Ernest Hemingway

Ernest Hemingway

Yazar
8.1/10
1.932 Kişi
·
6.643
Okunma
·
1.066
Beğeni
·
19.521
Gösterim
Adı:
Ernest Hemingway
Unvan:
ABD'li Romancı, Kısa-hikâyeci ve Gazeteci
Doğum:
Oak Park, İllinois, ADB, 21 Temmuz 1899
Ölüm:
Ketchum, İdaho, ABD, 2 Temmuz 1961
Oak Park, İllinois'de doğdu. Hemingway, beş çocuklu ailesinin iki erkek çocuğundan birisiydi. Adını, babası ve de amcasının adlarından almıştı. Çocukluğunda eski bir müzisyen olan annesinden müzik dersleri aldı.

İlk makalelerini lise yıllarında okul gazetesi olan Trapeze’de yayınladı. Yazılarında daha çok Ring Lardner etkisi gözlemleniyordu. 1917 yılında liseyi bitirdi. Lisenin ardından ailesinin isteğinin tersine üniversiteye gitmek yerine Kansas City Star adlı gazetede muhabir olarak göreve başladı.
Hemingway'in liseden mezun olduğu bu yıllarda Avrupa’da I. Dünya Savaşı başlamıştı.

ABD o yıllarda savaş konusunda tarafsız kalsa da daha sonra Nisan 1917 de savaşa girmesinin ardından Hemingway de orduya katılmak için başvurdu. Fakat Hemingway sol gözündeki bozukluktan dolayı orduya alınamadı. Ardından 1917 sonlarına doğru Kızılhaç’ın da gönüllü aldığını duyduğunda ilk başvuranlar arasındaydı. Ocak 1918’de Hemingway'in başvurusu kabul edildi ve ambulans şoförü olarak göreve alındı.

Kızılhaç'ta çalışmaya başlar başlamaz gazetedeki işinden ayrıldı. Gazetede kaldığı kısa zaman içerisinde birçok yöntem ve de teknik öğrendi. Daha sonraki yıllarda o günleri "Gazetecilik yıllarında öğrendiğim kurallar en güzelleri idi ve de tüm yazarlık hayatım boyunca onları unutamadım" şeklinde hatırlayacaktı.

Avrupa'da ilk olarak vardığı şehir Paris oldu. Orduda bir süre normal bir görevli olarak çalışmasının ardından ambulans şoförlüğüne geçti. 8 Haziran 1918 de birkaç adım ilerisinde patlayan bir Avusturya topu yüzünden ağır şekilde yaralandı. Yardım etmeye çalıştığı İtalyanlardan bir tanesi ölürken diğeri bacaklarını kaybetti. Aynı olay esnasında başka yaralı bir İtalyan askerini cepheye taşımaya çalışırken bacaklarından yaralandı. Yaşananların ardından İtalyan gazetelerinde kahraman olarak ilan edilip, İtalyan hükümeti tarafından Gümüş Onur Madalyası ile ödüllendirildi. Hemingway bu olayı bir mektubunda arkadaşına şu şekilde anlatıyordu: "Bazen savaşta ön saflarda büyük bir gürültü duyarsın, ben de aynı gürültüyü duydum; ardından ruhumun sanki bir mendilin cepten çekilişi gibi benden çekildiğini hissettim. Son olarak ise ruhumun bir bütün halinde tekrar bedenime döndüğünü fark ettim ve de o andan itibaren benim için ölüm yoktu."
Hemingway bu olayların ardından Milan’da bir hastanede tedavisini tamamlarken hemşire Agnes von Kurawsky ile tanıştı. Bu da onun ölümsüz eserlerinden olan "Silahlara Veda" (A Farewell to Arms) adlı eserini yazmasını sağladı. Tekrar ABD'ye dönen yazar ailesinin iş bulması için yaptığı baskılara rağmen sakatlığından dolayı ordunun verdiği parayla bir yıl kadar işsiz olarak yaşadı. Daha sonra 1921 yılında eşi Hadley Richardson ile tanıştı ve evlendi. Aynı yıl içerisinde Chicago'ya göçtü. Toronto'da bulunan Daily Star adlı gazetede yazmaya başladı. Gazetede iş bulduktan sonra ilk iş olarak Paris’e taşındı. Paris yıllarında birçok yazarla tanıştı.

Kendisine yavaş yavaş da olsa bir isim yapmaya çalıştı ama 1923 yılında eşinin hamile olduğunu fark edince çocuklarının Kuzey Amerika'da doğması için Amerika’ya döndüler. 1924 yılında ilk çocukları doğdu. Hemingway ailesi 1924’te tekrar Paris’e döndü.

1925-1929 yılına kadar olan dönemde Hemingway kendi yazarlık yıllarının en güzel örneklerini verdi. Bu yıllarda hiç tanınmayan bir yazarken birden bire dünyanın en ünlü yazarları arasında girdi. İlk basılan romanı olan "Güneş de Doğar" adlı kitabı bu yıllarda basıldı. "Güneş de Doğar" adlı eserinde savaş yorgunu bir askerin anılarını anlatan Hemingway 1929 yılında basılan "Silahlara Veda" adlı eseri ile çok büyük yol kaydetti. "Silahlara Veda"’da yaralı bir askerin savaşta bir hemşireye duyduğu aşkı dile getiriyordu. Hemingway böylelikle savaşında anlamsızlığına değinmeyi amaçlıyordu.

1931'de Avrupa anılarından olan İspanya yıllarına dair "Öğleden Sonra Ölüm" adlı kitabını yazdı. Afrika’da yaptığı turla ilgili yazılarını ise Afrika’nın Yeşil Tepeleri adlı kitabında topladı. 1940 yılında ise en başarılı eserlerinden olan "Çanlar Kimin için Çalıyor" adlı eserini yazdı ve mesleğinde artık zirveye ulaştı. 1942’de Amerikan Deniz Kuvvetleri’ne girdi. 1944’te Fransa çıkartmasına katıldı ve de Paris’in kurtuluşuna şahit oldu.

1950'de çok da başarılı olmayan "Irmaktan Öteye ve Ağaçların İçine" adlı eserlerini yazdı. 1952’de gerçek başyapıtı olan "Yaşlı Adam ve Deniz" adlı eserini yazdı. Bu kitapta insanın yaşama nasıl bağlanması gerektiği ve de aslında insan yaşamında her şeyin boş olduğuna dair olan fikirlerini belirtti. 1953’te aynı eseri ile Pulitzer Ödülünü aldı. 1954’te ise Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü. Hemingway tutkulu bir yaşamın ardından 1961 yılında Ketchum/Idaho’da kendini av tüfeği ile vurarak yaşamına son verdi.
Fidel Castro ile kurduğu dostluk ve Castro'nun kişiliği onu çok etkilemiştir. Fidel Castro Hemingway'in ölümünün ardından, başkent Havana'da adına bir anıt yaptırmıştır.
“ Ama şimdi, gündüz gözüyle seni sevdiğimi söylemek bana zevk veriyor. “
“Hayattaki en güzel şey; tüm kusurlarınızı bilmesine rağmen sizin hâlâ muhteşem olduğunuzu düşünen birisinin olmasıdır.”
-Seninle sanki, uzun yıllardır seni tanıyormuşum gibi konuşuyorum.
-Öyledir... İnsanlar birbirlerini anladıkları zaman, içinden geldiği gibi rahat konuşur...
Ernest Hemingway
Sayfa 41 - Kum Saati Yayınları
Amerikalı edebiyatçı ve gazeteci olan Ernest Hemingway İspanya İç Savaşı'nı yaklaşık 1 yıl gazeteci olarak gözlemledikten sonra gözlemlerine dayanarak Franco'ya karşı savaşan bir gerilla grubunu anlatan kitabı Çanlar Kimin İçin Çalıyor adlı eserini yazmış.

İspanyol iç savaşı; darbeci askerlerin, seçilmiş demokratik bir hükümeti devirmek istemesi sonucu ortaya çıkmış bir iç savaştır. Darbeci general Franco yu Nazi Almanyası, İtalya ve Portekiz desteklemiş; Cumhuriyetçileri ise bütün dünyadan gelen gönüllü askerler ( Uluslararası Tugaylar ) desteklemiştir.

Savaşın çıkma sebebi, demokratik sistemle monarşinin gücünün azalması ve tabiki de KİLİSE dir. :) Yeni çıkarılan kanunlarla Kilise okulları kapatılmış ve malları alınmıştır. Din adamlarına devlet tarafından yapılan yardımlar da kesilince savaş kaçınılmaz olmuş.

İspanyol iç savaşı bizim tarihimize de çok benzer. Cumhuriyet ilk kurulduğunda bizde çok uğraştık dincilerle ve halen de uğraşmaktayız.

İspanyol iç savaşı bir açıdan da Truva savaşına benzer. Truva savaşında, Erkek Tanrıların egemen olduğu Yunanistan ile Kadın Tanrıların egemen olduğu Anadolu(Truva) arasında bir savaş olmuş savaşı Yunanistan kazanmıştır. Truva savaşından sonra Anaerkilliğin son kalesi Anadolu yıkılmış bütün dünya da iktidarı Erkek tanrılar ele geçirmiş vs...

Çanlar Kimin İçin Çalıyor da yazar, okuyucuya savaşın bir bölümünü anlatıyor. Okuyucu da uyandırmak istediği etki savaşın gereksizliği ve saçmalığıdır. Kendi değer ve yargıları için savaştığını zannedip, kendine ve insanlığa zulmeden insanlar aslında hep başkalarının çıkarları için savaşmakta ve ölmektedir der.

İspanyol İç Savaşını Faşistler kazanmıştır. Çanlar daha gür çalar. Din adamları ölen faşistleri cennetle müjdeler ve Tanrının istediği olmuştur denir :)
Yazarımız da okuyucuya Çanlar Kimin İçin Çalıyor? diye sorar. Ölenler ne için ölmüştür? Ne kazandık?, Nereye gidiyoruz?...

Alıntı:
"Yeryüzünün herhangi bir yerinde bir insan ölürse senin de bir parçan ölür onunla birlikte. Onun için sorma. Bir çan sesi duyduğunda bil ki, o çan senin için çalıyor."
SPOİLER yok ama sirf şikayet ettiğiniz için vardır diye düzelteyim.

Duru, sakin, yalın ve etkileyici bir anlatımdı. Bir başladım bitirene kadar bırakamamıştım. Bu akşam aklıma geldi yine okudum. Zaten Nobel Edebiyat ödülleri hep bu yalın sıkmayan anlatımlı kitaplara veriliyor. En azından benim okuduğum ödüllü kitaplar bu tarz anlatıma sahipti.

Yaşlı balıkçımız 90 yaşına merdiven dayamış. Hayatının en büyük balığını tutarken kendini parçalamış ve büyük bir savaş vermiştir. Balıkçı kendi kendine çok güzel diyaloglar kuruyordu. İnce bir kitap bir akşamda bitirilebilir. En kısa zamanda okuduklarım listesine eklemeniz gerekiyor. Çünkü sizi bambaşka bir dünyaya götürüyor.
Dünya üzerinde bildiğim üç fena hastalık vardır. Hastalık deyince hepimizin aklına bizi kıvrım kıvrım kıvrandıran yataklara düşüren, hastanelere koşturtan bazen daha beter sonuçlara yol açan illetler gelir. Amma benim bildiğim hastalıklar bunlar gibi acı çektiren, hüzünlü şeyler değildir. Yalnız bunlardan beterdir. İnsanın öldürmez de dağ bayır gezdirir, saatlerce su başında, masa başında oturttur; insanın iliklerini işler, o ilikler sönünceye kadar da içlerinden çıkmaz.

Bildiğim hastalıkların ilki defineciliktir. Definecilik lafını duyunca, “cık cık cık tarihi eser kaçakçılığı öyle mi?” dediğinizi duyar gibiyim. Benim definecilerim yapmak istedikleri fenalığın farkında değillerdir. Bilseler yapmazlar, onlar için bu şans oyunu gibi bir şeydir. Gerçi çoğu hiçbir şey bulamadan göçer gider ya. Hey gidi hey, ne babayiğitlerin ömrünü çürüttün sen be. Hem de ne babayiğitler. Evde şunu şuradan şuraya taşımayan adamlar, dağda bayırda köstebeğe dönüşürler. Öyle hırs öyle azim öyle tutku. Bizim ihtiyarlardan birisi anlatırdı, kocası bir gidermiş de iki üç sene eve uğramazmış, neymiş efendim define bulacakmış. Başka bir dayı vardı, yaş yetmiş, define lafını duyunca birden 50 yaş gençleşirdi. Definecilik işte böyle menem bir hastalıktır efenim.

İkinci hastalığım kumardır. Bu kumar işi kahve masalarında pişpirikle başlar. Adamın aklını başından alır vallahi; saatlerce aç, uykusuz masa başlarında oturtur. Bazılarımız iskambil kağıtlarıyla, okey taşlarıyla ya da en azından tavlayla haşır neşir olmuşuzdur. O nasıl tutkudur efenim, insan kendinden geçer başka bir adam oluverir. Pek bir çözümü de yoktur bu hastalığın, en iyisi hiç bulaşmamak. Kumarbaza şurada yemin ettirin, o masayı, kağıtları gördü mü yine dayanamaz, nevri döner. Nice babayiğitler vardır kumar masalarında canına ot tıkanmış.

Üçüncü hastalığım ise avcılıktır. Avcılık deyince biraz kızdınız mı? Yok kızmayın. Avcı ile doğa katilini evvela birbirinden ayıralım. Avcı adam doğayı korur. Hayvanların kuluçka ve yavrulama dönemlerini hepimizden iyi bilir, hayvanları korur. Doğa katliamcılarını kendisi dışlar toplumdan, ayıplar. Bu avcılık işi de iki çeşittir; kara avcılığı, su avcılığı. Kara avcılığı daha az zahmetli, çok tehlikelidir. Bir tüfek bir köpek tamam; sonrası dağ bayır. Amma o tüfeği kullanmayı bilmek, sağını solunu kollamak icap eder. Ben avda bir anda uçan kuştan ayrılmayan köpeğini vuran, az kalsın birbirini vuracak adamlar gördüm.

Madem o kadar bahsettik kısa bir de yaşanmış hikaye geçelim burada. Biz tanıdıklardan birisi bir gün ava gidiyor. Tarlaları uç bucak geziyor, bıldırcın arıyor ama gelen giden yok. “Ulan” diyor “ artık ne bulursam vuracağım, karatavuk, çıkırıkçı, sarı asma fark etmez, boş gitmektense.” Gezinirken bir bakıyor, bir karatavuk çırpı avlunun üzerinde aşağı yukarı oynaşıyor. Epey de uzak ama, sadece karaltısı seçiliyor. Tüfek alır mı almaz mı, derken tam tetiği çekecek karatavuğun olduğu yerden bir adam gövdesi çıkıyor, başında da siyah bir külah. Meğer avlunun arkasında bir havuz varmış. Adamın biriside havuzun başında, havuzu açmak için debeleniyormuş. Tetiği çekse dayı tahtalı köye bizimki de hapse.

Gelelim su avcılığına. Bu su avcılığı çok zahmetli iştir efenim. Tatlı suyu ayrıdır tuzlu suyu ayrıdır. Küçük balığı ayrıdır, büyük balığı yine ayrıdır, deniz balığı bambaşkadır. Sadece iş olta ile de bitmez her balık ayrı ayrı yem ister. Bildiğiniz ayrı bir bilim dalıdır. Bu arada şunu da belirteyim. Ben ağa, sertmeye karşıyımdır. Bilmem sertme bilir misiniz? Yuvarlak, kenarlarına kurşun takılmış bir ağ çeşididir; daha çok alçak tatlı sularda kullanılır, balık içinde kaldı mı çıkamaz. Çok attım zamanında ama olmaz kurnazlıktır. Balık işi olta balıkçılığıdır diğer türlüsü ticaret olur. Yahu kamış balıkçılığı gibisi var mı? Alacaksın kamışını eline, takacaksın yemini, şamandıraya dikeceksin gözlerini, bekleyeceksin. Balık işi budur. Bu da hastalıkların en tutkulusudur. Normal bir adam saatlerce o şamandırayı gözlerini dikip bekler mi?

Şimdi balık işini bu kadar anlattık gelelim kitaba. İşte kitapta da bu balık avcılığının tutkusu anlatılıyor. İhtiyar bir adam balık avlıyor. Dedik ya, bu hastalıkların hepsi tutku işidir, içinize düştü mü bırakmaz, genç ihtiyar dinlemez diye. Hewingway hikayesini anlatırken çok sade bir dil kullanmış, vallahi hayran kaldım. Sade sade anlatmak duyguyu vermek varken niye içinden çıkılmaz cümleler kurup karıştırsın okurun kafasını. Duygu o kadar gerçekçi ki Dosteyvski’nin Kumarbaz’ı kadar başarılı olmuş desek abartmış olmayız heralde. Güzeldi vesselam sevdim ben kitabı.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
“Ernest Hemingway, ‘Dünya güzel bir yer ve de uğruna savaşmaya değer’ demiş. Ben cümlenin ikinci yarısına katılıyorum.”
Seven | W. Somerset




Bir üslup ve sadelik ki, en darlanılan zamanlarda, en yakın kulağa fısıldanan sözleri anımsatır. Bir iskemlede sessizce oturup, Hemingway’i dinlersin. Savaş buhranlarından sığınılan yaşama sevincini duyumsarsın. Arzuları için yalan söylemekten çekinmeyen, mutluluk veren her şeyi mübah kabul eden bir adam çıkar ortaya, özyaşamöyküsel olabileceği hissini çokça vererek… Elinde purosu, masada viskisi, denizin dalgalı sesi, yağmur altında ıslanan kedi, tren vagonlarının gürültüsü, geride bırakılan anılar, daha az gülüşler, daha çok savaş ve daha fazla aşk. ‘Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.’ diyerek…


1. Dünya Harbi’nin patladığı yıllarda orduya gönüllü olarak katılan Amerikalı bir teğmen olan Frederic Henry, savaştan yaralı olarak kurtulan askerleri hastanelere sevk etme görevini üstlenir. Savaşın tüm şiddetiyle sürdüğü anlar, akla gelen yaşama sevincini ve bütün iyi şeyleri -ütopik de olsa- hayal etme, arzulama anlarıdır. Silahların ve bombaların insanlardan daha fazla konuştuğu bir zamanda, eşikte kalan bir ruh halinin bir şeylere kaçma arzusundaki keskinlik, savaşın bıraktığı izlerle doğru orantılıdır. Zorluklar karşısında hayatın dar koridorlarından geçmekte olan birinin tutum ve ciddiyeti, sıradan bir yaşantının unsurlarıyla karşılaştırılamaz elbette. Açlık orucundan sonra damakta artan tat duygusu gibi bir şeydir bu. Kendi kırılmalarımızla beraber dünyanın da karanlığa karışmasını isteyerek çamuru onda ararız, kendimizi doğru çıkarırcasına. Haksız da sayılmayız, kötülüğü kendisinin dışına çıkarmayan hapsolmuş insanın durumu, tabiatın kesin kanunları gibidir. Ölümler çok uzaktadır onun için.


‘’İlk bilmen gereken şey savaşın filmlerdeki gibi olmadığıdır.’’


İtalyan ordusunun Avusturya cephesinde çarpışması tüm hızıyla sürerken, Henry çatışmalarda ağır bir şekilde yaralanır ve tedavi için Milano’ya gider. İnsanları yok eden savaşı unutturacak bir kişiyi tanırken, aradığı yaşama sevincinin de farkındadır artık. İtalyanların takviyesiz kalmasıyla sonuçlanan geri çekilme savaşın kaderini tayin eder. Geri çekilen İtalyan askerleri ve Henry, acı ve sıkıntılarla karşı karşıya kalır... Savaş ve zorluklardan usanan askerlerin orduya ve rütbelere ettiği hakaretler; Udin’e geri çekilmeleri ve Henry’nin karşılaştığı manzaralar, ona silahları veda kararını almaya iter. Rütbeye ve orduya hakaret edenler tespit edilerek mahkeme edildikten sonra idam cezasına çarptırılır. Sorgu sırası kendisine gelen Henry, buradan kaçarak kurtulur. Yeni yüzler, yeni şehirler, yeni hayatlar kaçışların önüne çıkardığı zorluklardır....


Yoksunluklar yenileri gereksinmez mi? Korna sesiyle beraber yediğin küfür mesela, sabır patlaması yaşayan birinin kronik rahatsızlığı sana nasıl iyi bir hava verirdi ki. Bir kadının kahkaha sesinden rahatsız olanların yaydığı olumsuz havayla bile kan akışı alevlenebilir insanın. Ruh, duygu ve algı nizamsızlığının her tarafa aksedildiğini hissettikçe anormal olmanın normal olduğuna karar veriyorsun. En küçük meselelerin kavga diline dönüşmesi, “senden daha çok biliyorum” durumları karşısında daha çok sessizliğe, daha fazla uzaklığa sığınırken buluyor insan kendini... Işık hızında yayılan ve her yeri kuşatan bu negatif hava, Somerset'in katılmadığı ilk cümle gibi, "Dünya güzel bir yer..."


Savaş meydanındaki bir askerin, savaş muhabiri gözüyle yaşadıklarını olanca sade ve biçimsizliğiyle aktardığı bir kahraman Henry…


HAT’ın, "Kaaaar, neden yağaar? Kaaar." Motifi, Hemingway’in geceleri purosunu eline aldığında başlayan yağmurlarıdır. Hayatın içindeki en sıradan olayların doğal ve abartısız anlatısı, Hemingway’i özel bir yere konumlandırmayı gerektiriyor. Olayların aktarımındaki üslup, bir muhabirin aktarımıyla benzer nitelikte. Romancı kimliğinin yanında gazeteci kimliğinin de konuştuğunu net olarak görebiliriz bu romanda. En sıradan olayları kördüğüm gibi, cümlelerin elementlerinden geçirip sunan yazarların aksine EH’in doğru orantısını daha makul buluyorum. Bazı eserlerin anlaşılır olmayışından kaynaklı yüceltilişi, o eserin başka bir zekaya hitap ettiği kanısına varılması, algı sınırlarının pek zorlanmayışından öte geldiğini düşünüyorum. Hayatın küçük meselelerine büyük dokunuşlar yapan Hemingway daha çok tanınmalı...
Anlatacak bir hikayesi olsun insanın, yeter ki.


O, daha ilerilere, henüz hiç gitmediği yerlere gitmek istiyor, artık nicedir emin adımlarla bastığı zeminini değiştirmek, emin olmadığı yerlere kaçmak, kurtuluşu daha önce hiçbir şeye bağlı olmadığı yerlerde aramak istiyor; başka şeyleri bağlayabilsin, bir araya getirmek için zorlayabilsin, başka şeyler sezebilsin diye.
E. C.
Toplam 19 öykünün yer aldığı eser, genellikle ruhsal buhranlar geçiren ‘şanssız’ karakterlerin kendini bir meyhanede bulmasıyla başlıyor; viski ve bira servislerinin kendisine yapıldığı bir tipleme ile garson bir kadının arasında geçen diyaloglar büyük bölümünü oluşturuyor eserin. Kumarbaz bir karakterin garsonla tanışma mecrasını okurken zihnime bir Bukowski, bir Teoman portresi oturuverdi ve kitap boyunca da zihnimdeki yerini sürdürdü. Hiçbir yere vardırmayan cümlelerin, Türk dizilerindeki klişeliği fazlasıyla andırdığını söyleyebilirim.


İlk hikayede, sanki başka bir bağlaç yokmuşçasına defalarca “ve” bağlacı kullanılmış olması oldukça tuhaf bir durum. Bağlaç kullanmadan cümleyi bağlayamıyorsa bir çevirmen, ne demeli acaba? Orijinal metinde bu kadar fazla ‘ve’nin yazar tarafından kaleme alındığını bekleyemeyiz, Ki öyle olsa bile aynı kelimenin çok sık kullanımı okuru boğar, metinden çabuk kopmayı sağlar. Nereye baksak çevirmenin zaafını görmemiz mümkün.

Fransızca ve İspanyolcanın diyaloglarda fazla yer tutması, sürekli dipnot kısmına dikkat çekmemi sağladı ve yine bir soğukluk havası estirdi. Kayda değer bir diyalogdan yoksun metnin direkt Türkçe olarak yer bulmaması karmaşaya karmaşa katan bir durumdan başka bir şey değil. Hizasız harfler, imla hataları ve büyük puntoların belirginliği yüzünden esere nüfuz edilemiyor ne yazık ki. Hem çeviri, hem matbaacılık yönüyle çok zayıf bir işe imza atılmış, Dünyaca tanınan ve büyük bir öykücü olarak kabul edilen Ernest Hemingway gibi bir yazarı tanıtmayla hem de.


Son kısımlardaki iki öykü dışında diğer öykülerin içine kendimi zorlasam da girmem mümkün olmadı, öykülerde vurucu yan hep eksikti; iki insanın arasında geçen düz diyalogların nereye götüreceğini beklemeyle öykünün bitmesi aynı anda son buldu. Yaratıcılık döneminin en verimli zamanında Kazanana Ödül Yok’u kaleme alan Hemingway’i okurken Cortazar’ın şu cümlesi hep aklımdaydı. “Roman puanla kazanılır, Öykü nakavtla.” Merak ve heyecan gibi önemli öğelerin eksikliğini yaratıcı cümle ve aforizma heybelerinin dolduramadığını bir kez daha hatırlamış oldum böylelikle...

Söyleyebileceğim iyi bir şey var ise, matematiksel oynamaların varlığını hissetmemem oldu. Sanki süzgeçten geçirilmeden tek seferde kaleme alınmış izlenimi verdi hikayelerin tamamı. Bilinçli veya bilinçsiz bırakılan bu sadeliği seviyorum. Birçok kez ‘yeniden’ kaleme alınıp yazar tarafından ezberlenilen metinler yerine iyi bir kurgu ile donatılıp çok da güçlü olmayan cümleleri daha samimi buluyorum oldum olası. R. Rilke’nin cümleleri ve şiirleri bunun en güzel örneği olabilir. Cümlelerin cımbızla çekilircesine yeniden ele alınmasının mümkün olmadığı, tüm doğallığını kaybedeceğini düşündüğüm yazarlardan biri. Türkiye’de ise C. Zarifoğlu’nu aynı düzleme koyabiliriz. Bir yazarın senarist kimliğine bürünmeden “ezber” metodunu okura hissettirmeyecek bir biçimde ele almış olması, kendi adıma dikkat ettiğim bir husus. Hemingway’ın öyküleri ise tamamen bunun dışındaydı, öyküler beğenimi kazanmasa da bu yönüyle beğendiğimi söyleyebilirim.



Hemingway yolculuğuna, etkinlik vesilesiyle Silahlara Veda ile devam edip, Afrika'nın Yeşil Tepeleri ile sürdürmeyi planlıyorum.
Bir adam düşünün, geçimini denizlerden okyanuslardan sağlayan, yaşlı, eski gücünden yoksun ancak tertemiz bir adam. Yakaladığı kılıç balığıyla birlikte başlayan serüvende çektiği zorlukların üstesinden gelen bir adam. Yaşamak iyi şeydir diyor bu adam. Her şeye rağmen yaşamak... Hayata karşı mücadelesini sonuna kadar veriyor, umutsuzluk zerre kadar yok hücrelerinde, talihsizlikler göbek adı olmuş, imkansızlıklarda hep bir yeni çözümle yeniden doğan yaşlı ama yaşamayı seven bir adam... Ernest Hemingway bu sade, tertemiz anlatımıyla kesinlikle çok daha şeyler de düşündürtüyor size. Karakteri yaşatıyor, yaşlı adam siz oluyorsunuz, onunla birlikte mücadele ediyor, onunla birlikte hayaller kurup, hep umutla düşünüyorsunuz... Birçok engel birçok talihsizlik birçok istemedigmiz ummadığımız durumlarla karşılaşıyoruz her gün. Fakat kimi zaman moralimizi bozup yakınıyoruz, kimi zaman hemen pes ediyoruz, kimi zaman umudumuzu kaybedip savaşmayı bırakıyoruz. Peki ya yaşamak? Yaşamayı hiç ama hiç bırakmıyoruz; çünkü yaşamak iyi şeydir... İyi okumalar...
İspanya ile ilgili merakım lisedeki Amerikalı İngilizce hocam ile başladı. İlk defa Francisco Franco'nun adını orada duydum. Sonrasında üniversitede aldığım sanat tarihinde hocamızın derste incelediği Goya'nın 3 Mayıs Katliamı (https://www.google.com.tr/...ust=1472745344556912) ve Picasso'nun Guernica (https://www.google.com.tr/...ust=1472745377024461) resimleri ile daha da arttı.

Hemingway, bu kitabında İspanya İç Savaşı bunalımından geçen gerillaların savaş yılları sırasındaki hayatlarını ve bakış açılarını ustalıkla anlatmış. Hatta bu kitap sayesinde öğrendiğim bazı tarihi gerçekler de beni derinden etkiledi. İçinde hem tarih hem de psikoloji bulunduran detaylı anlatılmış dikkat çekici bir roman. Kendisi İspanya'da 18 yılda öğrendiklerini bu kitaba aktarmış. Hatta bunun izlerini arada geçen İspanyolca cümlelerden de görebiliyorsunuz.
İspanya’daki iç savaşı anlatan bu kitap, savaşın gerçeklerini gözler önüne seriyor.
İçinde tarihi bilgilerin yanı sıra psikolojik durum ve tespitleri de barındıran bu kitap detaylı anlatımı ile dikkat çekici bir eser.
Savaşın, çatışmanın, ayrımcılığın ertelenemez olan büyük zararlarını anlatan bir eser.
İnsanların bencilleşmesine, bireyselleşmesine ve birbirleriyle olan gereksiz rekabetine karşı bir tutum sergileyerek “ben” olgusu yerine “biz” “toplum” “insani değerler” gibi kavramların hayat bulması ve bu olguların oluşması gerektiğini düşünür, düşündürür. Ve bunun için mücadele edilmesi gerektiği vurgulanmıştır.
Ayrıca bu korkunç kargaşanın içinde bir aşk hikâyesini de uyumlu bir şekilde, yani ustaca nakşetmiş.
Okunması gereken güzel bir eser.
Çağdaş edebiyatın önemli isimlerinden Ernest Hemingway'den okuduğum ikinci kitap olan Yenilmeyen Adam, içerisinde üç adet öykü bulunan ve beğenimi kazanan bir eser oldu. Oldukça uygun bir fiyata alma şansına eriştiğim kitabı okudukça büyük keyif aldım ve bu güzel yapıtı kitapçı amcanın neden kelepir sepetine attığına bir anlam veremedim. Önemli olan biz okurların memnun olması diyerek kitabın kendisine geçiyorum. Oldukça sade ve basit bir dile sahip olan kitabın tasvirleri gayet hoş, diyalogları okuması son derece zevkli ve ortamı adeta yaşatıyor size. Hemingway ne kadar kaliteli bir yazar olduğunu bu pek az bilinen kitabında gösteriyor bize. Öykülerden kısaca bahsetmek gerekirse; kitaba adını veren açılış öyküsü Yenilmeyen Adam, yaşını almış bir boğa güreşçisinin çıktığı arenadaki güçlü bir boğayla yaşadığı zorlu mücadelesini anlatıyor. Yazar arena ortamını çok güzel anlatmış adeta o havayı soluyorsunuz. İkinci öykü Dünya Başkenti, Madrid'de lüks bir otelde çalışan bir garsonun boğa güreşçisi olma hayalinden bahsediyor bize. Aslında sizler boğa güreşinin nasıl bir şey olduğunu merak ediyorsanız, bu kitap size tanıtım rehberi olacak nitelikte diyebilirim. İspanyolca terimler öğreniyorsunuz diğer yandan. Son öykü olan Elli Bin Dolar, bir boksörün çıkmaya hazırlandığı kritik bir boks maçıyla ilgili anılarını anlatmakta. Oldukça güzel muhabbetlerin döndüğü öykü bize ailenin ve arkadaşlığın önemini de gösteriyor. Öyküler arasında pek bir seçim yapamıyorum doğrusu, en iyisi hangisi olduğu konusunda ilk ve son öykü arasındayım. Kötü olan tarafı kitabın çabuk bitmesi, keşke bunlar gibi birkaç öykü daha olsaydı diyesi geliyor insanın. Fakat buna rağmen oldukça güzel bir kitap bana göre. Kısa zamanınızı güzel değerlendirmek adına Yenilmeyen Adam sizin için uygun bir seçim olacaktır diye düşünüyorum. Ernest Hemingway hayranıysanız okumadan geçmeyin derim.
Hemingway'in yaşlı olmanın zorluklarını anlattığı bu romanı bana bir zamanlar babamın armağan ettiği Orson Welles'in "I Know What It Is To Be Young"* şarkısını anımsattı. Bu çok sevdiğim şarkıyla özdeşleştirdiğim için çok daha fazla anlam kazandı kitap bende.

Yaşlı balıkçının okyanusun ortasında yakaladığı dev kılıç balığıyla olan mücadelesinde ve geri dönüş yolculuğunda yaşadığı tüm talihsizliklere rağmen hala yaşamın güzel olduğunu söylemesi, verdiği mücadeleden hiçbir şekilde vazgeçmeyişi aslında her yaş grubuna örnek olacak nitelikte. Yaşlı balıkçının kendi kendine olan diyalogları Hemingway'ın akıcı ve sade diliyle birlikte ilerlerken kitapta sıklıkla tekrar eden "Keşke çocukta burda olsaydı" cümlesi de -her ne kadar Hemingway sembolizmden uzak bir kitap olduğunu belirtse de- gençliğe seslenişini, ona duyulan özlemini temsil ediyormuş hissine sürükledi beni. Santiago'ya yaşlılığına ve yaşlılığın getirdiği kusurlarına rağmen sevgiyle sonsuz hizmet eden küçük çocuk ise kitabın en çok beğendiğim detaylarının başında geliyor.

Bir çırpıda okunabilecek bu eser, hem Hemingway ile tanışma kitabım oldu hem de tavsiye edeceklerim arasında yerini aldı.

Keyifli okumalar.
*https://youtu.be/QDnXEllpelQ

Yazarın biyografisi

Adı:
Ernest Hemingway
Unvan:
ABD'li Romancı, Kısa-hikâyeci ve Gazeteci
Doğum:
Oak Park, İllinois, ADB, 21 Temmuz 1899
Ölüm:
Ketchum, İdaho, ABD, 2 Temmuz 1961
Oak Park, İllinois'de doğdu. Hemingway, beş çocuklu ailesinin iki erkek çocuğundan birisiydi. Adını, babası ve de amcasının adlarından almıştı. Çocukluğunda eski bir müzisyen olan annesinden müzik dersleri aldı.

İlk makalelerini lise yıllarında okul gazetesi olan Trapeze’de yayınladı. Yazılarında daha çok Ring Lardner etkisi gözlemleniyordu. 1917 yılında liseyi bitirdi. Lisenin ardından ailesinin isteğinin tersine üniversiteye gitmek yerine Kansas City Star adlı gazetede muhabir olarak göreve başladı.
Hemingway'in liseden mezun olduğu bu yıllarda Avrupa’da I. Dünya Savaşı başlamıştı.

ABD o yıllarda savaş konusunda tarafsız kalsa da daha sonra Nisan 1917 de savaşa girmesinin ardından Hemingway de orduya katılmak için başvurdu. Fakat Hemingway sol gözündeki bozukluktan dolayı orduya alınamadı. Ardından 1917 sonlarına doğru Kızılhaç’ın da gönüllü aldığını duyduğunda ilk başvuranlar arasındaydı. Ocak 1918’de Hemingway'in başvurusu kabul edildi ve ambulans şoförü olarak göreve alındı.

Kızılhaç'ta çalışmaya başlar başlamaz gazetedeki işinden ayrıldı. Gazetede kaldığı kısa zaman içerisinde birçok yöntem ve de teknik öğrendi. Daha sonraki yıllarda o günleri "Gazetecilik yıllarında öğrendiğim kurallar en güzelleri idi ve de tüm yazarlık hayatım boyunca onları unutamadım" şeklinde hatırlayacaktı.

Avrupa'da ilk olarak vardığı şehir Paris oldu. Orduda bir süre normal bir görevli olarak çalışmasının ardından ambulans şoförlüğüne geçti. 8 Haziran 1918 de birkaç adım ilerisinde patlayan bir Avusturya topu yüzünden ağır şekilde yaralandı. Yardım etmeye çalıştığı İtalyanlardan bir tanesi ölürken diğeri bacaklarını kaybetti. Aynı olay esnasında başka yaralı bir İtalyan askerini cepheye taşımaya çalışırken bacaklarından yaralandı. Yaşananların ardından İtalyan gazetelerinde kahraman olarak ilan edilip, İtalyan hükümeti tarafından Gümüş Onur Madalyası ile ödüllendirildi. Hemingway bu olayı bir mektubunda arkadaşına şu şekilde anlatıyordu: "Bazen savaşta ön saflarda büyük bir gürültü duyarsın, ben de aynı gürültüyü duydum; ardından ruhumun sanki bir mendilin cepten çekilişi gibi benden çekildiğini hissettim. Son olarak ise ruhumun bir bütün halinde tekrar bedenime döndüğünü fark ettim ve de o andan itibaren benim için ölüm yoktu."
Hemingway bu olayların ardından Milan’da bir hastanede tedavisini tamamlarken hemşire Agnes von Kurawsky ile tanıştı. Bu da onun ölümsüz eserlerinden olan "Silahlara Veda" (A Farewell to Arms) adlı eserini yazmasını sağladı. Tekrar ABD'ye dönen yazar ailesinin iş bulması için yaptığı baskılara rağmen sakatlığından dolayı ordunun verdiği parayla bir yıl kadar işsiz olarak yaşadı. Daha sonra 1921 yılında eşi Hadley Richardson ile tanıştı ve evlendi. Aynı yıl içerisinde Chicago'ya göçtü. Toronto'da bulunan Daily Star adlı gazetede yazmaya başladı. Gazetede iş bulduktan sonra ilk iş olarak Paris’e taşındı. Paris yıllarında birçok yazarla tanıştı.

Kendisine yavaş yavaş da olsa bir isim yapmaya çalıştı ama 1923 yılında eşinin hamile olduğunu fark edince çocuklarının Kuzey Amerika'da doğması için Amerika’ya döndüler. 1924 yılında ilk çocukları doğdu. Hemingway ailesi 1924’te tekrar Paris’e döndü.

1925-1929 yılına kadar olan dönemde Hemingway kendi yazarlık yıllarının en güzel örneklerini verdi. Bu yıllarda hiç tanınmayan bir yazarken birden bire dünyanın en ünlü yazarları arasında girdi. İlk basılan romanı olan "Güneş de Doğar" adlı kitabı bu yıllarda basıldı. "Güneş de Doğar" adlı eserinde savaş yorgunu bir askerin anılarını anlatan Hemingway 1929 yılında basılan "Silahlara Veda" adlı eseri ile çok büyük yol kaydetti. "Silahlara Veda"’da yaralı bir askerin savaşta bir hemşireye duyduğu aşkı dile getiriyordu. Hemingway böylelikle savaşında anlamsızlığına değinmeyi amaçlıyordu.

1931'de Avrupa anılarından olan İspanya yıllarına dair "Öğleden Sonra Ölüm" adlı kitabını yazdı. Afrika’da yaptığı turla ilgili yazılarını ise Afrika’nın Yeşil Tepeleri adlı kitabında topladı. 1940 yılında ise en başarılı eserlerinden olan "Çanlar Kimin için Çalıyor" adlı eserini yazdı ve mesleğinde artık zirveye ulaştı. 1942’de Amerikan Deniz Kuvvetleri’ne girdi. 1944’te Fransa çıkartmasına katıldı ve de Paris’in kurtuluşuna şahit oldu.

1950'de çok da başarılı olmayan "Irmaktan Öteye ve Ağaçların İçine" adlı eserlerini yazdı. 1952’de gerçek başyapıtı olan "Yaşlı Adam ve Deniz" adlı eserini yazdı. Bu kitapta insanın yaşama nasıl bağlanması gerektiği ve de aslında insan yaşamında her şeyin boş olduğuna dair olan fikirlerini belirtti. 1953’te aynı eseri ile Pulitzer Ödülünü aldı. 1954’te ise Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü. Hemingway tutkulu bir yaşamın ardından 1961 yılında Ketchum/Idaho’da kendini av tüfeği ile vurarak yaşamına son verdi.
Fidel Castro ile kurduğu dostluk ve Castro'nun kişiliği onu çok etkilemiştir. Fidel Castro Hemingway'in ölümünün ardından, başkent Havana'da adına bir anıt yaptırmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 1.066 okur beğendi.
  • 6.643 okur okudu.
  • 156 okur okuyor.
  • 4.957 okur okuyacak.
  • 160 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları