Dücane Cündioğlu

Dücane Cündioğlu

Yazar
8.5/10
575 Kişi
·
2.010
Okunma
·
734
Beğeni
·
32.280
Gösterim
Adı:
Dücane Cündioğlu
Unvan:
Türk Yazar, Düşünür
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 21 Ocak 1962
1962 yılında İstanbul Üsküdar'da doğdu. 2 Nisan 1980 tarihinde başladığı yazı hayatına çeşitli dergi ve gazetelerde makaleler yazarak devam etti. 1981 yılında Kur’an ilimlerini temel uğraş alanı olarak seçti. Yorumbilim'in (İlm-i Tefsir) yanı sıra uzun yıllar Tarih, Dilbilim (İlm-i Belâğat), Düşüncebilim (İlm-i Mantık) ve Felsefe dersleri verdi. Şubat 1998’ten 2011'e kadar Yeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. 5 Şubat 2011 tarihinde 'Son Günah' adlı son yazısı ile gazetedeki yazılarına son verdi. 1993 yılında Elmalılı Hamdi Yazır’ın 'Hak Dini Kur’an Dili: Kur’ân ve Meâlini' hazırlayıp notlandırdı.
En iyi bildiğim iştir yalnız kalmak.
İnsanlarla temas ya beni incitiyor ya onları,
İflah olmaz bir uyumsuzum.
Kimse sana sende olmayani veremez; bu nedenle sen sende olani bulmali, bulman gerekeni sen kendinde aramalisin.
''Kapıyı her çalışımda içeriden gelen 'kim o?' sorusuna verdiğim yanıt hiç değişmedi: 'bilmiyorum'...''
300 syf.
·14 günde·Puan vermedi
Bir savaşcı hemde dile olan zararlı parazitlerin savaşçısı...
Bir savaşcı yanlış yapılan tercüme, dile olan hasaasiyetin savaşçısı...
Bir savaşçı fikir ve düşünme adına yollara koyulan bir savaşçı...
Bir savaşçı gerçeği en çıplak yüzüyle öne sürebilen bir savaşçı...
Bir savaşçı geleneğin ve kültürün unutulmasına karşı olan bir savaşçı...
Bir savaşçı fikir işçiliği yapan bir savaşçı...
Bir savaşçı kitaplarla beyni maya tutulmuş bir savaşçı...
Bir savaşçı azmin ve başarının savaşçısı...

Cemil Meriçe dair yapılan araştıtma ve inceleme kitabıdır. Bazı yerlerde çok sıkıcı geldi sanırım detaylı ve akademik uslüpla yapıldığından dolayı
Bu seri üç kitaptan oluşuyor bu okuduğum kitap ise daha çok yazarların yaptığı tercüme hatalarının Cemil Meriçin tarafından eleştirmesi ve onlara karşı bir savaşçı gibi durmasını anlatmıştır.

Iyi okumalar...
100 syf.
Kur'an-ı Kerim'i Anlamak...

Sevgili Dostlar,

Evvelâ meâl ve tefsir okumalarınızda, her geçen gün derinliği ve ziyası ile sizlere kulluğun en ali mertebelerine erişme saadetini tattıracak bir minvâl, bir düstur temenni ediyorum.

Dücâne Cündioğlu, yine edindiği o kıymetli bilgileri, susuzluğunu çektiğimiz yanıtlarla harmanlayıp özenli bir çalışma sunuyor bizlere.Her satırından azami surette istifade edebileceğimiz 100 sayfa fakat okuduğum en kalın kitaplardan dahi daha dolu, daha münbit bir eser.

Evvelâ, Nahiv (kelimelerin cümle içindeki görevlerini ve cümle yapılarını inceleyen ilim.) ilmine dâir “Kâfiye” adlı eserinin ününden dolayı, "Kâfiyecî" diye meşhûr olan, Hanefi mezhebi fıkıh alimlerinden Ebû Abdullah 'ın tefsir ilmine dahil edilmesine kanaat getirdiği, diğer ilimlere açıklık getirerek, Cündioğlu esasen bir tefsir metnini dahi okumadan evvel, ön hazırlığımızın ne boyutlarda olması gerektiğinin altını çiziyor.Ve bu Hermeneutik bir süreçtir diyor.Yâni hem içeriği,hem de biçimi önemseyen, niteliği ve niceliği ihtiva eden bir anlama olgusu söz konusudur.

Çokanlamlı kelimelerin ve bir cümlede hakikatini bulan kelimelerin, Ayet-i Kerime'lerde nasıl değerlendirilmesi gerektiğini ayrıntılarıyla ve onlarca örnekle anlatıyor yazar.

Sözün işaret ettiği mânâyı bulmada en mühim gereklilik o sözü doğal bağlamında değerlendirmektir. Peki bu 'doğal bağlam'a hangi yollardan erişilebilir.

Anlamın doğruluğunu kavramak istiyorsak şu soruları eksiksiz sormalı ve bu doğrultuda bir öze varmalıyız.

Ayet-i Kerime ;
*Ne söylüyor?
*Niçin söylüyor?
*Kime söylüyor?
*Nerede ve ne zaman söylüyor?

Benim de karşılaştığım ve en sık merak edilen sorulardan birisi; Kur'an-ı Kerim neden arapça indirildi?

Kur'an-ı Kerim Resulullah (s.a.s) efendimizin anlayabileceği dilde indirildi, diğer bütün semavi dinlerin kitapları da indirilen kişinin diline hitap ederek indirildi. Tam da burada Cündioğlu dilde ki söz sanatlarından uzun uzun söz ediyor ve Ayet'ler üzerinde ki tespitleri ile, yalnız meâl okumanın ne kadar yetersiz olduğunu gözler önüne seriyor.Şu soruyu sormadan edemedim, biz ki hertürlü tefsir çalışması ve sınırsız imkanla anlamanın eşiğindeyiz, şayet ashaba konuşma dillerinde indirilmeseydi Kuran-ı Hâkim, nasıl bu kadar güzel anlayıp aktarabilirlerdi?

Ayet-i Kerime'lerin hangi zamanda ve nerede indirildiği çok mühim çünkü bu, o vakanın bütüncül bir anlam bulması için hayati.Ancak ne dediğini kavrayabilirsek, edindiğimiz mânâyı kendi durumumuzla ilişkilendirebiliriz.

Son olarak Cündioğlu, Kuran'ı Kerim'in ümmi bir topluluğa sözlü olarak indirilmesi hasebiyle, yazılı bir metnin ölçüleriyle değerlendirilmemesi gerektiğini, bir konuşmacı gibi, bir hatibin kürsüden konuştuğu gibi bir nazariyetle okunması ve dinlenmesi gerektiğini vurguluyor ve Rahman'ın eksiksiz cümleleriyle bitiriyor;

"Rabbimiz! Bizleri hidayete erdirdikten sonra kalplerimizin eğrilmesine izin verme de katında bize bir rahmet ihsan eyle! Muhakkak ki sen vehhab olansın!
Rabbimiz! Muhakkak ki sen insanları, geleceğinde hiçbir kuşku olmayan bir günde toplayacaksın! (Ali İmran: 8-9)

Âmin Âmin Âmin, Aminlerce Âmin..

Feyizli okumalar...
152 syf.
Ne zaman sessiz, kimsesiz bir yer bir dağ başı görsem hemen oracıkta küçük bir ev inşa ederim, zihnimde. Kimsenin geçmediği, geçenin de sormadığı bir yer... Şehirden, insanlardan, betondan, yıldızları göstermeyen binalardan uzak, insanın kendiyle kaldığı, gürültülü kalabalıktan sıyrıldığı bir yer... Niçin peki? Kendisini görmesi, bilmesi ve tanıması için. Doğrusunu söylemek gerekirse bunlar için çok uzaklara, kimsesiz diyarlara gitmeye gerek yokmuş, yukarıya yazdıklarım benim zihnimdekiler sadece. Kalabalık içinde de insanın içine yönelmesi pekâlâ mümkünmüş, kitap bunu çok güzel dile getirmiş.
Sus ve dinle kendini. Gemin biraz da sessizliğin sularında yol alsın...
Ara, bul içindeki... Bulamazsan da niyetini belli et. Düş yola... Ama dönmeyi de bil, takılıp kalma, her neye takılıp kalacaksan.
Bir derdin olsun, bir meselen olsun... Bilmek için hayret gerek hayret için görmek gerek görmek için ise devr gerek, yani "mânen âlemi temaşaya çıkmak" lazım ki bunun içinde dert lazım "dertsiz/gamsız insan gaflet içinde demektir, zihnen hareketsizdir..."
Umursama sayıları, sakın ola onlarda arama hakikati.
Niçin? Durmadan sor bu soruyu kendine kendine. Mesela niçin inandığını bil önce.
Az çok sen de öğrendin değil mi bu hayatın "her an çatırdayan incecik bir buz tabakası" olduğunu, işte bu yüzden durma, durursan hiçbir farkın kalmayacak diğerlerinden. Durma, koş...
Yola çıktıysan, düşeceksin ama bak ne diyor yazar; "düşmekten korkmamalı, bilâkis öylece düşüp kalmaktan, düşüp kalkamamaktan korkmalı."
Okurken "bügücük kuşu"nu çok sevdin demi. Ama üzüldün de bir hüzün çöktü içine. Sinirlendin, kızdın, meylettin yine dünyaya küsmeye, ama başaramadın.
"herkes önce elindeki fidanı dikmeye bakmalı!" bunu okurken ise dünyaya küsmek değil de ne yapman gerektiğini öğrendin, ne güzel anlatmış yazan yapılması gerekeni.
Bir de bir şey daha öğrendin sanırım, aradığın hakikat uzakta değildi, buralarda bir yerlerdeydi eğer gözlerini kendine çevirebilirsen bulmak için ilk adımı atmış olacaktın. O halde ne duruyorsun?

Bir küçük not:
"Çıktım erik dalına anda yedim üzümü!"
Yunus Emre
Şimdi git ve biraz da bunu düşün.

Bir küçük not daha: Ben bu yazı da içimle konuştum.
175 syf.
·3 günde·10/10
.
Öncelikle beni Dücane hocam ile tanıştıran, Sayın Eylül Türk hanımefendiye saygı ve minnetle... Ve kendisinin minicik oğlu Akif'e hediye ediyorum bu incelemeyi.... Allah hayırlı ömürler nasip etsin... Bu arada elinin resmini de ekliyorum Akif'in :) Bir maşallahınızı alırız... :))

https://i.hizliresim.com/r5RkY1.jpg

Mehmet Akif...

İstiklâl Marşı ve Safahat şairi...

Hakkında o kadar bilinmeyen mevcut idi ki, çok şükür bu tarz eserler ile bilinmeyenler bilinir hale geliyorlar. Bilinmezlerin olduğu bu dünyada iftiraların olması kaçınılmazdır. Nasıl olsa bilgi yok, belge yok dersin vurdukça vurursun. İşte Mehmet Akif de bu iftiralardan fazlasıyla nasibini almış bir insandır. Vatansever bir İslam eri olması, bazı çehrelerce hoş karşılanmamış ve hakkında türlü türlü asılsız iddiaların ortaya atılmasına sebep olmuştur. Herkes bir şeyler yazmış, bir şeyler çizmiş hakkında.

Dücane hocamı, bu kitabına değin hiç okumamıştım. Ancak pişmanlığım ziyadesiyle artmış durumda şuanda inanın. Yazım dili, anlatış ve anlayış tarzı gerçekten çok etkileyici ve takdire şayan. Eh anlatan da, anlatılan da fevkalade kişiler olunca, ortaya böyle muazzam eserler çıkıyorlar. Eserde her iddiaya ispatlı cevaplar verilmeye çalışılmış olması beni en çok etkileyen kısım oldu. Eğer ki ispatınız yok ise bırakın o konu hakkında iddia ortaya atmayı, o konu hakkında konuşmayınız dahi. Ayıptır, gunahtir, vebali vardır. Dücane hocam bu tarz asılsız iddiaları ortaya atanlara, “Çamur at izi kalsın” hükmünce hareket edenlere okkalı bir ders vermiş. Ağzına, yüreğine, kalemine sağlık be adam...

Okuyan çok şey kazanır, okumayan çok şey kaybeder bu eseri.

(Bu arada 27 Aralık büyük şair Mehmet Akif’in vefatının sene-i devriyesi olup, yaptığınız ibadet ve dualarınızın akabininde kendisini de unutmayınız inşallah.)

Saygılarımla...
.
142 syf.
An itibari ile büyük bir zevk ile okumuş olduğum, Dücane Cündioğlu'nun Cenab-ı Aşk adlı kitabını bitirmiş bulunmaktayım. Sizlerle paylaşmış olduğum alıntılardan da fark etmiş olduğunuz üzere kitap son derece hassas konuları içeriyor. Sizleri bulunduğunuz ortamdan alıp bambaşka diyarlara, başkalarının penceresinden dünyaya bakış açısı kazandırıyor. İçeriği dolu dolu olan bu kitabı siz değerli bütün arkadaşlarıma okumalarını tavsiye ederim. Şimdiden iyi okumalarınız olsun.
153 syf.
·8/10
Dücane Cündioğlu..
Farklı söylemleri,entelektüel bakış açısı ve yalnızlığı sevmesi ile tanınan bir düşünür.
Uzun zaman önce bir makalede aynen şu ifadeyi kullanmıştı;
Günümüz insanının en büyük 3 problemi; Okumamak;Araştırmamak ve Düşünmemek…
Ve bu şablon hala gözümün önünde bir şerit gibi hayatıma yön veriyor.
Bir de Özellikle Kur’an’a Dair incelemeleriyle ilgili kitaplarını okuduğumda o kadar netlik kazandırmıştı ki meal ile ilgili karmaşık kavramlarıma, işte o günden itibaren takdire şayan bir şahsiyet olduğunu düşünmeye başladım.
Kitabına gelince;
Mimarlık ve sanat üzerine kurulu ve bu doğrultuda kaleme alınmış bir eser..Osmanlı mimarisinden tutun Avrupa mimarisine kadar yazarımız detayları ile ilgili açıklamalarda bulunmuş.Günümüz mimarisinin geçmişte en güzel şekilde inşa edilen eserlerle alakadar olmadığını, şimdiki eserlerin sanatsal özelliklerinden ziyade sadece görselliğe hitap ettiğini ve eski sanat eserlerimizin de bu görsellik adına nasıl mahvedildiğini kendine özgü anlatımıyla çok güzel bir şekilde açıklamış.Bu doğrultuda şu an en çok merak ettiğim yer;
Üsküdar Kuşkonmaz Camii.Yazarımızın bu kapsamda örnek verdiği tek tarihi eser.
Tabii mimarlık üzerine fazla bir bilgim olmadığı için kavramları anlamakta zorlanmam eksi yönler ve kitap biraz ağır.
Sonuç olarak ne olursa olsun Üstad düşünmenin hakkını yine vermiş.
Keyifli okumalar…
127 syf.
·3 günde
"...Bayrakları değil insanları seviyorum." Sait Faik Abasıyanık
Fatih'in türbedarı Amiş Efendi diyor ki "Ben namazdan ziyade namaz kılanı severim."
Van Gogh ise " müziğe kulak verecek yerde müzisyeni seyretmeyi yeğlerim." diyor.
Demek insana bir hasretlik var. Hasretlik. Bundan bahsetmişken fıtrattan söz etmemek olmaz. Ravisini bilmesem de kitapta yer alan şu hadis " Bir dağın yer değiştirdiğini duyarsanız inanınız, ancak bir insanın huyunun değiştiğini duyarsanız asla inanmayınız, çünkü insan hep yaratıldığı hâl üzeredir."

Yaratıldığımız hâl nedir? İnsan yaşama bir amaçla başlar. Bu amaç bir anlam üzerinedir. Anlam yoksa amaç da yoktur.

Dücane Cündioğlu, Ölümün Dört Rengi isimli kitabında bazı kelimelerin etimolojilerini "anlam"larıyla birlikte ele almış. Kelimelere, kelamlara önem veren herkesin okuması gereken bu kitapta "yabancılaşmayı", dış-dünyayı, "tahavvülü" anlatıyor. Daha başka dersler çıkarmak da mümkün.
Kitap üç ana bölümden ve kendi içinde kısımlardan müteşekkil.
Reng-i esrar; renklerin hakikatini anlatırken, iman ve inanç konularına da değiniyor. Van Gogh'un inanamamaktan yaşadığı cinneti ve dış-dünyadan bıkkınlığını, anlam arayışını anlattığı bu bölümde "her şey zıddıyla kaimdir" öğretisine bir kere daha inanıyorsunuz.
Hızır'ın huzurunda; of of, Allah'ım Allah'ım denecek kısım, asıl vurucu nokta bu. Bu bölümde " sen kimin şeytanını taşlıyorsun?" başlıklı yazısında Ali Şeriati'nin bahsettiği "insanın kendi İsmail'ini seçmesi"ne değiniyor. Taşladığımız şeytan, küçük küçük taşlardan korkup kaçıyor. Peki, nereye? Şeytan, sadece Mina'da mı ikamet ediyor? Peki, kendi var ettiğimiz şeytanlarımız. Gerçekten taşlıyor muyuz? Yoksa muhafaza ettiğimiz, cam fanuslarda hayran hayran izlediğimiz şeytanımız var mı? Besiye koyduğumuz, bizi besileyen şeytanlar. Kurban edeceğimiz şeytanlarımız var, İsmail bellediğimiz... Küçük tanrıcıklarımız var. Politeistik, şirke varan bir yaşam idealimiz var. Para, bu çağın tanrısı. Paranın yardımcıları da var. Onlar da küçük tanrılar. Her beden uzvuna, şehevi tüm hislere, nefsin esiri tanrıcıklar! Oysa ilah, esir değildir, esir olan ilah olamaz. Kudret sahibidir O!

Peki, kudret nedir? Yapmak kadar yapmamak da kudrettir. Hz. Ali (r.a)
"Dualarımı kabul etmemesinden bildim ben O'nu." bu bir sitem değil, isyan değil. Teslimiyet bir kulda ve elbette her şeyin sahibi olan; Allah'taki kudret.
Her duamızı en hayırlısıyla işleyen O, kimi zaman reddederek hayrı karşımıza çıkarır. Red, kuvvettir, kudrettir.

Cehennem... İyi ki var, dediğim. İyi ki var dedirtenin eseri. İyi ki cehennem var da ondan korkuyoruz. O'ndan değil, cehennemden korkmak ne büyük nimet. Sonsuz rahman ve rahim sahibi olana korku değil saygı, bağlılık duymak. Bende-niz, kulun burdayım Allah'ım. İşte, burada. Bağlılığımla, memluk oluşumla, bendim sana bağlı. Kudret sendedir. Cündioğlu şöyle diyor; "Kudret, arzu ettiğini avucunun içine alabilmek kadar, onu elinin tersiyle itebilmektir de. Kadir olmayan, Tanrı da olamaz!"

Harika, Cündioğlu olayı özetlemiş, Cündioğlu'ndan okuduğum bu ilk kitap beni kelimelerine hayran bırakmıştır.

Kitapta yine aynı başlık altından bir başka alıntı paylaşmak istiyorum:
Bayezid-i Bistami, "Yolun başındayken dört şeyi yanlış biliyordum, sonunda doğrusunu öğrendim" der:

1- Yolun başında ben Hakk'a talibim zannederdim, sonunda anladım ki Hak bana talipmiş.
2- Yolun başında ben Hakk'ı zikrediyorum zannederdim, sonunda anladım ki Hak beni zikrediyormuş.
3- Yolun başında benim için iyi olanı seçen yine benim zannederdim, sonunda anladım ki ben hep kötü olanı seçmişim, her defasında benim için iyi olanı seçen O'ymuş.
4- Yolun başında Hakk'a vasıl olmayı isterdimc sonunda anladım ki daha yolun başındayken ben Hakk'a vasıl imişim.


İşte, kudret. Her şeyin O'ndan olduğunu fehmetmek de onun yolunda olmaya dahil mi? Allah'ım bir hoca demiş ya " Yürüyoruz ya işte. " diye. Yürümek de dahil değil mi? Teşekkürler Allâh'ım, elhamdülillah.


L'amité est avant tout certitude, c'est ce qui la distingue de l'amour.

Tam çevirisi nasıl olur diye düşünüyorum. Sevmek inanmaktır, aşktan ayıran da budur. Seviyorum. Dünyalık şeylere de aşk duyuyorum, çünkü güvenimi yitireli epey oldu.

" Efendimiz (s.a.v) " Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi..." diye buyurur. Dikkat etmeli: dünyadan değil, dünyanızdan..
Sizin dünyanızdan... Veya: onların... Başkalarının... İnsanların dünyasından... Bir başka dünyadan... Yabancısı olduğum, aramda hep mesafeler bulduğum bir dünyadan... Bana yabancı bir dünyadan... Dış dünyadan değil, dış-dünyadan... Yani dünyanızdan..."

Efendimiz (a.s) bir beşer olarak gelmiştir bizim gibi, beşer yani et, deri. Bizim gibi bir "insan" olarak değil. Bizim gibi bir "beşer" "dış-dünyada".

Münker-Nekir'e sorular; Bu bölümde daha çok arayan olmaktan, arananın kıymetinin arayanla zuhur edişinden söz ediyor. Güzel, onu güzel bulanla güzel...
Cündioğlu'nun değindiği, hatta yok yok, didik didik ettiği bir mesele var: " Ben güzele güzel demem, güzel benim olmadıkça"
Burada namahremine, onun güzelliğini dile getirmeyen bir edebden söz ediyor. Güzel bulmayışından değil, diye hepimizi ikaz ediyor.
Hocam, böyleleri kaldı mı?

Ama siz iyi ki varsınız. Hayatımın kitabı diyeceğim nadir kitaplardan. İlk sıra değişmez. Ama bu da illaki bir yer bulur. Ölümün dört rengi, bütün alacalığıyla...
152 syf.
·18 günde·Beğendi·9/10
Hayat,bazen normal akmaz ve siz hayatınıza dahil ettiklerinizin yerlerini sorgulama ihtiyacı hissederseniz.İstersiniz ki hayatınız sadece iradi seçimlerinizden oluşsun. Neleri gerçekten hayatınızda görmek istediğinizi neleri görmek istemediğinizi sorgularsınız.Kafanız karışır. Her şeyin sahibinden çok şey istemek geçer aklınızdan.Fakat,çok şey istemek yerine bir şey istemenin en doğru karar olacağını anlarsınız. O’ndan “kendi”nizi istersiniz ve hiç bitmeyecek o masalsı yolculuk başlar.

“Düşünce Düşlenir” bu yolculukta karşıma çıkan en güzel yol arkadaşlarından biriydi. Sık sık hatırlayacağım,söylediklerini hep anımsayacağım bir dost olarak hayatıma dahil oldu.

Sizlerin de hayatında görmek istediğim bu güzide eseri varlık,yokluk,hiçlik,hakikat,ben… üzerine düşünmek isteyen bütün okur arkadaşlara tavsiye ederim. Hep beraber dertlenmek ümidi ve duasıyla iyi okumalar...

Yazarın biyografisi

Adı:
Dücane Cündioğlu
Unvan:
Türk Yazar, Düşünür
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 21 Ocak 1962
1962 yılında İstanbul Üsküdar'da doğdu. 2 Nisan 1980 tarihinde başladığı yazı hayatına çeşitli dergi ve gazetelerde makaleler yazarak devam etti. 1981 yılında Kur’an ilimlerini temel uğraş alanı olarak seçti. Yorumbilim'in (İlm-i Tefsir) yanı sıra uzun yıllar Tarih, Dilbilim (İlm-i Belâğat), Düşüncebilim (İlm-i Mantık) ve Felsefe dersleri verdi. Şubat 1998’ten 2011'e kadar Yeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. 5 Şubat 2011 tarihinde 'Son Günah' adlı son yazısı ile gazetedeki yazılarına son verdi. 1993 yılında Elmalılı Hamdi Yazır’ın 'Hak Dini Kur’an Dili: Kur’ân ve Meâlini' hazırlayıp notlandırdı.

Yazar istatistikleri

  • 734 okur beğendi.
  • 2.010 okur okudu.
  • 85 okur okuyor.
  • 1.579 okur okuyacak.
  • 40 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları