Fakir Baykurt

Fakir Baykurt

Yazar
8.6/10
620 Kişi
·
1.938
Okunma
·
331
Beğeni
·
10.979
Gösterim
Adı:
Fakir Baykurt
Unvan:
Türk Yazar, Sendikacı
Doğum:
Burdur, 15 Haziran 1929
Ölüm:
Almanya, 11 Ekim 1999
Fakir Baykurt (Asıl adı Tahir'dir) (d. 15 Haziran 1929, Burdur - 11 Ekim 1999, Almanya) Türk yazar, sendikacıdır.

Çocukluğu
Fakir Baykurt (Asıl adı Tahir'dir) Burdur’un Yeşilova ilçesine bağlı Akçaköy'de doğdu, Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber şu sözleri ile 1929 yılında haziran ortası olduğu varsayılmaktadır; “1929 doğumlu olduğum doğru. Ay, gün bilinmiyordu. Anamla konuştuk. Köyde orak mevsimi. Tarlada sancılanıp eve gelmiş. Haziran ortasıdır...” Tahir Baykurt’un annesinin adı Elif ve babasının adı Veli’dir. Doğduğunda ona savaşlarda vurulup geri dönmeyen Amcasının adı olan Tahir adı verilir. Tahir 1936 yılında Akçaköy İlkokulu'na başlar ve iki yıl sonra babasını kaybeder. Babasının ölümünden sonra dayısı Osman Erdoğuş tarafından Balıkesir iline bağlı Burhaniye köyüne götürülür ve orada dayısının yanında dokumacılık yapmaya başlar. II. Dünya Savaşı’nın başlaması ile dayısı askere alınır ve Tahir Akçaköy’e dönerek okula devam etme imkânı bulur. 1942 yılında ağır bir sıtma geçirir bu dönem aynı zamanda şiir yazmaya başladığı dönemdir.

Köy Enstitüsü yılları
İlkokulu bitirdikten sonra Isparta Gönen Köy Enstitüsü'ne yazılır. Köy enstitüsü yıllarında özellikle şiire olan ilgisi artar, kendini okumaya verir. Bu dönemde özellikle Türkçe'ye çevrilen klasikleri okur. Fakir Baykurt Köy enstitüsündeki yıllarını ve kendisine kazandırdıklarını şu şekilde anlatmıştır;
“...Köy enstitüsü benim için olağanüstü bir fırsat oldu. İlkokulu bitirdikten sonra gidebileceğim başka hiçbir okul yoktu. Ailemin gücü yetmezdi. Ben okumak istiyordum enstitü benim gibi köy çocuklarını çağırıyordu...”
“...Klasiklerin en iyi okuru enstitülü gençlerdi. Ceplerimizi ona göre yaptırırdık, kitap sığsın. Kız arkadaşlarımız koyun kuzu gütmeye giderken, torbaya azıkla birlikte kitap da katardı... ”

Bu yıllarda Bursa Cezaevi'nde olan Nazım Hikmet’in şiirleri ise gizli gizli yayılmaktadır. Tahir Baykurt da bu dönem Nazım Hikmet’in şiirlerini bulur ve gizli gizli okumaya başlar.

“...Kitaplıkta Nazım Hikmet’in kitapları yoktu. Yasaklandığını öğrenince Civril’in bir köyüne gidip onları buldum. Nazım’ın yedi kitabını kendi yaptığım defterlere kitap harfleri ile yazıp defalarca okudum.”

Köy enstitüsü yıllarında ilk şiiri Fesleğen Kolum Eskişehir’de çıkan Türke Doğru dergisinde çıkar. Edebiyata olan ilgisinden dolayı enstitüde de kitaplığın yönetimine seçilir ve daha fazla okuma fırsatı bulur. 1947 yılında Köy Enstitüleri ve Kaynak Dergisi'nde şiirleri çıkar ve bu yıllarda once şiirlerinde daha sonra tüm yazılarında Fakir Baykurt adını kullanmaya başlar. Köy enstitüleri üzerindeki baskıların artması ile birlikte tüm enstitülere daha baskıcı yönetimler atanmaya başlar. Bu dönemde enstitüler daha önceki bir çok özelliğini yitirmeye başlarken eski öğrencilerin yaşam alışkanlıkları da bu yeni yönetimlerce sorun olmaya başlar. Fakir Baykurt da yeni atanan müdürle sorunlar yaşar ve defalarca kovuşturmaya maruz kalır. Ancak 1947 yılında Köy enstitüsünü başarı ile bitirir ve Yeşilova’nın Kavacık Köyü'ne öğretmen olarak atanır.

Öğretmenlik ve yazarlık yılları
1951 yılında ölene kadar birlikte olacağı Muzaffer Hanım’la evlenir. Bu yıl ayrıca körbağırsağı patlar ve iki kez amelliyat olur. Öğretmenliği Dereköy’e aktarılır. Üzerindeki baskılar devam eder, savcılıkça evine baskın yapılır ve koğuşturma geçirir. 1953 yılında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’ne girer ve bir sene sonra bu sefer Gayret Dergisi’nde çıkan bir yazısı nedeni ile yargılanır. 1955 yılında Gazi Enstitüsü'nü de başarı ile bitirirerek Hafik’de açılan ortaokula atanır. Aynı yıl ilk kitabı olan Çilli yayınlanır. 1957 yılında askere alınır ve Ankara Piyade Yedek Subay Ortaokulu’na öğretmen olarak atanır. İlk kızı Işık da bu yıl dünyaya gelir. 1958 yılında ilk romanı Yılanların Öcü Cumhuriyet Gazetesi’nin açtığı Yunus Nadi Roman Ödülleri'nde birinci olur. Ancak roman nedeni ile hem Baykurt hem Cumhuriyet koğuşturma geçirir. Baykurt bu dönemden sonra Cumhuriyet Gazetesi’nde yazmaya başlar. Askerlikten sonra Şavşat Ortaokulu'na öğretmen olarak atanır ve ikinci kızı Sönmez dünyaya gelir. Yılanların Öcü adlı romanı da Remzi Kitapevi tarafından basılır. Ardından Köy ve Eğitim Yayınları tarafından Efendilik Savaşı adlı kitabı yayımlanır. Cumhuriyet’teki bazı yazıları yüzünden öğretmenlikten alınıp Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı Yapı İşleri Bölümü’nde görevlendirilir. Sürüp giden yazıları ve Yılanların Öcü romanı yüzünden Bakanlık buyruğuna alınarak cezalandırılır. Altı ay açıkta kaldıktan sonra 27 Mayıs 1960’da Ankara İlköğretim müfettişliğine atanır ve aynı yıl Efkar Tepesi adlı kitabı basılır. 1961 yılında yazarın Yılanların Öcü adlı romanı tiyatroya ve filme uyarlanır. Tiyatro gösterimi yasaklanır, film ise ancak Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in konuya el koyması ile gösterime girer ancak filmin gösterimi sırasında olaylar çıkar. Bu yıl ayrıca yazarın Onuncu Köy, Karın Ağrısı, Irazca’nın Dirliği kitapları yayımlanır. Bir sene sonra yazarın oğlu Tonguç dünyaya gelir. Baykurt Amerika’ya giderek, Bloomington’daki Indiana Üniversitesi’nde göze kulağa hitap eden ders araçları ve yetişkinler için yazma öğrenimi görür. 1963 yılında yurda dönerek Ankara İlköğretim müfettişliği görevini sürdürür. Onuncu Köy Bulgarca’ya çevrilir ve kitapları Bulgaristan’da Türkçe olarak da basılır. Yılanların Öcü ile Irazca’nın Dirliği de Almanya’da, “Die Racheder Schlangen” adıyla basılır. Yılanların Öcü Rusça’ya çevrilir.

Türkiye Öğretmenler Sendikası
1965 yılında TÖS’ün kuruluşuna katılır ve genel başkan seçilir. 1966 yılında İlköğretim müfettişliğinden uzaklaştırılarak yeni kurulan Milli Folklor Enstitüsü’nde uzman olarak atanır. Kaplumbağalar ve Amerikan Sargısı romanları yayımlanır. 1967 yılında Onuncu Köy adlı eseri de Rusça’ya çevrilir. Yazıları ve TÖS’teki çalışmaları yüzünden sık sık kovuşturma geçiren Baykurt Gaziantep’in Fevzipaşa bucağına sürülür. TÖS “Devrimci Eğitim Şurası”nı düzenler. Bir yıl sonra da TÖS “Büyük Eğitim Yürüyüşü”nü bir sene sonra da Genel Öğretmen Boykotu’nu düzenler. Bu faaliyetlerinden sonra tekrar görevden alınarak bakanlık emrine alınır ancak Danıştay kararı ile görevine geri döner. 1970 yılında Fevzipaşa’dan Ankara’ya Ortadoğu Teknik Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Yayın Müdürlüğü görevine getirilir. Anadolu Garajı ve Tırpan kitapları yayımlanır. Tırpan ve Sınırdaki Ölü ile TRT Ödülleri'ni kazanır. Ardından Onbinlerce Kağnı adlı kitabı yayımlanır.

Sıkıyönetim yılları
1971’de ordunun yönetime el koyması ile başlayan sıkıyönetim döneminde Baykurt iki kere gözaltına alınır. Aynı yıl Tırpan ile Türk Dil Kurumu Ödülü'nü kazanır. Kitaplarının yeni basımları yapılırken yazar askeri tutukevinden Ankara Merkez Cezaevi'ne aktarılır. 1973 yılında Can Parası ve Köygöçüren basılır. Baykurt’un yurt dışına çıkışı da yasaklanmıştır. 1974 yılında İçerdeki Oğul basılır. Keklik romanını yazar. Can Parası ile Sait Faik Ödülü'nü kazanır. Askeri Yargıtay’da TÖS Davası’ndan beraat etder. Sınırdaki Ölü ve Keklik kitap olarak basılır. 1976 yılında Sakarca basılır.

Emeklilik Yılları
Sosyal Sigortalar Kurumu’ndan emekli olan Baykurt Madaralı Roman Ödülü’nün kuruluşuna yardımcı olur. 1977 yılında İsveç’te öğretmen yetiştirme çalışmalarına katılır ve Yayla romanı basılır. Frankfurt Uluslar arası Kitap Fuarı’na katılır ve Almanya, Hollanda ve İsviçre’ye geziler yapar, göçmen işçilerle iletişim kurar. 1978 Yılında Sakarca sahneye uyarlanarak İstanbul Şehir Tiyatroları'nca oynanır. Kara Ahmet Destanı ile Orhan Kemal Ödülü’nü kazanır ve Kültür Bakanlığı'na danışman olur. 1979 yılında Tırpan adlı eseri de tiyatroya uyarlanır. Devlet Tiyatrosu tarafından İzmir, Ankara ve Antalya’da oynanır. Baykurt, göçmen işçi konusunu incelemek üzere tekrar Almanya’ya gider. Duisburg şehrinde yaşamaya başlar. Yandım Ali kitap olarak basılır. Bu döenmde ODTܒde öğrenci olan oğlu Tonguç da tutuklanır. 1980 yılında Tırpan İstanbul Şehir Tiyatroları'nca da sahneye konulur ve iki mevsim oynanır. Tırpan’dan ötürü Baykurt ve Taner Barlas, “Avni Dilligil En Başarılı Yazar” ödülü kazanırlar. Suna Pekuysal’da “En Başarılı Oyuncu” seçilir. Rur Havzası’nda Türk işçi çocukları için başlatılan RAA programında görev alır ve bir İngiltere gezisi yapar. Kızı Işık da bu yıl tutuklanır. Baykurt, Taner Barlas ve oyunda rol alan sanatçılar “İsmet Küntay Ödülü” kazanırlar. Tırpan’daki oyunu nedeniyle Suna Pekuysal “Ulvi Uraz Ödülü”nü kazanır.

1981’de Sakarca İsveç’te çizgi film yapılır ve Macarca’ya da çevrilir. DDR’de bir inceleme gezisi yapar. Öyküleri Gürcistan’da da kitap olarak basılır. Kaplumbağalar filminin senaryo çalışmalarına katılmak üzere İsviçre’nin Neuchatel şehrine gider. Almanya’daki göçmen işçilerin yaşamını konu alan öyküleri Gece Vardiyası adıyla basılır. İşçi çocuklarının yaşamını dile getiren öyküleri de Barış Çöreği adıyla basılır. Kitaptan yapılan seçmeler Almanya ve Hollanda’da iki dilli olarak yayımlanır. 1983 yılındaYüksek Fırınlar kitap olarak basılır. Oğlu Tonguç’la birlikte Sovyetler Birliği gezisi yapar. Moskova, Bakü, Batum ve Leningrad şehirlerine ve Yasnaya Poliana’ya giderek Tolstoy’un Yurtluğu’nu ziyaret eder.

1984 yılında Berlin Senatosu Çocuk Yazını Ödülü’nü kazanır. Gece Vardiyası ve Kara Ahmet Destanı Almanca, Yılanların Öcü ile Irazca’nın Dirliği Bulgarca basılır. Türkiye’de “Barış Derneği İkinci Davası”nda sanık olarak aranır. 1985 yılında Gece Vardiyası ile Alman Endüstri Birliği BDI’nin Yazın Ödülü’nü alır. Dünya Güzeli ve Saka Kuşları adlı Kitapları Türkçe ve Almanca olarak basılır. 1986 yılında Duisburg’ta öğretmenliğe başlar ve yurt dışında oluşan Türkiye Aydınlarıyla Dayanıma Girişimi’nin yönetiminde görev alır. Duisburg Treni adlı eseri basılır. Kopenhag’ta Dünya Barış Kongresi’ne katılır aynı yıl Koca Ren basılır.

1987 yılında Keklik romanı 20 öyküsüyle birlikte Rusça’ya çevrilip basılır. Londra’ya bir gezi yaparak Highgate’te Karl Mar
"Beyim diyor, bizim yolumuz, köprümüz, çeşmemiz yok; kitaplığı ne yapacağız? Anlatıyorum ona: Eğer kitaplığınız olursa, yolunuz, çeşmeniz, köprünüz de olur!"
Sık sık Fatih'in ünlü sözünü düşünüyorum. "Bir şehir kurmanın olmazsa olmaz üç yapısı vardır: Kitaplık, kanalizasyon, hamam."
Fakir Baykurt
Sayfa 77 - Literatür Yayınları 7.Baskı 2016
"Cahilliği yok edecek ilaç bilim değil mi? Evet, bilim. İşte o da kitapların içindedir. Cahilliği ancak okumakla yenebiliriz. Karanlığı okuyup öğrenmekle, kafayı ışıklandırmakla yenebiliriz."
Fakir Baykurt
Sayfa 40 - Literatür Yayınları 7.Baskı 2016
Öğretmen ne demek, ben biliyorum. Öğretmen demek, lamba demek. Öğretmenler Türkiye'nin güneşi. Maarifsiz bir millet payidar olamaz...
"İnsanda mantık olmalı. Düşünce olmalı. Düşünce nasıl olur? Bilgiyle olur. Bilgi de kitaplardadır."
Fakir Baykurt
Sayfa 73 - Literatür Yayınları 7.Baskı 2016
"Kızım gözel deye mi mağrurlanıyor? Gözellik aşa katılıp yenilmez Güssün! Senin huyun gözel olmalı!
Fakir Baykurt
Sayfa 104 - Adam Yayınları 3.Basım Ocak 2000
Adnan Menderes, enstitüleri kapattı; halkın sesi çıkmadı.
Bizim halkımız çok yüzyıl öncelerinden beri uyur. Çok kötü biçimde afyonlanmış gibi uyur. Üfürükle tükürükle sersem tavuğa çevirmişlerdir onu.
"Eskiden cahillik fazlaydı; şimdi daha fazla. Gittikçe de artıyor."
Fakir Baykurt
Sayfa 40 - Literatür Yayınları 7.Baskı 2016
Dünyada insan birbirini sevmeli! Sevmezse günler tükenmez! Sevmezse dünya zindan olur. Sevmezse yaşadığının farkına varamaz. Sen somurt, komşun somurtsun, ne olacak sonu? İnsan dediğin dünyada sevişmeli kızım!..
Fakir Baykurt
Sayfa 108 - Remzi Kitapevi 2. Baskı 1962
FAKİR BAYKURT VE "NİCCA" KAPLUMBAĞALAR!!!

Anlatıcam bak!! Asabımı bozma .. Sabır selamettir !!! =))


Selamın hello "BEYBİSİLER"!! Kırmızı tuborgumu hüpürdetip ,sigaramdan derin nefesler çekip , arkaya da Davaro ost açtığım şu dakkalarda aklıma geldi bu incelemeyi yazmak .. "KT" <3 - kent switch ve böylesine güzide bir ost nin ortamı gevrettiği bir incelemeden hayır bekleyenlerdenseniz sizlere de uğurlar olsun .. pek tabi sahaflardan aldığım bir kitapla daha beraberiz .. sahaflara yamyam ,yayınevlerine candır diyen DİNGİLLERDEN OLMAYINIZ !! neyse biramızdan 2 fırt çekelim FÜT FÜÜÜÜÜTTT!! oh mis !! haydi başlayalım !!

Efenim şimdi yaşı yeten var yetmeyen var .. okuyan var okumayan var .. o yüzden bu güzel kitabın yazılmasına sebebiyet veren ve ortamı "CIVLATAN" mevzulardan başlamak elzem .. gönül isterdi ki ( umarım "ki" ayrı yazılıyordur .. yazılmıyorsa da özelden uyar!!! ağzına basarım ROKETİ!!) serim düğüm çözüm diyip ben de bu incelemeyi bitirebileydim .. uzun lafın kısası ("diskoktekte başladı -"ANLAYAN ANLADI ZOHAHAHAHA =) ) sizlere Varlık Vergisi denen bir abomination ( yauww yoldan çıkmışlık de sen) uygulamadan bahsetmek durumundayım .. Sene '942 ..Aylardan Kasım ... 2. dünya savaşı günleri .. Savaşın "AÇ KOYNUNU BEN GELDİM DEMESİ İLE , Türkiye yarı seferberlik havasına girmiş , faal nüfusunun (gençlik işte kardeşim!) en dinamik yaş gruplarının içine giren önemli bir kesimini silah altına almış ve KEVGİRE DÖNEN bütçesinin gittikçe artan oranlarını savunmaya tahsis etmiş idi... E pek tabii savaş bu!! Savunma elzem ama pahalı da bir HOBİ.. napalım ne edelim derkeeeeeen ..Savaş boyunca milletin kanını emen karaborsa , istifcilik ve vurgunculuktan haksız kazanç kazanımının önüne gecmek için diyerekten , türlü türlü haltlar yiyerekten , dereleri geçerekten , hacı emmileri öperekten ve bade süzerekten YILANI ortalığa saldılar .. Sonradan anlaşıldı ki bu uygulamada asıl niyet ve zihniyet , azınlığın elindeki piyasanın Türk sermayesinin egemenliğine geçişini sağlamaktı ..pek tabii uygulama "TÜRK" usulü idi ve bu yüzden "sadece ve sadece" istanbuldaki gavur kodomanların başına çoraplar örüldü "KRİSTMIS" öncesi ...bunlardan birkaç tane örnek vereyim de tam otursun kafanızda unidentifed lego partions!!! bkz : ishak alaton ve vehbi koç nerden geldiğini anlamadıkları bu bumerang vergisinin kurbanlarından oldular yokluktan çıkagelip ağzılarının üstüne darbe yediklerinde.. neyse efenim...2 tuzlu fıstık : KIRT KURT!!! 3 yudum bira : GUP GUP GUP!! nerde kaldık .. hah!! gayrimüslüm burjuvazi çöl sıcaklarında damlarda kurumuş tarhana kıvamında cayırdayıp (bu fiil efso ama dimi? =) ) SOS verinceeeee , o dönemdeki tek parti devrinde yeralan CHP de kazanlar kaynamaya başladı .. Çünkü nasıl ki KIRMIZI TUBORG DANİMARKA KÖKENLİYSE (ver mehteri!!!) CHP li yöneticilerin büyük hem de çok büyük bir kısmı bürokrat kökenli idi ve parti içinde alınan kararlar bu siyaset ağaları ve toprak ağalarını çok ama çok ürküttü sıra önünde sonunda kendilerine geleceği için...Zaten bu uygulamanın ve daha öncesinde izlenen Köy Enstitüleri politikasının sonucu olarak parti içi isyan Demokrat Parti' yi doğurdu(Bkz : Adnan Menderes' in Aydın' ın en büyük toprak ağalarından biri olması ) ..Atatürk' ün ömrünün yetmeyip tamamlayamadığı tek ve yegane reform olan toprak reformundan kelli yüzyıllardır süregelen oligarşik düzen bu kez de bozulamadı... Gayrimüslim (gavur işte!!! ) burjuvazi kışalanıp , oneway ticket ile bileti kesilince bu kez onların yerini HACIAĞALAR aldı.. Hani eski yeşilçam filmlerinde tadına doyamadığımız o HACIAĞALAR !! Ya da Atilla İlhan' ın meşhur Kartallar Yüksek Uçar ' ında yer alan HACIAĞA !!premium ligte , diyarbakır- kayseri orijine sahip olup Adana - Çukurova ' dan katılıp top koşturmaya başlayanlar ..İşbu VARLIK VERGİSİNİN pek vurmayıp es geçtiği Güneydoğu - Doğu Anadolu bölgelerinin feodal beyleri , aşiret reileri , "FAŞO" aGalarıydı bunlar .. Bunlara gün doğunca malı mülkü yok pahasına satın aldılar ama sanayi kültürleri olmayınca , doğal olarak burjuvazi sınıfına da dahil olmadıklarından malı mülkü har vurup harman savurdular (bkz : bir ankara havası olan fidaydanın sözleri :"500 altın yedin bir ayda - tarla tapan kalmadı ne fayda ) .. AYRAN YOKTU İÇMEYE TAHTERAVANLA GİTTİLER DEF-İ HACETE =))

Niçin anlattım bu kısmı buraya kadar ? işte bu romanda sözü geçen o kafası çalışmayan ve köylüye fahiş fiyatla sattığı toprağın parasıyla BÖYÜH ŞEHRE inen AYILARDAN BİRİ DE romanımızın kahramanlarından biri .. Muhtarla anlaşmaya vararak çiftciyi borclandırıp kanını emen feodal beylerden biri de o.. Fakir Baykurt ' un bunlarla alakası ne der isen ... e kardeşim onu da bu romanda yazdıklarını görmesi için Las Vegas' ta poker masasından kaldırıp getirmediler.. kendisi de KÖY ENSTİTÜLERİNDE YETİŞİP , VATANA MİLLETE IŞIK OLSUN DİYE YURDA DAĞITILAN ÖĞRETMENLERDEN BİRİDİR! yukarda bahsettiğim dönemin birinci ağızdan tanığıdır. Köylümüzü cahil bırakan politikaların , Demokrat Parti döneminin abuk subuk - allayıp pullayıp demokrasi diye yutturdukları haksızlıkların ( ki kendisi de bu romanı yazdığı için - köylüyü bilinçlendirdiği için komunist damgası yiyip , bölücülük yapıyor goy goyu ile soruşturma geçirmiştir!) en ama en birinci kaynaktan gözlemcisi, canlı şahididir..

Biliyorsunuz spoiler vermiyorum incelemelerimde.. o yüzden görev dağılımı yapalım 80 sonları 90 başlarından bir çizgi film ile .. böylece daha akılda kalıcı oluyor ... hem de gülüyor , egleniyoruz !!! =))

AL SANA "NİCCA" ( bkz: Ninja değil!! ) KAPLUMBAĞALAR


TEKNOTRON : KÖY YERİ

KRANG (robotun içindeki ÇİĞNENMİŞ BIG BABOL KIVAMINDA TAKILAN ATARLI beyin) : köydeki toprakları satıp ,sadece arka camları açılan BUICK veyahut yayla gibi bir NOVA ile İstanbul'a terk- i diyar eylemiş feodal beyimiz , TOPRAK AĞAMIZ!!

SHREDDER : MUHTAR!!!

BEBOP VE ROCKSTEADY: HACELİ !!! ( 2sini bir bünyede toplasanız bana mısın demez!! )

NİCCA KAPLUMBAĞALAR : herkes görev dağılımını kendi yapsın .. farzı misal romandaki aile müsait .. Kara Bayram için Michelangelo olur !!!ÇOKTA GÜZEL OLUR !! =)) Ne verirsen alır daha da ister!!

APRİL O'NEIL : IRAZCA ANA !! SPLINTER USTA DA OLUR PEK TABİİ .. O DA KABULÜMÜZ !! CİNSİYETTEN UYUMLU OLSUN , GÖZ ZEVKİMİZ BOZULMASIN DİYE BEN APRIL DEDİM ..

veeeeee KÖY YERİNE GELİP GÜCE DENGE GETİREN KAYMAKAM (STAR WAAAAARRRRSSS!!!!!!!!!!!!! ) : CASEY JONES ( bu işte arada derede geliyordu...elinde hokey sopası olan zibidi !! )

OLAYI 3 AŞŞAĞI 5 YUKARI ANLADINIZ !! BENİ DAHA YORMAYIN .. UZUN YAZMAYIM DEDİM AMA KONU CİDDEN UZUNDU .. YAPCEK BİRŞEY YOK!! BURAYA KADAR OKUYANLAR İŞTE MÜKAFATINIZ !!

İZZET ALTINMEŞE - TAPPO RAPPO !!!!! ( KİŞİSEL TAVSİYEM KULAKLIKLA DİNLEYİN ...GİRİŞTEKİ ZURNA CHORUS ÖMÜRDEN SANİYE BAŞINA 10 SENE ÇALIYOR !!) Bir başka İŞSİZ incelemede görüşmek üzere!!!


https://www.youtube.com/watch?v=TTeWdxz5qjY

BOL BOL YOĞURT YE CİCİM!!! SLOVAKEEEEEEE!!!!!
Kış geliyor diye diye en sonunda kendimiz de ağzımızın üzerine demir yumruğu yedik sayın cevizkabukları .. Bu incelemeyi dün sahaf gezintisinden sonra bir mutluluk ve hoş eda içerisinde yazacaktım ama 70 (?!?!?) kilo domatesi 5 kat çıkar, soy, doğra, kaynat derken ruhum firarı verdi..Gülmeyiniz ! Yazın yediğiniz hurmalar kışın "sizi" (sizi değil de neyse artık sen anla =)) tırmalar ..Konservesiz olmaz =)) O yüzden bugüne kısmet oldu bu inceleme.. Normalde yazmayacaktım ama kitaptaki bir ufacık cümle beni bu incelemeyi yazmaya itti .. Çoğunuzun okurken öylesine bir cümle diye okuyup geçeceği , "SİNSİ" bir oyunu içeren o cümle yüzünden yazıyorum .. Sitenin genel yaş ortalaması bir hayli genç .. Türk milleti olarak bırakın tarihi , kendi yakın tarihimizi dahi bilmiyoruz .. Neyse uzatmadan başlayalım ..Ocakta yemeğim var komşular RÖHAHAHAHAH !! =))

Fakir Baykurt ' u daha önce Yılanların Öcü kitabına yaptığım incelemede sizlere az buçuk tanıtmıştım (#26316052) .. Kendisi Köy Enstitülerinden mezun bir öğretmen .. Geçirmediği soruşturma , uğramadığı iftira , gezmediği köy kalmamış ..Esasen tüm bunların sebebi kitapları ve kitaplarına konu ettiği hadiseler .. Tıpkı bu kitabında anlattığı türden olaylar .. Başlık ne kadar masum değil mi? AMERİKAN SARGISI.. Yaralara merhem olan amerikan sargısı .. Daha önceki Aziz Nesin kitaplarına yaptığım incelemelerde bahsetmiştim üstü kapalı bu yardımlardan .. Süt tozlarından , bize uzanan yardım ellerinden falan .. Ama içimize böylesine nasıl nüfuz ettiler ?

Cevap : Amerikan Barış "GÖNÜLLÜLERİ" !!!

"Rahmetli başkan Kennedy" nin projesi idi bu =)) Amaç ,

- İhtiyaç duyan ülkelere, halkın sorunlarının çözülmesinde yardımcı olacak yetişmiş insan gücünü sağlamak.
- Yardım edilen ülkelerin halklarının, Amerikan halkını daha iyi tanımasını sağlamak.Zira o dönemde Amerikan' nın imajı hiç sağlam değildi .. Aptal Coniler olarak anılıyorlardı tüm dünyada ..
- Amerikan halkının yardım edilen ülkelerin halklarını daha iyi tanımasına katkıda bulunmak.

Görünürde amaç buydu ama bakın bu projeye hayat verenlerden biri olan Henry S. Reuss neler söylüyordu:
"Biz ekseriya gerici ve hırsız liderler ile askeri ittifaklara önem veririz. Onlara askeri malzeme sağlarız. Bunlar da silahları genellikle yardım ettiğimiz farz olunan ülkenin halkına karşı kullanırlar. Bir sürü Amerikan resmi kişisi, yabancı ülkelerin başkentlerinde bulundukları ülkeden tamamen tecrit edilmiş yalnız bir hayat sürer."

Ve bakın Soner Yalçın ne diyor Bay Pipo kitabında ..
"Köy Enstitüleri'ni kapatan Türkiye, kapılarını ardına kadar Amerikan Barış Gönüllüleri'ne açmıştı."

Amerika için o sıralarda , Rusya tehdidi altındaki Türkiye' ye nüfuz etmek çok önemliydi.. Yeşil kuşağa sarılan taşla yüzlerce kuş vuracaklardı ..Amaçlarına Adnan Menderes sayesinde kolayca ulaştılar ve hemen İKİLİ ANTLAŞMALAR imzalandı taraflar arasında .. Milli eğitimimizden tututunda, ekonomimize kadar herşeyi onlara teslim ettik .. Bugün dahi o antlaşmalar sayesinde ,kendi milli eğitim bakanlığımızda faaliyetlerini sürdürüyor bu amerikalı tiplemeler .. İşte Barış Gönüllüleri adı verilen ORDU Türkiye' ye kendi ellerimizle böyle sızdırıldı .. ORDU diyorum çünkü aslen ismi Peace Corps ve corps , "ASKERİ" birlikler için kullanılır!!! Amaçları adlarından bile belliydi ama komunizm diyerek önünü almak istedikleri muhalif kitleler öyle gözlerini korkutmuştu ki ,onun ismini bile GÖNÜLLÜLER'e çevirdiler ..Ne yaptılar bu abiler ve ablalar .. Türkiye' nin HERYERİNE veeee ÖZELLİKLE GÜNEYDOĞU'ya yayıldılar ..Bugünki pkk denilen soysuz köpekler nereden var oldu sanıyorsunuz ? Türkiye'nin etnik ve mezhepsel haritasını çıkardılar .. Tüm maden ve yeraltı zenginlik kaynaklarımızı belirleyip kayıt altına aldılar zamanı gelince kendi şirketlerine çıkarttırabilmek için .. Halka sözde ingilliççe öğrettiler , bol keseden yardım dağattılar .. Bu ingiliççe kısmı önemli çünkü dil denilen hadise en etkin sömürge araçlarının başında gelir ..Dil ile İngiliz Amerikan siyasetini benimseme ve mallarını satın alma başlar. Beyin göçünü sağlar. Bir insanın konuştuğu dil, o insanın düşünce ve davranışlarını etkiler. Bir yabancı dili öğrenip kullanan kişi yavaş yavaş o milletler gibi düşünmeye başlar. Huzur içinde yatsın Oktay Sinanoğlu boşa yazmadı Bye Bye Türkçe kitabını senin anlayacağın canım kardeşim.. Başka ne mi yaptılar ? 1201 kişiydiler ..
Eğitimde: Çeşitli eğitim ve öğretim kademelerinde örgün ve yaygın eğitim.
Sağlıkta: Başta “sıtma ile mücadele” vs. olmak üzere çeşitli sağlık projeleri.
Tarımda: Çeşitli tarımsal projeler ya da kırsal kalkınma programları.
"Yönetimde" ?!?!?!?!!! : Gittikleri ülkenin çeşitli yönetim düzeylerinde uygun görevler (WTF!!!!)
Endüstride: Başta inşaat sektörü olmak üzere çeşitli sanayi projeleri.

Pek tabii bunları kendi çıkar ve menfaatleri doğrultusunda HEP KENDİLERİNE UYARLAYIP , KENDİLERİNE YONTARAK hayata geçirdiler .. Uzamasın diye buraya ayrıntılı yazamıcam yemeği yakacaz yoksa =))

İşte bu kitapta tüm bahsettiklerimin izlerine rastlamanız mümkün ..Kitapta bahsi geçen köyün adı KIZILöz köyü .. Ankara Çubuk' ta ..Köye gelen amerikalı yetkililerle beraber bilin bakalım ilk ne yapılıyor ilerleme atılımı denerek ? Köyün ismi değiştiriliyor TEHLİKELİ bulunarak!! =)) Öyle ya bugüne bugün komunizmin k'sinden dahi haberi olmayan ve bugüne dek yıllarca bu köyde oturan insanlar gomonüzm akımıyla halaya kalkarlarsa ne deriz amerikalılara ?!? Sonrasında aşısız yaşayamayan süt vermekten aciz inekler ve yumurtası boş çıkan tavuklar geliyor amerikan ellerinden .. Cowboylar ( bu da yüzyılın abartısıdır .. bu ismi her duyan eli silahlı tiplemeler getirir aklına .. ÇOBAN ULAN İŞTE ÇOBAN !!) boş durur mu ? Tarıma da el atıyorlar .. Kendi domatesimiz var iken yadellerden domates biber salatalık tohumu alıyoruz romanda .. Yamuk yumuk tatsız tutsuz sebzeler ..Meyve vermeyen FAYNEPIL ağaçları dikiliyor köyümüze.. Eğitim olsun kendi aralarındaki ilişkiler olsun köyde düzen nizam herşey tepetaklak oluyor .. Aslında romanda ,köy metaforu üzerinden o zamanın Türkiye' si anlatılmış ..BİREBİR .. ZERRE FARK YOK !!! Zamanın emekli ama ne hikmetse milletvekilliğine soyunan taze müteahhit nato paşaları da topa tutulmuş kitaptaki Tuluğ paşa karakteri ile ..

Anlatıma gelirsek .. Canım kardeşim , ben öyle biçemmiş , akımmış falan pek anlamam .. Bana düşündürüyorsa bazı şeyleri bir kitap ve bazı şeyleri araştırmama sebep olup bana birşeyler katıyorsa ; bu, benim kıstaslarıma uygundur .. Sonu tahmin ediliyor edilmiyor falan bakmam hiç ..Yok duvarda tüfek varmış , bahsediliyorsa ateş alacakmış yok Çehovmuş yok Antonmuş falan bilmem .. Benim bir roketim var onu da hak edene atarım =) Bildiğim bu benim =)) Bilmediğim işe de yorum yapmam.. Anlamıyorum der susarım .. Ayıp mı ?!? Şuncacık ömrümde bir kıple Yaşar Kemal , Sabahattin Ali ve baya bir Aziz Nesin kitabı okudum Türk halkının sorunlarına eğilen .. Zehirin şifası süt ile incir imiş .. Onların da elleri kelepçe yürekleri zincirdi ..Zincirlediler !! Zehir ettiler hayatı bu insanlara durun dedikleri için.. Diyebilirim ki Fakir Baykurt bu konuda , bu saydığım insanlar arasında REKOR !! Yani bir köydeki köylülerin şivelerini teker teker hiç sektirmeden ve ayırdına vardırarak nasıl yazdın sen be adam !! Her karakterin neredeyse ayrı bir ağzı, ayrı bir şivesi var .. Diyaloglar öylesine güzel ki!! Bazen acı acı , bazen kahkahalarla güldüğüm ,not alıp ilerde kullanırım diye altını çizdiğim tonla cümle var bu kitapta .. İçimize yılanı salmalarından önce , Türk insanının yozlaşmadan önceki halleri .. Saf , iyi niyetli , yardımsever ama cahil bırakılmış köylüler.. Ve pek tabii amarikaya atılan , onların ağzıyla "DÜNNE" de unutulmayacak bir TOKAT!! O çok kültürlü , tahsilli yöneticilerimizin bugüne kadar hiç atamadığı bir tokat !! İşte böyle! Hem güleyim ,hem düşüneyim, hem de o günlerin Türkiye' sini göreyim diyorsan oku .. Eğlence garanti .. Düşünmek de!

Not : İşbu incelememle beraber Biber dolmasının adını YÜZÜK DOLMASI' na çeviriyorum işsizliğin bana verdiği yetkiye dayanarak .. Alayı yanmış..Dibi tutmuş =((
Son zamanlardaki yabancı yazar okumalarımdan sonra bu kitap ne de güzel geldi. Gürül gürül ve dupduru bir Türkçe ile anlatılan öykümüz yakın tarihimizin kurgusuyla güzel ilçemiz Ürgüp’de geçiyor. Anadolu insanını ve kültürünü anlatan kitaplara ayrıca bir merağım ve sevgim var. Böyle bir kitabı okumaya başlar başlamaz yüzümde ve zihnimde bir tebessüm oluşuyor ister istemez. Hele de içinde mani, türkü veya deyişler de varsa okuma değil şölen oluyor bu ritüel.

Kitap ismi ve kapağındaki güzel resimden de anlaşılacağı üzere kitap sevgisi ve kendini kitaba adamış bir Anadolu insanı üzerine gibi görünse de neler yok ki kısa öyküde. Anadolu’dan manzaralar, aşk, kitap, insan ve ülke dostlukları ve sizin okuyunca zihninizde canlanacaklar. Okuyucu bu öyküyü okurken kendinden ve kendi ailesinden de bir çok yaşanmış manzara bulacaktır. Bana göre yazarımızın köy enstitüsü mezunu olması ve öyküsünde bu olaya değinmesi de ayrıca bir tat vermiş kitaba.

Kendi yazarlarımızın bir çok konuda hakkının yendiğini ve okurlardan hakettikleri ilgiyi görmediği kanatindeyim. Oysa dev yazarlarımız ve binlerce güzel kitabımız var okunacak. Tüm yazarlarımızın hak ettiği ilgiyi görmesi dileğiyle bitireyim yazımı.
Wow!!! Harikaydı.. Hikayenin gerçek olması cok etkiledi beni... Böyle güzel insanlar, adamlar lazım bizim siyasete.. :) kitaba gelince..

Yunanistan'ın Larissa kentine göç etmek zorunda kalan insanların eski vatanlarına duydukları özlemi ele alarak başlıyor kitap. Bu insanların torunlarından biri olan Dimitrios, nenelerinin dedelerinin kısaca atalarının yaşadığı bu toprakları görmeye geliyor ve buradaki gezintisi sırasında Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve ailesi ile tanışıyor.
Buradan sonra da Mustafa Güzelgöz'ün yaşam öyküsü anlatılmaya başlanıyor.

Bir şekilde duymuşsunuzdur eşekli kütüphanesinin hikayesini.Eşeğiyle köy köy gezip insanları aydınlatmaya çalışan güzel bir insanın hikayesi.Halkına hizmet eden gönüllü Kahramanlar Yarışmasında birincilik öldülü alan yüreği kocaman, güzel insan Mustafa Güzelgöz.

Mustafa Güzelgöz'ün, eşekli kütüphanecimizin tek amacı kitap okumak değil aynı zamanda köylüleri de aydınlatmak. Bunun için pek çok hizmette bulunmuştur.. Göreve geldiğinden emekli olana kadar yaşadıkları, karşısına çıkan engeller, vb. konuları kendi ağzından Yunanlı Dimitrios'a anlatmaktadır Mustafa Güzelgöz. Onun yaşam hikayesini okuyup etkilenmemek, hayran olmamak mümkün değil..
Son olarak beni etkileyen şu sözü not etmek istiyorum.. - "Köye kitaplık açmak, çöle çeşme götürmek gibidir. Kitaplığın girdiği yerden bilmezlik kaçar gider."

Okuyun ve okutun. Keyifli okumalar
Kitap hakkında bilgi olabilir.

Eşekli Kütüphaneci, Amerikan Sargısı'dan sonra okuduğum ikinci Fakir Baykurt eseri oldu. Roman aynı zamanda Baykurt'un son eseride oluyor. Hastalığının tedavisi için Almanya'ya giden yazar, romanın son düzenlemesinide hasta yatağında yapmıştır.
Romana gelecek olursak;
Mustafa Güzelgöz nam-ı diğer Eşekli Kütüphaneci. Karda, kışta eşeğiyle 36 köye kitap götüren, köylüyü aydınlatmak isteyen gönüllü bir kültür elçisinin hikayesi anlatılıyor romanda. Güzelgöz köylere kitap götürür öncelikle. İlgi çekmez. Radyo götürür köy kahvehanelerine erkekleri çekmek için. Filmler götürür. Ya kadınlar? Kadınlarında ilgisini çekmek için dikiş makineleri götürür. Emeklerinin karşılığını almaya başlar yavaş yavaş. Her şey iyi güzel ya sonra? Tolga Örnek'in 2008 yapımı "Devrim Arabaları" filminde geçen ünlü replik devreye girer: "Türkiye'de hiçbir başarı cezasız kalmaz." Çıkar peşinde koşuyor, işini yapmıyor diye şikayet edilir Güzelgöz. Korkusu yoktur, savunmasını verir. Soğan yememiştir ki ağzı koksun Güzelgöz'ün. Ama gururuna yediremez, gücenir ve eşekleriyle birlikte emekliye ayrılır. Mustafa Güzelgöz'ün tabiriyle: "Bilmezliğin tarlasına bir küçük kültür fidanı diktim." der. Diktin ama kimse fidanlarını sulamadı be Güzelgöz'üm! Gerçek bir öykü malesef. Ve romanın arka fonunda Yunanistan'ın Larissa kentinden Ürgüp'e atalarının yurduna ziyarete gelen Dimitrios Katsikas ve Mustafa Güzelgöz'ün oğlu Aziz ile Ürgüp ve Larissa kentlerinin kardeş kent yapma çalışmaları.
Romanda bir de yine arka fon da Ürgüplü Refik Başaran var. Halk ozanı kendisi. Netten araştırmalarıma göre Neşet Ertaş'ın babası Muharrem Ertaş'ın da üstadı Ürgüplü ozan. Hayatı hızlı yaşayan ozanımız 38 yaşında vefat etmiş ama kısa yaşamına rağmen 30 küsür plak çıkarmıştır. Türk müziğine katkısı dolayısıyla Ürgüplü Refik'e "Başaran" soyadı Atatürk tarafından bizzat verilmiş. Yine Ürgüp'te heykeli de bulunmaktaymış. Teşekkürler Ekşi Sözlük. 3 gündür dilime takılan türküsü https://www.youtube.com/watch?v=NTj7QJNoDlk Keyifli dinlemeler.
Melih Cevdet'in "Rahatı Kaçan Ağaç", Nazım Hikmet'in "Türk Köylüsü", Ataol Behramoğlu çevirisi ile Yannis Ritsos'un "Barış" şiirlerini görmek güzeldi romanda.
Kitabı okumak isteyen arkadaşlara Sunay Akın'ın Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz'ü anlattığı küçük videoyu bırakıyorum. Buyrun bir de Sunay Akın'dan dinleyin. https://www.youtube.com/watch?v=jXx2Z-qrIpo
İyi okumalar..
Fakir Baykurt'un 1954 yılında yazdığı, köy hayatını anlatan ilk romanı olan Yılanların Öcü benim de
Fakir Baykurt ile tanışma kitabım oldu ve gerçekten çok beğendim.

Eser Cumhuriyet Gazetesi' nin Yunus Nadi Roman Armağanı yarışmasında birinci olmuştur. Peki yarışma jürisinde kimler vardı derseniz, Nadir Nadi, Burhan Felek, Hamdi Varoğlu, Yaşar Kemal, Selmi Andak, Vahdet Gültekin, Cahit Tanyol ve Tevfik Sadullah gibi Cumhuriyet yazarları. Bu ilk elemeyi yapan grup “büyük jüri”ye sunulacak dört roman arasına Yılanların Öcü'nü de eklediler. Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Sabahattin Eyüboğlu, Vâlâ Nurettin, Orhan Kemal, Azra Erhat, Cevat Fehmi Başkut, Haldun Taner ve Bahçet Necatigil gibi Türkiye’nin tanınmış sanatçı ve eleştirmenlerinden kurulan dokuz kişilik “büyük jüri”, yedi oyla “Yılanların Öcü”nü birinci seçti.
Bu bilgileri kitabın önsözünde Fakir Baykurt'un kendi sözleriyle ediniyoruz. Roman Cumhuriyet gazetesinde gün gün yayınlanmış ve bundan sonra da basımına başlanmış ve kitap haline getirilmiş.

Fakir Baykurt bu eseri nedeni ile  1959 yılında soruşturma geçirmiş. Bu soruşturma sonucu ise öğretmenlikten uzaklaştırılmıştır. Her ne kadar sonrasında tekrar mesleğine kavuşmuş olsa da, romandaki bazı diyaloglar yüzünden müstehcen olduğuna karar verilmiş ve sansürlenmeye çalışılmış. Şükür ki pek de başarılı olunamamış.

Romanda yöresel şive kullanımını çok beğendim. Hem yormuyor, kolay anlaşılır şekilde aktarılmış hem de inandırıcılığı arttırmış. Karakter tahlilleri keza çok başarılı. Yer yer argo kullanımı da var. Beni kesinlikle rahatsız etmiyor.

Okurken romanın aslında üçleme olduğunu öğrendim ve çok sevindim. Tadı damağımda kalmıştı. Hele ki devam kitaplarının en sevdiğim karakterlere odaklanmış olması daha da hoşuma gitti.

İkinci kitap, Irazca'nın Dirliği. Kitabı okurken Irazca karakterine bayıldım, köy yerinde alışılagelmişin dışında güçlü bir Türk kadını profili. Kimseden korkmayan, hakkını sonuna kadar savunan, değme erkeklere taş çıkaran bir kadın Irazca.

Üçüncü kitap ise Kara Ahmet Destanı. Ahmet, Bayram ile Haçça'nın küçük oğulları. Küçük dediğime bakmayın. Büyümüş de küçülmüş. Mangal gibi yürekli. Evine, ailesine gelecek en ufak kötülüğün karşısında dimdik duruyor.

Köy romanlarını zaten severek okurum. Bu da o sevdiğim kitaplar arasına kuvvetli bir giriş yaptı.
-------Spoiler İçerir------

Kitabın başında ön söz niteliğinde romanı yazış serüvenini aktarır yazar.

“YILANLARIN ÖCÜ” romanından yapılmış filmin ilk gösteriminde tepkiler aldığını şöyle dile getirir:

“(...) Halkı selamlamak için perdenin önüne çıktığım zaman alkış, ıslık birbirine karıştı. (...) Birkaç saniye sonra, kıran kırana bir dövüş başladı. Başkentli seyirciler kravat kravata geldi. Hınçla, istekle vuruşuyorlar. (...) Birtakım sersemler gerçeği tekmeyle, yumrukla örteceğini sanıyor. (...) Getirdiğim öykünün kendilerine batan yerleri vardı tabii. (...)kafamdaki romanı yazdığım zaman ne yapacaklar acaba?”

Dört sayfa uzun uzun anlatır. Hatta köylülerinin fikrini alır yazacağı roman hakkında. Onların “Deli misin sen? Ekmeğine bak. Ayağın bir kayarsa iyice sürünürsün.” tarzında uyarı ve frenlemelerine karşın romanı yazar ve onlara ithaf eder. “Oturup yazdım. Kaplumbağalar odur, onlarındır.” der. “Acı, buruk bir roman oldu.” diye ekler. En çok da yumrukçu ya da neme gerekçi aydınların değil köylülerinin okumasını, severse onların sevmesini, ıslıklarsa onların ıslıklamasını istediğini belirtir.

Gelelim romana: Yazarın adı gibi fakir bir köy. Alevi köyü. Su yok, yeşillik yok. Buna mukabil bolca çöl sıcağı, yakıcı güneş, kuraklık... Kaplumbağalar da köyün insanları gibi sıcaktan muzdarip, serinliğe hasret. Bu dayanılmaz sıcağa karşı içlerini serinletecek, gönüllerini hoş edecek çözümü yine köylüler bulur. El birliğiyle taşlaşmış toprağı alt üst edip bir üzüm bağı yaparlar. Fakat kasabadan gelen kadastro memurları buranın hazineye ait olduğunu tespit eder. Hükümet yetkilileri de yasalara aykırı bir şekilde ihya edilen bu toprağa el koyar. Bu durumda hakkını arama yolunda uğraş veren köylüler bürokrasinin karmaşık girdabında boğulurlar. Çözüm bulamazlar. Sonuçta köylü devlete, hükûmete küser, kızar hatta yazarın deyişiyle nefret olurlar.

Yazara göre kurguladığı ütopik köyün kalkınması basittir; bunu köylü el birliğiyle,gönül birliğiyle başarabilir ama kapitalist düzen, devlet bürokrasisi müsaade etmez.

İyi niyetle ihya ettikleri topraklarına üzerinde hiçbir hakkı ve emeği olmadığı halde el koymaya kalkan devlet karşısındaki çaresizlikleri, yaşadıkları duygu yoğunluğu okuyanı da etkiliyor. Bu dertlerini çözüme kavuşturmak için verenin de alanın da bir işe yaramayacağını bildiği hale yazılan/yazdırılan dilekçeler, silsile yoluyla cumhurbaşkanına kadar gidip aynı yolla gerisin geriye dönen olumsuz cevaplar, hülasa takıldıkları bürokratik engeller çok güzel işlenmiş. Son ana kadar hep bir umut taşırlar. Gecenin içinde küçücük bir ateş böceği görseler ışık diye koşarlar. Ama merdin yakası namerdin eline geçmiştir bir kere. Pes eden onlar olur. Ama az da olsa içlerini soğutacak bir şey de yaparlar.

Köy Enstitüsü mezunu Fakir Baykurt’un okuduğum ilk eseri. Marksist ideolojiye bağlı yazarın bu eserinde kendi gerçeklerini telkin etme çabası çok açık.

Eserdeki dile gelince kişiler bölgesel diliyle konuşturulmuş. Bazı kelimeleri bu bölgeye uzak bir insanın anlamlandırması gerçekten zor. Ama samimi ve sıcak bir hava katmış. Cümleler oldukça kısa ve yalın. Bu da okumayı oldukça kolay kılıyor.

Yer yer gülümseyerek –hatta kahkaha atarak- çoğunlukla duygulanarak okudum eseri.
Romanın adı “Kaplumbağalar” ise birçok duruma yakıştırılan alegori olagelmiş diyebiliriz.

Keyifli okumalar...
Neden bu kitabı bu kadar geç okudum ? Çünkü Üsküdar’da dar bir yokuşun başında küçük bir sahaf olan sevgili Orhan Hocam ; bu kitabın ilk baskısı almalısın bunu demişti.İki sene evvel aldım almasına da o gün sohbet muhabbet derken kitabın öyküsünü anlatıvermemişti laf arası..Hep biliyorum deyip bugünlere kadar erteledim.Derken bundan evvel (bkz: Aynalar) okuduğum için araya kısa ,güzel, bizden bir tat karışsın istedim ve nihayetinde okuyabildim.

Okumaya başlar başlamaz aslında bilmiyormuşum hissine kapıldım.Meğer kitap yazarımızın tedavi olmak için yattığı Almanya’da çantasında bu roman varmış.Hastanede son düzenlemeleri yapmayı sürdürmüş,gücü yetene kadar bu eser için uğraşıp durmuş…

“Bu romanda üç öyküyü birbirine sarılmış bulacaksınız sevgili okur” diye başlayan;sunuş aslında her şeyin özeti kıvamında…Gerçektenden de okura; Dimitrios,Eşekli Kütüphaneci,Refik Başaran ‘ın kısa yaşamlarını bir bütün olmuş,kaynaşmış ve bu buluşmadan rengarenk bir manzara sunulmuş.
Öyküler birleştirilince kısa roman kıvamında latif bir eser oluşturulmuş.
Ne mı anlatıyor ? Meraklısının hevesini kırmak istememem ama kısaca değinmek gerekirse ;kitabın ve komşuluğun değerini gözler önüne serilmiş.Okumanın,okutmanın keyfi ,paylaşmanın, dostluğun,sevdanın güzellikleri…
Kitap sevgisi demişken; Kitap sevgisi diye bir sevgi vardır sanırım.Ana sevgisi, kardeş sevgisi,yâr sevgisi gibi bir sevgi.Bu sevgi insanın içinde doğuştan mıdır? Yoksa sonradan mı uyanır? Bunu bilmiyorum.Daha doğrusu ben şöyle inanıyorum :Kitap sevgisi de bütün öbür sevgiler gibi doğuştan vardır, ama uyuyordur.Onun zamanı gelince uyandırılması gerekir. (Adam yayıncılık 43 sayfa) bu deyişleri özellikle beğendim ve buraya da eklemek istedim. Sonrasında Mustafa /Hanife Güzelgöz çiftinin de sevda sözleri de okurken beni gülümsetenlerden.Eserde hastaya yatan Hanife Hanım’a eşine : ‘Ben sana hiç doyamadım Mustafa Bey ! lafızları bu kitaba her baktığımda aklıma geleceklerden…
Romanda canla başla kitapçılık yapmak için köy köy gezinen Eşekli Kütüphanecimiz bir yandan da beni düşmeye sevk etti. Peki ben insanların okuması,öğrenmesi,cahilliği yenmek için ne yapıyorum ?
Kitabın noksanlığı yok mu ? Kanımca var.Tanzimat sanatçılarımızdan “yazı makinesi” sıfatıyla anılan Ahmet Mithat Efendi üslubuna benzettiğim kısımları sevemedim.Şöyle ki yazarımız iki yerde araya girip ‘Sevgili Okur ‘aslında böyle şöyle demesi ben de bütünlüğe vurulmuş bir darbe niteliğinde..Lakin Ürgüp çevresi,türküler,şiirler, bu noksanlığı görmezden gelmeme vesile oldu.
Şiir demişken kitabın son kısımlarını https://www.youtube.com/watch?v=o7A3HTnexuQ sözlerini Enis Behiç Koryürek yazdığı bu ezgiyi dinleyerek ile noktaladım.Güzel de oldu.
Beğenerek okuduğum bir kitabı da bitirmişken öğrencilerime de okutsam mı ? Düşünceleri beni esir alıyor.Ve hoşnut okumayı neticelendirme keyfini yaşıyorum.Okuyacaklara keyifli okumalar…
Aslında kitapta büyük bir kısmı kaplamıyor Köy Enstitüleri ama benim anladığım kadarıyla Türkiye'nin süregelen eğitim anlayışında büyük bir yere sahip ve "gerçek" eğitime olan katkısı hatrı sayılır derecede, bu yüzden de ilk önce Köy Enstitüleri hakkında bilgi vermek istedim.

Kitabın son söz kısmında yer alan yazıda yazan tanıma göre Köy Enstitüsü demek "köylere bilinç ileten eğitim kurumları" demektir.

"Bir Köy Enstitüsü uygulaması ki kısacık, koca ülke doğrulup Yücelmek üzereydi aşkla şevkle!"

https://goo.gl/images/Symc4B
https://goo.gl/images/MuR2fk

Köy Enstitüleri İsmet İnönü önderliğinde dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç'un çabalarıyla kurulmuştur. Köy Enstitüleri'nin amacı köylerde yaşayan ve ilkokul mezunu olan çocukların Köy Enstitüleri'nde eğitim görüp tekrar köylerine  dönerek öğretmenlik yapmasıdır. Ayrıca tarımda verimliliğin arttırılması amacı ile de modern tarım teknikleri konusunda bilgiler verilmiştir.

https://goo.gl/images/MuR2fk
https://goo.gl/images/rDKFBb

"Öylesine, ya da böylesine bir 'şans'la Cumhuriyet okullarından ve Tonguç'un Köy Enstitülerinden yetişmiş, eğitimi 'devrim için' uygulama aşamasına ulaştırmış öğretmenler: 'Biz şans değil, olanak istiyoruz halkın çocuklarına!' diye diretiyorlar bugün. Bundan dolayı da Afrika'nın, İran'ın, Pakistan'ın, Brezilya ve Bolivya'nın öğretmenleri gibi sürülüyorlar, kıyılıyorlar yüzer yüzer, biner biner..." Yine kitabın son söz kısmında yer alan bu yazıda Fakir Baykurt Köy Enstitüleri'nin öğretmenleri sayesinde uyanacak olan köylü çocuklarından korkanların oyunlarından bahsediyor kısaca.

https://goo.gl/images/yrRb8d
https://goo.gl/images/idCEuR

Köy Enstitüleri'nin kapatılışı ise şöyle: Hasan Ali Yücel'den sonra Milli Eğitim Bakanı olan Reşat Şemsettin Sirer Köy Enstitüleri'ni Köy Öğretmen Okulları'na dönüştürmüş, Köy Öğretmen Okulları da Demokrat Parti hükümeti tarafından kapatılmıştır.

Ayrıca Fakir Baykurt da Gönen Köy Enstitüsü'nden mezun olmuş bir öğretmendir.

https://i.hizliresim.com/JDzbNj.jpg

NEDİR BU EFENDİLİK SAVAŞI?
 
Efendilik Savaşı, bir tarafta efendiliğin bir tarafta ağalığın olduğu savaştır. Ağalık, çalışıp çabalamadan babadan kalanla olur; efendilik ise okumakla, çile çekmekle... Ağa olamayan köylü, çoluğunu çocuğunu efendi yapmanın derdindedir. Ama ne yol yordam bilinir ne de para vardır bunun için... Kitapta bu yolda köylünün çektiği sıkıntı, geçinebilmek adına neleri göze aldıkları, sosyal düzenin ve ekonominin altında ezilişi; erken evlendirilen kız çocukları anlatılıyor. Köy öğretmenlerinin de dertlerine değinilmiş kitapta: bilgisiz müfettişler, okutmak isteyip de okutulamayan çocuklar, kendi çıkarlarını düşünen okul müdürleri...
 
Fakir Baykurt kitabını her türlü dertlerini anlattığı köylülerin Efendilik Savaşı'nı er ya da geç kazanacağını, kazanmak zorunda olduğunu, bu savaşın zorunlu olarak sürdüğünü  söyleyerek bitiriyor.

Ben de incelememi kitabın başında yer alan İ. Hakkı Tonguç'un yazısındaki son sözlerle bitirmek istiyorum: "Fakir Baykurt, bu küçücük kitabın içine çok şey yerleştirmiş. Memleketin kaderi, milletimizin öz meseleleri gösterilmeye çalışılmış bu eserde. Gerçekler dökülüp saçılıyor ortaya. Sağlam ipuçları veriliyor yurda hizmet etmeyi amaç edinenlerin eline.
Ülkücü, devrimci yazar umut dünyamı zenginleştirdi bu kitabıyla. Okuyunca bu düşünceme katılacağınızı sanıyorum. Gelin beraber alkışlayalım Fakir Baykurt'u."
"Onuncu Köy", İzmit buluşması hasebiyle tanıdığım ve okuduğum Fakir Baykurt'un ilk kitabı.
Öncelikle Fakir Baykurt'un köy enstitüsünde eğitim görüp, köy okullarında öğretmenlik yapmasının etkilerini bu kitapta görürken, köy yaşamını, köy halkının samimiyetini ve o bürokrasinin leş düzenini bu kadar iyi anlatabilmesinin sebebi olarak yaşanmışlıkları diyebiliriz.
Fakir Baykurt bu romanında köy halkının konuşma dilini kitabın dili olarak benimsemiş, betimleme paragraflarını kısa tutarak romanın kolayca okunmasını sağlamış ve tabiri caizse "senaryo gibi" yazarak toplumsal gerçekçi romanların örneklerinden biri olmuştur.
Kısacası: "Okumuşun, okumamışa borcu var Gülşen Hanım!" diyerekten hareket eden, borcunu ödemeye çalışıp etrafına bilgileriyle ışık saçmaya çalışan, aslında öğretmen, ama kimi zaman usta ve bazıları içinse delinin öyküsü bu....

Yazarın biyografisi

Adı:
Fakir Baykurt
Unvan:
Türk Yazar, Sendikacı
Doğum:
Burdur, 15 Haziran 1929
Ölüm:
Almanya, 11 Ekim 1999
Fakir Baykurt (Asıl adı Tahir'dir) (d. 15 Haziran 1929, Burdur - 11 Ekim 1999, Almanya) Türk yazar, sendikacıdır.

Çocukluğu
Fakir Baykurt (Asıl adı Tahir'dir) Burdur’un Yeşilova ilçesine bağlı Akçaköy'de doğdu, Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber şu sözleri ile 1929 yılında haziran ortası olduğu varsayılmaktadır; “1929 doğumlu olduğum doğru. Ay, gün bilinmiyordu. Anamla konuştuk. Köyde orak mevsimi. Tarlada sancılanıp eve gelmiş. Haziran ortasıdır...” Tahir Baykurt’un annesinin adı Elif ve babasının adı Veli’dir. Doğduğunda ona savaşlarda vurulup geri dönmeyen Amcasının adı olan Tahir adı verilir. Tahir 1936 yılında Akçaköy İlkokulu'na başlar ve iki yıl sonra babasını kaybeder. Babasının ölümünden sonra dayısı Osman Erdoğuş tarafından Balıkesir iline bağlı Burhaniye köyüne götürülür ve orada dayısının yanında dokumacılık yapmaya başlar. II. Dünya Savaşı’nın başlaması ile dayısı askere alınır ve Tahir Akçaköy’e dönerek okula devam etme imkânı bulur. 1942 yılında ağır bir sıtma geçirir bu dönem aynı zamanda şiir yazmaya başladığı dönemdir.

Köy Enstitüsü yılları
İlkokulu bitirdikten sonra Isparta Gönen Köy Enstitüsü'ne yazılır. Köy enstitüsü yıllarında özellikle şiire olan ilgisi artar, kendini okumaya verir. Bu dönemde özellikle Türkçe'ye çevrilen klasikleri okur. Fakir Baykurt Köy enstitüsündeki yıllarını ve kendisine kazandırdıklarını şu şekilde anlatmıştır;
“...Köy enstitüsü benim için olağanüstü bir fırsat oldu. İlkokulu bitirdikten sonra gidebileceğim başka hiçbir okul yoktu. Ailemin gücü yetmezdi. Ben okumak istiyordum enstitü benim gibi köy çocuklarını çağırıyordu...”
“...Klasiklerin en iyi okuru enstitülü gençlerdi. Ceplerimizi ona göre yaptırırdık, kitap sığsın. Kız arkadaşlarımız koyun kuzu gütmeye giderken, torbaya azıkla birlikte kitap da katardı... ”

Bu yıllarda Bursa Cezaevi'nde olan Nazım Hikmet’in şiirleri ise gizli gizli yayılmaktadır. Tahir Baykurt da bu dönem Nazım Hikmet’in şiirlerini bulur ve gizli gizli okumaya başlar.

“...Kitaplıkta Nazım Hikmet’in kitapları yoktu. Yasaklandığını öğrenince Civril’in bir köyüne gidip onları buldum. Nazım’ın yedi kitabını kendi yaptığım defterlere kitap harfleri ile yazıp defalarca okudum.”

Köy enstitüsü yıllarında ilk şiiri Fesleğen Kolum Eskişehir’de çıkan Türke Doğru dergisinde çıkar. Edebiyata olan ilgisinden dolayı enstitüde de kitaplığın yönetimine seçilir ve daha fazla okuma fırsatı bulur. 1947 yılında Köy Enstitüleri ve Kaynak Dergisi'nde şiirleri çıkar ve bu yıllarda once şiirlerinde daha sonra tüm yazılarında Fakir Baykurt adını kullanmaya başlar. Köy enstitüleri üzerindeki baskıların artması ile birlikte tüm enstitülere daha baskıcı yönetimler atanmaya başlar. Bu dönemde enstitüler daha önceki bir çok özelliğini yitirmeye başlarken eski öğrencilerin yaşam alışkanlıkları da bu yeni yönetimlerce sorun olmaya başlar. Fakir Baykurt da yeni atanan müdürle sorunlar yaşar ve defalarca kovuşturmaya maruz kalır. Ancak 1947 yılında Köy enstitüsünü başarı ile bitirir ve Yeşilova’nın Kavacık Köyü'ne öğretmen olarak atanır.

Öğretmenlik ve yazarlık yılları
1951 yılında ölene kadar birlikte olacağı Muzaffer Hanım’la evlenir. Bu yıl ayrıca körbağırsağı patlar ve iki kez amelliyat olur. Öğretmenliği Dereköy’e aktarılır. Üzerindeki baskılar devam eder, savcılıkça evine baskın yapılır ve koğuşturma geçirir. 1953 yılında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’ne girer ve bir sene sonra bu sefer Gayret Dergisi’nde çıkan bir yazısı nedeni ile yargılanır. 1955 yılında Gazi Enstitüsü'nü de başarı ile bitirirerek Hafik’de açılan ortaokula atanır. Aynı yıl ilk kitabı olan Çilli yayınlanır. 1957 yılında askere alınır ve Ankara Piyade Yedek Subay Ortaokulu’na öğretmen olarak atanır. İlk kızı Işık da bu yıl dünyaya gelir. 1958 yılında ilk romanı Yılanların Öcü Cumhuriyet Gazetesi’nin açtığı Yunus Nadi Roman Ödülleri'nde birinci olur. Ancak roman nedeni ile hem Baykurt hem Cumhuriyet koğuşturma geçirir. Baykurt bu dönemden sonra Cumhuriyet Gazetesi’nde yazmaya başlar. Askerlikten sonra Şavşat Ortaokulu'na öğretmen olarak atanır ve ikinci kızı Sönmez dünyaya gelir. Yılanların Öcü adlı romanı da Remzi Kitapevi tarafından basılır. Ardından Köy ve Eğitim Yayınları tarafından Efendilik Savaşı adlı kitabı yayımlanır. Cumhuriyet’teki bazı yazıları yüzünden öğretmenlikten alınıp Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı Yapı İşleri Bölümü’nde görevlendirilir. Sürüp giden yazıları ve Yılanların Öcü romanı yüzünden Bakanlık buyruğuna alınarak cezalandırılır. Altı ay açıkta kaldıktan sonra 27 Mayıs 1960’da Ankara İlköğretim müfettişliğine atanır ve aynı yıl Efkar Tepesi adlı kitabı basılır. 1961 yılında yazarın Yılanların Öcü adlı romanı tiyatroya ve filme uyarlanır. Tiyatro gösterimi yasaklanır, film ise ancak Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in konuya el koyması ile gösterime girer ancak filmin gösterimi sırasında olaylar çıkar. Bu yıl ayrıca yazarın Onuncu Köy, Karın Ağrısı, Irazca’nın Dirliği kitapları yayımlanır. Bir sene sonra yazarın oğlu Tonguç dünyaya gelir. Baykurt Amerika’ya giderek, Bloomington’daki Indiana Üniversitesi’nde göze kulağa hitap eden ders araçları ve yetişkinler için yazma öğrenimi görür. 1963 yılında yurda dönerek Ankara İlköğretim müfettişliği görevini sürdürür. Onuncu Köy Bulgarca’ya çevrilir ve kitapları Bulgaristan’da Türkçe olarak da basılır. Yılanların Öcü ile Irazca’nın Dirliği de Almanya’da, “Die Racheder Schlangen” adıyla basılır. Yılanların Öcü Rusça’ya çevrilir.

Türkiye Öğretmenler Sendikası
1965 yılında TÖS’ün kuruluşuna katılır ve genel başkan seçilir. 1966 yılında İlköğretim müfettişliğinden uzaklaştırılarak yeni kurulan Milli Folklor Enstitüsü’nde uzman olarak atanır. Kaplumbağalar ve Amerikan Sargısı romanları yayımlanır. 1967 yılında Onuncu Köy adlı eseri de Rusça’ya çevrilir. Yazıları ve TÖS’teki çalışmaları yüzünden sık sık kovuşturma geçiren Baykurt Gaziantep’in Fevzipaşa bucağına sürülür. TÖS “Devrimci Eğitim Şurası”nı düzenler. Bir yıl sonra da TÖS “Büyük Eğitim Yürüyüşü”nü bir sene sonra da Genel Öğretmen Boykotu’nu düzenler. Bu faaliyetlerinden sonra tekrar görevden alınarak bakanlık emrine alınır ancak Danıştay kararı ile görevine geri döner. 1970 yılında Fevzipaşa’dan Ankara’ya Ortadoğu Teknik Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Yayın Müdürlüğü görevine getirilir. Anadolu Garajı ve Tırpan kitapları yayımlanır. Tırpan ve Sınırdaki Ölü ile TRT Ödülleri'ni kazanır. Ardından Onbinlerce Kağnı adlı kitabı yayımlanır.

Sıkıyönetim yılları
1971’de ordunun yönetime el koyması ile başlayan sıkıyönetim döneminde Baykurt iki kere gözaltına alınır. Aynı yıl Tırpan ile Türk Dil Kurumu Ödülü'nü kazanır. Kitaplarının yeni basımları yapılırken yazar askeri tutukevinden Ankara Merkez Cezaevi'ne aktarılır. 1973 yılında Can Parası ve Köygöçüren basılır. Baykurt’un yurt dışına çıkışı da yasaklanmıştır. 1974 yılında İçerdeki Oğul basılır. Keklik romanını yazar. Can Parası ile Sait Faik Ödülü'nü kazanır. Askeri Yargıtay’da TÖS Davası’ndan beraat etder. Sınırdaki Ölü ve Keklik kitap olarak basılır. 1976 yılında Sakarca basılır.

Emeklilik Yılları
Sosyal Sigortalar Kurumu’ndan emekli olan Baykurt Madaralı Roman Ödülü’nün kuruluşuna yardımcı olur. 1977 yılında İsveç’te öğretmen yetiştirme çalışmalarına katılır ve Yayla romanı basılır. Frankfurt Uluslar arası Kitap Fuarı’na katılır ve Almanya, Hollanda ve İsviçre’ye geziler yapar, göçmen işçilerle iletişim kurar. 1978 Yılında Sakarca sahneye uyarlanarak İstanbul Şehir Tiyatroları'nca oynanır. Kara Ahmet Destanı ile Orhan Kemal Ödülü’nü kazanır ve Kültür Bakanlığı'na danışman olur. 1979 yılında Tırpan adlı eseri de tiyatroya uyarlanır. Devlet Tiyatrosu tarafından İzmir, Ankara ve Antalya’da oynanır. Baykurt, göçmen işçi konusunu incelemek üzere tekrar Almanya’ya gider. Duisburg şehrinde yaşamaya başlar. Yandım Ali kitap olarak basılır. Bu döenmde ODTܒde öğrenci olan oğlu Tonguç da tutuklanır. 1980 yılında Tırpan İstanbul Şehir Tiyatroları'nca da sahneye konulur ve iki mevsim oynanır. Tırpan’dan ötürü Baykurt ve Taner Barlas, “Avni Dilligil En Başarılı Yazar” ödülü kazanırlar. Suna Pekuysal’da “En Başarılı Oyuncu” seçilir. Rur Havzası’nda Türk işçi çocukları için başlatılan RAA programında görev alır ve bir İngiltere gezisi yapar. Kızı Işık da bu yıl tutuklanır. Baykurt, Taner Barlas ve oyunda rol alan sanatçılar “İsmet Küntay Ödülü” kazanırlar. Tırpan’daki oyunu nedeniyle Suna Pekuysal “Ulvi Uraz Ödülü”nü kazanır.

1981’de Sakarca İsveç’te çizgi film yapılır ve Macarca’ya da çevrilir. DDR’de bir inceleme gezisi yapar. Öyküleri Gürcistan’da da kitap olarak basılır. Kaplumbağalar filminin senaryo çalışmalarına katılmak üzere İsviçre’nin Neuchatel şehrine gider. Almanya’daki göçmen işçilerin yaşamını konu alan öyküleri Gece Vardiyası adıyla basılır. İşçi çocuklarının yaşamını dile getiren öyküleri de Barış Çöreği adıyla basılır. Kitaptan yapılan seçmeler Almanya ve Hollanda’da iki dilli olarak yayımlanır. 1983 yılındaYüksek Fırınlar kitap olarak basılır. Oğlu Tonguç’la birlikte Sovyetler Birliği gezisi yapar. Moskova, Bakü, Batum ve Leningrad şehirlerine ve Yasnaya Poliana’ya giderek Tolstoy’un Yurtluğu’nu ziyaret eder.

1984 yılında Berlin Senatosu Çocuk Yazını Ödülü’nü kazanır. Gece Vardiyası ve Kara Ahmet Destanı Almanca, Yılanların Öcü ile Irazca’nın Dirliği Bulgarca basılır. Türkiye’de “Barış Derneği İkinci Davası”nda sanık olarak aranır. 1985 yılında Gece Vardiyası ile Alman Endüstri Birliği BDI’nin Yazın Ödülü’nü alır. Dünya Güzeli ve Saka Kuşları adlı Kitapları Türkçe ve Almanca olarak basılır. 1986 yılında Duisburg’ta öğretmenliğe başlar ve yurt dışında oluşan Türkiye Aydınlarıyla Dayanıma Girişimi’nin yönetiminde görev alır. Duisburg Treni adlı eseri basılır. Kopenhag’ta Dünya Barış Kongresi’ne katılır aynı yıl Koca Ren basılır.

1987 yılında Keklik romanı 20 öyküsüyle birlikte Rusça’ya çevrilip basılır. Londra’ya bir gezi yaparak Highgate’te Karl Mar

Yazar istatistikleri

  • 331 okur beğendi.
  • 1.938 okur okudu.
  • 31 okur okuyor.
  • 1.304 okur okuyacak.
  • 19 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları