiden iyi okumalarınız olsun.
‘’Küf kokan bir yazı bu ‘’

"İnsan ne olduğunu anlamadan insan oldu." (Homo non intelligendo fit omnia.)
Gianbattista Vico


Yaşadığımız evrende ne kadar sınırlı bir irademiz olduğunu biz insanlara göstermesi açısından yukarıdaki sözü çok değerli buluyorum. Var olmak, doğmak, doğduğumuz toplum ve coğrafya, anne babalarımız, dış görüntümüz, olanaklarımız gibi kim olduğumuzu/kim olacağımızı belirleyen belki sayfalarca miktarda çoğaltılabilecek koşulların hiçbiri bizim irademizle belirlenmedi. Herhangi bir eğitim, herhangi bir bilgi olmadan insan olmanın ağır yükü bindi omuzlarımıza. İnsan olmak!


Hemen bütün dinler, doktrinler, ekollerin idealize ettiği bir insan tipi vardır. Bizim dini terminolojimizde ‘’ eşref-i mahluk ‘’ olarak geçer bu insan tipi . Tin suresi dördüncü ayette Allah; ‘’ Doğrusu, biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.( Lekad halaknâl insâne fî ahseni takvîm(takvîmin). ‘’ buyurur. Peki sadece insan olmak ahseni takvim, eşrefi mahluk, ideal insan ve kitabın deyimiyle ‘’ hz. İnsan ‘’ olmak için yeterli mi? Dünyamızdaki trajedilere baktığımızda bahsedilen durumun her insanda açığa çıkabilecek bir potansiyel olduğunu ama bu potansiyel açığa çıkmadığı sürece insan olmanın ‘’insan olmak’’ için yeterli olmadığını rahatlıkla dile getirebiliriz. İnsan idrakiyle tefekkürü, kalbi ile tevekkülü başarabildiği sürece eşref-i mahluktur. İnsan vicdan lügatinden; ahde vefayı, fedakarlığı, muhabbeti, merhameti, letafeti, diğergamlığı, basireti eksik etmedikçe ve bütün bunları; erdemle, ahlakla, zarafetle birleştirip kendi dünyasına bunlarla muamele edebildiği sürece Ahsen-i takvimdir.

Peki ülkemiz özelinde düşünecek olursak bu ideal insan nerede? Neden etrafımıza baktığımızda kendi dinlerinin en küçük ayrıntısına kadar anlattığı bu insanın tam tersi profilde bir tavır sergileyen insanlarla dolu etrafımız. Her din, her ideoloji, her düşünce ve doktrin eninde sonunda ya ölmeye, ya da ölüp çağının gereklerine göre yeniden doğmaya mahkumdur. Şimdi özellikle burada gelecek itirazları duyabiliyorum. Dinde yeniden doğma olur mu; olur hem de zorunlu olarak olur. Eğer biz Kur’an evrensel ve tüm zamanlara hitap eden bir kitap diye bir iddiada bulunuyorsak bu değişim ve yenilenme bizim dinimiz için de olmak zorunda. Bu şuna benzer genel rölativite kanunu insanlığın ilk var olmasında nasıl geçerliyse şuan da öyle geçerli. Ama ilk insanların bu kanundan yararlanma biçimleri ile zamanımız insanının yararlanma biçimi arasında dağlar kadar fark var malumunuz. Oluşan bu fark, kanun aynı olsa da kanundan yararlanma niteliğimizin değişmesi ve zamana göre yorumlanmasından ibaret, kanunun değiştirilmesinden değil.(keza değiştirilemeyeceği de herkesin malumu)

Bugün çevremizde gördüğümüz- özellikle Müslüman alemindeki – hemen her sorun; geçmişine hapsolmuş, yüzlerce yıllık gelenek ve göreneklerle karıştırılmış bir dini yaşamaya çalışan, ama aynı zamanda çağın getirdiği olanaklardan da yararlanmak isteyen ve bu ikisi arasında sıkışıp kalmış, kısaca ne uhrevi ne de dünyalı olmayı becerememiş ‘’ hz. Hezeyan ‘’ arketipli insanlardan kaynaklanıyor. İnsan, toplumsal hayatı şekillendiren ona can veren zamanının çocuğu olmayı bağnaz bir şekilde reddettiği sürece, onun manevi dinamiklerine ruh ilka eden zeminini de yitirmeye başlıyor. Bugün yaşadığımız en temel sorun bu zeminsizlik sorunu.

Müslüman düşünce dünyası ve reel hayatı kendi rönesansını yapmaya muhtaç. Ama batı dünyasından farklı olarak bu rönesansa öncülük edip onu domine edebilecek, Müslüman dünyasının batıya oranla çok daha sabit olan fikirlerini değiştirebilecek, toplumdan kopmadan topluma rağmen radikal tedaviler üretebilecek, hurafelere, mistik söylemlere, kitle şuursuzluğunun ürettiği sadece kulak romantizmine hizmet eden lakırdılara kendisini kaptırmayan, fikren ve vicdanen hür, sadece doğrunun hizmetçisi olmayı kendilerine düstur edinmiş ‘’ fikir işçileri ‘’miz neredeyse hiç yok.

Böyle yokluklarla örülü bir çölde insanlar ister istemez her seraba acaba vaha olabilir mi umuduyla yaklaşıyor. Dücane Cündioğlu da bu minval üzere arayışta olan insanların radarına girmiş bir ‘’ hazret ! ‘’ Açıkçası piyasada gördüğümüz hepsi birbirinin klonu gibi duran hoca/araştırmacılara muhalif söylemleri dikkatimi çekmişti uzun zaman önce. Ama gerek muhalifliğinin cılız fikirlere dayanması, gerek sosyal medyada sergilediği tavır yüzünden kendisi okuma sıramda baya gerilerdeydi. Hz. İnsan kitabını ise sitede bir arkadaşımın hediye etmesi sayesinde okudum. Ve maalesef öngörülerimde haklı çıktım. Boş muhaliflik insanı aptallaştırır. Savunduğunuz ideolojiden ve fikirlerden bağımsız olarak aptallaştırır ve sizi komik duruma düşürür.


Karşı durduğunuz fikri fırtına ne kadar güçlü ise, görüşlerinizi dayandırdığınız zemin de en az o kadar güçlü olmak zorunda. Böyle büyük iddialarla ortaya eserler koyuyorsanız şayet, olabildiğince yalın bir dille, olanı daha da fazla karmaşıklaştırmadan ama fazla da basitleştirmeden, tutarlılıkla hareket etmek zorundasınız. Sadece bu kitaptan yola çıkarak değil sosyal medyadan gördüğüm, bildiğim kadarıyla da rahatlıkla söyleyebilirim ki Dücane Cündioğlu bu yazdığım özelliklerden çok uzak biri.


Özellikle bu kitabından anladığım kadarıyla Dücane beyin kendisine misyon edindiği şey klasik felsefe geleneğini ve tasavvufu modern zaman sosuyla marine edip yeni bir düşünce ekolü oluşturmaya çalışmak ama kendisi amaçladığı şeyden çok uzaklara düşüyor. Kıta felsefesini, analitik felsefeyi, İslam felsefe ve kelamını derinlemesine öğrenip, tahlil etmeden yüzeysel denebilecek seviyede bir bilme ile bir yere varılamayacağının ete kemiğe bürünmüş hali gibi kendisi. Akademik seviyede tartışmalara ve bu alanda yetkin isimlerle fikri çatışmalara giriyorsanız ortaya bir fikir koymak zorundasınızdır. Ama hazretin bütün yaptığı biraz Hegel, biraz Haldun, biraz Arabi, biraz Aristo ile ağızda kekremsi bir tat bırakan yer yer tasavvufa da göz kırpan (yer yer de toplama bilgisayarlara göz kırpan ) eğreti bir şey ortaya çıkarmak.


Bilgi anlamında öyle bir çağda yaşıyoruz ki bugün eski devirlerde olduğu gibi bir insanının birden fazla alanda otorite olması, o alanlarda uzman olması imkansız gibi bir durum. Her disiplin o kadar çok dallanıp budaklanmış, o kadar çok alt segmentlere ayrılmış durumdaki normal bir insanın bırakın bunlardan birkaçını, doğumdan ölüme birini tam olarak öğrenmesi bile çok zorlu bir öğrenme süreci ile mümkün olabilir ancak. Yaşı tutanlar hatırlar belki. Çocukluğuma denk gelen saçma bir dizi vardı; beşik kertmesi. Orada bir karakterin onlarca mesleği vardı. Kısaca kadın Türkiye'nin her şeyiydi. Dücane Cündioğlu'nun vikipedi sayfasına bakınca istemsizce bu dizi ve karakter geldi aklıma. Kendisi Türkiye'nin yeni her şeyi olmaya niyetlenmiş gibi duruyor. Mantık, hermenötik, dilbilim, felsefe, teoloji, psikoloji, tasavvuf, tarih, edebiyat, çeviri, sanat, mimarlık, sinema ve son zamanlarda da tıp, matematik ve hukuk alanlarda çalışmalar yapıyormuş kendisi.

Biraz ağır bir deyim olacak ama sergilediği tavır entelektüel anlamda madrabazlık yapmak. İki üç tane aforizma kasarak, uzmanı olmadığı konularda janjanlı birkaç cümle kurarak, her temayüz gösterene peygamber muamelesi yapan entelektüel anlamda yerlerde olan bir ülkede zühd pazarlayarak parlak bir kariyer gösterebilir kendisi. Ki sadece bizim ülkemizde de değil dünyanın genelinde yeni trend bu. Bilimin b’sini bilmeyenler bilim felsefesi yapmaya çalışıyor. Planck’ın kim olduğunu bilmeyenler kuantumun hayatımıza zottiri etkileri diye aforizma büktüğü kitaplar yazıyor, ve bilmedikleri konularda ahkam kesip duran bu insanlar peşlerinden sürükledikleri yığınlar sayesinde göz kamaştıran! kariyerler kuruyorlar.


Dücane Cündioğlu eğer gerçekten bir aydın olmak istiyorsa ve alanında başvurulan kaynak konumunda eserler vermek istiyorsa önce bu kafa karışıklığından kurtulmalı. Kendisine çerçevesi belli bir alan seçmeli ve hayatının sonuna kadar da bu alanda çalışmalı. Bir insan bir konuyu ancak o konuda yazılmış 50-100 kitap okuyarak ve teorik olarak 10000 saat çalışarak kavrayabilir ancak. Bu kadar çok çeşitli alanda böyle bir çalışma disiplinini tutturmak imkansız olduğundan bu alanların hepsinde birden bulunayım derseniz de dile getirdikleriniz ahkam kesmekten öteye gitmez. Böyle yapmadığı sürece kendisi gözümde bir imaj gurusu ve müstemleke aydını olmaktan öteye gitmez.


Son olarak kitabın biraz daha içeriğine odaklı birkaç şey söyleyip bitireyim lakırdılarımı. Deneme türünü sevmeme rağmen bağlam konusunda o kadar zayıf kalınmış ki kitabın sonunu getirmekte baya zorlandım. Literatüre hakimim, bu jargonu yaladım yuttum demek adına o kadar çok tanım cümlesi kurmasına, onca kelime tüketip el netice dile getirdiği hiçbir fikrini doyurucu bir biçimde açıklayamamasına sebep yukarıda anlattığım faktörler olmalı. Bir sayfada anlatılacak şeyleri sündüre sündüre uzakmaktan ve konunun etrafında dolanıp durmasından dolayı fazlaca sıkıyor insanı. ‘’ İnsan insanı insanda tanır, insan insan insanın amacıdır. ‘’ gibi mottovari kapalı cümleler yazdıklarını ağdalı dilli edebiyattan öteye götüremiyor maalesef. Arada kullandığı çok güzel cümlelere ve tespitlere rağmen fikrin sonunu getirmediği ya da denemenin sonunda bir iki cümle ile geçiştirmeye çalıştığı için denemelerin içine girmek pek mümkün olmadı benim açımdan. Kitabın sonuna geldiğimde ise bir çamaşır leğeni dolusu patlamış mısırı yemiş gibi oldum. Çenem yoruldu, doymadım ve basenlerimde birikecek yağ da yanıma kar kaldı.


‘’ Üzerine düşünülmemiş düşünceler vardır. Tehlikeli düşünceler. Tehlikeli ve helak edici düşünceler. Şeyhi ekberin işareti tehlikelidir; çünkü kurtulanlardan çok boğulanlara sahip çıkmıştır. Teşbih ehline. Ne olduğunu söyleyenlere. Kendileri gibi olduğunu söyleyenlere. Nuhun ısrarında kusur bulmuştur. Tenzihe dair ısrarında. Muhataplarına makamınca hitap edemediğini söylemiştir.
Nuh , Varlık’ın birliğine değil, tanrının birliğine çağırdı; tanrının ne olduğunu söyleyenleri kınadı, ne olmadığını söyledi. ‘’ teşbihi bırakın, tenzih edin O’nu!’’ dedi. Tanrı ile Varlık’ı ayırdı. Putperestleri lanetledi. Ortakkoşucuları.
Bir tarafta cem ehli, bir tarafta fark ehli. Cem ehli birleştirir, fark ehli ayırır. Ayırdılar. Ayrıldılar. Ayırmayanları, ayrılamayanları gemiye almadılar. ‘’


Yukarıdaki metin kitabın başında geçiyor. Bu bölümü okuyunca aklıma bir Bektaşi fıkrası geldi. Bektaşinin biri bir gün camiye gider. Hoca vaaz vermekte ve Allah'ı anlatmaktadır. “Allah, hiçbir şeye benzemez, doğmamıştır, doğurmamıştır. Ne yerdedir ne göktedir, Yemez, içmez, yatmaz, uyumaz mekanı yoktur, zamanı yoktur, eli, kulağı, dili yoktur. “ diye sıralarken, Bektaşi dayanamamış: “Hoca, hoca sen şuna yok diyeceksin de dilin varmıyor!” demiş. Dücane beyinki biraz bu fıkra misal. Bazı şeylere yok diyecek ama dili varmıyor gibi. Hem muhalif olayım hem inanan kesime de göz kırpayım çabasının çarpıklığı bu biraz. Kuran’a inanmış her insan bilir ki (ya da bilmesi gerekir) Peygamberlerde iki özellik bulunur; Resul ve Nebi. Nebilik bir sıfattır, Resul ise görev. Nuh peygamberin gemiye kimi alıp, kimi almadığı resullüğü ile ilgilidir ve bu alanda hata yapması, kusur işlemesi kitaba inananlar açısından imkansızdır. Peygamberlerin hata veya kusurları peygamberlik görevleri ile ilgili değil onların insan sıfatı ile ilgilidir. En hafif tabirle böyle kulağa hoş gelen afaki söylemlerle bir peygambere hem de risalet görevi üzerinden iftira atmaktır bu yaptığı.


Tasavvuf kapsamı ve sınırları belirsiz kaygan bir zemin. Kişi nefsinden emin olmadan böyle yüksekten sallayınca yapabildiği tek şey küfre depar attırmak olur ki, yanlışına bir de farkında olmayan okuyucularını da ekleyip yapılan yanlışı daha da alevlendirmiş olur.


Yanlış hatırlamıyorsam Arabi der ki; kişi henüz ulaşamadığı makamın virdini dile almakla bile küfre girebilir. Misal Yunus ‘’ Cennet cennet dedikleri, birkaç köşkle birkaç huri ‘’ derken halini dışa vurur. Yunus vardığı yerde Allah'a o kadar yaklaşmıştır ki O’nun zatından başka (cennet nimetleri dahil hiçbir şey) kendisine görünmemektedir. Yunus bu sözü dile getirirken o anki kalbi halini dışa vurur, samimidir ve onun açısından dile getirilmesinde bir sakınca yoktur. Ama dünyaya mahkum olmuş insanların böyle cümleleri kurarken dikkatli olması gerekir. Zira dile getirilen bu romantik cümleler Allah'ın zatından başka bir şeyi görmemeye değil cennet nimetlerini küçümsemeye dayanan küfür kokulu söylemler olmaktan öteye gitmez. Arabi kitapları içerisine sonradan çok fazla ekleme yapılmış kitaplar. Kitaplarında yazanların çoğu kendisine ait bile değil denir. Sanmıyorum ama velev ki Arabi bunu demiş olsun. Söylenen söz belli, işaret edilen mana belli. Bunun inandığınız kitaba ne kadar uyduğu da sizin vicdanınıza kalsın.


Pierre Bourdieu; ‘’ Reyting bu evrenin gizlenen tanrısıdır. Zihniyete hükmeden şeydir. ‘’ der. Popüler kültür zihinlere hükmeden yeni tanrımız. Bu put zihniyetimize ve hükmettiği sürece de kulak romantizminden ve bizi bir yere götürmeyen beylik laflardan, aforizmalardan kurtulmamız imkansız. Dücane beyin özelinde bu putlardan kurtulmak dileğiyle…
Dücane Cündioğlu..
Farklı söylemleri,entelektüel bakış açısı ve yalnızlığı sevmesi ile tanınan bir düşünür.
Uzun zaman önce bir makalede aynen şu ifadeyi kullanmıştı;
Günümüz insanının en büyük 3 problemi; Okumamak;Araştırmamak ve Düşünmemek…
Ve bu şablon hala gözümün önünde bir şerit gibi hayatıma yön veriyor.
Bir de Özellikle Kur’an’a Dair incelemeleriyle ilgili kitaplarını okuduğumda o kadar netlik kazandırmıştı ki meal ile ilgili karmaşık kavramlarıma, işte o günden itibaren takdire şayan bir şahsiyet olduğunu düşünmeye başladım.
Kitabına gelince;
Mimarlık ve sanat üzerine kurulu ve bu doğrultuda kaleme alınmış bir eser..Osmanlı mimarisinden tutun Avrupa mimarisine kadar yazarımız detayları ile ilgili açıklamalarda bulunmuş.Günümüz mimarisinin geçmişte en güzel şekilde inşa edilen eserlerle alakadar olmadığını, şimdiki eserlerin sanatsal özelliklerinden ziyade sadece görselliğe hitap ettiğini ve eski sanat eserlerimizin de bu görsellik adına nasıl mahvedildiğini kendine özgü anlatımıyla çok güzel bir şekilde açıklamış.Bu doğrultuda şu an en çok merak ettiğim yer;
Üsküdar Kuşkonmaz Camii.Yazarımızın bu kapsamda örnek verdiği tek tarihi eser.
Tabii mimarlık üzerine fazla bir bilgim olmadığı için kavramları anlamakta zorlanmam eksi yönler ve kitap biraz ağır.
Sonuç olarak ne olursa olsun Üstad düşünmenin hakkını yine vermiş.
Keyifli okumalar…
Hayat,bazen normal akmaz ve siz hayatınıza dahil ettiklerinizin yerlerini sorgulama ihtiyacı hissederseniz.İstersiniz ki hayatınız sadece iradi seçimlerinizden oluşsun. Neleri gerçekten hayatınızda görmek istediğinizi neleri görmek istemediğinizi sorgularsınız.Kafanız karışır. Her şeyin sahibinden çok şey istemek geçer aklınızdan.Fakat,çok şey istemek yerine bir şey istemenin en doğru karar olacağını anlarsınız. O’ndan “kendi”nizi istersiniz ve hiç bitmeyecek o masalsı yolculuk başlar.

“Düşünce Düşlenir” bu yolculukta karşıma çıkan en güzel yol arkadaşlarından biriydi. Sık sık hatırlayacağım,söylediklerini hep anımsayacağım bir dost olarak hayatıma dahil oldu.

Sizlerin de hayatında görmek istediğim bu güzide eseri varlık,yokluk,hiçlik,hakikat,ben… üzerine düşünmek isteyen bütün okur arkadaşlara tavsiye ederim. Hep beraber dertlenmek ümidi ve duasıyla iyi okumalar...
Sinemayı, hakikati, kendinizi sorgulayacağınız güzel ve ağır bir kitap. Dili biraz ağır insanı bazen yoruyor ama bazı pasajlar kafanıza balyoz gibi indiği için okumayı bırakamıyorsunuz. Felsefeye, sinemaya merakı olan herkesin okumasını şiddetle tavsiye ederim.
Merhaba kıymetli okurlar… Bugün size bir arkadaşımın tavsiyesiyle kendisini tanıdığım, sonrasında da bizzat söyleşilerine katıldığım bir yazarın kitabını tanıtacağım. Yazarımız Dücane Cündioğlu, kitabıysa Hz. İnsan. Yazarın hem kendi ismine hem de kitabının ismine şaşırmış olabilirsiniz fakat kendisinin de sıradanlıktan epeyce uzak farklı bir kişiliğe sahip olduğunu hissettiğinizde şaşkınlığınız saygınlığa dönüşecektir diye umuyorum.

Kitapla ilgili yazımızın devamı : http://1cay1kitap.com/hzinsan/
"Bir Mabed İşçisi, Dücane Cündioğlu‘nun kendine has üslubuyla,bir fikir adamı olarak, mütefekkir Cemil Meriç’i ele aldığı ve yorumladığı eseri."

Kitapla ilgili yazımız : http://1cay1kitap.com/bir-mabed-iscisi/

Yazarın biyografisi

Adı:
Dücane Cündioğlu
Unvan:
Türk Yazar, Düşünür
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 21 Ocak 1962
1962 yılında İstanbul Üsküdar'da doğdu. 2 Nisan 1980 tarihinde başladığı yazı hayatına çeşitli dergi ve gazetelerde makaleler yazarak devam etti. 1981 yılında Kur’an ilimlerini temel uğraş alanı olarak seçti. Yorumbilim'in (İlm-i Tefsir) yanı sıra uzun yıllar Tarih, Dilbilim (İlm-i Belâğat), Düşüncebilim (İlm-i Mantık) ve Felsefe dersleri verdi. Şubat 1998’ten 2011'e kadar Yeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. 5 Şubat 2011 tarihinde 'Son Günah' adlı son yazısı ile gazetedeki yazılarına son verdi. 1993 yılında Elmalılı Hamdi Yazır’ın 'Hak Dini Kur’an Dili: Kur’ân ve Meâlini' hazırlayıp notlandırdı.

Yazar istatistikleri

  • 666 okur beğendi.
  • 1.738 okur okudu.
  • 78 okur okuyor.
  • 1.402 okur okuyacak.
  • 35 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları