Erhan Bener

Erhan Bener

YazarÇevirmen
7.5/10
92 Kişi
·
314
Okunma
·
14
Beğeni
·
1.899
Gösterim
Adı:
Erhan Bener
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Kıbrıs, 1929
Ölüm:
Ankara, Türkiye, 7 Aralık 2007
Türkiye'nin ilk fen doktorlarından Raşit Bener'le Mediha Hanımın oğlu, felsefeci Cemil Sena Ongun'un yeğenidir.

Ortaöğrenimini, öğretmen olan babasından ötürü Anadolu’nun çeşitli il ve ilçe merkezlerinde tamamladı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1950 yılında mezun oldu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1956’da lisans diploması aldı.

1950'de Maliye Bakanlığı'na memur olarak girdi; müfettiş yardımcılığı, hesap uzmanlığı ve hazine genel müdür yardımcılığı, kambiyo kontrol dairesi başkanlığı görevlerinde bulundu. 1963-1966 ve 1969-1973 yıllarında Paris'de, önce Türkiye Büyükelçiliği maliye müşaviri daha sonra da OECD Türkiye Daimi Temsilciliği başkan yardımcısı olarak görev yaptı. 1975’te, Emekli Sandığı genel müdürüyken kendi isteğiyle emekliye ayrıldıktan sonra avukatlık yaptı.

Yazar Vüs'at Orhan Bener'in kardeşi, Yiğit Bener’in babasıdır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Şiir ve öyküleri 1945’den itibaren çeşitli dergilerde yayımlandı. Kedi ve Ölüm adlı romanı Le Chat et la mort adıyla, Baharla Gelen adlı romanı ise Ce qui arriva avec le printemps adıyla Fransızcaya çevrildi; diğer bazı eserleri de başka yabancı dillere çevrildi. Roman, öykü, anı, deneme ve tiyatro oyunları yazarlığının yanı sıra, çocuk kitapları, radyo oyunları ve senaryolar yazdı, çeviriler yaptı. Böcek, Sisli Yaz, Ölü Bir Deniz ve Yalnızlar romanları sinemaya aktarıldı. Bunlardan Böcek, 1997’de Altın Portakal Ödülü'ne layık görüldü.
"Çünkü polis, geleneksek olarak bir kesim tarafından sırtı sıvazlanan ve kahraman olarak görülen, diğer bir kesim tarafından ise düşman olarak algılanan ve hedef gösterilen bir insandır."
Erhan Bener
Sayfa 5 - Remzi
"Aşık olmak gibi bir şeydi içmek. Ancak aşık olunan bir kadınla sevişmeye benzetilebilecek bir şeydi."
Erhan Bener
Sayfa 41 - Ümit
"Her insan, sabah gözlerini açar açmaz, o gün mutlaka karşılıksız bir iyilik yapmayı düşünmeli."
Erhan Bener
Sayfa 116 - Remzi
"Millette para vardı. Kim ne derse desin. Pahalılığa aldırış eden yok. Herkes bulmuş bir dümen."
Erhan Bener
Sayfa 51 - Remzi
"Pişman olmadığı tek şey, içkisiydi. Çünkü aslında içki içmek, bütün o kepazece oyunların diyetiydi, rezilce yaşanan akşamlardan bağımsız, onlardan soyutlanabilecek bir şeydi, günah olamazdı, her şey bir yana, kutsal bir tören, tek başına bir ayindi ve bu yüzden, verdiği esrikliğin bir anının bile kaçırılmaması gerekirdi."
Erhan Bener
Sayfa 41 - Ümit
"Demir sandıkta saklansan bulur seni, ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm..."
Erhan Bener
Sayfa 117 - Nazım Hikmet
"Kulların adaletinden kurtulabilirsin ama, Tanrı'nın adaletinden kaçılmaz. Ondan da kurtulduğunu sanırsın ama, bakarsın, senin suçunun cezasını evlatların çeker."
Erhan Bener
Sayfa 104 - Remzi
"Litost, başka dillere çevrilmesi olanaksız Çekçe bir sözcüktür. Adamakıllı açılmış bir akordeon gibi sonsuz bir duyguyu, başka birçok duyguların bileşimi olan bir duyguyu anlatır: hüzün, acıma, pişmanlık ve özlem. Bu sözcük olmadan insan ruhunun anlaşabileceğini düşünmekte zorluk çekiyorum."

Benim için bu kitabın en büyük anlamı 'litost' sözcüğü ile tanışmaktır. Kitap, yedi öyküden oluşmaktadır ve farklı gibi gözükse de her biri birbirinin tamamlayıcısı şeklinde diyebiliriz. Kundera kitaplarında alışık olduğumuz üzere, karakterlerin adları ve geçmişleri farklı olsa dahi, düşünceleri, güdüleri, istekleri, ilişkilerdeki tutumları benzerdir. Bunun nedeni de yukarıda geçtiği gibi "litost" kavramı ve insan ruhunun anlaşılmasıdır.


"Litost, içimizdeki zavallılığın birden ortaya çıkmasından doğan bir acılı durumdur."

'Litost'u örneklemek gerekirse, mesela hoşlandığı kızın yanında yüzme bilmediği ortaya çıkan erkeğin durumu veya öğretmeninin öğretmeye çalıştığını yapamayan öğrencinin durumunu gözümüzün önüne getirebiliriz. Bu tür acınası durumlar, insanlar tarafından anlaşılabilir elbette ama bunun kişinin içinde yarattığı durum, ne kadar anlaşılmış olsa bile yaralayıcıdır. İşte buna dilimizde daha çok 'eziklik' olarak görülebilir ama bu çirkin sözcük durumu tam da açıklayamaz. Bunun için 'litost' daha iyi bir ifade biçimi. Sadece bunu anlamak için bile bu kitabı okumaya değer.


Kundera, bu kitabı Fransa'ya yerleştikten ve babasını kaybettikten kısa bir süre sonra yazıyor. Babasıyla ilgili duygularını ifade ettiği, bu açıdan yazarı daha samimiyetle tanıdığımız eseridir diyebiliriz.


Benim için, "Mutlu Ölüm" kitabı Camus külliyatında ne anlama geliyorsa, bu kitap da Kundera külliyatında o anlama geliyor. Bu kitap da belki sıklıkla üzerinde durulan bir kitap değil ama yer yer oldukça etkileyici ve insanın ufkunu açan bir eser. Bir "Var olmanın dayanılmaz hafifliği" değil elbette ama hem yazarın samimiyetini hissetme, hem de ufuk açıcı olması açılarından okuduğum en iyi kitaplardan biri.


Kitabın ortasında yer alan "Litost" bölümü ve onun içindeki 'Şairler' bölümü şahsen beni en çok etkileyen bölüm olmuştur. Kundera'nın tüm eserlerinde olduğu gibi, erotizm ve cinsel anlatımlar -biraz da abartılı olarak- kitabın genelinde de var ama itici olarak görmüyorum. Şahsen erotik edebiyat meraklısı değilim ve gereksiz yere erotizm olması rahatsız eder ama Kundera konusunda öyle diyemem.
Yalnızca resmin sonuna yaklaşınca mı görürüz kamufle edilmesi mümkün olmayan, kabaca isteksizce ve tutkusuz, fütursuzca vurduğumuz fırça darbelerinin izlerini.

Ressam Zâhit' in iç çekisleri, pişmanlıkları, hayatı, film şeridi gibi başından sona akarken romanın ; o ölüm, son ve varoluşunun derinliklerinde kendini ararken ya da çoğu zaman pişmanlıkları için sitem ederken kendine, bana, insan doğasının yatkın olduğu rutin sapkın eğilimlerde alışkanlıkların, hayallerin önüne geçip oturan ve her bir değişim için ufacık bir kanat çırpışında bile karşısında intikam ile yanıp tutuşan vahşi bir kedi misali insanı nasıl trajik bir sona uğurladığını gösterdi. Büyük bir kin yumağı bu büyüttüğümüz.

Romanı, keyifle ve bitmesini istemeden okumama rağmen, son kısmı beni fazla tatmin etmedi. Zaten kaçınılmaz bir sondu ölüm, her an vardı. Ama bu adamın son ana kadar bitmek tükenmek bilmeyen bir iştah ile umudunu yitirmeden yaşama tutunması, midemi bulandırdı. Zihninde ve reelde yaşadığı şeyler birbirine karışmış, acınası hayata tutunma çabasından gözleri kör olmuş gibi, asla teslim olmadı.

Elden ayaktan düşse bile öyle ruhani buhranlar geçiriyor ki, tek bir damla yaşam suyu için kafasında korkunç ritueller gerçekleştiriyor.

Zihninde bu gayesi için cinayet işlemeyi düşlüyor -romanın başlarında karınca bile incitemem diyen bir adam- .Brüksel' de geçen öğrencilik yıllarında Van Gogh' a özenip yüzünde derin yara izleri açması , sona doğru giderken ortaya çıkan o sadist ruhunun bir göstergesiydi.

Korkuyla umut öyle bir harmanlanmış ki, Zâhit Bey adeta bir şizofreni hastası gibi arafta kalmış her türlü tezatlığı yaşıyor içinde. Herkes kendinden bir şeyler bulabilir burada.
Kundera'dan okuduğum dördüncü kitap. Bu kitap sonunda Kundera hakkında bazı net fikirler oluştu kafamda;

Eğer Çekoslovakya Sovyet işgaline uğramasaymış Kundera romancı olamayabilirmiş, çünkü romanlarının bütününe hakim olan atmosfer bu Sovyet İşgali ve ertesinde ülkesinin politik olarak yozlaşmasına yaktığı ağıttan oluşuyor.

Ve bu işgalle birlikte parçalanmak zorunda kalan ilişkilerin, aşkların kısacası hayatların bireyleri olan insanların yaşama tutunma mücadeleleriyle, farklı ve yoğun cinsel deneyimleri Kundera romanının ikinci değişmez halkasıdır diyebiliriz.

Ayrıca bu kitap roman olarak tanımlanmış olsa da kitaba bir öykü kitabı gibi yaklaşmak daha doğru olabilir kolay bir okuma adına.

Her şeye rağmen Kundera okumak güzel bir şey, romanlarında sadece karakterlerin isimleri değişiyormuş hissi uyandırsa da.

*7.5'tan 8 verdim.
Sevgilisine günde dört mektup yazan kadın bir yazma hastası değildir. O sadece aşıktır. Ama sevgililerine yazdığı mektupların fotokopilerini bir gün yayınlayabilmek amacıyla çektiren dostum, bir yazma hastasıdır.
syf. 112
"Bazıları bir anaforda döne döne ölüp gider, bazıları da bir çağlayandan düşerek ezilirler. İşte böyleleri (ki ben de onlardan biriyim) , içlerinde her zaman yitirilen halkanın gizli özlemini saklarlar, çünkü bizler her şeyin bir çember içinde döndüğü bir evrenin sakinleriyiz."
"Erhan Bener'in romanları.. büyük haksızlık var." diyor Cemal Süreya. Gerçekten anlamıyorum böyle bir yazarın nasıl olurda hakkı verilmez. Okuduğum ikinci kitabı oldu. Öylesine akıcı, sakin bir dili varki, şiir tadında. Hayatlarında mutluluğu bulamamış, çevrelerince kapana sıkıştırıldıklarını düşünen emekli öğretmen Adnan Refik ve bankacı Yüksel'in bir motelde tesadüfen karşılaşmalarıyla başlayan beş günlük bir serüveni konu ediniyor kitap. Hayatlarında yaşam anlamında başarıyı yakalayamamış, aşkın ne olduğunu bilememiş boşa ömür tükettiğini düşünen iki insanin birbirlerinde hayatı sorgulamalarını, aşkı ve özgürlüğü bulmalarını okuyoruz. Birbirlerine geç kalan iki mucize.. Aslında hayattaki başarı iş anlaminda değilde belki hayatımıza soktuğumuz, gönlümüzü açtığımız yada yuva kurduğumuz insanlarla onlan ilişkilerimizdedir. Fazla taviz, sorumluluklar, aşırı sevgi hep bizden alıyor, götürüyor. Yorulmamak ve yormamak dileğiyle. Başarısız bir hayat olmasın geride bıraktığımız.
Erhan bener'in okudugum ilk kitabiydi ve dilini çok beğendim. Cümleler hiç sıkmadan o kadar akıcıydı ki sanki dizili boncuklar gibi. Kitaptaki karakterin psikolojik çöküntüsü hiç sıkmadan anlatılmıştı.
hepimiz mi oynuyoruz.. evet.. evimizde.. ilişkilerimizde.. erhan bener türk edebiyatına psikolojik çözümlemeyi ilk sokan yazarlarımızdan.. kalemine sağlık..
Yazarın okuduğum ilk romanıydı ve kendisi hakkında bir bilgim yoktu maalesef. Kitabı da tesadüfen, arka kapak yazısının ilgi çekici olmasından ötürü almıştım. Felsefe, bilim-kurgu gibi konulara değinerek iyi de bir beklenti oluşturmuştu. Kitabın girişinde yazarın-vefat etmiş-birçok kitabının olduğunu ve ödüller aldığını da okuyunca hepten beklenti tavan yaptı. Lakin yazarın ödül almasına vesile olan kitabının bu olmadığını düşünüyorum. Konu olarak ilgi çekici olsa dahi 300 sayfalık olan bu kitap, yaklaşık ilk 100 sayfalık bölümünü sıkıcı bir girizgah olarak katediyor ve o esnada karakterin (ister emeklilik kaynaklı diyelim ister denizlerde kazandığı kötü alışkanlıklarının etkisi olan) buhranlarında boğuluyoruz. Sonrasında yüzeysel birkaç felsefi ve evren, yaratılış vs. gibi konularda yapılan atıflarla vakit geçirmiş oluyoruz ama burada da yazar, okuyucunun ilgisini canlı tutmayı başaramamış (şahsi kanaatim bu tabi). Kitabın baş karakterinin kitap okumaya çalışıp, sonra okuduğunu sandığı şeylerden hiçbir şey anlamadığını farkedip kitabı fırlatıp atma isteği bizde de zuhur ediyor. Finali ise oldubittiye getirilmiş resmen. Sırf o final kısmı bile belki de (bağlantılı olaylarla birlikte) minimum 50 sayfa yazılabilirdi lakin yazar bile eserinden sıkılmış olacak ki, birkaç sayfayla bağlayıp bırakmış.
Genel olarak fikrim şu yönde, eğer kitap elinizde mevcutsa ve 300 sayfayı iyi kötü bir şekilde bitiririm diyorsanız okuyun, farklı bir deneyim olabilir sizin için. Öbür türlü kitapçı kitapçı dolanarak bulmaya çalışıp da okumak için can atacağınız türden bir kitap değil yani. Felsefe ve bilim kurgu meraklılarının, konu ile ilgili okuyabileceği yığınla güzel kitap var ne de olsa.
Bir karaktere bu kadar sinir olup, aynı zamanda onu bu kadar çok anlamaya çalışmak duygusunu bana aşılıyor olduğu için yazara,yazarlığına, anlatımına bir kez daha hayran kalıyorum... harika bir kurgu... harika bir aktarım...

Yazarın biyografisi

Adı:
Erhan Bener
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Kıbrıs, 1929
Ölüm:
Ankara, Türkiye, 7 Aralık 2007
Türkiye'nin ilk fen doktorlarından Raşit Bener'le Mediha Hanımın oğlu, felsefeci Cemil Sena Ongun'un yeğenidir.

Ortaöğrenimini, öğretmen olan babasından ötürü Anadolu’nun çeşitli il ve ilçe merkezlerinde tamamladı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1950 yılında mezun oldu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1956’da lisans diploması aldı.

1950'de Maliye Bakanlığı'na memur olarak girdi; müfettiş yardımcılığı, hesap uzmanlığı ve hazine genel müdür yardımcılığı, kambiyo kontrol dairesi başkanlığı görevlerinde bulundu. 1963-1966 ve 1969-1973 yıllarında Paris'de, önce Türkiye Büyükelçiliği maliye müşaviri daha sonra da OECD Türkiye Daimi Temsilciliği başkan yardımcısı olarak görev yaptı. 1975’te, Emekli Sandığı genel müdürüyken kendi isteğiyle emekliye ayrıldıktan sonra avukatlık yaptı.

Yazar Vüs'at Orhan Bener'in kardeşi, Yiğit Bener’in babasıdır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Şiir ve öyküleri 1945’den itibaren çeşitli dergilerde yayımlandı. Kedi ve Ölüm adlı romanı Le Chat et la mort adıyla, Baharla Gelen adlı romanı ise Ce qui arriva avec le printemps adıyla Fransızcaya çevrildi; diğer bazı eserleri de başka yabancı dillere çevrildi. Roman, öykü, anı, deneme ve tiyatro oyunları yazarlığının yanı sıra, çocuk kitapları, radyo oyunları ve senaryolar yazdı, çeviriler yaptı. Böcek, Sisli Yaz, Ölü Bir Deniz ve Yalnızlar romanları sinemaya aktarıldı. Bunlardan Böcek, 1997’de Altın Portakal Ödülü'ne layık görüldü.

Yazar istatistikleri

  • 14 okur beğendi.
  • 314 okur okudu.
  • 6 okur okuyor.
  • 230 okur okuyacak.
  • 7 okur yarım bıraktı.