Erendiz Atasü

Erendiz Atasü

Yazar
8.2/10
31 Kişi
·
84
Okunma
·
17
Beğeni
·
1.907
Gösterim
Adı:
Erendiz Atasü
Unvan:
Öykü Yazarı
Doğum:
Ankara, Türkiye, 1947
1947’de Ankara’da doğdu. Eczacılık öğrenimi gördü. Öykü yazmaya başladığı 27 yaşına dek yazarlıkla ilgili düşleri yoktu. Yazma serüveni günce ve mektuptan öyküye akan bir yol izledi. Uzun yıllar yazdıklarını yayımlatmadı. 1981’ den beri öykülerini yayımlıyor.
Kadın erkek sevgisine dayalı ilişkilerde ezilmeye,yok sayılmaya şartlandırılan kadın 80’ li yıllarda artık topluma başkaldırarak özel alanda da kendi değerlerini,beklentilerini ve kendi yerini aramaya çalışır. Kadın için bu arayış, yani kendi kimliğini arama ve tanımlama demektir. Dolaysıyla 1970’ ler de Erbil için toplumsal nitelikli olan kadın kimliği konusu 1980ler de Atasü için varoluş sorununa dönüşür (Doltaş,1994,s.38).
Yazmaya kadın konusunu sorgulayarak başlayan Atasü, kadınlığı “ çelişkili bir durum ” olarak niteliyor. Cumhuriyet devriminin olumlu etkilerine karşın Türk toplumunun halen ataerkil özellikler taşıdığını, kadının ezilmesi ve aile içi şiddet olaylarının yaygın biçimde sürdüğünü anlatan yazar şöyle konuşuyor:
“ Çok kişi zanneder ki yazar bir şeyler yazarken, birtakım düşüncelerini empoze etmek istiyor. Belki bunu isteyen yazar da olabilir. Ama hangi konuda yazıyorsanız o konuda soru sormaya, düşünmeye, hissetmeye çağırırsınız gerçekte. Biraz sisli anlatımlar kullanmak insanları soru sormaya çağırır. Çok kesin, belirgin, köşeli anlatımlarla karşı taraf soru sormaz. Ya dediğini kabul eder ya da tümden reddeder”(08.12.1998,Cumhuriyet gazetesi).
Atasü, yazmanın bir aşama işi olduğunu belirterek üst düzeylere tırmanmanın birey, doğa, toplum gerçekliğinin daha derinlerine süzülebilmekle olacağını ve bunun gözlemsel, düşünsel, sezgisel, duyusal macerayı yetkin biçemler yaratarak yapılması gerektiğini belirtiyor (Atasü,1999,Cumhuriyet Kitap).
Öykü ve şiirin çağrışımsal yapıları nedeniyle birbirine yaklaştığı görüşünü dile getiren Atasü, kendisinin de zamanla imgesel-şiirsel bir yapıya kaydığını söylüyor. Öykü ve şiirin okuyucusunun iç dünyasına seslenmeyi hedeflediğini vurgularken, imgeyi, öykülerin farklı bölümlerini birbirine bağlayan bir kurgu öğesi gibi kullandığını belirtiyor. “ Pek çok şeyi bir anda ve az sözcükle ifade etmek için insan ister istemez imgeye başvuruyor. İmgeye başvurduğunuz zaman da şiire yaklaşmış oluyorsunuz bir yerde (Cumhuriyet Gazetesi[08.12.1998],s.13. )
Ne tuhaftır yazmak, gerçekten yaşadığımı ancak yazarken hissedebiliyorum; yazmanın hazla ve elemle atan ritmini içimde duyamazsam her şey boş...
Kendini ifade edememek, anlaşılamamak, haklı olduğunu bilenler için baldıran zehridir; içmelere doyamıyorlardı.
Neye yaradı vaktiyle okuduklarım? İnsan öğrendiklerini başka bir şeylere, davranışlara, eyleme dönüştüremedikten sonra...
Ah, gençliğin yaşama tutkusu, acı görmeden, acı çekmeden yaşanmayacağına dair, en içten ve en derin yaşantının ıstırapla yorulduğuna dair o söze dökülmeyen, tanımı zor sezgisi genç insanın... Deneyimle gelen uslamlamalarla, tevillerle henüz bozulmamış o sezgi... Istırapla tutulan güreşten güçlenmiş çıkılacağına dair o körpe iyimserlik...
Şiddet, aklın dizginlerini her an kopartabilecek yabanıl bir attı. Şefkatle dizginlenmesi gerekiyordu. Gençler yüreği iyi niyetlerle, arı ülkülerle, cesaret ve öfkeyle dopdolu gençler nasıl da farkına bile varamadan birer zulüm uygulayıcına dönüşebilirlerdi.
Bedensel faaliyetleri ve gündeliği hedefleyen zekâları sadece anda yoğunlaşırken özlemlere dolanan hayal gücü, geçmiş masallarından yola çıkıp "şimdi"nin üstünden atlayarak belirsiz uzak geleceği masalsı bir belirginlikle biçimlendirmeye uğraşırdı. Böylece aslında yitirilen, kazanıldığı sanılan "an"dı, şimdi idi.
Daha önce ismini duymadığım yazar; bu kitabıyla ün yapmıştır.
Kitabın içinde 8 öykü var ve her biri kadınlar hakkında.. Kadınların çektikleri sıkıntıları anlatmış bir bakıma. Ama yazar bunu öyle bir anlatmış ki okurken sizi sıkmıyor ve mesajlarını sıkmadan veriyor.. Açıkçası bu kitabı okuduktan sonra feministik duygularım biraz kabarmış olabilir. Son olarak kitabı severek okudum, okunmalı..okutulmalı
Bu kitabı okuyalı çok uzun zaman oldu tam hatırlayamıyorum o yüzden hiçbir şey yazmayacaktim.
Fakat hiç kimsenin okumadigini görünce...
Kısa hikayeler den oluşan bir kitap biraz kendimizi zorlamak gerekiyor okurken
Dün ve Ferda; ne yazarı ne de konusu hakkında hiç bir fikrim olmadan aldığım (bunu zaman zaman yaparım, bazen adı bazen kapak tasarımından etkilenerek aldığım kitaplar hatırı sayılacak kadar çoktur kitaplığımda) yaklaşık bir yıldır okunacaklar arasında bekleyen ve zamanı geldiğinde evime gelişi gibi elime gelip kendini büyük bir zevkle okutan kitap oldu benim için.

Eczacılığın al sata döndüğü zamanların başında, Eczacı olan Ferda'nın akademisyenlik yolunda yaşadıkları ve hayatının tümünü yönlendirecek kararları, sol görüşü, idealleri, kısa hapishane süreci, gurbete kaçışı, aşkları, evliliği, kızı, annesi, babası ve hayatında rol alan diğer aktörler ile bir film tadında güzel bir okuma süreci yaşatan bu kitap ile yeniden İstanbul Üniversitesindeki öğrencilik günlerime geri döndüm zaman zaman.

Okudukça Ferda'nın kendisi ile, hayatındakiler ile hesaplaşmasına tanık oluyoruz, onun dönek bir sol görüşlü olmasının, doksanlı yıllarda oluşmaya başlayan ilaç lobisinin bir maşası olmasının nedenlerini öğreniyoruz.

Sözün kısası, gerek konusu gerekse anlatım tarzı ile kendini okutmasını bilen bir kitaptı.

Yazarın biyografisi

Adı:
Erendiz Atasü
Unvan:
Öykü Yazarı
Doğum:
Ankara, Türkiye, 1947
1947’de Ankara’da doğdu. Eczacılık öğrenimi gördü. Öykü yazmaya başladığı 27 yaşına dek yazarlıkla ilgili düşleri yoktu. Yazma serüveni günce ve mektuptan öyküye akan bir yol izledi. Uzun yıllar yazdıklarını yayımlatmadı. 1981’ den beri öykülerini yayımlıyor.
Kadın erkek sevgisine dayalı ilişkilerde ezilmeye,yok sayılmaya şartlandırılan kadın 80’ li yıllarda artık topluma başkaldırarak özel alanda da kendi değerlerini,beklentilerini ve kendi yerini aramaya çalışır. Kadın için bu arayış, yani kendi kimliğini arama ve tanımlama demektir. Dolaysıyla 1970’ ler de Erbil için toplumsal nitelikli olan kadın kimliği konusu 1980ler de Atasü için varoluş sorununa dönüşür (Doltaş,1994,s.38).
Yazmaya kadın konusunu sorgulayarak başlayan Atasü, kadınlığı “ çelişkili bir durum ” olarak niteliyor. Cumhuriyet devriminin olumlu etkilerine karşın Türk toplumunun halen ataerkil özellikler taşıdığını, kadının ezilmesi ve aile içi şiddet olaylarının yaygın biçimde sürdüğünü anlatan yazar şöyle konuşuyor:
“ Çok kişi zanneder ki yazar bir şeyler yazarken, birtakım düşüncelerini empoze etmek istiyor. Belki bunu isteyen yazar da olabilir. Ama hangi konuda yazıyorsanız o konuda soru sormaya, düşünmeye, hissetmeye çağırırsınız gerçekte. Biraz sisli anlatımlar kullanmak insanları soru sormaya çağırır. Çok kesin, belirgin, köşeli anlatımlarla karşı taraf soru sormaz. Ya dediğini kabul eder ya da tümden reddeder”(08.12.1998,Cumhuriyet gazetesi).
Atasü, yazmanın bir aşama işi olduğunu belirterek üst düzeylere tırmanmanın birey, doğa, toplum gerçekliğinin daha derinlerine süzülebilmekle olacağını ve bunun gözlemsel, düşünsel, sezgisel, duyusal macerayı yetkin biçemler yaratarak yapılması gerektiğini belirtiyor (Atasü,1999,Cumhuriyet Kitap).
Öykü ve şiirin çağrışımsal yapıları nedeniyle birbirine yaklaştığı görüşünü dile getiren Atasü, kendisinin de zamanla imgesel-şiirsel bir yapıya kaydığını söylüyor. Öykü ve şiirin okuyucusunun iç dünyasına seslenmeyi hedeflediğini vurgularken, imgeyi, öykülerin farklı bölümlerini birbirine bağlayan bir kurgu öğesi gibi kullandığını belirtiyor. “ Pek çok şeyi bir anda ve az sözcükle ifade etmek için insan ister istemez imgeye başvuruyor. İmgeye başvurduğunuz zaman da şiire yaklaşmış oluyorsunuz bir yerde (Cumhuriyet Gazetesi[08.12.1998],s.13. )

Yazar istatistikleri

  • 17 okur beğendi.
  • 84 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 98 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.