Emil Michel Cioran

Emil Michel Cioran

Yazar
8.7/10
438 Kişi
·
1.177
Okunma
·
338
Beğeni
·
20.189
Gösterim
Adı:
Emil Michel Cioran
Unvan:
Filozof, Deneme Yazarı ve Tanınmış 20. Yy. Retorik Sentezcisi
Doğum:
Răşinari, Romanya, 8 Nisan 1911
Ölüm:
Paris, 20 Haziran 1995
Emil Michel Cioran (Emile Michel Cioran), Rumen yazar. (8 Nisan 1911 Răşinari, Romanya - 20 Haziran 1995 Paris) filozof, deneme yazarı ve tanınmış 20. yy. retorik sentezcisidir. Eserlerinin bir bölümünü Fransızca bir bölümünü ise Rumence kaleme almıştır. Ortodoks bir papazın oğlu olarak dünyaya gelen Cioran, Sibiu şehrinde Colegiul National Gheorghe Lazăr Lisesi’nde okumuş ve on yedi yaşından itibaren Bükreş’de felsefe ve estetik öğrenimi görmüştür. 1928 yılında burada iken Eugène Ionesco ve Mircea Eliade ile tanışmış ve onlarla sıkı bir dostluk kurmuştur. 1932′den itibaren düzenli olarak bazı dergilerde yazmaya başlamıştı. Bükreşli entellektüeller Eiserne Garde adlı radikal, faşist, anarşist partinin kabartması gibiydiler. Cioran, diğer bazı entellektüeller gibi bu gerçeği inkâr etmiyordu. Ve bolşevizmin boğdurucu şiddet ruhuna doğru yanılsamayla çekildiklerini görüyordu. Daha sonra bu düşüncelerindeki samimiyetin sıkıntılarını kendi öz eleştirisinde verirken etki altında kalmasından ve buna olan şaşkınlığından dolayı özür dileyecekti. 2. Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar Eiserne Garde’nin sempatizanı, Hitler’in ve antisemitizmin takipçisiydi. 1933’de Hitler hakkında yazdığı şey çarpıcıdır: „Hitler kadar bugün bizi etkileyen, sempati uyandıran ve hayranlık bırakan başka bir politikacı lider göremiyorum!“ Daha sonra bu açıklamasını şu şekilde soruyla karşılamıştır: „…öyleyse hümanizm nedir, neyini kaybetmiştir eğer Röhm-Putsch katliamında o denli moral ve ruhen zaten her şeyini kaybedenler öldürülüyorsa?!“ 1933’den 1935’ye kadar Cioran, Berlin’de kalır. 1937’den sonra ömrünün geri kalan kısmını çatı katında bir evde yaşadığı Paris’de geçirir. Önceleri Rumence yazan Cioran, 1945’den itibaren de Fransızca yazmaya başladı. Bir filozof olarak Fransızca dilinde isminin ilk duyulduğu, ya da okunduğunda etkileyici ve sürükleyici bir yumuşaklığı olamadığını düşünerek ismine M. kısaltmasını yani Michel eklemesini koydu. Bu isim değişikliği böylece tarihe E. M. Cioran olarak kaydoldu ve yazılarındaki etnik muhalifliğinin belirgin karakteri oldu. Cioran, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki tarihteki deneme yazarları ve radikal kültür eleştirmenleri içerisinde önemli bir yere sahiptir. Gerek denemelerinde, gerekse eleştirilerinde öncesinde pesimistçe yola çıkarken şaşkınlık yaratan yanılgılarının ve özdeyişlerinin vardığı zirve çaresizliktir. Bu tespite istinaden şunu söylemiştir: „Hiç bir kriterin olmadığı bir dünyada yaşamak isterdim… Hiç bir prensibin ve formun olmadığı bir dünya! Bir dünya ki, belirsizlikler diyarı; çünkü bizim şu ana dek yaşadıklarımız tamamen formlara, kriterlere bağlı o kadar yavan. Lisansını Bergson üzerine hazırladığı bir tezle aldı. 1934'te Bükreş'te yayımlanan ilk kitabı Sur les cimes du désespoir Ümitsizliğin Doruklarında, kendisinin de kabul ettiği gibi, sonradan Rumence ve Fransızca yazdığı her şeyin özünü barındırır. Hayatın trajik boyutundan habersiz olmakla suçladığı Bergsonculuk'tan o dönemde koptu. 1937'de, dini bir krizin ürünü olan ve tartışmalar yaratan kitabı Gözyaşları Ve Azizler Üzerine yayınlandı. Aynı yıl, Bükreş Fransız Ensititüsü'den bir burs alarak Paris'e gitti ve oraya yerleşti. 1995 yılında Alzheimer hastalığından öldü. Cioran konservatif felsefeye olan ilgisini ilk gençlik yıllarında kaybetmiş, kişisel düşünce ve lirizm adına sistematik düşünce ve soyut spekülasyonlarda bulunmayı reddetmişti; "Hiçbir şeyi keşfetmedim. Ben sadece kendi hislerimin sekreteri olmaya devam ettim" Son dönem eserlerinde kötümser hava çoğu eleştirmen tarafından çocukluğundaki olaylarla ilişkilendirilmiştir. Ancak ondaki septiklik, nihilizme yakın duruşun tek bir sebebe irca edilemeyeceği de söylenebilir. Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi tanınmış varoluşçu yazarların eserlerindeki beşeri yabancılaşma teması henüz 1932'lerde genç Cioran'ın eserlerinde görülmektedir. "Varoluşun kendi evimizin hiçliği kendi sürgünlüğümüz olması mümkün mü?" diye sormaktaydı Cioran o yıllarda. Cioran# insanlığın trajedisini değil fakat kendisi gibi hem düşünen hem hisseden bir ontolojik vatanından sürgüne gönderilmişliğin kolay kolay kimsenin hesabını yapmadığı iç çekişleriyle , bir yurtsuz kimliğiyle yaşamış ve yazmıştır.Dünyanın hergünkü işleyişini,acılarını,sevinçlerini genelden ayrı düşen yönüyle kimi zaman buruklukla kiminde de kahırla yorulmuş bir farkındalıkla ilmek ilmek kitaplarına işlemiştir.Koyunun derdinden geçenlerin,hatta koyunun derdinde bile olmayanların hayatı muştulamalarının, rezilliklerinin ve kaybolmuş bir vicdanla bu hayatı olurlamalarıyla bir kez daha bu temele harç atanların asla anlayamayacakları bir yanlış yerde aranan 'cephane' olarak bilinmektedir.Öteden beri aynı döngünün aynı kıvrak zekayla birer parçası olmuş adam gibi adamların adam olmayan adamlıklarının ipliğini pazara çıkarmış ve aynı kahpeliği masallardan oluşmuş fazilet,uluhiyet ve vicdan tarzı tanımı kendi ellerinde oyuncak olmuş kutsal yaftalı aşağılık kavramları zihinlerin harcı yapan devridaim işbirlikçilerinin uyuttuğu bir insanlığı sersemliklerinden silkinmeye ömrünü adanmış eşsiz bir bilge.
Mutsuzluğun Bilinci
Her şey, unsurlar ve filler, seni yaralama da elbirliği ederler. Burun kıvırmanın zırhına mı bürünmelisin? Kendini bir tiksinti kalesinde tecrit mi etmelisin? İnsanüstü kayıtsızlıklar mı düşlemelisin? Zamanın yankıları seni son yokluklarının içinde de mağdur edeceklerdir. ..
Kanamanın önüne hiçbiri geçemediğinde, fikirler bile kırmızıya boyanır, ya da tümörler gibi birbirinin üzerine tırmanır. ..
Eczanelerde varoluşa karşı hiçbir özel ilaç yoktur – yalnızca palavracılar için küçük ilaçlar…
Peki, berrak, alabildiğine eklemlenmiş, vakur ve kendinden emin ümitsizliğin panzehiri nerededir?
Bütün varlıklar mutsuzdur; ama ne kadarı bunu bilir? Mutsuzluk bilinci, bir can çekişme aritmetiğinde ya da devasızlık sicilinde boy göstermeyecek kadar vahim bir hastalıktır. Cehennemin itibarını düşürür ve zamanın mezbahalarını kır şiirlerine çevirir.
Hangi suçu işledin de doğdun?
Hangi suçu işledin de varsın?
Acında kaderin gibi sebepsiz. Hakikaten acı çekmek, nedenselliği bahane göstermeden dertlerin istilasını kabul etmektir; çılgın tabiatın bir lütfu gibi, bir negatif mucize gibi…
Zamanın cümlesinde, insanlar virgüller gibi yer alırlar; sense onu durdurmak için, nokta olarak hareketsizleştin.
Taze duygularımız ve saf yüreğimiz, kendilerini bir niteleme evre­ninde buldukça ve bundan büyük zevk aldıkça, sıfatın tesadüfleriyle zenginleşirler; sıfat bir kez teşrih edildiğinde ise uygun olmadığı ve kifayetsiz kaldığı ortaya çıkar. Mekanın, zamanın ve ıstırabın sonsuz olduklarını söyleriz; ama sonsuz'un menzili şu kelimelerden fazla de­ğildir: güzel, yüce, uyumlu, çirkin... Kişi kendisini kelimelerin teme­lini görmeye mecbur kılmak mı istemektedir? Orada hiçbir şey görül­mez; yayılmacı ve bereketli ruhtan kopuk olduğu için, her kelime boş ve geçersizdir. Zekanın gücü onların üzerine bir ışık tutmaya, onları parlatmaya ve göz alıcı hale getirmeye çalışır; bu güç sistem mertebe­sine yükseltildiğinde kültür adını alır- arka planında yokluk bulunan bir havaifişek gösterisi.)
Kant'ta artık hiçbir insanî zayıflığı, hüznün hiçbir hakikî vurgusunu göremez hale geldiğim an felsefeden yüz çevirdim; Kant'ta ve bütün filozoflarda... Müzikle, mistik pratiklerle ve şiirle karşılaştırıldığında, felsefî faaliyet, sadece utangaçlarla ılımlıların gözünde itibarı olan şaibeli bir derinlikle ve azalmış bir canlılıkla ilgilidir. Hem zaten felsefe -gayri şahsî endişe, kansız fikirlere sığınma- hayatın baştan çıkarıcı taşkınlığından kaçanların yoludur. Hemen hemen bütün filozofların sonu iyi olmuştur: İşte felsefeye karşı baş gerekçe. Sokrates'in sonu bile hiç trajik değildir: Bir yanlış anlamadır; bir pedagogun sonudur - ve eğer Nietzsche deliliğe gömüldüyse, şair ve mütefekkir olaraktır bu: Akıl yürütmelerinin değil, vecdlerinin kefaretini ödemiştir.
"Bir adım geri durduğumuzda, ormanı seyretmek için ağaçları bir kenara ittiğimizde, ağaçların değersizliğiyle karşı karşıya kalırız… Daha fazla geri geldiğimizde, ormanı tamamen önemsiz buluveririz… Aynısı bu ülke, yeryüzü, güneş sistemi ve galaksi içinde geçerlidir… Bu evren o denli geniştir ki, biz bir kum taneciğinden daha ufak kalırız… En büyük problemlerimiz bizle birlikte hiçliğe karışır… Biz basitçe, Tanrıların oyuncaklarıyız, yine de Tanrılar oyunlarına bizi layık görmüyorlar bile."
İnsanları çekip çevirebilmek için, zaaflarını paylaşmak ve bunlara yenilerini ilave etmek gerekir. Papalara bakın: Kendilerini zinaya, enseste verip, katletmeye de devam ettikçe asırlarına hükmediyorlardı; ve Kilise'nin gücü herşeye kadirdi. Dinin buyruklarına uyduklarından beri düşe düşe bir hal oldular: İmtinaları gibi ılımlılıkları da onlara uğursuz gelmiş olacak; saygıdeğer hale geldiklerinden, artık kimse onlardan çekinmiyor. Bir kurumun ibret alınacak batışı.
Niçin Tanrı o kadar soluk, o kadar dermansız ve o kadar vasat bir çekiciliktedir? Niçin ilginçlik, tutarlılık ve güncellikten yoksundur ve bize o kadar az benzer? Bundan daha az insanbiçimli ve bundan daha ucuz bir biçimde uzak bir imge var mıdır? Bu kadar soluk parıltıları ve bu kadar sallantılı kuvvetleri nasıl yansıtabilmişizdir O'na? Enerjilerimiz nereye akıp gitmiştir? Arzularımız nereye boşalmıştır? Hayat veren küstahlık fazlamızı kim alıp götürmüştür peki?
Bir yazar için yapabileceğimiz en büyük iyilik, onu belirli bir zaman için çalışmaktan alıkoymaktır. Her zihinsel etkinliğe darbe vurmaya çalışan kısa süreli zorbalıklar zorunlu olacaktır. “Hiç kesintisiz” bir ifade özgürlüğü yetenekleri ölümcül bir tehlikeye sokar, olanaklarının ötesinde kendi kendilerini tüketmeye mecbur eder. Belirli yaşantıları ve deneyimleri biriktirmelerini de önler. Sınırsız özgürlük ruh için bir suikasttır.
"Almanlar ve İspanyollar kendilerini izah ederken bir kulak verin; kulağınızda hep aynı nakaratı çınlatacaklardır: trajik, trajik... Uğradıkları musibetleri veya duraklamalarını size anlatma tarzları, uç verme biçimleridir bu... Balkanlar'a doğru dönün; yerli yersiz şunu işitirsiniz: kader, kader... Kökenlerine çok yakın olan halkların, etkisiz hüzünlerini kamufle etme yolu. Mağara adamlarının ketumiyeti..."
Cehennem korkusu ya da ilerleme adına, hangisi olursa olsun, bizi uyutan inançlar ve felsefeler, tek başlarına başarılı olurlar. Cehennemlik ya da değil, insan, her şeyin içinde olmanın mutlak ihtiyacını duyar. İnsan olması, insan “olmuş” olmasının da tek ve biricik nedeni budur. Ve bir gün artık bir ihtiyacı duymaz olduğunda, daha gururlu ve daha vahşi bir başka canlı uğruna ortadan silinmek zorunda kalacaktır.
"Yolum hangi büyük şehre düşse, orada her gün ayaklanmaların, katliamların, aşağılık bir kasaplığın, bir dünya sonu kargaşasının başlamıyor olmasına hayran olurum (...) Aslında birbirlerinden nefret etmekte ama nefretlerinin bile hakkını verememektedirler. Bu vasatlık, bu güçsüzlük toplumu kurtarır, istikrarını teminat altına alır."
ACABA DİYORUM İNSAN DENİNCE HATIRLANIYOR MUYUZ?

“ her fikir yansızdır ,ya da öyle olmalıdır;ama insan onu canlandırır,alevlerini ve cinnetlerini yansıtır ona ;saflığını yitirmiş ,inanca dönüştürülmüş fikir ,zaman içindeki yerini alır,bir olay çehresine bürünür .Mantıktan sara hastalığına geçiş tamamlanmış olur ..ideolojiler ,doktrinler ve kanlı şakalar böyle doğar.”

Bir kitaba anca bu kadar güzel ve derin başlanabilirdi.Kaçıncı defa okudum anlamak için bilmiyorum .Felsefenin en sevdiğim yanı da her okunuşunda akla yeni yorumlar getirmesi .

Çürümenin kitabı;insanlığın bir özet kitabı,varoluşçuluk,insan ,tanrı ,
İnanç,iyilik ve kötülüğün tezatlığı,hayat ve ölüm ,daha bir çok konu üzerine derin bir düşünce kitabı.

DİKKAT!!!

Kitaba başlayacaklar için birkaç tavsiyede bulunmak istiyorum.
1-Kitabı okurken yalnız olduğunuzdan ,sessiz ve sakin bir ortamda bulunduğunuzdan emin olun çünkü bu kitap kalabalık bir ortamda ayak üstü okunabilecek bir kitap değil.
2-Kitabı okurken yanınızda mutlaka bir kalem ve bir not defteri bulundurmanızı öneririm .
3-Beğendiğiniz ve not aldığınız alıntıları kitabı bitirdikten sonra bir daha okumanız ,verilmek istenen mesajı daha iyi algılamanızı sağlayacak .
4-Son olarak asla bir ön yargıyla başlamayın ve kesinlikle bırakmayın .


Her cümlesi çok kıymetli ,her kelimesi çok çarpıcı kitaptan beni en çok sarsan insan,tanrı,ölüm ,hayat
Üzerine olan tespitleriydi.Kitabın bütününden çıkardığım varsayımlar şöyle ki:

İNSANA DAİR
“İdeal bir şekilde zihni açık ,yani ideal bir şekilde normal insan ,içindeki “hiçlikten” başka hiçbir şeye tutunmamalıdır..”

Oysa bizler varoluşumuzu dahi bir şeylere tutundururuz .Benliğimizi arzularımıza ve ihtiyaçlarımıza kaptırırız.Bir süre sonra ruhumuz ve algılarımız bu yönde şekillenir.
İyilik ve kötülüğe dair algılarımız bile bize göre şekillenir bu sayede .

Doğru yada yanlışı ayırt edemediğimiz bir hal aldığında benliğimiz ,ki insan belli bir yaşa geldiğinde herşeyi farkına vardığı ve hayatı anladığı kanısına varır .Bu yüzden ;” Vaaz verme çılgınlığı içmizde öylesine yer etmiştir ki ,korunma içgüdüsünün bilmediği derinliklerden doğar.Her insan ,kendinin bir şey önereceği ânı bekler :Ne önerdiği önemli değildir.Bir sesi vardır ya ,o yeter .Ne sağır ,ne dilsiz olmanın bedelini pahalıya öderiz ...”

TANRIYA DAİR
Tanrı :Ürküntülerimizin üzerine dosdoğru düşüş;hiçbir ümide kanmayan arayışlarımızın ortasına yıldırım gibi inen selâmet ;tesellisiz kalmış ve zaten teselli edilmek de istemeyen kibrimizin dolambaçsız bir biçimde geçersizleşmesi;bireyin kızağa çekilme yolunda ilerlemesi;endişe noksanlığı yüzünden ruhun işsiz kalması..

E.M.Cioran ‘ın yazdıklarından şu çıkarımlarda bulunuyorum kendimce .Onun anlattıklarından yola çıkılarak şu sorular cevaplanmalı asıl .İçimizdeki korku mu bizi bir tanrı inancına götürür?
Yoksa insan bir hiçten yaratılma düşüncesini fazla mı basit bulur ?
Yada bir Tanrı tarafından yaratılmış olmak onu daha üstün mü kılar? Bir hiçten varolmak şüphesini bitirmek için en kestirme çözümdür belkide tanrı.Şüphe insanı kemiren en kötü duygudur çünkü .Öldüğümüzde bizi karşılayacak kimsenin olmayacağı korkusu,beraberinde karşılayan ve yargılan birinin olma düşüncesi hayat boyu kemirir içimizi.
“Yanılmak,kandırılmış olarak yaşamak ve ölmek ;insanların yaptığı budur.Ama bizi Tanrının içinde yok olmaktan koruyan ve bütün anlarımızı ,hiç etemeyeceğimiz dualara dönüştüren bir haysiyet de vardır .”
Asla Tanrı tanımaz değil ,ancak tamamiyle tanrı bağımlısı da değil.

HAYATA -ÖLÜME DAİR
İnsan ile “insan “arasında bir ince çizgi vardır .Tıpkı hayat ile ölüm arasında olduğu gibi .Biri mutlak ve kesin ,diğeri belirsiz ve süresiz .
Çoğumuz ölümden korkarız.Çünkü bir son olduğuna inanırız .Buna sahip olduğumuz dinler ve inançlar bile engel olamaz .İnsanın yaşadığı en büyük ironi belkide budur .Herkes öldükten sonra bir yaşam ümidiyle yaşar ama asla ölmek istemez .Çünkü her ne kadar zor ,sıkıntılı ve kısa olsa da ;hayat daha keyifli ve çekicidir .Bu yüzden ölüm daha sert ve korkunç gözükür .
“Hiçbir şeye dayanmadığı için bir gerçeğin gerekçesi bile bulunmadığı için ,hayata sebat ederiz .Ölüm fazla kesindir ;bütün sebepler onun tarafında bulunur.”

Oysa Emelie ye göre asıl korkunç olan hayattır .Çünkü:” Hükümsüz sırları biriktire biriktire ,anlamsızlığı tekeline ala ala,hayat ölümden fazla ürküntü verir .Büyük meçhul odur.”


EN BEĞENDİĞİM ALINTI
“Ölüm duygusu olan insanla bu duyguya hiç sahip olmayan insan arasında ,iletişimi mümkün olmayan iki dünyanın uçurumu açılır ;bununla birlikte ikisi de ölür ;fakat biri ölümünden habersizdir ,ötekiyse bunu bilir ;biri sadece bir anda ölür ,ötekiyse sürekli ölmektedir.”

BENİ EN ÇOK SARSAN ALINTI
Hayatla dolup taştığı için,Şeytan’ın hiçbir sığınağı yoktur:İnsan kendini Şeytan ‘da çok fazla bulduğu için O’na tapamaz;ondan bilerek nefret eder;-kendinden-yüz çevirir ve Tanrı’nın yoksul vasıflarını ayakta tutar.Ama Şeytan bundan şikayetçi değildir ve bir din kurmaya hiç heveslenmez:Zayıflatılmamasını ve unutulmamasını temin etmek için burada değil miyiz biz?”

KÜÇÜK BİR ELEŞTİRİ

İnsan ,varoluşçuluk ve daha birçok konudaki görüşleri hakikaten okunmaya ve düşünmeye değerdi .Ancak bir çok konunun sonunda Tanrı’ya eleştirisel bir yaklaşımda bulunması ,hatta çok sert ifadeler kullanması gereksiz tekrarlara düştüğünü hissettirdi.Örneğin;”Niçin Tanrı o kadar soluk,o kadar dermansız ve o kadar vasat bir çekiciliktedir?Niçin ilginçlik ,tutarlılık ve güncellikten yoksundur ve bize o kadar az benzer ?Bundan daha az insanbiçimli ve bundan daha ucuz bir biçimde uzak bir imge var mıdır?”

KÜÇÜK BİR SİTEM

Yazılabilecek konuşulabilecek hemen her konu üzerinde felsefik bir yaklaşımla bir fikir beyan eden yazar niçin kadına dair yıkıcı eleştirileri tercih etmiştir .Filozofların bir öz kimlik arayışı cinsiyet ayırımı gözetmeli midir ?Yani savunacağı tezi kadınları aşağılayarak yapan birinin savunduklarını kendi elleriyle çürütmesinden başka nedir bu ?
Kadını bu kadar ucuz,tüm günahların suçlusu,kendi deyimiyle “yosma “şeklinde tanımlaması kadın düşmanlığından başka bir şey değildir .


........................&................................

Felsefecilerin hep bir tanrı tanımaz yanları varmış gibi gelir bize .Belki de herşeyi bu kadar irdelemeleri ,karşı çıkmaları bizi bu düşünceye sevk eder.Çürümenin kitabı doğrusu ,yanlışıyla çok yönlü bir kitap kesinlikle .Sıkılmadan okuyacağınızdan eminim .Kendinize bir şans verin ve mutlaka okuyun derim .

Kayıp gitmemiz yakındır ,ama kaçınılmaz değildir.İlginç bir kazadır ,ama hiç yeni değildir;korkularımızın ufkunda şimdiden bir tebessüm doğmaktadır ..duanın kucağına hiç düşmeyeceğizdir...Zira sonunda O kazanmamalıdır;büyük harfle yazılan ismini lekelemek ,istihzamıza düşer;saçtığı titremeleri dağıtmak da yüreğimize..
"Hayat yolunda ilerledikçe bir şey öğrenmediğinizi, sadece anılara gittiğinizi daha iyi anlıyorsunuz. Sanki bir zamanlar yaşadığınız dünyayı yeniden icat etmeye benziyor bu. Bir kazancımız yok, sadece kendimizi yeniden kazanıyoruz."

Açılışı, yapıtlarını okudukça yakınlaşanların keşfettikleri "Cioran Etkisi" adı altında bir minvalde buluşanların, sevdiği Rumen asıllı yazar, felsefeci ve retorisyen Emil Michel Cioran 'ın onlarca akılda kalmaya değer sözlerinden biriyle yaptım. Kitabı ve yazarı ilk kez okudum. Diğer yapıtlarını da okuma kararını çoktan aldım. Cioran'a beni ulaştıran, benim okumaktan oldukça haz aldığım, Türkçe'nin layığını bulduğuna inandığım, harika bir köprü görevi gören sevgili Hasan Ali Toptaş'tır. Sevdiğim yazarların sevdikleri her zaman dikkatimi celbediyor. Zannımca hep öyle olacak. Cioran'ın methini de birkaç kişiden kulaktan dolma duymuş, aklımın "araştır" çekmecelerinden birine kaldırmıştım. Sonunda kendisiyle de tanıştım.

Cioran'ın kimi zaman basit, kimi zaman zorlayıcı gelebilen felsefi diliyle kaleme aldığı aforizmaları ve söylevlerini okurken, bazılarının üzerinden tekrar geçtim. Yazarın kendisinden ayırmadığı takıntıları, ölüme hayattan daha yakın ve içiçe olması, ara ara esen bunalımları, hep onunla olan insomniası, yalnızlığın bekçisi, müziğe olan tutkusu ve baskın karakterinin hissedilmesi vardı. Öyle ki; "Üslup yaratılmaz, insan onunla birlikte doğar." Demesi, karakteri hakkında düşündüğümün doğru olduğunu kanıtlıyordu. Bununla beraber Tanrı'yı ve Azizleri'de neredeyse tüm cümlelerinde yer veriyor. Fakat insanı ikileme düşüren tavrı var, Onları bir sayfada överken, öbürkün de adeta yerin dibine batırabiliyor. Sanırım yazarın takıntılarından ve bunalımlarından yansıyanlardı bunlar. Öyle ki kitabı yayımladığında Annesi ve arkadaşları tarafından da pek sıcak karşılanmamış.

Biraz Nietzsche tadı gelse de, kesinlikle Cioran'ın kendine özgü bir tarzı var. Hemen hemen gözyaşlarıyla suladığı sayfaları, iyi kötü anmaktan geri durmadığı Tanrı'sı ve Azizleri, hayatı sürekli tokatlayan haliyle, hayatta olmanın işinize yaramayacağı konularında sizi kendi motifleriyle işlediği zemininde dolaştırmaya çıkarıyor...

Bir iki yerde şairleri de anıyor; "Gözyaşlarının soy kütüğünü ancak bir avuç şair bilir." ve "Aslında sadece bir kez ölen hiç bir şair yoktur." diyor. Ne kadar çarpıcı değil mi?..

Son olarak okumak isteyen, Cioran kimdir, tarzı neymiş özellikle bir "Cioran Etkisi"nden bahsediliyor nedir diyenlere kesinlikle tavsiye ediyorum. Ben diğer kitaplarını da en kısa sürede tanıma yolculuğuna çıkacağım. Bilhassa çok beğenildiğini okuduğum "Çürümenin Kitabı", "Ezeli Mağlup" ve diğerlerini...

Herkese keyifli okumalar dilerim.
“Tıraş olduğum olduğum zaman,” diyordu yarı-delinin biri, “Tanrı değilse kim, gırtlağımı kesmeme engel oluyor?”

"Hayatta kalmayı başardım, anlıyor musunuz? Kendimi şafakta öldürüp öldürmeyeceğimi sorduğum onca geceden sonra hayatta kalmayı…”

Kitap, özdeyişler-aforizmalardan oluşan derleme bir kitap. Fikirlere çarpıcı ve dikkate değer bir bakış açısı mevcuttu bu kitabında;

"Bir felsefi moda kendini gastronomik modalar gibi kabul ettirir: Bir fikir, bir sostan daha çürütülür değildir."

"Fikir, herhalde kendine bir sığınak ararken kurtlanmış olmalı; madem ki beyinden başka ağırlayan çıkmamış…"

20. yüzyılın büyük filozoflarından biri olan Cioran; Immanuel Kant, Arthur Schopenuer ve özellikle de Friedrich Nietzsche‘den ne denli etkilendiğini bu kitabında da, sıklıkla anmasından anlaşılıyor. Zaten sonralarında yabancılaşma üzerine fikirleri, varoluşçu yazarlarımızdan Albert Camus'u ve Jean Paul Sartre'yi de derinden etkilemişti. Kitabında hayatın anlamsızlığına, sıkıntısı ve çaresizliğine baya fazla yer vermiş, onun için okurken insanın üzerine resmen bir karabulut gibi çöküyor, bu tarz kitapların etkisinde kalıp, dertlenip kederlenenler şimdiden hazırlıklı olsun...Nasıl bir yaşantıya sahip olduğunu da sanırım en iyi bu satırları tarif eder;

"Hırslı bir genç için, insan sarraflarıyla düşüp kalkmaktan büyük bir talihsizlik olamaz. Üç-dört tanesiyle uzun süre görüştüm: beni yirmi yaşımda bitirdiler."

"Can çekişmedeki açgözlülüğüm beni onca defa öldürdü ki, bir de fayda umamayacağım bir cesetle haddimi aşmak bana edepsizlik gibi görünüyor."
"Bir bitki olmak ne hoşuma giderdi, bir dışkının başında dikilmem gerekse dahi!"

"Üst üste düşüncesizlik edip kendini öldürmeyi ihmal eden kişi, kendi kendine, acıda kıdemli birinin etkisini yapar; intihardan emekli birinin etkisini…"

Bu hayrete düşürücü satırları kendisine yazdırtan hayat serüvenine, 20 Haziran 1995‘te Paris’te Alzheimer hastalığıyla gözlerini yummasıyla son verdi.

Bana fazlasıyla çarpıcı ve etkileyici gelen sözlerinin birkaçına daha incelemede yer vermek istiyorum;

"Bir hasta bana şöyle diyordu: “Benim acılarımın neye hayrı var? Acılarımdan yararlanabilecek, ya da onlarla böbürlenebilecek bir şair değilim ki.”

"Tanrı‘nın dahi kurtaramayacağı ruhlar vardır; dizlerinin üzerine de çökse, onlar için dua da etse"

"Her şeyde olduğu gibi merhamette de son söz tımarhanenindir."

Esas itibariyle bu kitap, Cioran'dan okuduğum üçüncü kitap olmasına rağmen, bana, bazı bazı soluk almam gerektiğini hissettirdi...Yeni Cioran okuyucularının hiç değilse bölüm geçişlerinde nefeslenmesini tavsiye ederim. Okumayı düşünenlere 'tasasız' okumalar diliyorum, incelemeye de şu dizeleriyle son verelim;

"Kendi mezar taşını yazan bir yerkürede, terbiyeli cesetler gibi davranacak kadar ağırbaşlı olalım."
#İdeal'siz bir dünya,doktrinsiz bir can çekişme, yaşamsız bir ebediyet hasreti.. "CENNET"#

İdealistlerin batırdığı, fikirlerin birbirlerinin yerini almadığına ısrar edildiğinde kanın aktığı ve doğmuş olmanın nihai sakıncası ve yüz kızarıklığıyla yazacaktı. Kalemi her kavradığında çektiği acıyı duyabiliyorum!!!
Dünyanın yıkıntılarını, moloz birikintilerini, çürümesini, kokuşmasını, mutsuzluğa aranan onca sıfatı duyurdu. O ümitsizliğe bir panzehir aradı...
Dünyada bir şeyler unutmak yerine kendimizi nasıl unutabileceğimizi sorguladı, bu olanaksızlığın acısıyla kendi yaşamı Alzheimer ile sona erdi. Böylesine bir yaşamdan sonra yeniden Sormalı "Peki mutsuza kim bakacak tı" !!!.

"Her bir dakikamın elli dokuz saniyesi, Acı'ya ya da acı fikrine... vakfedilmiş" diyecekti acının hangi tonuydu bu, hangi rengi, bu nasıl bir tutkuydu böyle, (Yaşamı acıyla kavramak...)
Öylesine titiz bakacaktı ki acılarına, bir bahçeyle ilgilenir gibi ilgilenecekti onlarla, kendi kibar pişmanliklarımızı unutturacaktı bizlere. Hiçliğe bir coğrafya verip varoluşu cezalandıracaktı, bu nasıl bir deliydi böyle!!!
İmtiyazlı bir sevgi var edip her insanın mutlak bir dogma olduğu gerçeğini yerleştirilecekti böylesi bir sevgiye eğer istersek çürümeden yaşayabileceğimizi söyleyecekti fısıldayarak zincirlere ve yasalara alışmış olan bizlere...

Onun derdi ortaklaşa yaşamın çekilmezliğiydi,
Onun derdi taa Âdem'den beriydi...
İnsanın geleceği artık bir oluş nedeni olmaktan çıkmıştı, tarih kokuşmuştu. Varlıklar artık bir çıkar ve ümit içerisinde çemberdeydi, yıkıma bir tapınak inşa etmeliydi, herşeyle aramızdaki bağı koparmalı böylece yalnızlığı bir inanç gibi kutsamalı şu sara hastası evrene haddini bildirmeliydi!!!

Onu, onun cümleriyle kendi iyimser yalnızlığımın ümidiyle yazdım. Muhtemeldir eğer görseydi benliğimi aşağılamaktan kendini alamazdı. Son olarak kendi kaleminden bir soru ile bitirmek istiyorum.

"Adaletsizlik ciğerlerimizdeki havaya, düşüncelerimizin mekanına, yıldızların sessizliğine ve hayretine musallat olduğu zaman, mücadeleyi kime karşı yöneltmeli?" Saygilar..
Üstünden zaman geçse de fırsat buldukça açıp açıp okuduğum, durup durup baktığım, yanımdan ayıramadığım hayatımın kitaplarından. Zaten ezelden pesimist bir tipseniz içine içine çekiyor ama kitaba olan sevgim bambaşka. Gökkuşağını yakalama rüyalarıyla vecde gelmiş bir aklı havadaysanız bile Cioran size tabiri caizse vura vura haykırıyor her şeyi ama kızmaya, isyan etmeye, şöyle ağız tadıyla delirmeye, okumaya başladığınız o günden geriye isteseniz de dönmeyeceğiniz için kitaba lanet etmeye fırsat bulamadan beyninizi eze eze giriyor sizden içeri.
Korku? Belki zaman zaman ürküyorsunuz cümlelerinden ama kendinizin birazında gizli zalime de hitap eden tarafı var ki zevkle uluyor içeride.
Umut? Kapağını açtığınız anda kaybolmuştu bile.
Dehşet? En az var'ın, varlığın kendisi kadar... ve bunu bize acı acı haykırdığı için Cioran'dan pek hazetmediğimizi düşünüyoruz ilk, sonra savurdukça göğsümüze darbelerini adeta bir kılıç gibi kıvrak kelimelerinin; düşüncenin birisine göre değili ancak bu kadar zarif bir canilikle dile gelebilir diyor, hayran kalıyoruz o melankoli tanrısına. Gökkuşağı kaçıyor, renkler soluyor, bir adet varoluş karşılıyor tek başına salt benliğimizi.

Geç kalmalarımın başındadır bu kitap. Çoğu şeyden önce girmeliydi dünyama kesinlikle. Cioran'ın karanlığına da attığım ilk adımım olmuştur. Çürümenin Kitabı'yla yürümek istiyorum uzunca. Hiç acelem yok koşmak için de. Her gün çekiyorum içime bir kuple, yetmez olasıya kadar da sürmek istiyorum keyfini. Hiç de doymam orası aşikar ama beyninin odacıklarından intiharını kutsamış her fikri için ortaya koyduğu her eserini öncekini bir şekilde sindirebilmiş olarak okumak istiyorum; bu sebeple de daha bitmiş sayılmaz münasebetimiz.

Öneri kısmını bilemiyorum. Sizi etkilememe gibi bir durumu yok bile. Ama işinizi kolaylaştırmıyor hem de hiç. Varlığınız ağır geliyorsa artık altından kalkamazsınız çok çok. Mutluluk gayeniz için de yapabilecekleriniz elinizde patlayabilir. Bir sonraki günü yaşamak için gerekli motivasyonu da biraz gücendirebiliriz.

Noktalama işaretlerine dek hiçlikle dans eden kitap, seçim sizin.
Kitabın pesimist bir üslup ile kaleme alınmış oldugunu pek tabii bekliyordum, ancak birbirinden bağımsız olduğunu düşündüğüm aforizmaların aslında bir bütün olarak sunuldugunu okuyunuca farkettim. Ciaron, hayattan nefret etme sebebini insanın yaradılışına dayandırmış. Her aforizması olmasa bile bazıları kesinlikle etkileyici ve cesur tespitler. Okumaya her kitap değer tabiki yine de okumaya karar vermeden önce bir kac alıntısını incelemenizde fayda var...

"Doğmamak hiç kuşkusuz olup olabilecek en iyi formüldür. Ama ne yazık ki, kimsenin elinde değil."

"Hiçbir hükümdar, kendini öldürmeyi kafasına koymuş bir zavallının gücüyle karşılaştırılacak bir güce sahip olamamıştır."

"İnsan en derinlerde, bilince sahip olmadan önceki bilinçsizlik durumuna kavuşmaya can atar. Tarih, insanın buna ulaşmak için geçtiği dolambaçlı yoldan başka bir şey değildir."

"Ağaçlar kıyıma uğramış. Evler ortaya çıkıvermiş. Her tarafta ağızlar, ağızlar... İnsan kendini yaymış ortalığa. İnsan yeryüzünün kanseridir."

"Antik tanrılar insanlarla alay eder, onları kıskanır, peşlerine düşer ve ara sıra çarparlardı. İncil ve Kuran'ın tanrısı o kadar alaycı ve kıskanç olmadığından; ölümlüler, talihsizlikleri için onu suçlayabilme tesellisine bile sahip değiller. İyi Tanrı trajediyi öldürdü."

"Unutma yeteneğimiz olmasa, geçmişimiz şimdimizin üstüne öyle ağır bir yükle çökerdi ki, bir an bile kendimizi kıyıya atacak, hele orada tutunacak gücümüz olmazdı. Hayat ancak düşüncesiz olanlara, kesinlikle hatırlamayanlara katlanabilir görünür."
Burukluk, Cioran'ın hayatın trajik yönünü anlattığı ve trajedinin gerekliliğini ifade ettiği eselerindendir. Trajedi denilince aklınızda karamsar bir anlatım tarzı oluşmasın, tarz olarak; formatın sıkmadığını hatta kimi yerde eğlendirici -kara mizah- bir havanın hakim olduğunu söyleyebiliriz. Cioran aslen Romen olmasına rağmen, eserin ilk nüshası Fransızca yazılmış olup, kitap orjinal ismi ile: Syllogismes de l'amertume olarak bilinmektedir. Sadece dil Fransızca olmakla kalmayıp, düşünce kalıpları da Fransız bir zihinde çıkma gibi... Zira "Trajedi" sözcüğü bile bize biraz Fransız, Germen imaj çizmektedir. Biraz ciddi, alaycı ve oldukça şımarık bir imaj.

Retorik olarak Cioran; kimi yerde aforizma, kimi yerde de aforizmaya yakın bir seçim yapmıştır. Neden böyle bir tarzın seçildiğini ise kanaatimce Ciora'ın aforizma tanımı açıklamaktadır:

"Aforizmayı sadece, kelimelerin ortasında duyulan korkuyu, o bütün kelimelerle birlikte çökme korkusunu yaşamış olanlar iş edinir." (a.g.e)

Cioran eserinde ayrıca; Raskolnikov'dan Clausewitz'e, Ceasar'dan Sokrates'e çeşitli yazarlara, romanlara, karakter ve düşünürlere de atıf yapmıştır. Yapılan atıfların niteliği ve içerikteki anlatım tarzı düşünüldüğünde, Cioran'ın eserindeki amacının; okuyucuya bir şeyler anlatmak değil, kendini okuyucuya anlatmak olduğunu söyleyebilirim. Felsefeye meraklı tüm okurlar eseri beğeniyle karşılayacaktır. Özellikle Cioran'ın meşhur eseri "Ezeli Mağlup" u okuyan okuyucuyunun, bu eseri de keyifle okuyacağını tahmin ediyorum. Şİmdiden keyifli okumalar dilerim.
Gerçekler birçoğumuzun kaldırmayı dahi göze alamayacağı kadar ağır yüklerdir. Belki de bu nedenle onları farkında bile olmadan yadsırız. 
Emil M.C, “Çürümenin Kitabı” ile kaçtığımız bu gerçekleri bir tokat gibi yüzümüze çarpar. Bu nedenledir ki bu kitabı okurken huzurlu anlar beklemeyin.
Peki bu bir engel mi kitabın okunmasına? Kitapların varlığı sadece keyif almak ve huzur bulmak için mi olmalı? Bence hayır. Ya sizce? Bizleri üzen gerçeklerin farkına varmak ya da benimsemiş olduğumuz düşünceleri sorgulamak neden bu kadar ürkütücü? Kitap; düşünmeyi, sorgulamayı sevenler için muhteşem bir kaynak. Hem düşündürüyor, hem sorgulatıyor, hem de şüphe ettiriyor.
Denemelerinde sert ve sorgulayıcı bir tutum sergileyen yazar, yaşamdan ölüme, inançtan politikaya, kahramanlıktan melankoliye birçok konu hakkındaki düşünce ve tespitlerini okurla paylaşıyor. Ancak bu kitabı okur için mi yazmış? Hissiyatımca, Cioran bu kitabı kendisiyle konuşur gibi yazmış. İkna etmek, ders vermek gibi bir kaygısının olmaması da bir okuyucu olarak keyif verdi elbette. Kitabı okumaya başlarken herhangi bir beklentim yoktu. Hakkında yapılan yorumları ise yeni okudum. Çoğunluk kitabın kötümser, karanlık ve iç karartıcı olduğunu, bir kısmı da okurken zorlandığını yazmış. Ama hemen herkes, bunlara rağmen severek okuduklarından, etkilendiklerinden, düşündüklerinden de bahsetmiş. Cioran’ın kitabı yer yer karanlık bir atmosfer yaratsa da ben genel anlamda öyle bunaltan bir karamsarlık hissettiğimi söyleyemeyeceğim. 
Öncelikle kitabı beğendiğimi söylemek ile başlamalıyım.
Eseri hiç uzatmadan anlatmaya ve detayları vermeye başlıyorum. Varoluşçuluk ve hiçliğe sert ve kendine has üslup ile değinilmiştir. Bir çok bölümden oluşan kitapta, her bölümde ayrı konulara vurgu yapılmıştır.Hayatı sorgulamış, bireyin kendi dünyasının gerçek manası ile neye inanırsa inansin , kesinlik olmamasını belirtmiştir.
Eski uygarlıkların tarihleri gerçek manada bilinemez; çünkü asıl kendi gaddar kişiliklerini gizlerler.
Yazar ;kendi yazgısına boyun eğip kabullenmeye de karşı çıkmıştır. Yani kaderine razı olmayı.
Ayrıca Yahudilik ve Hristiyanlık kıyaslaması yapmış, Hristiyanlik'a ağır eleştirilerde bulunmuştur. Bu eleştirilerle birlikte Yahudilik ile ilgili de yalnız ve acı çeken bir halk ifadesini kullanmıştır. Bir başka bölümde ise yazarların Voltaire'den önce alçak gönüllü fakat ondan sonra kendini beğenmişlik duygusunun esiri olduğuna vurgu yapılmıştır. Eleştirilerden bir başkası da romanlara olmuş. " Okuduğum en önemli değilse de en sarsıcı kitaplar romanlardı. Ama onlardan nefret etmemi engellemez bu. Umutsuz nefret. Çünkü her ne kadar başka bir dünyaya, bizimki olmasa da hangisi olursa olsun, başka bir yaşama can atsam da, ona asla ulaşamayacağımı bilirim." Bu yetti. Neyse kendimi tutamadım daha fazla yazmayım kitabı özetlemiş gibi oldum:)Gerçi asıl yerlerine değinmedim süprizi kaçmasın:) Keyifli okumalar diliyorum .
"Doğmuş olmamı asla bağışlayamıyorum!" Demişti Rumen yazar. Geçmişten o zamana kadar en sakıncalı konuları hiç çekinmeden varoluşa en büyük darbeyi indirmişti. Her bir aforizmasında insanın yüzüne tokat gibi inen gerçekler... Bir insan var olmaktan bu kadar nefret edebilirdi dedirten düşünceleri... Çok kısa aynı zamanda en derin acıları barındıran, sözcükleri bir araya getirmesiyle önüne geçilemeyen tehlikeli sularda dolanması... Bu kitap ana konusu hakkında tek bir cümleyle özet geçilecek olsa muhtemelen şu olurdu: Hiç doğmamış bir insan kadar mutlu olmak isterdim! Bilincin derinliklerinde acı içinde dolanıp uykusuz geçirdiği gecelerin bir intikamı gibi bu kitap. Genelikle konu bütünlüğü, yazma tarzı, kelime dağarcığı bunların hepsi bu kitapta önemini yitiriyor sadece tek bir şey dikkatinizi çekiyor, sözcükleri bir araya getirip en acı sekilde sunumu ilgilendiriyor okuyucuyu. İki tane alıntısı hakkında belkide şu ana kadar en çok tartışılan konuların en kısa ve en derin özeti şeklindedir:"Bilinç ete batmış bir kıymıktan çok , saplanmış bir hançerdir." Ve " Yaşamak savaşta toprak yitirmektir!" Daha fazla ne söylenebilir... Yaşamak karşısında nefretini bu kitapla doruk noktasına ulaştırır Cioran. Ne inançlar, ne insanlar ne de başka bir şey bu kitap doğmuş olduğunu affedemeyen bir yazarın mezarından başka bir şey değildir! ...

Yazarın biyografisi

Adı:
Emil Michel Cioran
Unvan:
Filozof, Deneme Yazarı ve Tanınmış 20. Yy. Retorik Sentezcisi
Doğum:
Răşinari, Romanya, 8 Nisan 1911
Ölüm:
Paris, 20 Haziran 1995
Emil Michel Cioran (Emile Michel Cioran), Rumen yazar. (8 Nisan 1911 Răşinari, Romanya - 20 Haziran 1995 Paris) filozof, deneme yazarı ve tanınmış 20. yy. retorik sentezcisidir. Eserlerinin bir bölümünü Fransızca bir bölümünü ise Rumence kaleme almıştır. Ortodoks bir papazın oğlu olarak dünyaya gelen Cioran, Sibiu şehrinde Colegiul National Gheorghe Lazăr Lisesi’nde okumuş ve on yedi yaşından itibaren Bükreş’de felsefe ve estetik öğrenimi görmüştür. 1928 yılında burada iken Eugène Ionesco ve Mircea Eliade ile tanışmış ve onlarla sıkı bir dostluk kurmuştur. 1932′den itibaren düzenli olarak bazı dergilerde yazmaya başlamıştı. Bükreşli entellektüeller Eiserne Garde adlı radikal, faşist, anarşist partinin kabartması gibiydiler. Cioran, diğer bazı entellektüeller gibi bu gerçeği inkâr etmiyordu. Ve bolşevizmin boğdurucu şiddet ruhuna doğru yanılsamayla çekildiklerini görüyordu. Daha sonra bu düşüncelerindeki samimiyetin sıkıntılarını kendi öz eleştirisinde verirken etki altında kalmasından ve buna olan şaşkınlığından dolayı özür dileyecekti. 2. Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar Eiserne Garde’nin sempatizanı, Hitler’in ve antisemitizmin takipçisiydi. 1933’de Hitler hakkında yazdığı şey çarpıcıdır: „Hitler kadar bugün bizi etkileyen, sempati uyandıran ve hayranlık bırakan başka bir politikacı lider göremiyorum!“ Daha sonra bu açıklamasını şu şekilde soruyla karşılamıştır: „…öyleyse hümanizm nedir, neyini kaybetmiştir eğer Röhm-Putsch katliamında o denli moral ve ruhen zaten her şeyini kaybedenler öldürülüyorsa?!“ 1933’den 1935’ye kadar Cioran, Berlin’de kalır. 1937’den sonra ömrünün geri kalan kısmını çatı katında bir evde yaşadığı Paris’de geçirir. Önceleri Rumence yazan Cioran, 1945’den itibaren de Fransızca yazmaya başladı. Bir filozof olarak Fransızca dilinde isminin ilk duyulduğu, ya da okunduğunda etkileyici ve sürükleyici bir yumuşaklığı olamadığını düşünerek ismine M. kısaltmasını yani Michel eklemesini koydu. Bu isim değişikliği böylece tarihe E. M. Cioran olarak kaydoldu ve yazılarındaki etnik muhalifliğinin belirgin karakteri oldu. Cioran, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki tarihteki deneme yazarları ve radikal kültür eleştirmenleri içerisinde önemli bir yere sahiptir. Gerek denemelerinde, gerekse eleştirilerinde öncesinde pesimistçe yola çıkarken şaşkınlık yaratan yanılgılarının ve özdeyişlerinin vardığı zirve çaresizliktir. Bu tespite istinaden şunu söylemiştir: „Hiç bir kriterin olmadığı bir dünyada yaşamak isterdim… Hiç bir prensibin ve formun olmadığı bir dünya! Bir dünya ki, belirsizlikler diyarı; çünkü bizim şu ana dek yaşadıklarımız tamamen formlara, kriterlere bağlı o kadar yavan. Lisansını Bergson üzerine hazırladığı bir tezle aldı. 1934'te Bükreş'te yayımlanan ilk kitabı Sur les cimes du désespoir Ümitsizliğin Doruklarında, kendisinin de kabul ettiği gibi, sonradan Rumence ve Fransızca yazdığı her şeyin özünü barındırır. Hayatın trajik boyutundan habersiz olmakla suçladığı Bergsonculuk'tan o dönemde koptu. 1937'de, dini bir krizin ürünü olan ve tartışmalar yaratan kitabı Gözyaşları Ve Azizler Üzerine yayınlandı. Aynı yıl, Bükreş Fransız Ensititüsü'den bir burs alarak Paris'e gitti ve oraya yerleşti. 1995 yılında Alzheimer hastalığından öldü. Cioran konservatif felsefeye olan ilgisini ilk gençlik yıllarında kaybetmiş, kişisel düşünce ve lirizm adına sistematik düşünce ve soyut spekülasyonlarda bulunmayı reddetmişti; "Hiçbir şeyi keşfetmedim. Ben sadece kendi hislerimin sekreteri olmaya devam ettim" Son dönem eserlerinde kötümser hava çoğu eleştirmen tarafından çocukluğundaki olaylarla ilişkilendirilmiştir. Ancak ondaki septiklik, nihilizme yakın duruşun tek bir sebebe irca edilemeyeceği de söylenebilir. Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi tanınmış varoluşçu yazarların eserlerindeki beşeri yabancılaşma teması henüz 1932'lerde genç Cioran'ın eserlerinde görülmektedir. "Varoluşun kendi evimizin hiçliği kendi sürgünlüğümüz olması mümkün mü?" diye sormaktaydı Cioran o yıllarda. Cioran# insanlığın trajedisini değil fakat kendisi gibi hem düşünen hem hisseden bir ontolojik vatanından sürgüne gönderilmişliğin kolay kolay kimsenin hesabını yapmadığı iç çekişleriyle , bir yurtsuz kimliğiyle yaşamış ve yazmıştır.Dünyanın hergünkü işleyişini,acılarını,sevinçlerini genelden ayrı düşen yönüyle kimi zaman buruklukla kiminde de kahırla yorulmuş bir farkındalıkla ilmek ilmek kitaplarına işlemiştir.Koyunun derdinden geçenlerin,hatta koyunun derdinde bile olmayanların hayatı muştulamalarının, rezilliklerinin ve kaybolmuş bir vicdanla bu hayatı olurlamalarıyla bir kez daha bu temele harç atanların asla anlayamayacakları bir yanlış yerde aranan 'cephane' olarak bilinmektedir.Öteden beri aynı döngünün aynı kıvrak zekayla birer parçası olmuş adam gibi adamların adam olmayan adamlıklarının ipliğini pazara çıkarmış ve aynı kahpeliği masallardan oluşmuş fazilet,uluhiyet ve vicdan tarzı tanımı kendi ellerinde oyuncak olmuş kutsal yaftalı aşağılık kavramları zihinlerin harcı yapan devridaim işbirlikçilerinin uyuttuğu bir insanlığı sersemliklerinden silkinmeye ömrünü adanmış eşsiz bir bilge.

Yazar istatistikleri

  • 338 okur beğendi.
  • 1.177 okur okudu.
  • 141 okur okuyor.
  • 2.252 okur okuyacak.
  • 60 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları