Elif Şafak

Elif Şafak

YazarÇevirmen
7.6/10
27,5bin Kişi
·
127,6bin
Okunma
·
6,7bin
Beğeni
·
129,5bin
Gösterim
Adı:
Elif Şafak
Tam adı:
Elif Bilgin Sağlık
Unvan:
Türk yazar
Doğum:
Strazburg, Fransa, 25 Ekim 1971
Elif Şafak (d. 25 Ekim 1971, Strazburg) Türk romancı. İlk romanının yayımladığı 1997'den beri peş peşe eserler vermekte olan ve geniş bir okur kesimince tanınan sanatçı, 2009'da yayımlanan Aşk adlı romanı ile Türk edebiyat tarihininin en kısa sürede en çok satan edebi eserinin yazarı ünvanına sahip olmuştur. Ayrıca kitapları otuzdan fazla dile çevrilmiştir.

Yaşamı

25 Ekim 1971 günü, babasının o sırada doktora yapmakta olduğu Strazburg'da dünyaya geldi. Babası sosyal psikolog ve akademisyen Nuri Bilgin, annesi diplomat Şafak Atayman'dır. Doğumundan kısa bir süre sonra anne ve babası ayrıldı, annesi tarafından büyütüldü. Soyadı olarak annesinin adını kullandı.

Ortaokulu annesinin görev yaptığı Madrid'de, liseyi Ankara Atatürk Anadolu Lisesi'nde tamamladıktan sonra, ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümünü bitirdi. Yüksek lisansını aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Bölümünde yaptı. "Bektaşi ve Mevlevi Düşüncesinde Döngüsel Evren ve Kadınsılık Anlayışı" üzerine master tezinin ardından; ODTÜ Siyaset Bilimi bölümünde doktorasını tamamladı. Doktora tezi, "Türk Modernleşmesinin Kadın Prototipleri ve Marjinaliteye Tahammül Sınırları" başlığını taşıyordu. Elif Şafak'ın İslamiyet, kadın ve mistisizm hakkındaki yüksek lisans tezi Sosyal Bilimler Derneği tarafından ödüllendirildi.

Yüksek lisans çalışması sırasında Kem Gözlere Anadolu (1994) adlı öykü kitabını ve ilk romanı Pinhan'ı (1997) yayımladı. Bu eserle Kombassan Vakfı tarafından verilen 1998 Mevlana Büyük Ödülü'nü kazandı.

Doktorasının ardından İstanbul'a taşındı ve Şehrin Aynaları'nı (1999) yazdı. Bir süre İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde "Türkiye ve Kültürel Kimlikler", "Kadın ve Edebiyat" konularında dersler verdi.

2000 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Ödülü'nü kazanan Mahrem romanı ile geniş okur kesimi tarafından tanındı. Bunu iki yıl ara ile yayımlanan Bit Palas (2002) ve İngilizce olarak yazdığı Araf (2004) adlı kitapları izledi.

Sanatçılara verilen bir bursla doktora sonrası çalışması için ABD'ye giden Şafak, çeşitli üniversitelerde dersler vermiştir. 2003-2004 akademik yılı boyunca Michigan Üniversitesi'nde yardımcı doçent olarak bulundu ve ders verdi. Ardından Arizona Üniversitesi Yakın Doğu Araştırmaları bölümünde yardımcı doçent olarak görev yaptı. "Edebiyat ve Sürgün", "Bellek ve Politika", "Müslüman Dünya'da Cinsellik ve Toplumsal Cinsiyet" konulu dersler verdi.

Şafak, 2004 yılında beş yazarın (Murathan Mungan, Faruk Ulay, Elif Şafak, Celil Oker, Pınar Kür) ortak kaleme aldığı bir roman projesinde yer aldı, bu roman Beşpeşe adıyla yayımlandı.

2005'te Med Cezir adlı kitabında kadın, kimlik, kültürel bölünme, dil ve edebiyat hakkında yazılarını bir araya getirdi. Aynı yıl Referans Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can Sağlık ileBerlin'de evlendi.

2006'da yayımlanan "Baba ve Piç" adlı romanını İngilizce olarak kaleme aldı. Türk-Ermeni ilişkilerini inceleyen bu roman nedeniyle hakkında Türklüğe hakaret ettiği gerekçesi ile dava açıldıysa da, suçun yasal unsurlarının oluşmadığı ve delil bulunmadığı gerekçesiyle beraat etti. Aynı yıl Şehrazat Zelda isimli kızı dünyaya geldi. Doğum sonrası yaşadığı depresyonu, İngilizce olarak kaleme aldığı Siyah Süt adlı otobiyografik romanda anlattı. İki yıl sonra oğlu Emir Zahir'i dünyaya getirerek ikinci kez anne oldu.

2009 yılının Mart ayında yayımlanan AŞK isimli roman, Türk edebiyat tarihinin en kısa sürede en çok satan edebi eseri ünvanına sahip olmuştur.

2009 yılı sonunda, sekiz romanı ve ilk deneme kitabı Med Cezir'den seçilmiş paragrafları bir araya getirdiği Kağıt Helva adlı kitabını yayımladı.

2010 Kasım ayında Firarperest adlı deneme türündeki ikinci eseri piyasaya çıktı. Eserin içindeki illüstrasyonlar M. K. Perker'e aittir.

2011 yılında Doğan Kitaptan "İskender" isimli eseri piyasaya çıkmıştır. Kitabın kapak resminde, makyajla erkek haline gelen Elif Şafak'ın kendi fotoğrafı vardır.

Sanatçı, Türkiye'de çeşitli günlük ve aylık yayınlarda yazmaya devam etmektedir. 1 Mayıs 2009 tarihinden bu yana Habertürk gazetesinde ve aynı gazetenin "HT PAZAR" adlı ekinde yazılarını yayınlamayı sürdürür. Bu gazetede yayımlanan deneme türündeki yazılarından oluşan bir seçki, M.K Perker illüstrasyonlarıyla birlikte 2012 yılında Şemspare adıyla yayımlandı.
"Birinin korkulardan, evhamlardan bahsettiğini dinlemen onu esnerken seyretmeye benzer. Daha onunkiler bitmeden bir bakarsın sen kendininkileri saymaya başlamışsın."
Her hakiki aşk, umulmadık dönüşümlere yol açar.
Aşk bir milad demektir.

Şayet "aşktan önce" ve "aşktan sonra"
Aynı insan olarak kalmışsak
Yeterince sevmemişiz demektir.

Birini seviyorsan onun için yapabileceğin
En anlamlı şey
"Değişmektir!".

O kadar çok değişmelisin ki , sen sen olmaktan çıkmalısın...
"Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?
424 syf.
·4 günde·3/10 puan
Elif Şafak'ın bu kitabı kitaplığımdaki diğer kitaplarla karşılaşsaydı ne olurdu? https://youtu.be/VGYcmopyu4s

Elif Şafak'ın son romanı. Kendi adıma da ona ait kitaplardan okuduğum ilk ve son roman olmuş oldu maalesef. Hatta hep beraber heceleyebiliriz bu romanın yazılma nedenini : Ti-ca-ri kay-gı.

Kitapta geçen bazı cümleleri her ne kadar beğenmiş olsam da bu kitap tam bir Türk dizisi kıvamında. Çünkü her şey yüzeysel. Aşırılıklardan kaçmak isteyip de farklı olmayı arzulayan, üçüncü yoldan gideyim derken aşırı sıkıcı ve sıradan bir yazara dönüşen, aynı zamanda da yapay bir heyecana sahip biri gibi hissettim kendisini. İnternete, Türkiye'de en çok konuşulan konular enter yazıp din, İslam, ateizm, Mevlana, bomba, patlama, silahlı baskın, muhafazakar, laik, tarikat, siyaset, spor, yobaz, günahkar, kadın hakları, bekaret, evlilik, feminizm, eşitlik, adalet vs. gibi anahtar kelimeleri derleyip bir kitap çıkarmış gibi bence. Bu yönüyle tam bir ticari odaklı roman olduğunu düşündüm. Çünkü neredeyse her kesimden insana ve ideolojiye yönelik kelimeler mevcut. Hatta romanda inanan kişinin karşıtı inanmayan olarak değil de, "günahkar" olarak düşünülmüş. Bak sen.

"Büyük skandal! Az sonra! Sakın kaçırmayın!" gibi bağıran fakat sonrasında hiçbir şey çıkmayıp size programı izletmeyi başarmış olan magazin programları kıvamında aynı zamanda. Skandal diye diye sizi kitapta tutmaya çalışıyor fakat sonrasında skandalı gördüğünüz zaman magazin programlarını izlediğiniz anda verdiğiniz tepkiyi veriyorsunuz. Yani televizyonu kapatmak istiyorsunuz. Kitabın sonları ve olayla alakasız bir başka bir olay da kalitesiz Amerikan filmlerinin sonu kıvamında. Kitapta varmanın değil yollarda olabilmenin önemli olduğunu savunuyor sayın "Shafak" fakat kitabını oluşturan yola sadık kalmamış, saçma bir şekilde sonlandırmış kitabını bence.

Kitapta epey yerde sözü geçen siyaset eleştirileri de mevcut. Otoriterleşen siyasetin elit kesimi çok ama çok kaygılandırdığına dair bir monolog gibi olmuş adeta. Yani daha doğrusu olmamış be Shafak. Ama Türk insanının her baktığı yerde komplo teorisi aramasından bahsetmesini sevdim, gerçekten de artık böyle olduğumuzu düşünüyorum.

Dini yönden de bir kaç dokundurma var kitapta. Fakat kendisi ne kadar doğrudan belirtmiş olmasa da Müslüman kesime yönelik bir yobazlık genellemesi yaptığını hissettim. Bence her inanışın yobazı vardır. Araştırmayan, hakikati sorgulamayan, bildiklerini tahkik inanç doğrultusunda değerlendirmeyen her inanıştan kişi bir yobaz olabilir bana göre. Ne kadar biraz ondan biraz bundancı muslimus modernuslar varsa ateistus modernuslar da var, agnostikus modernuslar da var. Kitabın bazı kısımlarında feminizm propagandası yaptığı yerler de mevcut. Hatta "Din hep erkekleri kayırıyordu." diyor kendisi. Bu yüzden de muhtemelen kendi düşüncesine göre İslam'da erkekler ve kadınlar eşit değildir. Sayın Shafak'a şu videoyu hediye ediyorum : https://www.youtube.com/watch?v=CCmeRwJuNF0 Ayrıca Tanrı'nın, O'nun ismi kullanılarak hem de insanın insanı katletmesine izin verdiği gibi bir düşünceye sahip olduğu için de ona şu ayeti sunmak istiyorum : "Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler." Nahl Suresi / 61. ayet

Verdiğim 3 puanı neden verdiğime gelecek olursak. Sorgulama olayının yoğunluğu hoşuma gitti aslında. Zamanında ben de inanç konusunda kaybolmuşçasına yaşayan bir insan olduğum için sorgulama konusundaki gidip gelmeleri kendi geçmişime yakın buldum, ailesinden gelen bilgilerle değil kendi arayışından sonuçlar çıkarmak isteyen birisini anlattığı için. Bir de her inanıştan bir insanın bir masa etrafında kendilerine tartışma konusu verilerek tartışmaları beğendiğim noktalardan oldu. Kitabı sadece bu yönüyle olumlu yönde ütopik buldum. Ayrıca öğrenciyken bütün Tanrı sorgulamalarının ortak bir merkezde buluştuğu bir topluluk merkezi projem de bulunduğu için kitabı sadece bu yönüyle kendime yakın hissedebildim.

Sonuç olarak, hafifmeşrep ve popülist bir üslupta edebiyata sahip kendisini bir daha okumayı düşünmediğim için kendisine minnettarım. Zira başka ve çok sayıda değerli yazarlar varken kendisine bir daha vakit ayırmayacağımın farkındalığını kendisi bana sağlamış oldu.
420 syf.
·1 günde·10/10 puan
Elif şafak aşk adında bir kitap yazmıştı yıllar önce. Bir hevesle aldım ama nasıl olduysa Taksim-Mecidiyeköy metrosunda kaybettim. Okumak bugüne nasipmiş. Bizim gibi aşk için kurşun atıp kurşun yiyen insanları tatmin edecek sözcük bulmak kolay değil ama Üstad Elif Şafak kalemi titretmiş resmen.

İki paralel öyküden oluşan kitap biri 2000'li yıllarda Boston-Amsterdam hattında, diğeri 1240'larda Semerkant-Bağdat-Konya hattında geçiyor. Kitap genel itibariyle tasavvuf modunda ilerliyor. Bu tür eserleri seviyorsanız eğer hala geç değil alın, açın okuyun.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
420 syf.
·1/10 puan
"Ne olursan ol gel, benim yanımda fitne vardır dayanabiliyorsan gel"

Hani dillere plesenk ettiğiniz sözün orjinali budur... Celaleddin Rumi, aşkın olduğu yerde fitnenin de olduğunu iyi bildiğinden, baştan uyarmıştır. Aşk'da fitne vardır evet, aşkın olduğu yerde fitne kaçınılmazdır... Hele ki aşık olmadan, tasavvuftan birhaber iken bu mecralara girersen, fitne olmaman mümkün değildir!

Bir konuda neden kitap yazarsın? Çünkü söyleyecek birşeylerin vardır. Bilirsin, vakıfsındır, konuşmak istersin, yıllarca bilginin ve emeğin zihninde oluşturduğu ağırlığı bu sayede atarsın üzerinden. İmam Gazali gibi, 40 yıl içinde olduğun, araştırdığın, yaşadığın konuyu altmış küsür yaşında kaleme alırsın... Günümüzde ise kitap yazmak eskilerin "fikir işçiliği" dediği çizgiden öyle bir uzaklaşmıştır ki, önüne gelen bilmediği konularda dahi eser yazarak kısa yoldan köşeyi dönmeye çalışmaktadır. Kitaplar para kazanmak için yazılır hale geldiğinden, ticari meta statüsüne koyulmuş, para ne yönden geliyorsa kitap simsarları o yöne set kurmuştur. Son yılların en popüler konusu da malumunuz tasavvuf'dur. Milleti öyle bir tasavvuf sevdası sardı ki azizim, resmen tasavvufla yatıyoruz, tasavvufla kalkıyoruz. Bunu gören fırsatçılar da boş durur mu, bu konunun cahilleri bile üst üste kitaplar yazarak tabi ki tasavvufu satacaklardır. Şimdi örneklerle tasavvufu satan bir kitap nasıl yazılır onu inceleyeceğim. Örneklerle izah edelim, kararı siz okurlar versin...

Eserin daha girişinde, Elif: "Mesneviyi şerh edenlerin çoğu bu ölümsüz eserin “b” harfiyle başladığına dikkat çeker. İlk kelimesi “Bişrev!“dir. Yani “Dinle!” Tesadüf mü dersin ismi “Suskun” olan bir şairin en kıymetli yapıtına “Dinle!” diye başlaması. Sahi, sessizlik dinlenebilir mi?"
Gibi bir şey yazmıştır. Kendisinin Celaleddin Rumiyi tanımadığı daha buradan bellidir. Konuyu duygusal açıdan ele almak yerine tarihsel olarak bir kere dahi incelemiş olsa idi, Celaleddin Rumi'nin bu sözü Kur-an'ın ilk ayeti olan "ikra" yani (oku-söyle) kelimesine atıf olarak yazdığını bilirdi... Dakika bir gol bir. Neyse, devam edelim.

Biraz daha ilerliyorum ve Elif gene beni şaşırtmayarak diyor ki: "Tıpkı o zamanlar olduğu gibi, bugün de nicelerinin “kâfirlere karşı savaşmak” olarak tanımladığı zahiri bir cihaddansa, insanın kendi içine yönelerek olgunlaşmasını hedefleyen bâtınî bir cihat üzerinde durdu" Diyerek saçmalamıştır. Oysa Celaleddin rumi "Ben Musa gibiyim, bu Mesnevi de Asa-yı Musa gibidir, ben bu Mesnevi ile düşmanlarımı yendim(galebe çaldım)" demiştir. Üzgünüm Elif hanım ama, Celaleddin Rumi, zahiri savaşı hoş görmeyen birisi değildir. Tarihsel kayıtlara göre Moğollar'dan 5.000 altın aldığı sabittir. Selçuklu ileri gelenlerine düşman olmakla beraber, kendi oğlunun da öldüğü ve Moğollara karşı yapılan bir savaşta oğlunun ve beraberindekilerin ölümünü "bir eşek geberdi, bir köpek geberdi" şeklinde müjde edasıyla sevinçle karşılamıştır. Hatta kendi öz oğlunun cenazesine de katılmamıştır! Neyse, devam edelim...

İlerleyen satırlar da: " Zaten Allah’ta kendini kaybetmekle aklını kaybetmek arasında incecik bir çizgi vardır demezler mi?" şeklinde bir ibare var. Öncelikle insanın Allah'da fena bulması denen tasavvufi tabir, insanın deli olması değildir. Bilakis, Allah, Kur-an'da Peygambere hitaben "sen deli değilsin" demekte, peygamberlere deli yaftası yapıştıranlar da kızmaktadır. Kur-an'a göre, Allah adamlarına deli diyenler aslında kafirlerdir.! Devam edelim...

"Biz size şah damarınızdan daha yakınız demiyor mu? Allah gökte fersah fersah ötelerde bir tahtta oturmuyor ki. Her an her yerde ve hepimizin içinde. O yüzden asla terk etmez bizleri. Kendi Kendisini nasıl terk edebilir ki..." Şeklinde ki ibareye gelip afallıyorum. Allah'ın bize yakın olması, mesafe cinsinden değil, Allah'ın bizi bilmesi ve bizim de onu bilmemiz şeklinde ifade edilmiştir. Burada ki yakınlık, Allah'ın her an her şeyi bilmesi nevindendir. Ayrıca Allah, içimizde değildir. Buna dair Allah ve Peygamberin sözü yoktur. Eğer Allah içimizde ise, cehennemde insanlar içlerinde Allah olduğu halde yanmaları söz konusu olur. Allah kendisini mi yakacaktır? Allah insanın kendisi değildir. Hz. Ali, insan Allah'ın kendisidir diyenleri idam etmiştir. Neyse, devam edelim...

Elif, tasavvufa bu kadar yoğunlaşmaktan sıkılmış olacak ki, hikaye de, ara ara abd'de Mrs. Rubinstein'ın evinde şarap muhabbetine giriyor. David'in pahalı şarapları açılıyor falan... "Rubinstein" soy adını duyunca eser acaba Yahudi Holocaust'uyla alakalı mı diye kendi kendime soruyorum, ne alaka yani Rubinstein? Tamam Elitsin! Neyse devam edelim....

Elif, Şems'in ikinci kuralını ifade ettiği bölümde Celaleddin rumi'nin "Hamdolsun sana ki Şeytanımı Müslüman ettim." dediğini rivayet ediyor. Öncelikle Celaleddin Rumi'nin böyle bir söz söylemesini rivayet etmeyi bırakın, Rumi'nin kendisinin böyle bir söz söylemesi dahi iddialı bir laftır. Rumi'yi peygamber yerine koymaktır. Bu özellik Hz. Peygambere ait olmuş olup, dört halife dahi böyle iddialı bir söz söylememiştir. Tasavvufi manada inceler isek, her insanın bir şeytanı vardır. Hz. Resulullah'ın yoktur. Bunun alameti ise, peygamberin gölgesinin olmamasıdır. Bir sır olarak, kişi; benim şeytanım yoktur-benim şeytanım müslümandır diyor ise, o kişinin gölgesi olmaz. Tasavvufun Sultanı Abdülkadir Geylani'nin dahi şeytanı vardı...

“Tebrizli Şems, müjde! Duaların kabul olundu! Hazırlan, Bağdat’a gideceksin” dedi bir ses. Tanıdım onu. Çocukluğumun koruyucu meleğiydi" Aslında bu ifadeleri gördükçe sıkılıyorum. Yani bu kadar hata, eseri hatada emsalsiz bir yere koyuyor. Bir kere kitapta pekçok yerde değinildiği üzere Şems, Konya'ya Kayseri üzerinden gelmiş, Kayseri'de 3 ay kalmış, bu 3 aylık dönemde de Moğolların Kayseri'yi fethini organize etmiştir! Tarihsel olarak gerçek budur. İkincisi herkesin koruyucu meleği vardır. Hafaza melekleri diyoruz, ama görmemiz veya onlarla konuşmamız söz konusu değildir! Kim, nasıl uyduruyor bunları aklım almıyor, hafaza meleklerinin görevi, insana yol göstermek falan da değildir.

“Şeriat kandil gibidir” dedi Şems-i Tebrizî. “Nuruyla aydınlatır. Ama unutmamalı ki kandil karanlıkta yürürken önünü görmeye yarar. Şeriattan sonra tarikat gelir. Tarikattan sonra marifet. Marifetten sonra hakikat! Şayet ana istikamet unutulur ve insan şeriatı araç değil amaç sayarsa, o kandilin ne faydası kalır?” Bakın bir Hak Adamı böyle söz etmez. Bu ifade Allah'ın kanunlarını hafife almaktır. Tasavvufi ıslahatta, bir kişinin ehli şeriat kapısından, ehli tarikat kapısına vardığının alameti, şeriatı hor görmemektir...

Şems-i Tebrizî doğruldu, görünmez bir kitaptan risale okurcasına düzgün bir sesle izah etti: “Peygamber Efendimiz Kuran’ın yedi boyuttan okunabileceğini buyurmuştu. Biz bu yediyi dörtte toplarız. Üçüncü Kural: Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonraki bâtınî mana. Üçüncü bâtınînin bâtınîsidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye" Bir kere, Hz. Peygamber, Kur-an'ın yedi boyuttan değil, yedi kıraatten okunabileceğini beyan etmiştir. Ne boyutu? Bugün ülkemizde okunan Kur'an, mesela asım kıraatidir. Kuran'ın okunma usulüyle alakalı dilbilimsel bir meseledir. Diğer konu ise, Kuran, Allah'a göre açık bir kitaptır! Kelimelerin altında, yalnız bazılarını bilebileceği batıni anlamlar olduğu iddia etmek, İslam akidesine göre, küfürdür. Bunu söyleyenin tövbe etmeden ölmesi halinde işi zordur!

“Ama ben rüya görmem” diye tekrarladı Şems. “Allah’la mutabakatımızın parçasıdır. Çocukken kâinatın kimi sırlarının bir önüme serildiğine şahitlik ettim. Bunu anneme babama anlattığımda hiç hoşlarına gitmedi, hayal gördüğümü söylediler. Sırrımı arkadaşlarıma açayım dedim, onlar da ‘ya hayalcinin ya yalancının tekisin’ dediler. Hocalarıma danıştım ama onların tepkisi de farklı olmadı. En nihayetinde anladım ki
insanoğlu fevkalade bir hâl işitti mi ona ‘hayal ya da rüya’ der, geçer.”
Bakın burada da bir yanlışlık söz konusu, Şems, çok rüya gördüğü için hayal ile gerçeği karıştırıyordu. Hani, yaşanılan bir olayın rüya mı, gerçek mi olduğu hususunda endişelenirdi. Bu sebepledir. Kendisinin üstünlüğü gibi aktarılan olay, aslında Şems'in korkması neticesi vuku bulmuş, insani bir olaydır.

"Kâinattaki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir."
Allah'ın heryerde olduğu görüşü, şia akaididir. Allah her yerde ise, her yer Allah olmuş olur. Allah'ın ilmi ile heryerde olması, heryerde olması anlamına gelmez. Dünya fanidir, Allah ise fani değildir. Sünnete muhalif sözlerdir bunlar... Neyse devam edelim...

“Ama ilm-i ledun bir yere akmazsa şayet, beklemiş bir vazonun dibindeki acı su gibidir. İçimde biriken ilmi paylaşacak bir can yoldaşı bulmak için Allah’a çok dua ettim. En sonunda Semerkand yakınlarında bir handa bir sır fısıldandı kulağıma. Kaderimin tecellisi için Bağdat’a gitmem söylendi"
İlmi ledün? ilginç :) bunların ilm-i Ledün dediği şey, okumadan, ilim tahsil etmeden her şeyi bilmektir. Yorumu size bırakıyorum. Fısıldayan kim? Burası da tuhaftır, Sanki Peygamber gibi, Allah ile karşılıklı dialoglar falan yaşanıyor :)

"Dünyadaki onca husumeti, karmaşayı düşününce, hele bir yandan Haçlısı, bir yandan Moğolu saldırırken, pek çok insana bu imkânsız bir hayal gibi gelmişti. Neler görmedik ki bugüne değin: Hıristiyan Müslüman’ı, Hıristiyan Hıristiyan’ı, Müslüman Hıristiyan’ı, Müslüman Müslüman’ı kesmedi mi? Dinler, mezhepler, kabileler, hatta kardeşler savaşmadı mı? Mamafih, Keykubad dirayetli bir hükümdardı."
Daha önce de değinmiştim, Şems ve Rumi; Moğol yanlısıdır. Hatta Moğollar, o dönemin hilafet merkezi Bağdat'ı ele geçirdikten sonra, Rumi'yi Şeyhüş Şua yani Anadolu velilerin lideri seçmişler, Rumi'ye beyat etmeyen tüm Şeyhleri, aileleri ile beraber öldürmüşlerdir. Konu Keykubat Sultana gelmişken, Şems'i öldürenlerden bir kaçı, Keykubat'ın adamıdır. Mesela birisi Keykubat'ın veziridir. Şems'in kafasını kestikten sonra, bedenini evinin bahçesindeki kuyuya atmıştır. Bu beden, bugün bile! o kuyudadır. Yazarın iddiaları bu açıdan gülüçtür.

"Feriddüdin-i Attar hazretleri şöyle demişti: Çok geçmeyecek, bu oğlan âlemin yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler salacak."
Bakın bu sözün 1243'de söylendiği rivayet ediliyor. Bilmeyenler için, Attar 1229'da vefat etmiştir. Tarihsel olarak böyle bir söz söylemesi, zaman ve mekan açısından mümkün değildir.

"...sana bir yoldaş gerek” dedim ve Kuranı Kerim’de yazan bir
hükmü hatırlattım: “Mümin müminin aynasıdır."
Bu konuda ayrıntılı alıntı da yapmıştım. Kuran'da böyle bir hüküm yoktur. Bu söz hadistir.

Kitabı incelerken, baştan sona onlarca kısımın altını çizdim ama inanın bu hataları zikretmek dahi beni yordu. 100'lü sayfalara gelince vazgeçtim. Kitap hakkındaki yorumum tek kelime ile ifade etmek gerekirse "facia" dır. Diğer bir ilginç mevzu da,
Elif Şafak isimli yazarın? eskiden beri aslen erotizm üzerine kitaplar yazmasıdır. Bakın bu, şahsımı kesinlikle ilgilendirmiyor. Ama, asıl alanı popüler/sekiler konular olan, erotizmi bir unsur olarak değil de bir esas olarak işlemiş, Mahrem isimli eserinde pedofili sapıklığını dahi maalesef yazmış, iğrenç satırlar kaleme almış bir kişinin, -Buna rağmen- günün birinde tamamen fransız kaldığı tasavvuf konusunda bir eser kaleme almaya çalışmasıdır. Bu durum, eseri ilk gördüğümde, hafiften şaşırmama sebep olmuştur :) Para sen nelere kadirsin sözü de istemeden ağzımdan kaçmıştır. Yani, Türk mutasavvıflarının tarihini kaleme alan Fuad Köprülü Hoca'nın bile tasavvufu yaşamadan, tasavvuf hakkında eser yazdığı için eleştirildiği bir dünyadayız. Pedofili unsurları içeren kitap yazmış bir şahsın tutup da, araştırmadan, etmeden böyle bir eser yazmaya çalışması tam manasıyla bu eseri çöp konumuna düşürüyor. Onlarca büyük hata sözkonusu. Anladığım kadarı ile, yazar Şems'in 40 kuralı isimli makalat'ı oturup okumuş, kısa bir internet bilgisiyle de kitap yazmış çıkmış. Oysa makalat ne demektir? Bir kişi hakkında, o öldükten sonra, çevresindekiler tarafından söylediği rivayet edilen! sözlerin derlenmesidir. Bu derlenme de böyle bir eser için yeterli değildir. Kurgunun kurgusu olmaz!
Yani, dervişler oturup hıyar, domates, patlıcan soyuyolar... Ki o tarihte anadolu da bu sebzeler yoktu. Dervişler birbirleriyle lanlı lunlu konuşuyolar, kerhanenin yerini sormalar... falan :) Ya sabır. İfadeye bakın:

"Orostopollar ne zamandan beri vaaz dinlemeye camiye gider oldu?” diyecekti. Ne zaman böyle alay etse öyle bir gülme
krizine tutulur ki yüzü patlıcan moruna döner."

İncelemeyi sabırla yazdım, sabırla okuyacak arkadaşlara da teşekkür ederim. Çok çok daha uzun yazacaktım ama kitap o denli sınırlarımı zorladı ki daha fazla tahammül edemeyip bıraktım. İyi günler dilerim.
424 syf.
·7/10 puan
“Sadece sizin gibi düşünen/konuşan insanları okuyorsanız, okumuyorsunuz demektir.”
“Bebekken verilmeyen konuşma hakkı büyüyünce de verilmiyordu aslında.Hep başkaları dolduruyordu bilgilerimizi bizim adımıza.”
“Bazen kendi zihninden korkuyordu
doğrusu.Düşündüklerinden,yapabileceklerinden...”
Kitap incelemesine altını çizdiğim birkaç satırla başlamak istedim.Kitabı aldığımda konusu hakkında çok fazla bilgi sahibi değildim,okumaya başladığımda konusu çok farklı ve birbirinden apayrı dünyaların güzel bir şekilde bir arada yer aldığını görüyoruz.Kitapta o farklı mozaiğin hikayesi anlatılıyor.Elif Şafak diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserinde de okurları düşündürüp,kafalarında soru işaretlerinin oluşmasına neden oluyor.En çokta yazarı bu yüzden okuyorum çünkü sorgulamayı unutuyoruz,aklımız tembelleşiyor.Bu gerçekten yapmamalıyız insan düşündükçe vardır ve kendini besler.Genel olarak Atatürkçülük,feminizm,hümanizm,rasyonalizm ve dindarlık gibi konular üzerinde durulmuştur.Konu olarak Peri,Mona ve Şirin isminde üç kız arkadaşın Oxford’da tanışmalarıyla başlayan olaylara yer verilmiştir.
Mona : Muhafazakar ve çok yönlü biridir.
Peri : Mona ve Şirin arasında kendi düşüncelerini bulmaya çalışan biridir.
Şirin :Özgür ruhlu biridir.
Üç karakterin kadınsal,siyasi ve dini düşünceleri,kimlik kazanımını,doğu-batı sorunu ve kadın-erkek ilişkilerini bakış açılarıyla kaleme almıştır.Yani yazar güncel ve herkes tarafından tartışılan konuları konu edinmiştir onun için okuyucular yabancılık çekmemektedir ancak bazen yazar kendi görüşlerini belirtmek üzerine o kadar uzun yazmış ki roman okuduğunuz unutuyorsunuz.Onun için çok fazla beğenemediğim bir eser oldu.
Keyifli Okumalar Dilerim
420 syf.
·29 günde·3/10 puan
Bir kitabi, 1 ayda bitirerek kendi kişisel rekorumu kırdım evet...
Bu kitaba 3.'ye para veriyorum. İlki benden okumaya daha cok hevesli birine ödünç verildi geri gelmedi, ikincisini yine seneler evvel aldim bi kaç sayfa okudum ve Altinoluk plajlarinda hacilattim veya unuttum akibeti hakkinda hic bi bilgim yok. Elimde bulunan 3.yü bitirebilmenin hakli gururunu yasiyorum.
Şimdi;
Elif Şafak sevdiğim ve kalemini iyi bulduğum bir yazar değil. Benim için yokluğu da varlığida bir.
Toplumun ortak değeri olan ( en azindan bir kisminin) tarihi karakterlerin yazarlarin hayal gücune veya kafalarina gore hayat bulmasina karşiyim. O yüzden tarihi romanlari roman olarak okumakta güçluk çekiyor ve değerlendirme yapmami etik bulmuyorum. Kitap nereden bakarsaniz bakin önceden konu hakkinda bilgisi olanin elinde kaliyor.
Umutsuz ev kadinlarini hedef kitlesi yapan bir roman işte....
Okudum yarim biraktim, üstune 3 farkli kitap okudum anca bitirdim.
O kadar sig bir kitap ki.
Şems'in babasina " gicik" olduğunu söylediği, Rumi'nin oğullarinin "Berkecan'a dönüştüğü, önemli yan karakterlerden birinin dedesi yasinda bir adama aşik olup karasevda'dan öldü mü kaldimi belli olmadigi buram buram Elif Şafak basitliği kokan kitap. Kimya Hatun'a aleni aleni hakaret edilmiş bence. Bir de bu kitapta Kimya Hatunun Mevlanaya hizmetci- evlatlik verildigi yazilmiş. Ben Kerra Hatun'un ilk evliliginden olankizi diye biliyordum. Onunla ilgili bir kitap okuyup, Selcuklu Tarihi hocasina sormustum. Üstüne çok muhabbet etmiştik. Yani Elif Şafak burada uydurmuş.
İlla uydurcaksan yine ayni konseptte hayali insanlar üret d'mi ama?
Ella'ya da ayri bir sinir oldum. Bu Elif Şafagı zerrece anlamiyorum ideali, hedefleri ve düsünceleri ne bilmiyorum. Adeta bukelamun kadinlardan. Mevlana, sems ve diger karakterlerin konusturuldugu sahneler o kadar kötü ki.. kötü yani. Orada mevlana degil Elif Şafak konusuyor.... Bitti kurtuldum. Oh.
480 syf.
·3 günde
Elif Şafak'ın daha önce okuduğum kitaplarından biraz farklı. Kitap Kanuni döneminden başlayarak Mimar Sinan ve kalfalarından Cihan üzerinden oluşturduğu kurguyla o dönemi farklı bir gözle anlatmaktadır. Cihan'ın masumane Mihrimah aşkını anlatırken o dönemle ilgili olumsuzluklara ve entrikalara da vurgu yapmıştır. Yazar akıcı bir üslup kullanarak okurları sıkmadan yazdığı bu kitabı okurken ben keyif aldım. Tarihi roman seven okurlara öneririm.
420 syf.
Popüler kültürün edebiyatı getirdiği durumu özetleyen, buram buram yapmacıklık kokan bir eser. Bence aşk bu değil, Mevlana'nin Aşk'ı zaten bu değil. Elif Şafak ise Mevlana hakkında bırakın kitap yazmak onu agzina alacak yetkinlikte birisi de değil.
Mevlana ve Aşk kavramını öğrenmek isteyenler bunu bizzat Mevlana'nin kendi eserlerinden öğrenmelidir.
392 syf.
·6 günde·4/10 puan
Kitabın kurgusunu gerçekten çok beğendim yani yazarın olayları birbiri ile bağdaşlaştırması etkileyiciydi. Ama kitabın içeriğini değerlendirecek olursam hoşuma gitmeyen birçok yer vardı ve asıl sinir olduğum bir diğer husussa Elif Şafak' ın bazen neden böyle yaptığını anlayamıyorum. Kitaplarında İslam dininde olmayan ama sanki İslamda varmış gibi gösterilen birçok yerler vardı ve bu benim hiç hoşuma gitmedi. Yani amacım Elif Şafak' ı kötülemek değil. Sadece eğer İslamı biliyor ise okuyucuya doğru bilgi aktarsın fakat eğer bilmiyorsa hiç İslama girmesin okuyucuya yanlış bilgiler vermek hiç hoş değil. Bu konuda fazla sevmediğim türden bir yazar çünkü sadece bu kitabında değil diğer kitaplarında da bu probleme rastlamıştım.

Kitap kurgu olarak etkileyici, içerik olaraksa sıradan bir kitaptı. Genel anlamda beğendim.
156 syf.
·Puan vermedi
Sakız Sardunya
...
Ne zaman sınıfta öğretmen yoklama yapsa, zavallı Sakız Sardunya utancından yerin dibine geçiyordu.
“Kerem?”
“Burada öğretmenim!”
“Nazlı?”
“Burada öğretmenim!”
“Sakız Sardunya?”

Sıra ona geldiğinde bütün sınıf hep bir ağızdan bağırıyordu. “SAKSIDA!!!!”

Böyle zamanlarda Sakız Sardunya ağlamaklı oluyor, buralardan kaçıp gitmek istiyordu. Uslu bir çocuk olduğu için böyle fena şeyler yapmıyordu tabii. Onun yerine başını önüne eğip, sırasında sessizce oturuyordu.
...

Kitabın konusu ilgimi çekmişti. Aşina olduğum bir durumdu. İsmi bir çiçek olmasına karşın, ismini  beğenmeyen bir kız çocuğunun hikayesiydi.. Kendi kendime hikayeyi okurken  "Eminim O çocuğun neler hissettiğini, o anlarda en iyi ben anlardım." derdim. Çünkü çocuklar gerçekten de bazen isimlerle alay etmede, senin üzüldüğünü görmezden gelerek, çok acımasız olabiliyorlar.  Nereden mi biliyorum? Kendimden..

Ama zamanla alışıyorsun, eğer ki çocukların ismin konusunda alaylarına aldırmaz tepki vermezsen, zamanla onlar da, isminle alay etmeyi bırakıyorlar. Sakız Sardunya 'da da aynı öyle oldu. O da arkadaşlarının ismiyle alaylarına tepki  vermeyi: üzülmeyi bıraktı, çocuklar da O' nunla alayı bıraktı.

Sakız Sardunya çok meraklı ve çok soru soran bir çocuk. Evet bu kız cocuğuyla, bir benzer bir özelliğimiz daha: çok soru sormak.

Sardunya kitaplara çok düşkün bir çocuk. Hal böyle olunca bilgisi bazen bir yetişkini aratmıyor. Merak ediyor, sorguluyor, öğreniyor. Tabi sorularıyla yetişkinleri bazen çileden çıkarıyor orası ayrı..

Sakız Sardunya hayvanları da çok seviyor ama gelgelelim, evleri bir apartman dairesinde olduğu için kedi, köpek gibi hayvanları orada beslemek pek mümkün değil. Babası da O'na kıyamayıp iki tane su kaplumbağası alıyor. İsimleri mi? Gece ile Gündüz.

Daha önce Sakız Sardunya'nın kitaplara düşkünlüğünden bahsetmiştim. Bir gün yolu kütüphaneye düşüyor ve orada, kitapların arasında renkli ışıklı bir küreye rastlıyor ve Sakız Sardunya bu küreyle, okuyucuyu da peşine takarak, fantastik bir atmosfere doğru yolculuk ediyor. O'nunla birlikte biz de soluğu 8. Kıta  düşler ülkesinde alıyoruz .

Yazarında belirttiği gibi en güzel düşleri çocuklar kurar.
O da Ne? Bir sorun var.
...
Yurt dışından binbir zorlukla getirdiğimiz yaratıcı fikirler kayboldu.”
Kalabalıktan üzgün sesler yükseldi.
“Ama moralimizi bozmayacağız. Pes etmeyeceğiz. Dostumuz Sakız Sardunya bize cesaret verdi. Siz çocuklar dilediğiniz gibi yazın, çizin, boyayın. Resimler ve kelimelerle hikâyeler geliştirin. Şiirler, şarkı sözleri, bilmeceler, fıkralar yazın, Sizin yaratıcılığınız sayesinde sekizinci kıta yeniden canlanacak. Buna inanıyorum.”
...

Çocuklar başlıyor, 8. Kıtanın sorununu çözmeye..

...
“Şehirdeki bütün çocuklara kâğıt kalem verin,” dedi Sakız Sardunya. “Onlan özgür bırakın. ‘Sen çocuksun yapamazsın, sen çocuksun anlamazsın’ demeyin. Anlatın. Konuşun. Yüreklendirin. Yapabilirsin,’ deyin. Cesaretlendirin. Hikâye anlatmaya, masal uydurmaya, şiir yazmaya, resim yapmaya teşvik edin. Eminim harika fikirler bulacaklar.”
...

Hakikaten de çocukları özgür bıraktığında içlerinden yükselen cevherle hayatta aşamayacakları hiçbir güçlük yok. Yeter ki onlara inanalım, güvenelim. Onlara destek olalım.

Netice itibariyle, çocukların 8.kıtadaki sorunları çözmede ettikleri mücadeleyi ve aldıkları dersleri okuyunca kitabı gülümseyerek bitiriyorsunuz.

Keyifli okumalar dilerim, Sevgiyle kalınız.  ◕‿◕

Yazarın biyografisi

Adı:
Elif Şafak
Tam adı:
Elif Bilgin Sağlık
Unvan:
Türk yazar
Doğum:
Strazburg, Fransa, 25 Ekim 1971
Elif Şafak (d. 25 Ekim 1971, Strazburg) Türk romancı. İlk romanının yayımladığı 1997'den beri peş peşe eserler vermekte olan ve geniş bir okur kesimince tanınan sanatçı, 2009'da yayımlanan Aşk adlı romanı ile Türk edebiyat tarihininin en kısa sürede en çok satan edebi eserinin yazarı ünvanına sahip olmuştur. Ayrıca kitapları otuzdan fazla dile çevrilmiştir.

Yaşamı

25 Ekim 1971 günü, babasının o sırada doktora yapmakta olduğu Strazburg'da dünyaya geldi. Babası sosyal psikolog ve akademisyen Nuri Bilgin, annesi diplomat Şafak Atayman'dır. Doğumundan kısa bir süre sonra anne ve babası ayrıldı, annesi tarafından büyütüldü. Soyadı olarak annesinin adını kullandı.

Ortaokulu annesinin görev yaptığı Madrid'de, liseyi Ankara Atatürk Anadolu Lisesi'nde tamamladıktan sonra, ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümünü bitirdi. Yüksek lisansını aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Bölümünde yaptı. "Bektaşi ve Mevlevi Düşüncesinde Döngüsel Evren ve Kadınsılık Anlayışı" üzerine master tezinin ardından; ODTÜ Siyaset Bilimi bölümünde doktorasını tamamladı. Doktora tezi, "Türk Modernleşmesinin Kadın Prototipleri ve Marjinaliteye Tahammül Sınırları" başlığını taşıyordu. Elif Şafak'ın İslamiyet, kadın ve mistisizm hakkındaki yüksek lisans tezi Sosyal Bilimler Derneği tarafından ödüllendirildi.

Yüksek lisans çalışması sırasında Kem Gözlere Anadolu (1994) adlı öykü kitabını ve ilk romanı Pinhan'ı (1997) yayımladı. Bu eserle Kombassan Vakfı tarafından verilen 1998 Mevlana Büyük Ödülü'nü kazandı.

Doktorasının ardından İstanbul'a taşındı ve Şehrin Aynaları'nı (1999) yazdı. Bir süre İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde "Türkiye ve Kültürel Kimlikler", "Kadın ve Edebiyat" konularında dersler verdi.

2000 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Ödülü'nü kazanan Mahrem romanı ile geniş okur kesimi tarafından tanındı. Bunu iki yıl ara ile yayımlanan Bit Palas (2002) ve İngilizce olarak yazdığı Araf (2004) adlı kitapları izledi.

Sanatçılara verilen bir bursla doktora sonrası çalışması için ABD'ye giden Şafak, çeşitli üniversitelerde dersler vermiştir. 2003-2004 akademik yılı boyunca Michigan Üniversitesi'nde yardımcı doçent olarak bulundu ve ders verdi. Ardından Arizona Üniversitesi Yakın Doğu Araştırmaları bölümünde yardımcı doçent olarak görev yaptı. "Edebiyat ve Sürgün", "Bellek ve Politika", "Müslüman Dünya'da Cinsellik ve Toplumsal Cinsiyet" konulu dersler verdi.

Şafak, 2004 yılında beş yazarın (Murathan Mungan, Faruk Ulay, Elif Şafak, Celil Oker, Pınar Kür) ortak kaleme aldığı bir roman projesinde yer aldı, bu roman Beşpeşe adıyla yayımlandı.

2005'te Med Cezir adlı kitabında kadın, kimlik, kültürel bölünme, dil ve edebiyat hakkında yazılarını bir araya getirdi. Aynı yıl Referans Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can Sağlık ileBerlin'de evlendi.

2006'da yayımlanan "Baba ve Piç" adlı romanını İngilizce olarak kaleme aldı. Türk-Ermeni ilişkilerini inceleyen bu roman nedeniyle hakkında Türklüğe hakaret ettiği gerekçesi ile dava açıldıysa da, suçun yasal unsurlarının oluşmadığı ve delil bulunmadığı gerekçesiyle beraat etti. Aynı yıl Şehrazat Zelda isimli kızı dünyaya geldi. Doğum sonrası yaşadığı depresyonu, İngilizce olarak kaleme aldığı Siyah Süt adlı otobiyografik romanda anlattı. İki yıl sonra oğlu Emir Zahir'i dünyaya getirerek ikinci kez anne oldu.

2009 yılının Mart ayında yayımlanan AŞK isimli roman, Türk edebiyat tarihinin en kısa sürede en çok satan edebi eseri ünvanına sahip olmuştur.

2009 yılı sonunda, sekiz romanı ve ilk deneme kitabı Med Cezir'den seçilmiş paragrafları bir araya getirdiği Kağıt Helva adlı kitabını yayımladı.

2010 Kasım ayında Firarperest adlı deneme türündeki ikinci eseri piyasaya çıktı. Eserin içindeki illüstrasyonlar M. K. Perker'e aittir.

2011 yılında Doğan Kitaptan "İskender" isimli eseri piyasaya çıkmıştır. Kitabın kapak resminde, makyajla erkek haline gelen Elif Şafak'ın kendi fotoğrafı vardır.

Sanatçı, Türkiye'de çeşitli günlük ve aylık yayınlarda yazmaya devam etmektedir. 1 Mayıs 2009 tarihinden bu yana Habertürk gazetesinde ve aynı gazetenin "HT PAZAR" adlı ekinde yazılarını yayınlamayı sürdürür. Bu gazetede yayımlanan deneme türündeki yazılarından oluşan bir seçki, M.K Perker illüstrasyonlarıyla birlikte 2012 yılında Şemspare adıyla yayımlandı.

Yazar istatistikleri

  • 6,7bin okur beğendi.
  • 127,6bin okur okudu.
  • 1.894 okur okuyor.
  • 24,9bin okur okuyacak.
  • 2.768 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları