Fakir Baykurt

Fakir Baykurt

8.6/10
520 Kişi
·
1.638
Okunma
·
289
Beğeni
·
9.602
Gösterim
Adı:
Fakir Baykurt
Unvan:
Türk Yazar, Sendikacı
Doğum:
Burdur, 15 Haziran 1929
Ölüm:
Almanya, 11 Ekim 1999
Fakir Baykurt (Asıl adı Tahir'dir) (d. 15 Haziran 1929, Burdur - 11 Ekim 1999, Almanya) Türk yazar, sendikacıdır.

Çocukluğu
Fakir Baykurt (Asıl adı Tahir'dir) Burdur’un Yeşilova ilçesine bağlı Akçaköy'de doğdu, Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber şu sözleri ile 1929 yılında haziran ortası olduğu varsayılmaktadır; “1929 doğumlu olduğum doğru. Ay, gün bilinmiyordu. Anamla konuştuk. Köyde orak mevsimi. Tarlada sancılanıp eve gelmiş. Haziran ortasıdır...” Tahir Baykurt’un annesinin adı Elif ve babasının adı Veli’dir. Doğduğunda ona savaşlarda vurulup geri dönmeyen Amcasının adı olan Tahir adı verilir. Tahir 1936 yılında Akçaköy İlkokulu'na başlar ve iki yıl sonra babasını kaybeder. Babasının ölümünden sonra dayısı Osman Erdoğuş tarafından Balıkesir iline bağlı Burhaniye köyüne götürülür ve orada dayısının yanında dokumacılık yapmaya başlar. II. Dünya Savaşı’nın başlaması ile dayısı askere alınır ve Tahir Akçaköy’e dönerek okula devam etme imkânı bulur. 1942 yılında ağır bir sıtma geçirir bu dönem aynı zamanda şiir yazmaya başladığı dönemdir.

Köy Enstitüsü yılları
İlkokulu bitirdikten sonra Isparta Gönen Köy Enstitüsü'ne yazılır. Köy enstitüsü yıllarında özellikle şiire olan ilgisi artar, kendini okumaya verir. Bu dönemde özellikle Türkçe'ye çevrilen klasikleri okur. Fakir Baykurt Köy enstitüsündeki yıllarını ve kendisine kazandırdıklarını şu şekilde anlatmıştır;
“...Köy enstitüsü benim için olağanüstü bir fırsat oldu. İlkokulu bitirdikten sonra gidebileceğim başka hiçbir okul yoktu. Ailemin gücü yetmezdi. Ben okumak istiyordum enstitü benim gibi köy çocuklarını çağırıyordu...”
“...Klasiklerin en iyi okuru enstitülü gençlerdi. Ceplerimizi ona göre yaptırırdık, kitap sığsın. Kız arkadaşlarımız koyun kuzu gütmeye giderken, torbaya azıkla birlikte kitap da katardı... ”

Bu yıllarda Bursa Cezaevi'nde olan Nazım Hikmet’in şiirleri ise gizli gizli yayılmaktadır. Tahir Baykurt da bu dönem Nazım Hikmet’in şiirlerini bulur ve gizli gizli okumaya başlar.

“...Kitaplıkta Nazım Hikmet’in kitapları yoktu. Yasaklandığını öğrenince Civril’in bir köyüne gidip onları buldum. Nazım’ın yedi kitabını kendi yaptığım defterlere kitap harfleri ile yazıp defalarca okudum.”

Köy enstitüsü yıllarında ilk şiiri Fesleğen Kolum Eskişehir’de çıkan Türke Doğru dergisinde çıkar. Edebiyata olan ilgisinden dolayı enstitüde de kitaplığın yönetimine seçilir ve daha fazla okuma fırsatı bulur. 1947 yılında Köy Enstitüleri ve Kaynak Dergisi'nde şiirleri çıkar ve bu yıllarda once şiirlerinde daha sonra tüm yazılarında Fakir Baykurt adını kullanmaya başlar. Köy enstitüleri üzerindeki baskıların artması ile birlikte tüm enstitülere daha baskıcı yönetimler atanmaya başlar. Bu dönemde enstitüler daha önceki bir çok özelliğini yitirmeye başlarken eski öğrencilerin yaşam alışkanlıkları da bu yeni yönetimlerce sorun olmaya başlar. Fakir Baykurt da yeni atanan müdürle sorunlar yaşar ve defalarca kovuşturmaya maruz kalır. Ancak 1947 yılında Köy enstitüsünü başarı ile bitirir ve Yeşilova’nın Kavacık Köyü'ne öğretmen olarak atanır.

Öğretmenlik ve yazarlık yılları
1951 yılında ölene kadar birlikte olacağı Muzaffer Hanım’la evlenir. Bu yıl ayrıca körbağırsağı patlar ve iki kez amelliyat olur. Öğretmenliği Dereköy’e aktarılır. Üzerindeki baskılar devam eder, savcılıkça evine baskın yapılır ve koğuşturma geçirir. 1953 yılında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’ne girer ve bir sene sonra bu sefer Gayret Dergisi’nde çıkan bir yazısı nedeni ile yargılanır. 1955 yılında Gazi Enstitüsü'nü de başarı ile bitirirerek Hafik’de açılan ortaokula atanır. Aynı yıl ilk kitabı olan Çilli yayınlanır. 1957 yılında askere alınır ve Ankara Piyade Yedek Subay Ortaokulu’na öğretmen olarak atanır. İlk kızı Işık da bu yıl dünyaya gelir. 1958 yılında ilk romanı Yılanların Öcü Cumhuriyet Gazetesi’nin açtığı Yunus Nadi Roman Ödülleri'nde birinci olur. Ancak roman nedeni ile hem Baykurt hem Cumhuriyet koğuşturma geçirir. Baykurt bu dönemden sonra Cumhuriyet Gazetesi’nde yazmaya başlar. Askerlikten sonra Şavşat Ortaokulu'na öğretmen olarak atanır ve ikinci kızı Sönmez dünyaya gelir. Yılanların Öcü adlı romanı da Remzi Kitapevi tarafından basılır. Ardından Köy ve Eğitim Yayınları tarafından Efendilik Savaşı adlı kitabı yayımlanır. Cumhuriyet’teki bazı yazıları yüzünden öğretmenlikten alınıp Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı Yapı İşleri Bölümü’nde görevlendirilir. Sürüp giden yazıları ve Yılanların Öcü romanı yüzünden Bakanlık buyruğuna alınarak cezalandırılır. Altı ay açıkta kaldıktan sonra 27 Mayıs 1960’da Ankara İlköğretim müfettişliğine atanır ve aynı yıl Efkar Tepesi adlı kitabı basılır. 1961 yılında yazarın Yılanların Öcü adlı romanı tiyatroya ve filme uyarlanır. Tiyatro gösterimi yasaklanır, film ise ancak Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in konuya el koyması ile gösterime girer ancak filmin gösterimi sırasında olaylar çıkar. Bu yıl ayrıca yazarın Onuncu Köy, Karın Ağrısı, Irazca’nın Dirliği kitapları yayımlanır. Bir sene sonra yazarın oğlu Tonguç dünyaya gelir. Baykurt Amerika’ya giderek, Bloomington’daki Indiana Üniversitesi’nde göze kulağa hitap eden ders araçları ve yetişkinler için yazma öğrenimi görür. 1963 yılında yurda dönerek Ankara İlköğretim müfettişliği görevini sürdürür. Onuncu Köy Bulgarca’ya çevrilir ve kitapları Bulgaristan’da Türkçe olarak da basılır. Yılanların Öcü ile Irazca’nın Dirliği de Almanya’da, “Die Racheder Schlangen” adıyla basılır. Yılanların Öcü Rusça’ya çevrilir.

Türkiye Öğretmenler Sendikası
1965 yılında TÖS’ün kuruluşuna katılır ve genel başkan seçilir. 1966 yılında İlköğretim müfettişliğinden uzaklaştırılarak yeni kurulan Milli Folklor Enstitüsü’nde uzman olarak atanır. Kaplumbağalar ve Amerikan Sargısı romanları yayımlanır. 1967 yılında Onuncu Köy adlı eseri de Rusça’ya çevrilir. Yazıları ve TÖS’teki çalışmaları yüzünden sık sık kovuşturma geçiren Baykurt Gaziantep’in Fevzipaşa bucağına sürülür. TÖS “Devrimci Eğitim Şurası”nı düzenler. Bir yıl sonra da TÖS “Büyük Eğitim Yürüyüşü”nü bir sene sonra da Genel Öğretmen Boykotu’nu düzenler. Bu faaliyetlerinden sonra tekrar görevden alınarak bakanlık emrine alınır ancak Danıştay kararı ile görevine geri döner. 1970 yılında Fevzipaşa’dan Ankara’ya Ortadoğu Teknik Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Yayın Müdürlüğü görevine getirilir. Anadolu Garajı ve Tırpan kitapları yayımlanır. Tırpan ve Sınırdaki Ölü ile TRT Ödülleri'ni kazanır. Ardından Onbinlerce Kağnı adlı kitabı yayımlanır.

Sıkıyönetim yılları
1971’de ordunun yönetime el koyması ile başlayan sıkıyönetim döneminde Baykurt iki kere gözaltına alınır. Aynı yıl Tırpan ile Türk Dil Kurumu Ödülü'nü kazanır. Kitaplarının yeni basımları yapılırken yazar askeri tutukevinden Ankara Merkez Cezaevi'ne aktarılır. 1973 yılında Can Parası ve Köygöçüren basılır. Baykurt’un yurt dışına çıkışı da yasaklanmıştır. 1974 yılında İçerdeki Oğul basılır. Keklik romanını yazar. Can Parası ile Sait Faik Ödülü'nü kazanır. Askeri Yargıtay’da TÖS Davası’ndan beraat etder. Sınırdaki Ölü ve Keklik kitap olarak basılır. 1976 yılında Sakarca basılır.

Emeklilik Yılları
Sosyal Sigortalar Kurumu’ndan emekli olan Baykurt Madaralı Roman Ödülü’nün kuruluşuna yardımcı olur. 1977 yılında İsveç’te öğretmen yetiştirme çalışmalarına katılır ve Yayla romanı basılır. Frankfurt Uluslar arası Kitap Fuarı’na katılır ve Almanya, Hollanda ve İsviçre’ye geziler yapar, göçmen işçilerle iletişim kurar. 1978 Yılında Sakarca sahneye uyarlanarak İstanbul Şehir Tiyatroları'nca oynanır. Kara Ahmet Destanı ile Orhan Kemal Ödülü’nü kazanır ve Kültür Bakanlığı'na danışman olur. 1979 yılında Tırpan adlı eseri de tiyatroya uyarlanır. Devlet Tiyatrosu tarafından İzmir, Ankara ve Antalya’da oynanır. Baykurt, göçmen işçi konusunu incelemek üzere tekrar Almanya’ya gider. Duisburg şehrinde yaşamaya başlar. Yandım Ali kitap olarak basılır. Bu döenmde ODTܒde öğrenci olan oğlu Tonguç da tutuklanır. 1980 yılında Tırpan İstanbul Şehir Tiyatroları'nca da sahneye konulur ve iki mevsim oynanır. Tırpan’dan ötürü Baykurt ve Taner Barlas, “Avni Dilligil En Başarılı Yazar” ödülü kazanırlar. Suna Pekuysal’da “En Başarılı Oyuncu” seçilir. Rur Havzası’nda Türk işçi çocukları için başlatılan RAA programında görev alır ve bir İngiltere gezisi yapar. Kızı Işık da bu yıl tutuklanır. Baykurt, Taner Barlas ve oyunda rol alan sanatçılar “İsmet Küntay Ödülü” kazanırlar. Tırpan’daki oyunu nedeniyle Suna Pekuysal “Ulvi Uraz Ödülü”nü kazanır.

1981’de Sakarca İsveç’te çizgi film yapılır ve Macarca’ya da çevrilir. DDR’de bir inceleme gezisi yapar. Öyküleri Gürcistan’da da kitap olarak basılır. Kaplumbağalar filminin senaryo çalışmalarına katılmak üzere İsviçre’nin Neuchatel şehrine gider. Almanya’daki göçmen işçilerin yaşamını konu alan öyküleri Gece Vardiyası adıyla basılır. İşçi çocuklarının yaşamını dile getiren öyküleri de Barış Çöreği adıyla basılır. Kitaptan yapılan seçmeler Almanya ve Hollanda’da iki dilli olarak yayımlanır. 1983 yılındaYüksek Fırınlar kitap olarak basılır. Oğlu Tonguç’la birlikte Sovyetler Birliği gezisi yapar. Moskova, Bakü, Batum ve Leningrad şehirlerine ve Yasnaya Poliana’ya giderek Tolstoy’un Yurtluğu’nu ziyaret eder.

1984 yılında Berlin Senatosu Çocuk Yazını Ödülü’nü kazanır. Gece Vardiyası ve Kara Ahmet Destanı Almanca, Yılanların Öcü ile Irazca’nın Dirliği Bulgarca basılır. Türkiye’de “Barış Derneği İkinci Davası”nda sanık olarak aranır. 1985 yılında Gece Vardiyası ile Alman Endüstri Birliği BDI’nin Yazın Ödülü’nü alır. Dünya Güzeli ve Saka Kuşları adlı Kitapları Türkçe ve Almanca olarak basılır. 1986 yılında Duisburg’ta öğretmenliğe başlar ve yurt dışında oluşan Türkiye Aydınlarıyla Dayanıma Girişimi’nin yönetiminde görev alır. Duisburg Treni adlı eseri basılır. Kopenhag’ta Dünya Barış Kongresi’ne katılır aynı yıl Koca Ren basılır.

1987 yılında Keklik romanı 20 öyküsüyle birlikte Rusça’ya çevrilip basılır. Londra’ya bir gezi yaparak Highgate’te Karl Mar
"Beyim diyor, bizim yolumuz, köprümüz, çeşmemiz yok; kitaplığı ne yapacağız? Anlatıyorum ona: Eğer kitaplığınız olursa, yolunuz, çeşmeniz, köprünüz de olur!"
Sık sık Fatih'in ünlü sözünü düşünüyorum. "Bir şehir kurmanın olmazsa olmaz üç yapısı vardır: Kitaplık, kanalizasyon, hamam."
Fakir Baykurt
Sayfa 77 - Literatür Yayınları 7.Baskı 2016
"Cahilliği yok edecek ilaç bilim değil mi? Evet, bilim. İşte o da kitapların içindedir. Cahilliği ancak okumakla yenebiliriz. Karanlığı okuyup öğrenmekle, kafayı ışıklandırmakla yenebiliriz."
Fakir Baykurt
Sayfa 40 - Literatür Yayınları 7.Baskı 2016
Öğretmen ne demek, ben biliyorum. Öğretmen demek, lamba demek. Öğretmenler Türkiye'nin güneşi. Maarifsiz bir millet payidar olamaz...
"İnsanda mantık olmalı. Düşünce olmalı. Düşünce nasıl olur? Bilgiyle olur. Bilgi de kitaplardadır."
Fakir Baykurt
Sayfa 73 - Literatür Yayınları 7.Baskı 2016
"Kızım gözel deye mi mağrurlanıyor? Gözellik aşa katılıp yenilmez Güssün! Senin huyun gözel olmalı!
Fakir Baykurt
Sayfa 104 - Adam Yayınları 3.Basım Ocak 2000
Adnan Menderes, enstitüleri kapattı; halkın sesi çıkmadı.
Bizim halkımız çok yüzyıl öncelerinden beri uyur. Çok kötü biçimde afyonlanmış gibi uyur. Üfürükle tükürükle sersem tavuğa çevirmişlerdir onu.
Dünyada insan birbirini sevmeli! Sevmezse günler tükenmez! Sevmezse dünya zindan olur. Sevmezse yaşadığının farkına varamaz. Sen somurt, komşun somurtsun, ne olacak sonu? İnsan dediğin dünyada sevişmeli kızım!..
Fakir Baykurt
Sayfa 108 - Remzi Kitapevi 2. Baskı 1962
"Altının kıymetini sarraf bilir, insanın kıymetini insan!"
Fakir Baykurt
Sayfa 199 - Adam Yayınları 3.Basım Ocak 2000
FAKİR BAYKURT VE "NİCCA" KAPLUMBAĞALAR!!!

Anlatıcam bak!! Asabımı bozma .. Sabır selamettir !!! =))


Selamın hello "BEYBİSİLER"!! Kırmızı tuborgumu hüpürdetip ,sigaramdan derin nefesler çekip , arkaya da Davaro ost açtığım şu dakkalarda aklıma geldi bu incelemeyi yazmak .. "KT" <3 - kent switch ve böylesine güzide bir ost nin ortamı gevrettiği bir incelemeden hayır bekleyenlerdenseniz sizlere de uğurlar olsun .. pek tabi sahaflardan aldığım bir kitapla daha beraberiz .. sahaflara yamyam ,yayınevlerine candır diyen DİNGİLLERDEN OLMAYINIZ !! neyse biramızdan 2 fırt çekelim FÜT FÜÜÜÜÜTTT!! oh mis !! haydi başlayalım !!

