Erhan Bener

Erhan Bener

YazarÇevirmen
7.6/10
136 Kişi
·
458
Okunma
·
20
Beğeni
·
2.169
Gösterim
Adı:
Erhan Bener
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Kıbrıs, 1929
Ölüm:
Ankara, Türkiye, 7 Aralık 2007
Türkiye'nin ilk fen doktorlarından Raşit Bener'le Mediha Hanımın oğlu, felsefeci Cemil Sena Ongun'un yeğenidir.

Ortaöğrenimini, öğretmen olan babasından ötürü Anadolu’nun çeşitli il ve ilçe merkezlerinde tamamladı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1950 yılında mezun oldu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1956’da lisans diploması aldı.

1950'de Maliye Bakanlığı'na memur olarak girdi; müfettiş yardımcılığı, hesap uzmanlığı ve hazine genel müdür yardımcılığı, kambiyo kontrol dairesi başkanlığı görevlerinde bulundu. 1963-1966 ve 1969-1973 yıllarında Paris'de, önce Türkiye Büyükelçiliği maliye müşaviri daha sonra da OECD Türkiye Daimi Temsilciliği başkan yardımcısı olarak görev yaptı. 1975’te, Emekli Sandığı genel müdürüyken kendi isteğiyle emekliye ayrıldıktan sonra avukatlık yaptı.

Yazar Vüs'at Orhan Bener'in kardeşi, Yiğit Bener’in babasıdır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Şiir ve öyküleri 1945’den itibaren çeşitli dergilerde yayımlandı. Kedi ve Ölüm adlı romanı Le Chat et la mort adıyla, Baharla Gelen adlı romanı ise Ce qui arriva avec le printemps adıyla Fransızcaya çevrildi; diğer bazı eserleri de başka yabancı dillere çevrildi. Roman, öykü, anı, deneme ve tiyatro oyunları yazarlığının yanı sıra, çocuk kitapları, radyo oyunları ve senaryolar yazdı, çeviriler yaptı. Böcek, Sisli Yaz, Ölü Bir Deniz ve Yalnızlar romanları sinemaya aktarıldı. Bunlardan Böcek, 1997’de Altın Portakal Ödülü'ne layık görüldü.
"Kendini ölü sanan deliyi bilir misin sen?

Hani iğneyi eline batırmışlar, 'Bu neyi gösterir?' demişler.

'Ölüden kan çıkacağını,' demiş."
"Bahtın yok," diyorum. "Karşına ben çıkmamalıydım, ya da bu kadar geç çıkmamalıydım.."
308 syf.
·7 günde·9/10
“Bu, gülüş ve unutuş üzerine, unutuş ve Prag üzerine, Prag ve melekleri üzerine yazılmış bir romandır.”

Kundera böyle tanımlıyor kitabı. Benim tanımım ise kırgınlığın ve beraberinde getirdiği öfkenin üzerine yazılmış bir kitap olması. Her bir satırın yazarın kendi hayatının birer yansıması olduğunu Kundera'nın hayatını araştırınca görmek mümkün. Zaten kitapta da bunu açıkça belirtmiş ve kendi yaşadıklarını da okura sunmuş. Bu kitabını Çekoslovakya'yı terk edip Fransa'ya yerleştiği dönemde yazıyor, kitap yayınlandıktan sonra da Kundera Çek vatandaşlığından çıkartılıyor. Ülkesi ile başı belada olan yazarlardan biri de Milan Kundera anlayacağınız. Dolayısıyla yaşadığı sorunları kitaplarına hem üslup olarak, hem kurgusal olarak yansıtıyor. Gerek göndermeleriyle,  gerek ironileriyle alt metinde dönemin siyasal ve ideolojik yapısını bolca eleştiriyor, hatta dalga geçiyor.
“Birgün bir büyük adam, bin yıl içinde müzik dilinin tükendiğini ve sürekli olarak aynı mesajı gevelemekten başka şey yapamadığını farketti. Devrimci bir kararnameyle sesler arasındaki hiyerarşiyi ortadan kaldırdı ve bütün sesleri eşdeğerli kıldı.” Prag'ı işgal eden Sovyet Rusya'ya inceden ironili bir gönderme yaparak bizlere dönemin siyasal yapısı hakkında da ipuçları veriyor. Sesleri aynı çıkmayan insanlar ötekileştirilip, toplumdan uzaklaştırılıyor ve tek bir tonda aynı şeyleri söyleyen insanlar topluluğu oluşturulmaya çalışıyor. Buna direnen insanlar ise ya ülkeyi terk ediyorlar ya da vatandaşlıktan çıkartılıyorlar. Karşı bir mücadele söz konusu bile değil, çünkü çoğunluğun karşısında pasifleşiyor, olan güçlerini de kullanamıyorlar. Meslekleri ellerinden alınıyor, kitapları yakılıyor, onlara yardım etmek isteyen eş, dost, akraba vatan hainliği ile itham ediliyor ve ellerinde gitmekten başka bir şey kalmıyor. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabında “Yaşadığı yeri terk etme arzusunda olan insan, mutsuz insandır.” diyor Kundera bunu şimdi daha iyi anlıyorum. O ülkesini terk etmek istemedi, hatta bunu yaptığı için çok üzgündü bunu şu satırları okuyunca siz de anlayacaksınız.

“Zayıfın önünden kaçan kadar aşağılık bir şey yoktur. Ama onlar çok kalabalıktılar.”

Zayıf insanların çokluğu, güçlü insanların azlığını fırsat bildiği için, o güçlü insanlar çekip gitmeyi tercih ettiler. Yine Var olmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabında Kundera şu sözü boşu boşuna söylememişti.
“Ama güçlüler güçsüzleri incitemeyecek kadar güçsüz olunca, güçsüzler çekip gidecek kadar güçlü olmak zorundaydılar”
Bu iki kitabı okuduktan sonra anlıyorum ki yazar, kendi yaşanmışlığını edebiyatla bize anlatıyor. Zaten bir yazar başka ne yapabilir ki? Onun silahı kalemidir, kendisini ancak onunla savunur,  onunla anlatır. Kundera’da duyduğu kırgınlık ve öfkeyi kalemini kullanarak inci gibi bir estetikle bize anlatmış.


Kitap hakkındaki ön sözümden sonra biraz da içeriği hakkında konuşalım. Kitap, toplam yedi bölümden oluşan bir roman. Aslında bölümler öykü gibi, kitap ise romanımsı tadında bir şey. Yazar bu konuda kendisi de net bir şey diyemiyor.
“Bu kitap, çeşitleme biçiminde roman-kitap, çeşitleme biçiminde bir romandır. Çeşitli bölümleri, bir temanın, bir düşüncenin, sonsuz büyüklükler içinde kapsamı benim için kaybolmuş bulunan eşi benzeri olmayan tek bir durumun içine götüren bir yolculuğun değişik durakları gibi birbirini izler.”
Yani kitabı oluşturan bölümler ya da öyküler birbirinden bağımsız aynı zamanda da birbirinin tamamlayıcısıdırlar. Bu tamamlama doğrudan olmuyor. Tema ve karakterlerin iç dünyalarının yansımaları olarak ortak payda da buluşuyorlar. Alışılagelmişin dışında bir yazınsal düzen hakim kitaba. Okuru sürükleyip,  belli bir finale hazırlamıyor yazar. Belli kalıplara bir baş kaldırı da olabilir bu. Tıpkı Jose Saramago'nun noktalama işareti kullanmaması gibi Kundera’nın bu kendine özel üslubu, bir baş kaldırının sonucu sanırım. ( Komünist ve Anti-Komünist iki yazarı aynı noktada buluşturmak da benim gibi ikizler burcu birine yakışırdı herhalde. )


Kitapta en ilgimi çeken bölümlerden biri olan Litost kavramından bahsedeyim biraz. Yazarı okuyanlar bilir ki Kundera böyle terimleri mutlaka sıkıştırır kitabına.  Kavramı, kavradıktan sonra o tek kelimelik terimin kitap ile ne kadar özdeş bir yapıya sahip olduğunu görünce, hiç de tesadüfi bir şekilde o terime bir bölüm açılmadığını anlamış oluyoruz. Nedir litost? Bilmiyorum. Evet bilmiyorum. Çünkü Çekçe bir sözcük ve başka dillere çevrilmesi mümkün olmayan bir sözcük. Öyle diyor Kundera…
“Litost, içimizdeki zavallılığın birden ortaya çıkmasından doğan acılı bir durumdur.”

Bir nevi eziklenme, aşağılanma, hüzünlenme içeren bir sözcük  ve bu sözcük olmadan insan ruhunun anlaşılabileceğini düşünmüyor yazar. İki aşamalı olarak işleyen bu sözcük ilk aşamada yaşanılan durumdan dolayı aşağılanmış hissetmekle kendini gösterir ve devamında bu his intikam almaya, içindeki aşağılanmış olmanın öfkesini başka bir şeye boşaltma isteği ile varlığını gösterir. Kitapta Litost sözcüğüne dair bir bölüm yazılmasını tesadüf olarak görmediğimi söyledim. Çünkü bu kitap iliklere kadar işleyen Litost durumunun yaşanmasıyla ortaya çıkmış bir eserdir. Fikirlerinden dolayı ötekileştirilen ve ötekileştirilmenin beraberinde getirdiği aşağılanmanın yol açtığı eziklenme durumundan ancak bir kitap yazılarak intikam alınırdı ki bu da litostun ikinci aşamasıdır.


Değineceğim son konu ise bir Kundera klasiği olan cinsellik! Bu kitabında da bolca erotizm var. Aşk, siyaset, cinsellik… Şeytan üçgeni… Bunların karılmasından baya hoşlanıyor yazarımız. Kitap boyunca neden bu kadar cinsellik üzerinde yoğunlaşıyor diye düşündüm hala da düşünüyorum. Acaba Ahlakı, ahlaksızlıkla anlatmak istiyor olabilir mi? Felsefecileri sahneye davet ediyorum. Ama kesin olarak düşündüğüm bir şey var onda cinsellik ona göre kale alınmayacak bir şey, çünkü “ Aşk, çiftleşme arzusunda duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur kendini.” der Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nde… Yani gönüller bir olsun, bedenler kiminle olursa olsun bir önemi yok diyor. Ya da zihnim bana oyun oynuyor ve yazarı aklamaya çalışıyorum bilemiyorum. Buna okuyup sizler karar verin.

Efendim,  gönlüm bu kitabı okumanızı tavsiye etmiyor, sadece bana kalsın Milan Kundera diyor ama yine ağız ucuyla da olsa tavsiye edeyim. Ben okudum pişman olmadım, sizler de okur ve umarım pişman olmazsınız. Keyifli okumalar…
308 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
"Litost, başka dillere çevrilmesi olanaksız Çekçe bir sözcüktür. Adamakıllı açılmış bir akordeon gibi sonsuz bir duyguyu, başka birçok duyguların bileşimi olan bir duyguyu anlatır: hüzün, acıma, pişmanlık ve özlem. Bu sözcük olmadan insan ruhunun anlaşabileceğini düşünmekte zorluk çekiyorum."

Benim için bu kitabın en büyük anlamı 'litost' sözcüğü ile tanışmaktır. Kitap, yedi öyküden oluşmaktadır ve farklı gibi gözükse de her biri birbirinin tamamlayıcısı şeklinde diyebiliriz. Kundera kitaplarında alışık olduğumuz üzere, karakterlerin adları ve geçmişleri farklı olsa dahi, düşünceleri, güdüleri, istekleri, ilişkilerdeki tutumları benzerdir. Bunun nedeni de yukarıda geçtiği gibi "litost" kavramı ve insan ruhunun anlaşılmasıdır.


"Litost, içimizdeki zavallılığın birden ortaya çıkmasından doğan bir acılı durumdur."

'Litost'u örneklemek gerekirse, mesela hoşlandığı kızın yanında yüzme bilmediği ortaya çıkan erkeğin durumu veya öğretmeninin öğretmeye çalıştığını yapamayan öğrencinin durumunu gözümüzün önüne getirebiliriz. Bu tür acınası durumlar, insanlar tarafından anlaşılabilir elbette ama bunun kişinin içinde yarattığı durum, ne kadar anlaşılmış olsa bile yaralayıcıdır. İşte buna dilimizde daha çok 'eziklik' olarak görülebilir ama bu çirkin sözcük durumu tam da açıklayamaz. Bunun için 'litost' daha iyi bir ifade biçimi. Sadece bunu anlamak için bile bu kitabı okumaya değer.


Kundera, bu kitabı Fransa'ya yerleştikten ve babasını kaybettikten kısa bir süre sonra yazıyor. Babasıyla ilgili duygularını ifade ettiği, bu açıdan yazarı daha samimiyetle tanıdığımız eseridir diyebiliriz.


Benim için, "Mutlu Ölüm" kitabı Camus külliyatında ne anlama geliyorsa, bu kitap da Kundera külliyatında o anlama geliyor. Bu kitap da belki sıklıkla üzerinde durulan bir kitap değil ama yer yer oldukça etkileyici ve insanın ufkunu açan bir eser. Bir "Var olmanın dayanılmaz hafifliği" değil elbette ama hem yazarın samimiyetini hissetme, hem de ufuk açıcı olması açılarından okuduğum en iyi kitaplardan biri.


Kitabın ortasında yer alan "Litost" bölümü ve onun içindeki 'Şairler' bölümü şahsen beni en çok etkileyen bölüm olmuştur. Kundera'nın tüm eserlerinde olduğu gibi, erotizm ve cinsel anlatımlar -biraz da abartılı olarak- kitabın genelinde de var ama itici olarak görmüyorum. Şahsen erotik edebiyat meraklısı değilim ve gereksiz yere erotizm olması rahatsız eder ama Kundera konusunda öyle diyemem.
95 syf.
Yalnızca resmin sonuna yaklaşınca mı görürüz kamufle edilmesi mümkün olmayan, kabaca isteksizce ve tutkusuz, fütursuzca vurduğumuz fırça darbelerinin izlerini.

Ressam Zâhit' in iç çekisleri, pişmanlıkları, hayatı, film şeridi gibi başından sona akarken romanın ; o ölüm, son ve varoluşunun derinliklerinde kendini ararken ya da çoğu zaman pişmanlıkları için sitem ederken kendine, bana, insan doğasının yatkın olduğu rutin sapkın eğilimlerde alışkanlıkların, hayallerin önüne geçip oturan ve her bir değişim için ufacık bir kanat çırpışında bile karşısında intikam ile yanıp tutuşan vahşi bir kedi misali insanı nasıl trajik bir sona uğurladığını gösterdi. Büyük bir kin yumağı bu büyüttüğümüz.

Romanı, keyifle ve bitmesini istemeden okumama rağmen, son kısmı beni fazla tatmin etmedi. Zaten kaçınılmaz bir sondu ölüm, her an vardı. Ama bu adamın son ana kadar bitmek tükenmek bilmeyen bir iştah ile umudunu yitirmeden yaşama tutunması, midemi bulandırdı. Zihninde ve reelde yaşadığı şeyler birbirine karışmış, acınası hayata tutunma çabasından gözleri kör olmuş gibi, asla teslim olmadı.

Elden ayaktan düşse bile öyle ruhani buhranlar geçiriyor ki, tek bir damla yaşam suyu için kafasında korkunç ritueller gerçekleştiriyor.

Zihninde bu gayesi için cinayet işlemeyi düşlüyor -romanın başlarında karınca bile incitemem diyen bir adam- .Brüksel' de geçen öğrencilik yıllarında Van Gogh' a özenip yüzünde derin yara izleri açması , sona doğru giderken ortaya çıkan o sadist ruhunun bir göstergesiydi.

Korkuyla umut öyle bir harmanlanmış ki, Zâhit Bey adeta bir şizofreni hastası gibi arafta kalmış her türlü tezatlığı yaşıyor içinde. Herkes kendinden bir şeyler bulabilir burada.
308 syf.
·8 günde·Beğendi·8/10
Kundera'dan okuduğum dördüncü kitap. Bu kitap sonunda Kundera hakkında bazı net fikirler oluştu kafamda;

Eğer Çekoslovakya Sovyet işgaline uğramasaymış Kundera romancı olamayabilirmiş, çünkü romanlarının bütününe hakim olan atmosfer bu Sovyet İşgali ve ertesinde ülkesinin politik olarak yozlaşmasına yaktığı ağıttan oluşuyor.

Ve bu işgalle birlikte parçalanmak zorunda kalan ilişkilerin, aşkların kısacası hayatların bireyleri olan insanların yaşama tutunma mücadeleleriyle, farklı ve yoğun cinsel deneyimleri Kundera romanının ikinci değişmez halkasıdır diyebiliriz.

Ayrıca bu kitap roman olarak tanımlanmış olsa da kitaba bir öykü kitabı gibi yaklaşmak daha doğru olabilir kolay bir okuma adına.

Her şeye rağmen Kundera okumak güzel bir şey, romanlarında sadece karakterlerin isimleri değişiyormuş hissi uyandırsa da.

*7.5'tan 8 verdim.
128 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
Erhan Bener'in okuduğum ilk kitabı adından dolayı bu oldu; "Kedi ve Ölüm". İçindeki o kedi öldürme vakası hasta bir adamın kurduğu hayaldi diye düşünüyorum Ünlü olamamış bir ressamın, kanser hastalığı ile 3 ay ömrü kalması ile başlıyor kitap. Ve geçmişiyle hesaplaşmalar, hezeyanlar içerisinde ölüme direnmeye çalışıyor. Kitap karamsar olsa da yazarın kalemini sevdim.
128 syf.
Simenon polisiyeleri, önsözde Yiğit Bener'in de vurguladığı gibi, diğer polisiyerlerden farklıdır. Simenon'un ünlü karakteri komiser Maigret, bu anlamda ne Conan Doyle'un Sherlock Holmes'u gibi ince ve dağnık ipuçlarının dahice ve sıradışı bir şekilde bir araya getirir, ne de Agatha Christie'nin Hercule Poirot'su gibi beyninin gri hücrelerine güvenir. O sadece bekler, katili bıkıp usandırana kadar bekler. Sorularla köşeye sıkıştırır bazen evet, ama bu, öncelikli amacını gizlemez: Katilin psikolojisini tahrip etmek, onun bu uzun süreli suskunluklarda açık vermesini, yıpranmasını sağlamak..

Konusuna gelirsek... Komiser Maigret, şüpheli hareketleri olan biriyle trenden atlar. Kovalamaca esnasında vurulur. Hastaneye, oradan da bir otel odasına alınır. Bu odada dinlenmeye çekildiği sırada, çevresindekileri olaya dair kendisine bilgi taşımakla görevlendirir. Mesela ormanlık alanın krokisi, şehrin haritası, o gün kendisine yardım edenlere dair bilgi.. Bir deliden şüphe edilmektedir.. Ama ya kasten bu işin delilik işi olduğunu vurgulayıp kendisini yanıltıyorlarsa? Belki de öldürülen kurbanların kalbine sokulan şiş hikayesi gerçek değildir.. Ya da bu sonradan yapılmaktadır.. Peki ama neden? Buna benzer yüzlerce soru, şaşırtıcı hikayeler. Katilin yeniden harekete geçmesi.. Yeni kurbanların seçilmesi.. İnsanların kurban edilmesinin önlenmeye çalışılması.. Ve komiser Maigret'nin soruşturmayı yattığı yerden ustaca yönetmesi, sonuca ulaşması.. Sürpriz bir final..

Güzel bir Simenon kitabıydı. Çeviren kişi, Yiğit Bener'in babası, Erhan Bener. Yine bir usta işi çeviri. Ama öylesine demiyorum usta işi diye.. Hakikaten bir 'ustanın işi'.

Simenon'un 'Ustaların Türkçesiyle' alt başlıklı kitap serisine devam.. Bu sayede hem güzel bir Simenon kitabı okunmakta, hem de edebiyatımızdaki bir ustanın çevirisinden -denebilir ki üslubundan- keyif alınmakta..
Sevgilisine günde dört mektup yazan kadın bir yazma hastası değildir. O sadece aşıktır. Ama sevgililerine yazdığı mektupların fotokopilerini bir gün yayınlayabilmek amacıyla çektiren dostum, bir yazma hastasıdır.
syf. 112
308 syf.
·Beğendi·8/10
"Bazıları bir anaforda döne döne ölüp gider, bazıları da bir çağlayandan düşerek ezilirler. İşte böyleleri (ki ben de onlardan biriyim) , içlerinde her zaman yitirilen halkanın gizli özlemini saklarlar, çünkü bizler her şeyin bir çember içinde döndüğü bir evrenin sakinleriyiz."
255 syf.
·4 günde·9/10
"Erhan Bener'in romanları.. büyük haksızlık var." diyor Cemal Süreya. Gerçekten anlamıyorum böyle bir yazarın nasıl olurda hakkı verilmez. Okuduğum ikinci kitabı oldu. Öylesine akıcı, sakin bir dili varki, şiir tadında. Hayatlarında mutluluğu bulamamış, çevrelerince kapana sıkıştırıldıklarını düşünen emekli öğretmen Adnan Refik ve bankacı Yüksel'in bir motelde tesadüfen karşılaşmalarıyla başlayan beş günlük bir serüveni konu ediniyor kitap. Hayatlarında yaşam anlamında başarıyı yakalayamamış, aşkın ne olduğunu bilememiş boşa ömür tükettiğini düşünen iki insanin birbirlerinde hayatı sorgulamalarını, aşkı ve özgürlüğü bulmalarını okuyoruz. Birbirlerine geç kalan iki mucize.. Aslında hayattaki başarı iş anlaminda değilde belki hayatımıza soktuğumuz, gönlümüzü açtığımız yada yuva kurduğumuz insanlarla onlan ilişkilerimizdedir. Fazla taviz, sorumluluklar, aşırı sevgi hep bizden alıyor, götürüyor. Yorulmamak ve yormamak dileğiyle. Başarısız bir hayat olmasın geride bıraktığımız.
128 syf.
·5 günde·7/10
Yeni yazarları keşfetmeyi seviyorum. Çünkü edebiyat bence tekdüze konularla gitmemeli. Sürekli polisiye, sürekli proleterya ya da ne bileyim sürekli klasik okumak pek doğru gelmiyor bana. Sanki bir şeyleri kaciriyoruz gibi gelir bana. Bu yüzden farklı türleri, farklı yazarları okumak iyi gelir bana.
Erhan Bener ilk kez okuduğum bir yazar oldu.
Gelelim bu kısa romanimiza;

Üç aylık ömrü kaldığını öğrenen ressam Zahit'in ana karakterde, hatta tek karakter olduğu psikolojik tahlillerin üst seviyede olduğu bir roman. Bu üç aylık süreçte Zahit tüm yaşamını sorguluyor. Yaşamla ölüm arasında arafta kalması, kendisini iyi ya da kötü sorgulaması biçiminde kurgulanmış bir roman. Zahit'in ölüme gidiş sürecini adım adım betimlemis yazar. Bu süreç çok zor bir süreçtir Zahit için. Ruhsal yapısı bozulur, geriye dönüşleri çok sik yaşar, kendi kendiyle konuşur, kabuslar görür. Tüm bu çıkmazlarin içinde bir de ölüm simgesi halinde bir kedi.

Edebi açıdan müthiş bir kitap. Konu açısından iç açıcı bir kitap değil. Yine de bu tarz sevenler memnun kalacaktır.

İyi okumalar...

Yazarın biyografisi

Adı:
Erhan Bener
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Kıbrıs, 1929
Ölüm:
Ankara, Türkiye, 7 Aralık 2007
Türkiye'nin ilk fen doktorlarından Raşit Bener'le Mediha Hanımın oğlu, felsefeci Cemil Sena Ongun'un yeğenidir.

Ortaöğrenimini, öğretmen olan babasından ötürü Anadolu’nun çeşitli il ve ilçe merkezlerinde tamamladı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1950 yılında mezun oldu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1956’da lisans diploması aldı.

1950'de Maliye Bakanlığı'na memur olarak girdi; müfettiş yardımcılığı, hesap uzmanlığı ve hazine genel müdür yardımcılığı, kambiyo kontrol dairesi başkanlığı görevlerinde bulundu. 1963-1966 ve 1969-1973 yıllarında Paris'de, önce Türkiye Büyükelçiliği maliye müşaviri daha sonra da OECD Türkiye Daimi Temsilciliği başkan yardımcısı olarak görev yaptı. 1975’te, Emekli Sandığı genel müdürüyken kendi isteğiyle emekliye ayrıldıktan sonra avukatlık yaptı.

Yazar Vüs'at Orhan Bener'in kardeşi, Yiğit Bener’in babasıdır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Şiir ve öyküleri 1945’den itibaren çeşitli dergilerde yayımlandı. Kedi ve Ölüm adlı romanı Le Chat et la mort adıyla, Baharla Gelen adlı romanı ise Ce qui arriva avec le printemps adıyla Fransızcaya çevrildi; diğer bazı eserleri de başka yabancı dillere çevrildi. Roman, öykü, anı, deneme ve tiyatro oyunları yazarlığının yanı sıra, çocuk kitapları, radyo oyunları ve senaryolar yazdı, çeviriler yaptı. Böcek, Sisli Yaz, Ölü Bir Deniz ve Yalnızlar romanları sinemaya aktarıldı. Bunlardan Böcek, 1997’de Altın Portakal Ödülü'ne layık görüldü.

Yazar istatistikleri

  • 20 okur beğendi.
  • 458 okur okudu.
  • 15 okur okuyor.
  • 356 okur okuyacak.
  • 10 okur yarım bıraktı.