Efenim şimdi yaşı yeten var yetmeyen var .. okuyan var okumayan var .. o yüzden bu güzel kitabın yazılmasına sebebiyet veren ve ortamı "CIVLATAN" mevzulardan başlamak elzem .. gönül isterdi ki ( umarım "ki" ayrı yazılıyordur .. yazılmıyorsa da özelden uyar!!! ağzına basarım ROKETİ!!) serim düğüm çözüm diyip ben de bu incelemeyi bitirebileydim .. uzun lafın kısası ("diskoktekte başladı -"ANLAYAN ANLADI ZOHAHAHAHA =) ) sizlere Varlık Vergisi denen bir abomination ( yauww yoldan çıkmışlık de sen) uygulamadan bahsetmek durumundayım .. Sene '942 ..Aylardan Kasım ... 2. dünya savaşı günleri .. Savaşın "AÇ KOYNUNU BEN GELDİM DEMESİ İLE , Türkiye yarı seferberlik havasına girmiş , faal nüfusunun (gençlik işte kardeşim!) en dinamik yaş gruplarının içine giren önemli bir kesimini silah altına almış ve KEVGİRE DÖNEN bütçesinin gittikçe artan oranlarını savunmaya tahsis etmiş idi... E pek tabii savaş bu!! Savunma elzem ama pahalı da bir HOBİ.. napalım ne edelim derkeeeeeen ..Savaş boyunca milletin kanını emen karaborsa , istifcilik ve vurgunculuktan haksız kazanç kazanımının önüne gecmek için diyerekten , türlü türlü haltlar yiyerekten , dereleri geçerekten , hacı emmileri öperekten ve bade süzerekten YILANI ortalığa saldılar .. Sonradan anlaşıldı ki bu uygulamada asıl niyet ve zihniyet , azınlığın elindeki piyasanın Türk sermayesinin egemenliğine geçişini sağlamaktı ..pek tabii uygulama "TÜRK" usulü idi ve bu yüzden "sadece ve sadece" istanbuldaki gavur kodomanların başına çoraplar örüldü "KRİSTMIS" öncesi ...bunlardan birkaç tane örnek vereyim de tam otursun kafanızda unidentifed lego partions!!! bkz : ishak alaton ve vehbi koç nerden geldiğini anlamadıkları bu bumerang vergisinin kurbanlarından oldular yokluktan çıkagelip ağzılarının üstüne darbe yediklerinde.. neyse efenim...2 tuzlu fıstık : KIRT KURT!!! 3 yudum bira : GUP GUP GUP!! nerde kaldık .. hah!! gayrimüslüm burjuvazi çöl sıcaklarında damlarda kurumuş tarhana kıvamında cayırdayıp (bu fiil efso ama dimi? =) ) SOS verinceeeee , o dönemdeki tek parti devrinde yeralan CHP de kazanlar kaynamaya başladı .. Çünkü nasıl ki KIRMIZI TUBORG DANİMARKA KÖKENLİYSE (ver mehteri!!!) CHP li yöneticilerin büyük hem de çok büyük bir kısmı bürokrat kökenli idi ve parti içinde alınan kararlar bu siyaset ağaları ve toprak ağalarını çok ama çok ürküttü sıra önünde sonunda kendilerine geleceği için...Zaten bu uygulamanın ve daha öncesinde izlenen Köy Enstitüleri politikasının sonucu olarak parti içi isyan Demokrat Parti' yi doğurdu(Bkz : Adnan Menderes' in Aydın' ın en büyük toprak ağalarından biri olması ) ..Atatürk' ün ömrünün yetmeyip tamamlayamadığı tek ve yegane reform olan toprak reformundan kelli yüzyıllardır süregelen oligarşik düzen bu kez de bozulamadı... Gayrimüslim (gavur işte!!! ) burjuvazi kışalanıp , oneway ticket ile bileti kesilince bu kez onların yerini HACIAĞALAR aldı.. Hani eski yeşilçam filmlerinde tadına doyamadığımız o HACIAĞALAR !! Ya da Atilla İlhan' ın meşhur Kartallar Yüksek Uçar ' ında yer alan HACIAĞA !!premium ligte , diyarbakır- kayseri orijine sahip olup Adana - Çukurova ' dan katılıp top koşturmaya başlayanlar ..İşbu VARLIK VERGİSİNİN pek vurmayıp es geçtiği Güneydoğu - Doğu Anadolu bölgelerinin feodal beyleri , aşiret reileri , "FAŞO" aGalarıydı bunlar .. Bunlara gün doğunca malı mülkü yok pahasına satın aldılar ama sanayi kültürleri olmayınca , doğal olarak burjuvazi sınıfına da dahil olmadıklarından malı mülkü har vurup harman savurdular (bkz : bir ankara havası olan fidaydanın sözleri :"500 altın yedin bir ayda - tarla tapan kalmadı ne fayda ) .. AYRAN YOKTU İÇMEYE TAHTERAVANLA GİTTİLER DEF-İ HACETE =))

Niçin anlattım bu kısmı buraya kadar ? işte bu romanda sözü geçen o kafası çalışmayan ve köylüye fahiş fiyatla sattığı toprağın parasıyla BÖYÜH ŞEHRE inen AYILARDAN BİRİ DE romanımızın kahramanlarından biri .. Muhtarla anlaşmaya vararak çiftciyi borclandırıp kanını emen feodal beylerden biri de o.. Fakir Baykurt ' un bunlarla alakası ne der isen ... e kardeşim onu da bu romanda yazdıklarını görmesi için Las Vegas' ta poker masasından kaldırıp getirmediler.. kendisi de KÖY ENSTİTÜLERİNDE YETİŞİP , VATANA MİLLETE IŞIK OLSUN DİYE YURDA DAĞITILAN ÖĞRETMENLERDEN BİRİDİR! yukarda bahsettiğim dönemin birinci ağızdan tanığıdır. Köylümüzü cahil bırakan politikaların , Demokrat Parti döneminin abuk subuk - allayıp pullayıp demokrasi diye yutturdukları haksızlıkların ( ki kendisi de bu romanı yazdığı için - köylüyü bilinçlendirdiği için komunist damgası yiyip , bölücülük yapıyor goy goyu ile soruşturma geçirmiştir!) en ama en birinci kaynaktan gözlemcisi, canlı şahididir..

Biliyorsunuz spoiler vermiyorum incelemelerimde.. o yüzden görev dağılımı yapalım 80 sonları 90 başlarından bir çizgi film ile .. böylece daha akılda kalıcı oluyor ... hem de gülüyor , egleniyoruz !!! =))

AL SANA "NİCCA" ( bkz: Ninja değil!! ) KAPLUMBAĞALAR


TEKNOTRON : KÖY YERİ

KRANG (robotun içindeki ÇİĞNENMİŞ BIG BABOL KIVAMINDA TAKILAN ATARLI beyin) : köydeki toprakları satıp ,sadece arka camları açılan BUICK veyahut yayla gibi bir NOVA ile İstanbul'a terk- i diyar eylemiş feodal beyimiz , TOPRAK AĞAMIZ!!

SHREDDER : MUHTAR!!!

BEBOP VE ROCKSTEADY: HACELİ !!! ( 2sini bir bünyede toplasanız bana mısın demez!! )

NİCCA KAPLUMBAĞALAR : herkes görev dağılımını kendi yapsın .. farzı misal romandaki aile müsait .. Kara Bayram için Michelangelo olur !!!ÇOKTA GÜZEL OLUR !! =)) Ne verirsen alır daha da ister!!

APRİL O'NEIL : IRAZCA ANA !! SPLINTER USTA DA OLUR PEK TABİİ .. O DA KABULÜMÜZ !! CİNSİYETTEN UYUMLU OLSUN , GÖZ ZEVKİMİZ BOZULMASIN DİYE BEN APRIL DEDİM ..

veeeeee KÖY YERİNE GELİP GÜCE DENGE GETİREN KAYMAKAM (STAR WAAAAARRRRSSS!!!!!!!!!!!!! ) : CASEY JONES ( bu işte arada derede geliyordu...elinde hokey sopası olan zibidi !! )

OLAYI 3 AŞŞAĞI 5 YUKARI ANLADINIZ !! BENİ DAHA YORMAYIN .. UZUN YAZMAYIM DEDİM AMA KONU CİDDEN UZUNDU .. YAPCEK BİRŞEY YOK!! BURAYA KADAR OKUYANLAR İŞTE MÜKAFATINIZ !!

İZZET ALTINMEŞE - TAPPO RAPPO !!!!! ( KİŞİSEL TAVSİYEM KULAKLIKLA DİNLEYİN ...GİRİŞTEKİ ZURNA CHORUS ÖMÜRDEN SANİYE BAŞINA 10 SENE ÇALIYOR !!) Bir başka İŞSİZ incelemede görüşmek üzere!!!


https://www.youtube.com/watch?v=TTeWdxz5qjY

BOL BOL YOĞURT YE CİCİM!!! SLOVAKEEEEEEE!!!!!
17 Nisan Köy Enstitüleri'nin Kuruluş Yıldönümü. Türkiye Cumhuriyeti'nin kendine özgü eğitim ve kalkınma projesi olan bu enstitülerden birinde yetişmiş önemli bir yazar, öğretmen, sendikacı Fakir Baykurt. Edebiyat öğretmeni bir dostumun tavsiyesiyle başladım kitaba. Eseri okumadan evvel tavsiyem, Fakir Baykurt'un hayatını biraz olsun araştırmanızdır.

"Dikenlerin arasından çıkıp gelen bir yazarım ben,
yüzyıllarca karanlıklarda bırakılmış köylerin
birinden Akçaköy'denim. Ailem yoksuldu.
kır bayır kırkiki dönüm toprağımız vardı... Annem
babam okuma yazma bilmiyordu. Evimizde
tek bir kitap yoktu. Cumhuriyet beni götürdü,
açtığı Köy Enstitüsü'nde eğitti. Öğretmen yaptı
elime kalem verdi, yurdun yazarları arasına
kattı. Şimdi düşünüyorum, yoksulluktan geliyorum."

Kaplumbağalar romanının alegorik bir eser olduğunu söyleyebilirim. Bunu daha sonra açıklayacağım. Romanın geçtiği mekan, Ankara'ya 100km uzaklıkta, geleneklerini yaşatmaya çalışan bir Alevi Tozak Köyü. bozkırın ortasında, tüm uygarlıktan mahrum, susuz ve çorak toprakları var. Başkentte bir başına kalmış yoksul bir köy. Köyün, enstitü mezunu ilkokul öğretmeni Rıza, bir gün bomboş ama taşlık bir arazi olan Purluk'a bir bağ yapma fikriyle köyün önde gelen bilgelerinden Kır Abbas'a ve köyün muhtarı Battal'a açılır. Sırada bu fikri köylüye söylemek vardır. Şarap yapmak için üzüm bulamayan, Sünni köylerin de üzüm vermediği Tozak köyü sakinleri, birlik olup, bu Purluk arazisini kazmaya başlarlar. Toprak derin derin solumaktadır artık. Nöbetleşe kazarak, bağ bahçe yaparlar o çorak araziyi. Bir iki yıl içinde o kuraklığın içinde bir vaha oluşur adeta. Burada kilit noktalardan biri, öğretmen Rıza'nın bu konudaki bilgisidir. Çünkü köy enstitüsü öğretmenleri artı değer üretebilen, gittikleri köy için adeta ışık olan insanlardır. Gel zaman git zaman, şaraplar, pestiller, pekmezler derken, köye mal müdürü gelir ve köy arazilerinde ölçüm yaparlar. Bakarlar ki, hazineye ait boş arazi ekilmiş biçilmiş. Köylüden veremeyecekleri şekilde bir kira bedeli isterler. Zaten boş duran, verimsiz gözüken araziyi yeşerten köylüler için bu durum devletle ilk karşılaşmadır. Devletin demirden pençelerini boyunlarında hisseden köylüler, bürokrasi karşısında ne yapacağını bilemez.
Sorun köylünün yaratıcı olmaması değil, köylünün karanlığa mahkum edilmesidir. Zaten izlenen tarım politikalarına baktığınızda, bunu net bir şekilde görürüz. Burada bir örnek vermek istiyorum: Adana'da yaşıyorum ve bildiğiniz gibi "Çukurova" toprağı adam eksen, adam biter, denilecek kadar muazzam bereketli topraklara sahiptir. Bir Turunçgil deposu ve beyaz gelincikler diyarıdır. Yaşar Kemal okuyan herkes içinden Çukurova'ya özlem duyar. Anlattığı ballı yemişleri tatmak, rengarenk kırlarında dolaşmak ister. Hele turunç ağaçları ilkbaharda bir koku yayar ki, hafif de bir rüzgar varsa; insanı yolda yürürken sarhoş eder. Fakat o Çukurova şimdi "kentsel dönüşüm" rantının kurbanı oluyor, dev dev binalar yükseliyor. O güzelim Balcalı Kampüsü'nün tepesinde iğrenç, ruhsuz beton bloklar yükseliyor. Böyle verimli toprağa bunu yapmak, buna teşvik etmek ülkemiz için ahmaklıktan başka bir şey değil. O yapıların arasında kalmış, küçük bahçeli müstakil evleri görünce o kadar canım sıkılıyor ki. O portakal, limon, nar, hurma bahçelerinin kesildiğini görmek kahrediyor. Üç tarafı denizlerle çevrili, her tarım ürününü yetiştirecek zenginlikte olan, ülkeyi kapatsanız kendisine yetebilecek yer altı ve yer üstü kaynaklarına sahip memleketimizde bu bitmeyen çırpınış ne? Seçimden seçime, sadece oy istemek için hatırlanan o çiftçilerin hali nedir? Nar ağaçlarını ağlayarak kesen, zeytin bahçeleri tutuşturulan, mevsimlik işçi statüsünde buranın kör sıcağında, bu sefalete, hastalığa mahkum edilen binlerce insan için bu kader mi şimdi? Hani köylü milletin efendisiydi? Tartışılacak o kadar konu var ki...

Peki neden eserde ana motif olarak kaplumbağalar var? Benim görüşüm ağır aksak işleyen sistemi anlatmak için kullanıldığı yönünde. Aslında öğretmenin girişimi, köylülerin desteği ile yeşeren bağ, bir umudu simgeler. O susuz köyün, fedakarlıkla var ettiği bu bağ, bürokrasinin kaplumbağa hızında işleyen sistemine takılır. Belki "ağır aksak da olsa bir sitem olması yine de iyidir." diyebiliriz ama kitabın başında Kır Abbas'ın bir kaplumbağaya yaptığı gibi, eğer bir kaplumbağayı ters çevirirseniz, o zavallı hayvancık ölüverir. Ne sağlam taş gibi sırtı, ne de kabuğuna çekilmesi onu yıkımdan koruyamaz. Çok basit bir kararnameyle zaten köylünün emeğini, köylüye vermek varken, kaplumbağanın ters çevrilmesi gibi bir duruma düşer köylü. Yoktan bir bağ yeşertmiş, umutlarını yeşertmiş olan köy halkının verdiği cevap da manidardır. Bir de Nazım'a kulak verelim.
Nazım'ın elbette bu konuda da yazdığı bir şeyler vardır:

Türk köylüsü,
Topraktan öğrenip
kitapsız bilendir,
Hoca Nasreddin gibi ağlayan
Bayburtlu Zihni gibi gülendir.
Ferhad'dır,
Kerem'dir,
ve Keloğlan'dır.
Yol görünür onun garip serine,
analar, babalar umudu keser.
kahbe felek ona eder oyunu.
Çarşambayı sel alır,
bir yâr sever
el alır,
kanadı kırılır
çöllerde kalır,
ölmeden mezara koyarlar onu.
O, "Yunusu biçâredir,
baştan ayağa yâredir,"
ağu içer su yerine.
Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmesin önlerine
ve bir kerre vakterişip :
"-Gayrık, yeter!.."
demesinler.
Ve bir kerre dediler mi:
"İsrafil surunu urur
mahlukat yerinden durur",
toprağın nabzı başlar
onun nabızlarında atmağa.
Ne kendi nefsini korur
ne düşmanı kayırır,
"Dağları yırtıp ayırır,
kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa..."

Köylüler, işçiler, tüm ezilenler bir gün "Gayrık yeter..." derler mi acaba? Bu eseri okuyun ve okutun. Şimdi sırada diğer Fakir Baykurt romanları var. Ruhun şad olsun güzel insan.

not: Bu kitaptan yola çıkılarak "Umut Üzümleri" diye bir Türk filmi de çekilmiş. Bilgilerinize.
Son zamanlardaki yabancı yazar okumalarımdan sonra bu kitap ne de güzel geldi. Gürül gürül ve dupduru bir Türkçe ile anlatılan öykümüz yakın tarihimizin kurgusuyla güzel ilçemiz Ürgüp’de geçiyor. Anadolu insanını ve kültürünü anlatan kitaplara ayrıca bir merağım ve sevgim var. Böyle bir kitabı okumaya başlar başlamaz yüzümde ve zihnimde bir tebessüm oluşuyor ister istemez. Hele de içinde mani, türkü veya deyişler de varsa okuma değil şölen oluyor bu ritüel.

Kitap ismi ve kapağındaki güzel resimden de anlaşılacağı üzere kitap sevgisi ve kendini kitaba adamış bir Anadolu insanı üzerine gibi görünse de neler yok ki kısa öyküde. Anadolu’dan manzaralar, aşk, kitap, insan ve ülke dostlukları ve sizin okuyunca zihninizde canlanacaklar. Okuyucu bu öyküyü okurken kendinden ve kendi ailesinden de bir çok yaşanmış manzara bulacaktır. Bana göre yazarımızın köy enstitüsü mezunu olması ve öyküsünde bu olaya değinmesi de ayrıca bir tat vermiş kitaba.

Kendi yazarlarımızın bir çok konuda hakkının yendiğini ve okurlardan hakettikleri ilgiyi görmediği kanatindeyim. Oysa dev yazarlarımız ve binlerce güzel kitabımız var okunacak. Tüm yazarlarımızın hak ettiği ilgiyi görmesi dileğiyle bitireyim yazımı.
Wow!!! Harikaydı.. Hikayenin gerçek olması cok etkiledi beni... Böyle güzel insanlar, adamlar lazım bizim siyasete.. :) kitaba gelince..

Yunanistan'ın Larissa kentine göç etmek zorunda kalan insanların eski vatanlarına duydukları özlemi ele alarak başlıyor kitap. Bu insanların torunlarından biri olan Dimitrios, nenelerinin dedelerinin kısaca atalarının yaşadığı bu toprakları görmeye geliyor ve buradaki gezintisi sırasında Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve ailesi ile tanışıyor.
Buradan sonra da Mustafa Güzelgöz'ün yaşam öyküsü anlatılmaya başlanıyor.

Bir şekilde duymuşsunuzdur eşekli kütüphanesinin hikayesini.Eşeğiyle köy köy gezip insanları aydınlatmaya çalışan güzel bir insanın hikayesi.Halkına hizmet eden gönüllü Kahramanlar Yarışmasında birincilik öldülü alan yüreği kocaman, güzel insan Mustafa Güzelgöz.

Mustafa Güzelgöz'ün, eşekli kütüphanecimizin tek amacı kitap okumak değil aynı zamanda köylüleri de aydınlatmak. Bunun için pek çok hizmette bulunmuştur.. Göreve geldiğinden emekli olana kadar yaşadıkları, karşısına çıkan engeller, vb. konuları kendi ağzından Yunanlı Dimitrios'a anlatmaktadır Mustafa Güzelgöz. Onun yaşam hikayesini okuyup etkilenmemek, hayran olmamak mümkün değil..
Son olarak beni etkileyen şu sözü not etmek istiyorum.. - "Köye kitaplık açmak, çöle çeşme götürmek gibidir. Kitaplığın girdiği yerden bilmezlik kaçar gider."

Okuyun ve okutun. Keyifli okumalar
Kitap hakkında bilgi olabilir.

Eşekli Kütüphaneci, Amerikan Sargısı'dan sonra okuduğum ikinci Fakir Baykurt eseri oldu. Roman aynı zamanda Baykurt'un son eseride oluyor. Hastalığının tedavisi için Almanya'ya giden yazar, romanın son düzenlemesinide hasta yatağında yapmıştır.
Romana gelecek olursak;
Mustafa Güzelgöz nam-ı diğer Eşekli Kütüphaneci. Karda, kışta eşeğiyle 36 köye kitap götüren, köylüyü aydınlatmak isteyen gönüllü bir kültür elçisinin hikayesi anlatılıyor romanda. Güzelgöz köylere kitap götürür öncelikle. İlgi çekmez. Radyo götürür köy kahvehanelerine erkekleri çekmek için. Filmler götürür. Ya kadınlar? Kadınlarında ilgisini çekmek için dikiş makineleri götürür. Emeklerinin karşılığını almaya başlar yavaş yavaş. Her şey iyi güzel ya sonra? Tolga Örnek'in 2008 yapımı "Devrim Arabaları" filminde geçen ünlü replik devreye girer: "Türkiye'de hiçbir başarı cezasız kalmaz." Çıkar peşinde koşuyor, işini yapmıyor diye şikayet edilir Güzelgöz. Korkusu yoktur, savunmasını verir. Soğan yememiştir ki ağzı koksun Güzelgöz'ün. Ama gururuna yediremez, gücenir ve eşekleriyle birlikte emekliye ayrılır. Mustafa Güzelgöz'ün tabiriyle: "Bilmezliğin tarlasına bir küçük kültür fidanı diktim." der. Diktin ama kimse fidanlarını sulamadı be Güzelgöz'üm! Gerçek bir öykü malesef. Ve romanın arka fonunda Yunanistan'ın Larissa kentinden Ürgüp'e atalarının yurduna ziyarete gelen Dimitrios Katsikas ve Mustafa Güzelgöz'ün oğlu Aziz ile Ürgüp ve Larissa kentlerinin kardeş kent yapma çalışmaları.
Romanda bir de yine arka fon da Ürgüplü Refik Başaran var. Halk ozanı kendisi. Netten araştırmalarıma göre Neşet Ertaş'ın babası Muharrem Ertaş'ın da üstadı Ürgüplü ozan. Hayatı hızlı yaşayan ozanımız 38 yaşında vefat etmiş ama kısa yaşamına rağmen 30 küsür plak çıkarmıştır. Türk müziğine katkısı dolayısıyla Ürgüplü Refik'e "Başaran" soyadı Atatürk tarafından bizzat verilmiş. Yine Ürgüp'te heykeli de bulunmaktaymış. Teşekkürler Ekşi Sözlük. 3 gündür dilime takılan türküsü https://www.youtube.com/watch?v=NTj7QJNoDlk Keyifli dinlemeler.
Melih Cevdet'in "Rahatı Kaçan Ağaç", Nazım Hikmet'in "Türk Köylüsü", Ataol Behramoğlu çevirisi ile Yannis Ritsos'un "Barış" şiirlerini görmek güzeldi romanda.
Kitabı okumak isteyen arkadaşlara Sunay Akın'ın Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz'ü anlattığı küçük videoyu bırakıyorum. Buyrun bir de Sunay Akın'dan dinleyin. https://www.youtube.com/watch?v=jXx2Z-qrIpo
İyi okumalar..
-------Spoiler İçerir------

Kitabın başında ön söz niteliğinde romanı yazış serüvenini aktarır yazar.

“YILANLARIN ÖCÜ” romanından yapılmış filmin ilk gösteriminde tepkiler aldığını şöyle dile getirir:

“(...) Halkı selamlamak için perdenin önüne çıktığım zaman alkış, ıslık birbirine karıştı. (...) Birkaç saniye sonra, kıran kırana bir dövüş başladı. Başkentli seyirciler kravat kravata geldi. Hınçla, istekle vuruşuyorlar. (...) Birtakım sersemler gerçeği tekmeyle, yumrukla örteceğini sanıyor. (...) Getirdiğim öykünün kendilerine batan yerleri vardı tabii. (...)kafamdaki romanı yazdığım zaman ne yapacaklar acaba?”

Dört sayfa uzun uzun anlatır. Hatta köylülerinin fikrini alır yazacağı roman hakkında. Onların “Deli misin sen? Ekmeğine bak. Ayağın bir kayarsa iyice sürünürsün.” tarzında uyarı ve frenlemelerine karşın romanı yazar ve onlara ithaf eder. “Oturup yazdım. Kaplumbağalar odur, onlarındır.” der. “Acı, buruk bir roman oldu.” diye ekler. En çok da yumrukçu ya da neme gerekçi aydınların değil köylülerinin okumasını, severse onların sevmesini, ıslıklarsa onların ıslıklamasını istediğini belirtir.

Gelelim romana: Yazarın adı gibi fakir bir köy. Alevi köyü. Su yok, yeşillik yok. Buna mukabil bolca çöl sıcağı, yakıcı güneş, kuraklık... Kaplumbağalar da köyün insanları gibi sıcaktan muzdarip, serinliğe hasret. Bu dayanılmaz sıcağa karşı içlerini serinletecek, gönüllerini hoş edecek çözümü yine köylüler bulur. El birliğiyle taşlaşmış toprağı alt üst edip bir üzüm bağı yaparlar. Fakat kasabadan gelen kadastro memurları buranın hazineye ait olduğunu tespit eder. Hükümet yetkilileri de yasalara aykırı bir şekilde ihya edilen bu toprağa el koyar. Bu durumda hakkını arama yolunda uğraş veren köylüler bürokrasinin karmaşık girdabında boğulurlar. Çözüm bulamazlar. Sonuçta köylü devlete, hükûmete küser, kızar hatta yazarın deyişiyle nefret olurlar.

Yazara göre kurguladığı ütopik köyün kalkınması basittir; bunu köylü el birliğiyle,gönül birliğiyle başarabilir ama kapitalist düzen, devlet bürokrasisi müsaade etmez.

İyi niyetle ihya ettikleri topraklarına üzerinde hiçbir hakkı ve emeği olmadığı halde el koymaya kalkan devlet karşısındaki çaresizlikleri, yaşadıkları duygu yoğunluğu okuyanı da etkiliyor. Bu dertlerini çözüme kavuşturmak için verenin de alanın da bir işe yaramayacağını bildiği hale yazılan/yazdırılan dilekçeler, silsile yoluyla cumhurbaşkanına kadar gidip aynı yolla gerisin geriye dönen olumsuz cevaplar, hülasa takıldıkları bürokratik engeller çok güzel işlenmiş. Son ana kadar hep bir umut taşırlar. Gecenin içinde küçücük bir ateş böceği görseler ışık diye koşarlar. Ama merdin yakası namerdin eline geçmiştir bir kere. Pes eden onlar olur. Ama az da olsa içlerini soğutacak bir şey de yaparlar.

Köy Enstitüsü mezunu Fakir Baykurt’un okuduğum ilk eseri. Marksist ideolojiye bağlı yazarın bu eserinde kendi gerçeklerini telkin etme çabası çok açık.

Eserdeki dile gelince kişiler bölgesel diliyle konuşturulmuş. Bazı kelimeleri bu bölgeye uzak bir insanın anlamlandırması gerçekten zor. Ama samimi ve sıcak bir hava katmış. Cümleler oldukça kısa ve yalın. Bu da okumayı oldukça kolay kılıyor.

Yer yer gülümseyerek –hatta kahkaha atarak- çoğunlukla duygulanarak okudum eseri.
Romanın adı “Kaplumbağalar” ise birçok duruma yakıştırılan alegori olagelmiş diyebiliriz.

Keyifli okumalar...
Neden bu kitabı bu kadar geç okudum ? Çünkü Üsküdar’da dar bir yokuşun başında küçük bir sahaf olan sevgili Orhan Hocam ; bu kitabın ilk baskısı almalısın bunu demişti.İki sene evvel aldım almasına da o gün sohbet muhabbet derken kitabın öyküsünü anlatıvermemişti laf arası..Hep biliyorum deyip bugünlere kadar erteledim.Derken bundan evvel (bkz: Aynalar) okuduğum için araya kısa ,güzel, bizden bir tat karışsın istedim ve nihayetinde okuyabildim.

Okumaya başlar başlamaz aslında bilmiyormuşum hissine kapıldım.Meğer kitap yazarımızın tedavi olmak için yattığı Almanya’da çantasında bu roman varmış.Hastanede son düzenlemeleri yapmayı sürdürmüş,gücü yetene kadar bu eser için uğraşıp durmuş…

“Bu romanda üç öyküyü birbirine sarılmış bulacaksınız sevgili okur” diye başlayan;sunuş aslında her şeyin özeti kıvamında…Gerçektenden de okura; Dimitrios,Eşekli Kütüphaneci,Refik Başaran ‘ın kısa yaşamlarını bir bütün olmuş,kaynaşmış ve bu buluşmadan rengarenk bir manzara sunulmuş.
Öyküler birleştirilince kısa roman kıvamında latif bir eser oluşturulmuş.
Ne mı anlatıyor ? Meraklısının hevesini kırmak istememem ama kısaca değinmek gerekirse ;kitabın ve komşuluğun değerini gözler önüne serilmiş.Okumanın,okutmanın keyfi ,paylaşmanın, dostluğun,sevdanın güzellikleri…
Kitap sevgisi demişken; Kitap sevgisi diye bir sevgi vardır sanırım.Ana sevgisi, kardeş sevgisi,yâr sevgisi gibi bir sevgi.Bu sevgi insanın içinde doğuştan mıdır? Yoksa sonradan mı uyanır? Bunu bilmiyorum.Daha doğrusu ben şöyle inanıyorum :Kitap sevgisi de bütün öbür sevgiler gibi doğuştan vardır, ama uyuyordur.Onun zamanı gelince uyandırılması gerekir. (Adam yayıncılık 43 sayfa) bu deyişleri özellikle beğendim ve buraya da eklemek istedim. Sonrasında Mustafa /Hanife Güzelgöz çiftinin de sevda sözleri de okurken beni gülümsetenlerden.Eserde hastaya yatan Hanife Hanım’a eşine : ‘Ben sana hiç doyamadım Mustafa Bey ! lafızları bu kitaba her baktığımda aklıma geleceklerden…
Romanda canla başla kitapçılık yapmak için köy köy gezinen Eşekli Kütüphanecimiz bir yandan da beni düşmeye sevk etti. Peki ben insanların okuması,öğrenmesi,cahilliği yenmek için ne yapıyorum ?
Kitabın noksanlığı yok mu ? Kanımca var.Tanzimat sanatçılarımızdan “yazı makinesi” sıfatıyla anılan Ahmet Mithat Efendi üslubuna benzettiğim kısımları sevemedim.Şöyle ki yazarımız iki yerde araya girip ‘Sevgili Okur ‘aslında böyle şöyle demesi ben de bütünlüğe vurulmuş bir darbe niteliğinde..Lakin Ürgüp çevresi,türküler,şiirler, bu noksanlığı görmezden gelmeme vesile oldu.
Şiir demişken kitabın son kısımlarını https://www.youtube.com/watch?v=o7A3HTnexuQ sözlerini Enis Behiç Koryürek yazdığı bu ezgiyi dinleyerek ile noktaladım.Güzel de oldu.
Beğenerek okuduğum bir kitabı da bitirmişken öğrencilerime de okutsam mı ? Düşünceleri beni esir alıyor.Ve hoşnut okumayı neticelendirme keyfini yaşıyorum.Okuyacaklara keyifli okumalar…
Fakir Baykurt'un 1954 yılında yazdığı, köy hayatını anlatan ilk romanı olan Yılanların Öcü benim de
Fakir Baykurt ile tanışma kitabım oldu ve gerçekten çok beğendim.

Eser Cumhuriyet Gazetesi' nin Yunus Nadi Roman Armağanı yarışmasında birinci olmuştur. Peki yarışma jürisinde kimler vardı derseniz, Nadir Nadi, Burhan Felek, Hamdi Varoğlu, Yaşar Kemal, Selmi Andak, Vahdet Gültekin, Cahit Tanyol ve Tevfik Sadullah gibi Cumhuriyet yazarları. Bu ilk elemeyi yapan grup “büyük jüri”ye sunulacak dört roman arasına Yılanların Öcü'nü de eklediler. Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Sabahattin Eyüboğlu, Vâlâ Nurettin, Orhan Kemal, Azra Erhat, Cevat Fehmi Başkut, Haldun Taner ve Bahçet Necatigil gibi Türkiye’nin tanınmış sanatçı ve eleştirmenlerinden kurulan dokuz kişilik “büyük jüri”, yedi oyla “Yılanların Öcü”nü birinci seçti.
Bu bilgileri kitabın önsözünde Fakir Baykurt'un kendi sözleriyle ediniyoruz. Roman Cumhuriyet gazetesinde gün gün yayınlanmış ve bundan sonra da basımına başlanmış ve kitap haline getirilmiş.

Fakir Baykurt bu eseri nedeni ile  1959 yılında soruşturma geçirmiş. Bu soruşturma sonucu ise öğretmenlikten uzaklaştırılmıştır. Her ne kadar sonrasında tekrar mesleğine kavuşmuş olsa da, romandaki bazı diyaloglar yüzünden müstehcen olduğuna karar verilmiş ve sansürlenmeye çalışılmış. Şükür ki pek de başarılı olunamamış.

Romanda yöresel şive kullanımını çok beğendim. Hem yormuyor, kolay anlaşılır şekilde aktarılmış hem de inandırıcılığı arttırmış. Karakter tahlilleri keza çok başarılı. Yer yer argo kullanımı da var. Beni kesinlikle rahatsız etmiyor.

Okurken romanın aslında üçleme olduğunu öğrendim ve çok sevindim. Tadı damağımda kalmıştı. Hele ki devam kitaplarının en sevdiğim karakterlere odaklanmış olması daha da hoşuma gitti.

İkinci kitap, Irazca'nın Dirliği. Kitabı okurken Irazca karakterine bayıldım, köy yerinde alışılagelmişin dışında güçlü bir Türk kadını profili. Kimseden korkmayan, hakkını sonuna kadar savunan, değme erkeklere taş çıkaran bir kadın Irazca.

Üçüncü kitap ise Kara Ahmet Destanı. Ahmet, Bayram ile Haçça'nın küçük oğulları. Küçük dediğime bakmayın. Büyümüş de küçülmüş. Mangal gibi yürekli. Evine, ailesine gelecek en ufak kötülüğün karşısında dimdik duruyor.

Köy romanlarını zaten severek okurum. Bu da o sevdiğim kitaplar arasına kuvvetli bir giriş yaptı.
Fakir Baykurtun bu eseri Cumhuriyet Gazetesinin yarışmasında 1. olup gazetede yayınlanmış ve 1959 de Remzi Kitapevi tarafından basılmış. Ertesi yıl Fakir Baykurt bu kitabından dolayı öğretmenlikten alınmış fakat 60 darbesinden sonra geri dönüş. Kitabın 2. Baskısını buldum 1962 basım ordan okudum.
Kitapta köyde hakkını arayan Irazca Ana ve oğlunun mücadelesini ve dönemin köy hayatını anlatıyor. Tabi fazlaca dönem ve sistem eleştiriside var.
Bu kitaba inceleme yazmamak büyük bir haksızlık olur. Ve burda yazacaklarım incelemeden çok reklam amaçlı bir yazı olacak. Aslında reklam demek belki yanlış ifade olur. Onun için yazarı ve kitabı tanıtma diye çeviriyorum.

Hepimiz bu sorulara denk gelmişizdir.
-Kitap okumak istiyorum hangisini önerirsiniz?
-Bir arkadaşım ( sevgilim, kardeşim, dostum vb.) var hangi kitabı önerirsiniz?
Bundan sonra bu sorulara vereceğim ilk cevap işte bu kitaptır.

Kitap aşkının/sevgisinin doruk noktasına ulaştığı bir kitap. Kardeşliğin, insanlığın, evrensel olarak ele alındığı bir kitap. Gelişimin, ilerlemenin, aydınlanmanın en büyük etkenin okumak olduğunu ve bu okuma eylemi için ne kadar emek verilmesi gerektiğini anlatan bir kitap.

Bu ülkede hiçbir güzellik ne yazık ki hak ettiği değeri görmüyor. Yada bin bir zorlukla görüyor ( çoğu zaman da çok geç oluyor ). Bu ülkenin her etnik yapısının kendine has güzellikleri vardır. Pek çok değerli yazar, aydın, sanatçı vardır. Ama ne yazık ki çoğundan haberimiz yoktur. Biz daha çok popüler olan, basit, sıradan şeylerden zevk alan bir toplumuz. Bu sayfada bile en çok okunan/beğenilen/değer verilen yazarlara bakınca ( yazar demek ne kadar doğru o da ayrı bir konu ) ne demek istediğimi anlarsınız.

Bu toplumda okunmayı bekleyen, hak edildiği değeri görmek isteyen o kadar çok yazar sanatçı ve eser var ki. İşte bunlardan biri de Fakir Baykurt’tur. Ve bu güzel eseridir.

Benden başka arkadaşlar inceleme yapmışlar kitap hakkında. Ben de bir kaç şey yazma gereksinimi duydum. Anatoprağı olan İç Anadolu’dan ( Ürgüp’ten ) göç ettirilmek zorunda bırakılan Yunanlı bir ailenin torunu olan Dimitrios Katsikas buraya bir ziyaret gerçekleştirir. Burda “Baba” lakaplı Aziz Güzelgöz ile tanışır. Ve Aziz’in evine konuk olunca hikayenin kahramanı olan Mustafa Güzelgöz ile tanışır. İşte hikaye bundan sonra başlar. Kitap okumak niye önemlidir? Kitap nasıl sevdirilir? Çocuklara, babalara, en çok da annelere kadınlara neden kitap okutulmalıdır? Kitap okuyunca neler değişir? Kitabın ülkeye gelişimi nasıl bir katkı sağlar? Tüm bu soruların cevabını ve daha fazlasını bu Harika eserde okuyacaksınız.

Fakir Baykurt okumamış tanımamış olanlara şiddetle tavsiye ediyorum. Şimdiden iyi okumalar...

Yazarın biyografisi

Adı:
Fakir Baykurt
Unvan:
Türk Yazar, Sendikacı
Doğum:
Burdur, 15 Haziran 1929
Ölüm:
Almanya, 11 Ekim 1999
Fakir Baykurt (Asıl adı Tahir'dir) (d. 15 Haziran 1929, Burdur - 11 Ekim 1999, Almanya) Türk yazar, sendikacıdır.

Çocukluğu
Fakir Baykurt (Asıl adı Tahir'dir) Burdur’un Yeşilova ilçesine bağlı Akçaköy'de doğdu, Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber şu sözleri ile 1929 yılında haziran ortası olduğu varsayılmaktadır; “1929 doğumlu olduğum doğru. Ay, gün bilinmiyordu. Anamla konuştuk. Köyde orak mevsimi. Tarlada sancılanıp eve gelmiş. Haziran ortasıdır...” Tahir Baykurt’un annesinin adı Elif ve babasının adı Veli’dir. Doğduğunda ona savaşlarda vurulup geri dönmeyen Amcasının adı olan Tahir adı verilir. Tahir 1936 yılında Akçaköy İlkokulu'na başlar ve iki yıl sonra babasını kaybeder. Babasının ölümünden sonra dayısı Osman Erdoğuş tarafından Balıkesir iline bağlı Burhaniye köyüne götürülür ve orada dayısının yanında dokumacılık yapmaya başlar. II. Dünya Savaşı’nın başlaması ile dayısı askere alınır ve Tahir Akçaköy’e dönerek okula devam etme imkânı bulur. 1942 yılında ağır bir sıtma geçirir bu dönem aynı zamanda şiir yazmaya başladığı dönemdir.

Köy Enstitüsü yılları
İlkokulu bitirdikten sonra Isparta Gönen Köy Enstitüsü'ne yazılır. Köy enstitüsü yıllarında özellikle şiire olan ilgisi artar, kendini okumaya verir. Bu dönemde özellikle Türkçe'ye çevrilen klasikleri okur. Fakir Baykurt Köy enstitüsündeki yıllarını ve kendisine kazandırdıklarını şu şekilde anlatmıştır;
“...Köy enstitüsü benim için olağanüstü bir fırsat oldu. İlkokulu bitirdikten sonra gidebileceğim başka hiçbir okul yoktu. Ailemin gücü yetmezdi. Ben okumak istiyordum enstitü benim gibi köy çocuklarını çağırıyordu...”
“...Klasiklerin en iyi okuru enstitülü gençlerdi. Ceplerimizi ona göre yaptırırdık, kitap sığsın. Kız arkadaşlarımız koyun kuzu gütmeye giderken, torbaya azıkla birlikte kitap da katardı... ”

Bu yıllarda Bursa Cezaevi'nde olan Nazım Hikmet’in şiirleri ise gizli gizli yayılmaktadır. Tahir Baykurt da bu dönem Nazım Hikmet’in şiirlerini bulur ve gizli gizli okumaya başlar.

“...Kitaplıkta Nazım Hikmet’in kitapları yoktu. Yasaklandığını öğrenince Civril’in bir köyüne gidip onları buldum. Nazım’ın yedi kitabını kendi yaptığım defterlere kitap harfleri ile yazıp defalarca okudum.”

Köy enstitüsü yıllarında ilk şiiri Fesleğen Kolum Eskişehir’de çıkan Türke Doğru dergisinde çıkar. Edebiyata olan ilgisinden dolayı enstitüde de kitaplığın yönetimine seçilir ve daha fazla okuma fırsatı bulur. 1947 yılında Köy Enstitüleri ve Kaynak Dergisi'nde şiirleri çıkar ve bu yıllarda once şiirlerinde daha sonra tüm yazılarında Fakir Baykurt adını kullanmaya başlar. Köy enstitüleri üzerindeki baskıların artması ile birlikte tüm enstitülere daha baskıcı yönetimler atanmaya başlar. Bu dönemde enstitüler daha önceki bir çok özelliğini yitirmeye başlarken eski öğrencilerin yaşam alışkanlıkları da bu yeni yönetimlerce sorun olmaya başlar. Fakir Baykurt da yeni atanan müdürle sorunlar yaşar ve defalarca kovuşturmaya maruz kalır. Ancak 1947 yılında Köy enstitüsünü başarı ile bitirir ve Yeşilova’nın Kavacık Köyü'ne öğretmen olarak atanır.

Öğretmenlik ve yazarlık yılları
1951 yılında ölene kadar birlikte olacağı Muzaffer Hanım’la evlenir. Bu yıl ayrıca körbağırsağı patlar ve iki kez amelliyat olur. Öğretmenliği Dereköy’e aktarılır. Üzerindeki baskılar devam eder, savcılıkça evine baskın yapılır ve koğuşturma geçirir. 1953 yılında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’ne girer ve bir sene sonra bu sefer Gayret Dergisi’nde çıkan bir yazısı nedeni ile yargılanır. 1955 yılında Gazi Enstitüsü'nü de başarı ile bitirirerek Hafik’de açılan ortaokula atanır. Aynı yıl ilk kitabı olan Çilli yayınlanır. 1957 yılında askere alınır ve Ankara Piyade Yedek Subay Ortaokulu’na öğretmen olarak atanır. İlk kızı Işık da bu yıl dünyaya gelir. 1958 yılında ilk romanı Yılanların Öcü Cumhuriyet Gazetesi’nin açtığı Yunus Nadi Roman Ödülleri'nde birinci olur. Ancak roman nedeni ile hem Baykurt hem Cumhuriyet koğuşturma geçirir. Baykurt bu dönemden sonra Cumhuriyet Gazetesi’nde yazmaya başlar. Askerlikten sonra Şavşat Ortaokulu'na öğretmen olarak atanır ve ikinci kızı Sönmez dünyaya gelir. Yılanların Öcü adlı romanı da Remzi Kitapevi tarafından basılır. Ardından Köy ve Eğitim Yayınları tarafından Efendilik Savaşı adlı kitabı yayımlanır. Cumhuriyet’teki bazı yazıları yüzünden öğretmenlikten alınıp Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı Yapı İşleri Bölümü’nde görevlendirilir. Sürüp giden yazıları ve Yılanların Öcü romanı yüzünden Bakanlık buyruğuna alınarak cezalandırılır. Altı ay açıkta kaldıktan sonra 27 Mayıs 1960’da Ankara İlköğretim müfettişliğine atanır ve aynı yıl Efkar Tepesi adlı kitabı basılır. 1961 yılında yazarın Yılanların Öcü adlı romanı tiyatroya ve filme uyarlanır. Tiyatro gösterimi yasaklanır, film ise ancak Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in konuya el koyması ile gösterime girer ancak filmin gösterimi sırasında olaylar çıkar. Bu yıl ayrıca yazarın Onuncu Köy, Karın Ağrısı, Irazca’nın Dirliği kitapları yayımlanır. Bir sene sonra yazarın oğlu Tonguç dünyaya gelir. Baykurt Amerika’ya giderek, Bloomington’daki Indiana Üniversitesi’nde göze kulağa hitap eden ders araçları ve yetişkinler için yazma öğrenimi görür. 1963 yılında yurda dönerek Ankara İlköğretim müfettişliği görevini sürdürür. Onuncu Köy Bulgarca’ya çevrilir ve kitapları Bulgaristan’da Türkçe olarak da basılır. Yılanların Öcü ile Irazca’nın Dirliği de Almanya’da, “Die Racheder Schlangen” adıyla basılır. Yılanların Öcü Rusça’ya çevrilir.

Türkiye Öğretmenler Sendikası
1965 yılında TÖS’ün kuruluşuna katılır ve genel başkan seçilir. 1966 yılında İlköğretim müfettişliğinden uzaklaştırılarak yeni kurulan Milli Folklor Enstitüsü’nde uzman olarak atanır. Kaplumbağalar ve Amerikan Sargısı romanları yayımlanır. 1967 yılında Onuncu Köy adlı eseri de Rusça’ya çevrilir. Yazıları ve TÖS’teki çalışmaları yüzünden sık sık kovuşturma geçiren Baykurt Gaziantep’in Fevzipaşa bucağına sürülür. TÖS “Devrimci Eğitim Şurası”nı düzenler. Bir yıl sonra da TÖS “Büyük Eğitim Yürüyüşü”nü bir sene sonra da Genel Öğretmen Boykotu’nu düzenler. Bu faaliyetlerinden sonra tekrar görevden alınarak bakanlık emrine alınır ancak Danıştay kararı ile görevine geri döner. 1970 yılında Fevzipaşa’dan Ankara’ya Ortadoğu Teknik Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Yayın Müdürlüğü görevine getirilir. Anadolu Garajı ve Tırpan kitapları yayımlanır. Tırpan ve Sınırdaki Ölü ile TRT Ödülleri'ni kazanır. Ardından Onbinlerce Kağnı adlı kitabı yayımlanır.

Sıkıyönetim yılları
1971’de ordunun yönetime el koyması ile başlayan sıkıyönetim döneminde Baykurt iki kere gözaltına alınır. Aynı yıl Tırpan ile Türk Dil Kurumu Ödülü'nü kazanır. Kitaplarının yeni basımları yapılırken yazar askeri tutukevinden Ankara Merkez Cezaevi'ne aktarılır. 1973 yılında Can Parası ve Köygöçüren basılır. Baykurt’un yurt dışına çıkışı da yasaklanmıştır. 1974 yılında İçerdeki Oğul basılır. Keklik romanını yazar. Can Parası ile Sait Faik Ödülü'nü kazanır. Askeri Yargıtay’da TÖS Davası’ndan beraat etder. Sınırdaki Ölü ve Keklik kitap olarak basılır. 1976 yılında Sakarca basılır.

Emeklilik Yılları
Sosyal Sigortalar Kurumu’ndan emekli olan Baykurt Madaralı Roman Ödülü’nün kuruluşuna yardımcı olur. 1977 yılında İsveç’te öğretmen yetiştirme çalışmalarına katılır ve Yayla romanı basılır. Frankfurt Uluslar arası Kitap Fuarı’na katılır ve Almanya, Hollanda ve İsviçre’ye geziler yapar, göçmen işçilerle iletişim kurar. 1978 Yılında Sakarca sahneye uyarlanarak İstanbul Şehir Tiyatroları'nca oynanır. Kara Ahmet Destanı ile Orhan Kemal Ödülü’nü kazanır ve Kültür Bakanlığı'na danışman olur. 1979 yılında Tırpan adlı eseri de tiyatroya uyarlanır. Devlet Tiyatrosu tarafından İzmir, Ankara ve Antalya’da oynanır. Baykurt, göçmen işçi konusunu incelemek üzere tekrar Almanya’ya gider. Duisburg şehrinde yaşamaya başlar. Yandım Ali kitap olarak basılır. Bu döenmde ODTܒde öğrenci olan oğlu Tonguç da tutuklanır. 1980 yılında Tırpan İstanbul Şehir Tiyatroları'nca da sahneye konulur ve iki mevsim oynanır. Tırpan’dan ötürü Baykurt ve Taner Barlas, “Avni Dilligil En Başarılı Yazar” ödülü kazanırlar. Suna Pekuysal’da “En Başarılı Oyuncu” seçilir. Rur Havzası’nda Türk işçi çocukları için başlatılan RAA programında görev alır ve bir İngiltere gezisi yapar. Kızı Işık da bu yıl tutuklanır. Baykurt, Taner Barlas ve oyunda rol alan sanatçılar “İsmet Küntay Ödülü” kazanırlar. Tırpan’daki oyunu nedeniyle Suna Pekuysal “Ulvi Uraz Ödülü”nü kazanır.

1981’de Sakarca İsveç’te çizgi film yapılır ve Macarca’ya da çevrilir. DDR’de bir inceleme gezisi yapar. Öyküleri Gürcistan’da da kitap olarak basılır. Kaplumbağalar filminin senaryo çalışmalarına katılmak üzere İsviçre’nin Neuchatel şehrine gider. Almanya’daki göçmen işçilerin yaşamını konu alan öyküleri Gece Vardiyası adıyla basılır. İşçi çocuklarının yaşamını dile getiren öyküleri de Barış Çöreği adıyla basılır. Kitaptan yapılan seçmeler Almanya ve Hollanda’da iki dilli olarak yayımlanır. 1983 yılındaYüksek Fırınlar kitap olarak basılır. Oğlu Tonguç’la birlikte Sovyetler Birliği gezisi yapar. Moskova, Bakü, Batum ve Leningrad şehirlerine ve Yasnaya Poliana’ya giderek Tolstoy’un Yurtluğu’nu ziyaret eder.

1984 yılında Berlin Senatosu Çocuk Yazını Ödülü’nü kazanır. Gece Vardiyası ve Kara Ahmet Destanı Almanca, Yılanların Öcü ile Irazca’nın Dirliği Bulgarca basılır. Türkiye’de “Barış Derneği İkinci Davası”nda sanık olarak aranır. 1985 yılında Gece Vardiyası ile Alman Endüstri Birliği BDI’nin Yazın Ödülü’nü alır. Dünya Güzeli ve Saka Kuşları adlı Kitapları Türkçe ve Almanca olarak basılır. 1986 yılında Duisburg’ta öğretmenliğe başlar ve yurt dışında oluşan Türkiye Aydınlarıyla Dayanıma Girişimi’nin yönetiminde görev alır. Duisburg Treni adlı eseri basılır. Kopenhag’ta Dünya Barış Kongresi’ne katılır aynı yıl Koca Ren basılır.

1987 yılında Keklik romanı 20 öyküsüyle birlikte Rusça’ya çevrilip basılır. Londra’ya bir gezi yaparak Highgate’te Karl Mar

Yazar istatistikleri

  • 289 okur beğendi.
  • 1.638 okur okudu.
  • 26 okur okuyor.
  • 1.127 okur okuyacak.
  • 12 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları