Faruk Duman

Faruk Duman

YazarÇevirmen
8.0/10
79 Kişi
·
184
Okunma
·
16
Beğeni
·
2.744
Gösterim
Adı:
Faruk Duman
Unvan:
Türk Öykü ve Roman Yazarı
Doğum:
Ardahan, 1974
Ankara Dil ve Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümünden mezun oldu. Öyküleri, 1991 yılından beri Yazıt, Damar, Papirüs ve Adam Öykü gibi dergilerde yayınlandı. 1996 yılında Çankaya Belediyesi'nin Öykü-Şiir Yarışması'nda Çocuk Öyküleri dalında ikincilik aldı. Bu öyküleri daha sonra Mızıkçı Mızıka adıyla yayınlandı. İlk öykü kitabı Seslerde Başka Sesler 1997 yılında yayınlandı. 1998'de Orhan Kemal ödülleri öykü dalında ikincilik ödülü kazandı. 2000'de Sait Faik Hikâye Armağanı, 2004'de Haldun Taner Öykü Ödülü, 2010'da Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazandı.



Öykü


Kedi'çin Masallar, Notos Kitap (2010)
Sencer ile Yusufçuk, Can Yayınları (2009)
Keder Atlısı, Can Yayınları (2004)
Pîrî, Can Yayınları (2003)
Nar Kitabı, Can Yayınları (2001)
Av Dönüşleri, Can Yayınları (1999)
Seslerde Başka Sesler, Can Yayınları (1997)


Roman


Köpekler İçin Gece Müziği, Can Yayınları (2014)
Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur, Can Yayınları (2012)
İncir Tarihi, Can Yayınları, (2010)
Kırk, Can Yayınları, (2006)


Deneme


Adasız Deniz, Can Yayınları (2010)


Çocuk Kitabı


Cüce Prens, Can Çocuk Yayınları (2011)
Jüpiter'in Eteği, Can Çocuk Yayınları (2009)
Gagalar, Patiler ve Başka Güzel Şeyler, Can Çocuk Yayınları (2009)
Bu dünyada, yalnızlığımızın mutlak bir yalnızlık olduğunu anlayamadığımız için acı çekeriz. Ölüm korkumuzun nedeni de herhalde budur.
...insan, diye geçirdim içimden, oturup kendini seyredebilse. Geçmişin evlerinden birinde, bir buğulu pencerede. Kendi halini görse.
Faruk Duman
Sayfa 16 - Can Yayınları
Kimi zaman türlü haksızlıklara uğradığı olur, bunu hep olgunlukla karşılardı. Düşmanını, olgunluğuyla bozardı.
... öfke, belirsiz bir eşik gibi, takılır insanın ayağına, zamanla. Aşikar bir tuzağa dönüşür. Cenk için aslolan sessizliktir, bunu anlıyorum şimdi. Cenk erbabı, değme hançere değişmesin sakinliğini. Güven budur.
İnsan annesine neden hiç bakmaz? Oysa insan annesine uzun uzun bakmalıdır. Sonra, aradan bunca yıl geçtikten sonra bunca şeyin nasıl olup da değiştiğine. Yüzündeki çizgilerin ne vakit bunca çoğaldığına...
Faruk Duman
Sayfa 27 - Can Yayınları
Faruk Duman'ın yeni kitabı bir öykü kitabı değil, bir deneme kitabı. 43 bölümden oluşan kitabında Faruk Duman yazı nedir, yazar neden yazar ve edebiyatın amacı nedir, sorularının etrafında döne döne önümüze çok güzel düşünceler koyuyor.

Duman'ın edebiyatı bir ormanda yaşayan imgelerden oluşuyor. Bir dil işçisi olarak yazarın bize gösterdiği, ya da işaret ettiği bütün imgeler, bütün gerçekler veya bütün hayalleriyle onların taşıyıcı, yüklenicisi olan kelimelerin tamamı bu ormanın inşası için gayret gösteriyor. Bu orman; hayvanların hayvan, insanların insan, ağaçların ağaç olduğu bir yer olabildiği gibi, her birisinin başka birşeye ya da kimseye de dönüşebildiği bir dil ormanı; seslerin, fısıltıların; avcıların ve avların birbirine karıştığı bir mekân burası. Yazarın kalemi gibi bu orman da iç içe geçmiş, birbirine dolaşan sakinleriyle bize hem gerçek olanı anımsatıyor hem de gerçek olmayanı düşündürüyor.

Faruk Duman'ın son eseri işte bu anlamda onun dil ormanının tadına varabilmiş herkes için bir soluklanma arası gibi; oturup okunmuş olan bütün eserler, okunan bütün yazarlar ve her zaman hayatımızın bir parçası olan "neden edebiyat var?" sorusunun cevabını sindire sindire okumak ve anlayabilmek için bir vesile, bize uzanan bir şefkatli el, bir açıklama gayreti içeriyor.

Kitabın başında, ilk bölümde önümüze bir düşünürün sözü çıkıyor: "yazmak, ölmek gibidir biraz". Sonra yazar ekliyor: "ama daha az yalnız ölmek". Kitabın tamamı bütün yan yolları ve diğer fikirlerle beraber aslında bu tema üzerinden sürüyor. Bir inşa gayretiyle yazan yazar kurduğu evreni savunur, bu savunma hem bir öz savunmadır, hem de kurulan dünyanın savunmasıdır, diyor Duman. Peki bu evren inşası nasıl başlar? Bir nesneyle. Duman bu noktada kendinden örnek veriyor: bulduğu bir konserve kutusunu atmayarak onu kendi haline bırakıyor, ondan kendi hikâyesini anlatmasını bekliyor ve bu sırada, o nesne başka birşeye dönüşüyor: yani yazarın inşa etmeye çalıştığı evrende bir başka şeye, şeylere işaret edecek bir vesileye, bir aracıya dönüşüyor: yani, Duman özelinde, onun ormanında bir ağaca, öldürmekle hayat bulan bir avcıya, ya da nesli tükenmiş bir parsa dönüşüyor.

Yazmak ölmek gibiyse de biraz, "yazmanın ölüme direnmenin bir yolu olduğu önermesini de pek önemsememiş oluyor"uz biraz, oysa ölümle yazmak arasında bir bağlantı kurulabilir mi? Ölümle giden herkes, ve varolan herşey ve nesne aynı yazgıyı paylaşır: "yazılarımızı kendimizle birlikte sonsuz boşluğa armağan ederek bu dünyadan çekip gideriz". O halde "dünyanın canlı ya da cansız nesneleri üzerine kalıcı hesaplar yapmanın hiçbir anlamı yoktur", "asıl mesele, kalanlara güzel ölümle birlikte, belki onların da böyle bir ölümü tercih edeceklerini düşünerek bir nesne bırakmaktır". Yazar, yazmakla yaşamını sürdürmek arasındaki sıkı ilişkiyi devam ettirir. Onun yazmak dışında başka bir seçeneği yoktur, bu anlamda yazmak, " köşeye sıkışmış insanın tepkisidir". İşte bu yüzden yazar hikâye anlatır ya da dinler, bu onun için bir "kurtuluş yöntemi"dir: "Daha az yalnız ölmek için bundan daha iyi fırsat bulunamaz". Daha az yalnız ölmek için çabalarken aslında yazarın amacı " okurun daha güzel ölmesini sağlamaktır", çünkü "iyi bir okur, öldüğü zaman, aklının bir yerlerinde hep canlı cümleler bulur". O kelimelerin kaybolup gitmeyeceği kesin gibidir; zira "iyi edebiyat bozulmaz". "Okur, ölüm günü geldiğinde, Azrail gelip kapıyı çaldığında yalnızca kendi yaşamının görüntülerini izlemez. Meşhur film şeridinin içinden Anna Karenina da geçer. Ya da, onun zihninde kim yer ettiyse artık; Raskolnikovlar, İnce Memedler, Murtazalar..." İşte bu yüzden, "okuyanlar, okumayanlara oranla daha güzel ölürler".

Yani, yazarın nesnelerinin içine dalarak o hikâyeye, öyküye kendini bırakan bizler, bir sarhoşlukla, bir baş dönmesiyle debelenip durulur ve kendimizi o ormanda, o parsın, ağaçların arasında, herşeye ama herşeye sırnaşan sisin içinde buluruz. Kimleri unutamıyorsak okudukça, kimlerin adını anıyorsak, ölümümüz güzel olabilsin diye bu çamurlu, korkutucu dünyada, onların ölümleriyle ve masumiyetleriyle de sarınıp daha güzel ölmeye çalışırız. Demem o ki; bunca zamandır, Gusev okyanusun diplerine doğru iniyorsa usul usul, Martin Eden okyanusun bir yerlerinde sessiz sedasız hakikate bakıp herşeyden vazgeçiyorsa; Gabriel, Greta'ya sarılıp camlara vuran karların minik seslerini dinleyerek uykuya dalıyor ve kar bütün İrlanda'nın ve mezarların üzerine yağıyorsa, Zeze de Portuga kadar bir gölge olduysa çoktan, sevilesi Çehov karakterleri merhametle, sevgiyle bize tebessüm ediyorsa hatıralarımızın kenarından köşesinden, ve koca bir ömür bir vâveyla gibi boşluklara salınıp bitirildiyse, bütün bahçe evlâtlarla, bütün hafıza kaybolup gidenlerin güzel ve aziz hatıralarıyla doluysa ve her biri, tek tek özleniyorsa, o zaman ben de rahatça güzel öldüğümü söyleyebilirim. Ölürken Faruk Duman'ın ormanına ait olabildiğimi bilmek, ve orada bir küçük kovuk bulabilmek, sis herşeyi hepimizi örtüp yukarılara, o güzel canlı dallara doğru yükselirken sevdiğim bütün roman ve hikâye kahramanları gibi zihnimden çıkmayan ve güzel ölene dek çıkmayacak olan o parsın adımlarını duyuyorum ben de; bu ormanda hepimizin kendi güzel ölümünün gerçekleşeceği o âna dek ağır ağır nefes alıp verecek, yakın ya da uzağımızda sevdiğimiz nice güzel dost ve yarenle tebessüm edip, sislerin arasından "iyiki edebiyat var" diyeceğiz....
Faruk Duman okumaya devam ediyorum.Geçen hafta Kırk adlı eserini büyük keyifle okumuştum, bugünse Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur, hem keyif verdi hem de beni üzdü açıkçası. Keyif verdi; çünkü yazarın en sade eseri olarak, en anlaşılır, en net eseri olduğu için okuması en kolay kitabı bir yandan da, bu da beni çok zorlamadığı için diğer eserlerine göre daha keyif vericiydi. Peki, neden üzücü? Çünkü Faruk Duman bir kez daha bizi kitaplarının ana mekânlarından, sembollerinden biri olarak ormana götürürken bu sefer 1974'te Adapazarı'nda öldürülen son Anadolu parsının masalsı hikâyesine tanık ediyor. Orman yine aynı: baş döndürücü, sisle belirsiz, ya da her yanı ağaç ve yeşille kaplanmış bir masal diyarı gibi, ama burada herkes olduğu şeyin aynısı bu sefer: tilkiler tilki, parslar pars, kuşlar kuş ve insanlar da insan. Anlatıcımız ormanda dolaşan ve kendisine dostluk gösteren parsı takip edip kendi masalını ya da hikâyesini yaşıyor, aynı anda elinde tüfekleriyle avlanan baba oğulun ormandaki tek kötü varlık olduğunu da görüyoruz; oraya ait değiller, önceki avcılar gibi.

Faruk Duman'ın bütün kitaplarında karşımıza çıkan orman; bütün hayvanlar, ağaçlar, doğa bu eserin veya yazarın diğer eserlerinin atmosferini oluşturan birincil öge gibi. Orman hem anlamların, yaşamın, kişilerin bir başka anlama geldiği hem de bu eserde olduğu gibi kendisi olduğu bir mekân, bir sembol, bir varoluş yeri ya da biçimi. Ancak, bu eserde eserin son Anadolu parsına adanmış olmasını da düşünürsek, avcılar ve avla ilgili her ne kadar masalsı bir havaya büründürülmüş olsa da avcılığın ne olduğu konusunda çok net bir görüntü oluşturması çok iyi olmuş; zira avcılar hakkında söylenebilecek iyi bir şey bulmak zor: çünkü onlar her ne kadar kendileri bunun tersini iddia etse de ormanı, doğayı öldüren ve bunda haklılık payı gören silahlı tüfekli katillerden başka bir şey değiller. Faruk Duman'ın doğayı insanın nasıl yok ettiğini, bu doğal ve yaban güzelliğin insan icadı aletlerle nasıl katledildiğini ve insanın belki de ormana ve yabana ait olmadığını söylemek istiyor ve Anadolu parsı belki tekil bir örnek olarak çok güzel oturuyor bu söylenmek istenen şeye; ancak edebiyatı bir kenara bırakıp en azından ben hayvan hakları açısından bu konuya baktığımda, bu katillerin gerçekten de yaşamı yok etme hakkını kendinde gören ve bunu bir takım bahanelerle açıklama cüreti gösterebilen insanlar olduğunu biliyorum. Faruk Duman sağlıksız bir baba oğul portresi çizerek avcılıkla bu karakterler arasında sağlıksız düşünen, eyleyen insanlar olmaları açısından doğru bir mesaj da vermiş oluyor.

Yazar ormanı kesinlikle bu eserinde en etkileyici, en güzel şekliyle anlatıyor. İncir Tarihi adlı kitabını henüz okumadığım için, bu fikrim sonra değişebilir belki. Parsın güzelliği, eşsizliği; ağaçların sessizliği; bir görünüp bir kaybolan güzel kürklü tilkiler ve parsın avı olan mazlum ceylanlar bütün kitap boyunca anlatıcımız sisli ormanda yürürken ya da parsın yuvasına çöküp otururken yanımızda beliriyor, ya da geçip gidiveriyor; çıtırtılar, sesler ya da gözünü anlatıcımıza dikip onu gözleriyle çağıran yaralı pars kitabın sonundaki nihayetine doğru yürürken her yanımızı kaplayan karanlık ya da heryeri ve herşeyi örten sis bu ormanı olabilecek bütün güzelliğiyle, derinliğiyle hissetmeye davet ediyor bizi...hainlerin kurşunları ormanı yırtana dek bu büyünün içerisinde kalıyoruz.

Elbette, Faruk Duman'ın bu güzel eserini, diğer kitaplarından önce özellikle bu eserini, herkese öneriyorum.
Yalnız yaşamamın ikinci haftası bitmek üzere. Demek yaşlılığa giden yolu sessizlikle katedeceğim, ediyorum. Yaz tatili denen şeyin bu sene bana en büyük getirisi, sonsuz sayfalar dolu kitapların odamın her yanını işgal edişi oldu: pencereler ve balkon kapısı açık, dodi ya kapı arkasında ya da kapı önündeki sandalyede uyuyor: aşağıya bakarsam incir ağacımızın hemen ilerisinde bahçemizin daha çok çiçek dolu bölümünde yeni doğmuş yavru kedilerin saklandığını görebiliyorum. İki oğlum da , daha bir çok diğeri ile beraber incir ağacının sağında ve solunda gömülü. Altıncı sene bitmiş olacak bir kaç aya.

En güzeli, kitabın sayfalarını, hem de sarı sarı ise, çünkü elimdeki 2004'te basılmış, on iki sene boyunca sayfalarının açılmasını beklemiş, yapraklar yapışık, ince; işte en güzeli bu sayfaları çevire çevire okurken aşağıda haftalardır uçmayı bekleyen ve her sene mutlaka aynı süreci baştan yaşadığımız bir yavru martının büyüme sürecine tanık olmak, işte onun ağlamaları ya da inlemeleri geliyor, ben yaşlanıyorum; ama o büyüyor, her sene aynı şey oluyor, her sene aynı zamanlarda bir yavru martı apartmanımızın parkında, bahçeli kısımda büyümeyi bekler; inleyerek, ağlayarak bekler, her gün mutlaka kanatlarını alıştırmak için çabalar, asla yalnız değildir, mutlaka destek görür, uçacağı ve binamızın çatısına konup gururla kendi kısa tarihini izleyeceği güne dek...sonra..uçup gider. Bu sesler, yani bizimkisi olsa olsa, kırık, dökük bir doğa parçası, Faruk Duman'ın ilk eserindeki hayvan seslerine, resimlerine benziyor. Eserde bir çok çocuğun, belki yazarın hayat hikâyesinin parçası, hayali ya da gerçek hikâyesini okurken bütün Faruk Duman kitaplarında olduğu gibi hayvanlarla, doğayla temas halindeyiz, sesleri ve görüntüleri insanların hikâyelerine karışmış hayvanlar bunlar, ama özellikle anlatılmış da değiller. Aynısı burada da var işte: betonların arasında sıkışıp kalmış yeşilliklerde büyümeye çalışan yavru kedileri, annesi babasının çatılardan haftalar boyu cesaretlendirdiği ve gece gündüz inlemelerine ağlamalarına sabırla göğüs geren- şu anda bile ağlıyor- yavru martıyı, seneler önce yok olup gitmiş ama hatırası gönlümde bekleyen nice canı, iki oğlum da dahil- burada, aynen hikâyelerdeki çocuklar gibi, düşünüyorum, hatırlıyorum ve onlar da yorulan zihnimin bir parçası olarak, resimleriyle yaşamaya devam ediyorlar. Hatıralarımız zihnimizdeki süslerle süsleniyor, renkleniyor ve belki hakikatte olduklarından başka birşeye dönüşüyorlar ve bu onları edebileştiriyor, edebiyata dönüştürüyor..ve bunu en güzel yapanlardan birisi de Faruk Duman; çünkü daha 23 yaşında ilk hikâye kitabını yazmış bir acemi yazarın kaleminin bu zihin süsleriyle böylesine etkileyici hikâyeler anlatabilmesi asla sıradan birşey olamaz; yazarın sonradan devasa bir ormana, bir dil cümbüşüne, cangılına dönüştüreceği herşeyin ipuçları bu kitapta var. Eğer bilmesek asla acemi bir yazarın ilk kitabı diyemeyiz Seslerde Başka Sesler'e, öylesine yetkin, buram buram edebiyat kokan bir eser bu. Daha sonraki kitaplarında göreceğimiz üslûptan daha farklı, çok daha hareketli, kıpır kıpır bir dille yazılmış hikâyeler bunlar.

Faruk Duman hakikaten bu toprakların edebiyatının tadını daha da güzelleştiren bir yazar ve bu eseri de mutlaka okunmalı.
Yeni yazarlara ve kitaplara açık biri olarak şunu söyleyebilirim ki Faruk Duman bambaşka bir tecrübe, bambaşka bir yazar; Keder Atlısı da bambaşka bir kitap. Sadece bir kitabını daha yeni bitirmişken alıştığınız öykü tarzını bir anda yıkabilecek bir yazar olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kitabında yer alan her hikâyede farklı biçimsel özelliklere yer veren yazar okuyucusunu sık rastlanmayacak bir anlatımın içine sürüklüyor. Kendi deyimiyle ‘Türkçemizin şırıltısı’nı yaptığı tasvirlerle, kurduğu cümlelerle gösteriyor bizlere. En beğendiğim kısımlardan birini örnek olarak göstermek istiyorum: “Kasabanın girişinde, otobüsün artık yorulduğunu anladın. Tuhaf bir duyguya kapıldın sonra: Belki bir hülya yaşadın, terlemiş, diye geçirdin içinden, yordum onu çok: Otobüs, atındı senin, köpükler içinde. Yorgundun, kasabaya girdiğinde anlamıştın iyice, sonra atından inip derin bir nefes almıştın. Asan elindeydi, kasaba taş kokuyordu…” Bunun gibi buraya yazabileceğim çok örnek var. Bu tip tasvirlerin arasında bazen anlam veremediğiniz ya da anlam vermek için çok çabalayacağınız cümleler var. Yine örnek olarak şu cümleleri gösterebilirim: “Esmeyi bilen rüzgâr. Uzun, karlı gecelerde, uzakta kurtların uluduğu, kıvılcımların çakıp söndüğü. Bunun da ağır bir sessizlik olup dağıldığı evlerde”. İki örnek yazarın tarzını tam anlatamayacağı gibi ben de henüz yeni okumaya başladığım için tamamıyla anlatamam. Yazarın doğup büyüdüğü mahallelerin izlerini taşıyan, farklı anlatım biçimleriyle ve yakından şahit olduğunuz olaylara ya da durumlara kısa ama etkili bakışlar atan Keder Atlısı, açık olmak gerekirse herkesin okuduktan sonra beğenebileceği bir kitap değil bana göre. Hafifçe bir Hasan Ali Toptaş havası sezdim bazı hikâyelerinde. Onun için Toptaş okuyanlar ve beğenenler için Keder Atlısı’nı da önerebilirim. Yazarın diğer kitaplarını okumak için Keder Atlısı yeterli oldu, Seslerde Başka Sesler ile Faruk Duman okumaya devam edeceğim. Hepinize keyifli okumalar.
Aylar sonra Faruk Duman okuduğumda şunu gördüm: gerçek edebiyat kadar lezzetli çok az şey olabilir. Hele de okurken her yanınız yapraklarla doluyor ve günışığının kalmadığı, daha kesif, hatta korkutucu bir karanlığın içine doğru koyuluyorsanız. Şu geçen bir sene içerisinde okuduğum en güzel eserler, nice güzelini de es geçmeden, Faruk Duman'a aitti. Bu yazar hakikaten gurur duymamız gereken çok önemli bir isim. Bu kitabını okumayı sürekli erteliyordum, araya zaman girdikçe, tadını hatırlamama rağmen, yine de, aynen Çehov gibi meselâ, Çehov ki Gusev'i anlatabildi, Çehov meselâ bozkırı böylesine inanılmaz güzel anlatırken, ama Gusev'in mazlum vücudu okyanusun diplerine gide dursun, işte aynen onun gibi, aylardır okumayıp, küslükten değil de daha çok tembel bir sevgiden, ve son ayların nice acıyla dolu olmasından, gece yatamamaktan, duvardaki resimleri öpmekten geçen bunca zaman, ve elbette iş güç, ama bir gün, bilimkurguların dünyasında dolaşmaya çıktığımda elim uzanıp alıverdi, ve böylece bu fazlasıyla uzamış hasret de bir anda sona erdi.

Köpekler İçin Gece Müziği, ancak Faruk Duman'ın anlatabileceği, onun dünyasına aşina olanların kendini hiç ama hiç yabancı hissetmeyeceği bir yerden söz ediyor: ormandan. Bu orman, yazarın tek tek bütün eserlerinde sözü geçen, ima edilen ya da doğrudan hikâye edilen bir yer; bu orman, masalların gerçeklerle kucak kucağa büyüdüğü, sarmaşıklar benzeri herşeyin sarmaş dolaş olduğu, gün ışığını kesen ya da örten bir yer, burası inanılmaz güzellikte renklerle dolu, bambaşka çiçek ve ağaç adlarının, nice hayvanın ve nice kötü avcının dolaştığı bir imalar dünyası, bir paralel evren, bir okyanus; ağaca, çiçeğe, hayvana ve insan ruhuna yazılmış bir dil cümbüşü; ışıltılarıyla insanı sarhoş ederek kitabı okurken ya da bitirdiğinizde ellerinizden, dilinizden, gözlerinizden düşen yapraklarıyla bir orman sarhoşluğu burası. Faruk Duman'ın dünyasına girmek demek, o ormana adım atmak demek. O orman imalar, benzetmeler ve canlandırmaların yanı sıra kendisi olanların da ormanı, orman kimi eserinde bir başkası ya da başkalarını, başka şeyleri temsil ederken kimi zaman da kendisinden başka birşey değil. Yazarın en güzel eserlerinden olan "Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur" ve en güzel hikâye kitaplarından olan "Av Dönüşleri"nde karşılaştığımız kişi ya da canlılarla, meselâ parslarla, meselâ zulüm dolu avcılarla burada da karşılaşıyoruz, ve anlıyoruz ki kitaplar, eserler, masallar farklı bile olsa orman aynı orman, dil aynı, okyanussa aynı okyanusta kulaç atıyoruz ya da Gusev gibi, diplere doğru kayıyor bedenimiz. Ancak bu sefer farklı olan birşey de var: bir fırtınanın içindeyiz. Hızla çalılıklara sıvışan yılanlar, sessiz suspus çiçekler ve ağaçlar bu sefer şiddetle yağmura teslimler; çamur her yanı alıp götürüyor, gök delinmiş ve ölüm her yanı sarmış . Hiç bir eserinde görmediğimiz denli kan akıyor, ve hayvanlar hiç bir eserde olmadığı kadar gerçekler burada. Selim İleri'nin söylediği gibi okuduğumuz bir kara masal olsa da, hayvanların bu ormandaki yaşayışları, hayatı sevişleri, hayattan almak istedikleri, kaybolup gidişleri, benim açımdan hiç bir eserde görmediğim kadar etkileyici, ve iç burkucu. Sırf bu yüzden karamsarlığına rağmen bir yandan da ışık dolu, ışıltılı bir eser bu. Baştan sonra insan övücülüğü gibi görünse de Faruk Duman'ın dil ormanında ve masallarında, gökten ölüm yağarken, yağmur ve çamur herkesi ve herşeyi yutarken dahi hayvanlar, doğalarındaki şiddetle dahi, ne kadar masum görünüyorlar. Dil ormanında hepsi bir aradalar: masumlar, mazlumlar, avcılar ve biz. Üstümüz başımız toprak ve çamurla dolup taşmışken, gün ışığına hasret beklerken günün doğmasını, bizim şansımıza Hızır aleyhisselâmın deresini o av köşkünde beklemek kalıyor; "hayatta insandan daha korkunç birşey yoktur ve de olamaz" diyen anlatıcıya kulak kabartırken bir rahmet ve merhametin dilencisi olarak ümit etmek kalıyor; bu kadar muazzam, güzel edebiyat eserlerini okurken hiç itirazsız o tadın içine gömülüp susmak kalıyor; Hızır'ın deresinin aslında okuduğumuz eser olduğunu anlamak kalıyor, ve böyle olduğunda, yani ister gün ışığı doğsun, ister zifiri kapkaranlık gecede ölümü bekliyor olalım kitaptaki bahtsızlar gibi, yine de ümidimiz var, çünkü hâlâ iyi edebiyat var, gerçek edebiyat bütün basitliklere, sonu gelmeyecekmiş gibi görünen pespayeliklere, işporta yazarlara ve onların sığ dünyalarına rağmen hâlâ var ve o ormanda yaşamaya, nefes almaya devam ediyor. Bu yüzden hiç okumamışlara, okuyup da Faruk Duman'ın diğer eserlerinin masal ve gerçek dolu ormanlarında sürüp giden dil cümbüşlerine girmeyi erteleyenlere bu muazzam güzellikteki eseri, mutlaka, öneriyorum.
Faruk Duman'ın "Baykuş Virane Sever" adlı son hikâye kitabını okuduktan sonra neredeyse bütün eserlerini aldım. Romanlarından başlayayım dedim, ama sonra hikâyelerine döndüm. "Keder Atlısı" çok beğenilmiş, hatta ödül almış bir eser olarak başlamak için iyiydi. Okuyabildiğim hikâyelerinde yazarın son eserine kıyasla dilinin daha sade olduğunu düşündüm, bunu son eserinde cümleleri yarıda keserek kurduğu üslûbunu düşünerek söylüyorum. Keder Atlısı'nda da aynen Baykuş Virane Sever'de olduğu gibi hikâyelerin birbirinin devamı olup olmadığı tam anlaşılmıyor. Daha doğrusu bunu benim takip edemediğimi söylemem gerek. Okuduğum şeyin bana lezzet verdiğini, okumaktan keyif aldığımı, bunun bana estetik geldiğini görüyor, anlıyor; ama imgeleri takip edip yazarın gerçekte ne'den bahsettiğini, kurduğu dünyada neyin ne olduğunu anlayamıyorum; yalnızca ormanın, ağaçların, hayvanların ve iç seslerin iç içe girdiği, birbirini örttüğü bir dünya burası; isimler, varlıklar bazen kendileriler, bazense kendileri olmayan ve bence yazarın bildiği şeylere işaret ediyorlar. Muhakkak ki Faruk Duman'ın eserleri birden fazla okunmayı hak ediyor. Acaba yazarlar böylesine sislerin arasına karışmış, imgelerin büyüyüp büyüyüp herşeyi kapladığı eserlerinde bizlerden bu imgeleri açıklığa kavuşturmamızı mı istiyor, yoksa anlayamasak bile bu akışın keyfini alıp olabildiğince dahil olabilmemizi mi? Yoksa kendimizce anlamlar, dünyalar mı yaratabilelim istiyorlar?

Faruk Duman'ın hikâyeleri bana bunları düşündürdü işte. Diğer kitaplarını, yavaş yavaş, belki daha dikkatle, zaman içerisinde okumayı düşünüyorum.
Okuduğum ikinci kitabıyla birlikte yazarla biraz daha tanıştım, kaynaştım sanki. Çok zor olmadı bu kaynaşma. Benim gibi doğa, ağaç, çiçek, böcek, kuş âşığı biri için; hikâyelerinde okurlarını ormana, dağa, doğaya yolculuğa çıkaran bir yazar vardı çünkü karşımda.

Sanki rüyadaydım öykülerin birçoğunda. O; rüyaların her şeyi mümkün kılan sınırsızlığı vardı. Bu kitapla ilgili istesem de içeriğe dair bilgi (spoiler) veremem. Hani bir rüya görürsünüz; dağlar, ormanlar, denizlerde maceradan maceraya koşarsınız. Sorsalar, “Ne gördün rüyanda?’’ diye, söyleyecek bir şey bulamazsınız. Duman’ın öyküleri de öyle biraz.

Bir araya gelmiş öykülerle ortak bir geçmişe, hatıralarla, düşlerle bir yolculuk sanki. Bu yolculukta yazar, kendi hayallerinin içinde sizin de hayal kurarak yol almanızı istiyor. Oyunlara başvuruyor. Okuyanın hayallerine bırakıyor öykülerinin sınırını. Kendinizi kaptırmış giderken birden. Evet, aynen böyle yapıyor.:) Şaşkınlıkla ne olduğunu anlamaya çalışıp baştan okuyorsunuz cümleyi, paragrafı; ne demek istemiş yazar, diye. Sonra alışıyorsunuz buna da, artık hiç duraklamıyorsunuz, yazarın sizi getirip bıraktığı o yerde. Gülümsüyorsunuz artık yarım bırakılmış o cümlelerde.

“Canlılar kaça ayrılır?’’ diye sorsalar; çoğumuz “bitkiler, hayvanlar, insanlar’’ deriz. Hah işte o, öyle değilmiş. Bu kitapla birlikte kışın, soğuğun, karın, havanın, taşın, kuru ağaç dalının, sandığın en çok da sobanın bir canlı olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz.

Farklı bir üslûpla yazılmış olmasını çok sevdim kitabın; diğer kitapları da böyle midir çok merak ediyorum ve sabırsızlanıyorum okumak için. Saramago, Oğuz Atay gibi imlâda oyunlara başvurmasıyla kendine has bir yazar kimliği oluşturmuş Duman. Sanki okuyucuyla oyun oynamış, eğlenmiş, eğlendirmiş. Vermek istediği duyguyu, hikâyeyi asla direkt ve net bir şekilde anlatmamış; ki ben bunu çok severim. Böylece kitabı yeniden ve farklı hislerle okunmasını mümkün kılmış.
Faruk Duman’in okuduğum kitapları içinde en yalın, en anlasilabilir kitabıydı ki diğerlerine göre daha az konsantrasyonla bile okumak mümkündü. Masalimsi bir anlatım, gizem, heyecan, doğa ve hayvanlar. Hayvanlara takılan isimler ilginçti; kartala verilen timsah ismi gibi. Hayvanların sadakati at ve köpekle çok güzel anlatılmıştı ki finalde köpeğin ağzındaki alabalık on numara bir bağlantıydi. Yağmuru o kadar güzel anlattiki ilk yağmurda iliklerime kadar ıslanmayı kafama koydum. İki veya üç defa çok ince bir şekilde erkeğin kafasinda yer tutan o libidodan gelen tetikleyici düşünceleri hiç olmayacak anda başkarakter üzerinden okuyucuya yansıtması da hoşuma gitti. Kitabın son otuz sayfasını misafir olduğum kardeşimin evinde gece 04 de uyanarak balkonda okudum ki ilginç olan bir şey, evlerinin karsisinda mevcut olan parkta üç tane köpek şımara şımara oyun oynuyordu. Köpekler için gece müziği adlı kitabı okurken böyle tuhaf bir saatte kitap elimde karşımda da üç köpek, Kara Zühre nin kitap içinde sık sık söz ettiği Hızır’ ı hatırlattı bana. Bir çok ayrıntı vardir Kitabın içinde, ben beğendim. Bir bölümde ışık evi, hoca, kapıda bekleyen yaver gibi anlatı son zamanlardaki olayları hatırlattı bana, yazarın bu manada bir göndermesi var mı bilemiyorum.
Büyük harflerle yazılan bazi karakter isimleri başkarakter ve hayvanlar bu şekilde yazılmıştı: “Avcıatmaca”, “Timsah”, “Kahve”, “Akçatopal”, “Tozşeker”... Ayrıca aşağıda Kitabın içinde yazarın büyük harfle yazdığı cümleleri de tırnak içinde paylaştım:
“Zaten her dikenin öbüründen alacağı vardır.”, “Gerçi, bir tavşan yuvasıyla aynı şeydir.”, “İnsan çok başarılı.”, “ Düşmanca davranış bile, yardımlaşma sınıfına girer.”, “İnsan, nefes alıp vermeyi öğrenmiş olsaydı, ölümsüz olurdu.”, “Kimilerine zaman, hak etmedikleri bazı büyüklükler bahşeder.”, “Zaten zaman geçirmek için yağmur birebirdir.”, “Işıma, bir kıpırdanıştır ne de olsa”, “Serinletmeyen ırmak ağlatır, unutmayın.”, “Her at bir hikaye anlatır.”, “İnsan, sesiyle ne yapacağını nasıl bilsin?”, “Kimi zaman kara deliklere seviniriz.”, “İnsanın düşünceden ici bulanır mi?”, “Bir at, kararsız olduğu için attır sonuçta.”, “Kuşlar hep korkunç muydu?”, “Köpeklerden önce sahiplerine bakmak lazım.”, “Süzülen, iplik olsun.”, “İşte zaman zaman içimize şeytan giriyor.”, “Bizimkiler her şeyi hemen unutur.”, “Kökleşmiş köpek işkence edeni sever.”, “Korktuğumuz şeye saygı duyuyoruz ama farkında değiliz.”, “İnsan kendi yüzünün ne menem bir şey olduğunu asla bilemez.”, “Dünya, bildiğimiz bir şey değildir.”, “Kimse aynı anda iki değişik duygusunun var olamayacağını düşünmesin.”, “Ölüp ölüp yeniden doğuyoruz.”
Faruk Duman'ı okumak ayrı, anlamak ayrı. Bu dilin lezzetine varmak ayrı, ama bu dille anlatılanları takip etmek ayrı, kavrayabilmek ayrı. Sırf anlatılışı güzel diye hikâyeleri sevebilmek ayrı, ama hakikaten bu hikâyeler ne anlatıyor diye sorsak, işte onu anlamak ayrı. Benim tek bildiğim, bu kitabında da gördüğüm üzere, Faruk Duman kitaplarını okumaya başladığımız bir iki sayfa olmuşken hemen kendimizi bir ormanda bulmamız: bir ormana giriyoruz ve bu ormanda herşey belirsizleşiyor, önce bize güven veren ve neyin ne olduğuna işaret eden ve kendisi olan kelimeler sonra o ormanın karmaşıklığından, ağaçların içiçe geçmişliğinden, yolların patikaların gizlenmişliğinden, dolambaçlığından bize artık işaret ettikleri şeyleri değil, sanki ne olduklarını hemen bilemeyeceğimiz, belirsiz şeyleri anlatıyorlar.. Bu yüzden hikâyeleri takip etmek zor...Keder Atlısı adlı kitabında olduğu gibi. Faruk Duman bu kitabında da dili bilinçli olarak büküyor, esnetiyor, zorluyor, cümleleri yarıda bırakarak, sonlandırmayarak üslûbunu oldukça hissettiriyor. Ne hikâyeleme tarzı ne de dili alışageldiğimiz hikâyelere benzemiyor Faruk Duman'ın; diğer kitaplarında gördüğüm üzere bu üslûbu anladığım kadarıyla bütün kitaplarında sürdürüyor. Kitabın başında annesinden dinlediği hikâyeleri kendi tarzınca bize anlatan anlatıcımız hikâyeler ilerledikçe belirsizleşen, kolay kavrayamadığımız, belki, bir ihtimal bilinç akışı tekniğine dahil edilebilecek bir biçimde bir dünyaya sokuyor bizi, işte yazarın ormanı herşeyin iç içe geçtiği, ışık ve karanlığın birbirini sarmaladığı bu dil ve hikâyeler ormanı.
Artık Faruk Duman okumaktan başım dönüyor. Okumak ayrı, aldığım lezzetin içinde dönüp duruyorum, anlama çabasını bir kenara da bıraktım; o anlatıyor, ben okuyorum. Bu sefer ormanda değiliz, oysa yazarın en temel mekânıydı orman- tabii bu kitap yazarın ilk romanı: burada bütün anlamların, bütün varoluşun mekânı deniz, biz de Osmanlı Paşası Yusuf'un anlattığı hikâyesinde onunla beraber, gemisiyle beraber Karanlıklar Denizini bulmaya gidiyoruz, çünkü biz bir rüyanın peşindeyiz, çünkü Yusuf Paşa kimi zaman farkında olarak, kimi zaman bilmeden ve sayıklayarak bizi kendi tarihinde, kendi bilincinde dolaştırıyor, parçaları tam birleştiremeden yolculuğumuzu sürdürüp nihayete varıyoruz. Hikâye bir Faruk Duman hikâyesi ya da romanından beklenebileceği üzere ilk okumada çok da rahat anlaşılabilecek gibi değil, çünkü bütün eserlerinde gerçek mekânı ne orman ne de deniz yazarın, kıvrılan bükülen, esneyen gerginleşen, ifşa edip açıklayan ya da saklayan gizleyen dil onun hakiki mekânı ve biz bu dilin içerisinde döndürülüyoruz, şekilden şekilde sokuluyoruz, kimi zaman kavrayabiliyor ve hâkim oluyor, kimi zaman dağılıyor ve pes ediyoruz. Anlamanın kendisi Faruk Duman metinlerinde muhakkak ana meselelerden birisi; dil anlamamızı sağlıyor mu, olanı anlamamıza yeterli oluyor mu, yoksa dil bir orman mı, orman ve bu eserinde denizler ya da kayıp denizler dilin kendisi mi, orada herşey hem kendisi hem de işaret ettiği şeyler mi?

Pîrî, kesinlikle, her Faruk Duman eseri gibi, birden fazla okunmayı hak eden bir eser. Ne anlattığını birebir, anlatıcının zihni kadar net ve kesin anlamasak bile, anlatılış biçiminin verdiği haz ve tat kesinlikle kalburüstü. Yazarın son 100 yılın en iyi 40 yazarı arasında gösterilmesinin asla rastgele bir seçim olmadığını kanıtlayan gözümüzü alan bir elmas parçası gibi, pırıl pırıl parıldayan bir dil coşkusu; esnek, kıvrak, kıpır kıpır bir dil okyanusu, bir dil denizi.

Herkese ama herkese Pîrî'yi öneriyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Faruk Duman
Unvan:
Türk Öykü ve Roman Yazarı
Doğum:
Ardahan, 1974
Ankara Dil ve Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümünden mezun oldu. Öyküleri, 1991 yılından beri Yazıt, Damar, Papirüs ve Adam Öykü gibi dergilerde yayınlandı. 1996 yılında Çankaya Belediyesi'nin Öykü-Şiir Yarışması'nda Çocuk Öyküleri dalında ikincilik aldı. Bu öyküleri daha sonra Mızıkçı Mızıka adıyla yayınlandı. İlk öykü kitabı Seslerde Başka Sesler 1997 yılında yayınlandı. 1998'de Orhan Kemal ödülleri öykü dalında ikincilik ödülü kazandı. 2000'de Sait Faik Hikâye Armağanı, 2004'de Haldun Taner Öykü Ödülü, 2010'da Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazandı.



Öykü


Kedi'çin Masallar, Notos Kitap (2010)
Sencer ile Yusufçuk, Can Yayınları (2009)
Keder Atlısı, Can Yayınları (2004)
Pîrî, Can Yayınları (2003)
Nar Kitabı, Can Yayınları (2001)
Av Dönüşleri, Can Yayınları (1999)
Seslerde Başka Sesler, Can Yayınları (1997)


Roman


Köpekler İçin Gece Müziği, Can Yayınları (2014)
Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur, Can Yayınları (2012)
İncir Tarihi, Can Yayınları, (2010)
Kırk, Can Yayınları, (2006)


Deneme


Adasız Deniz, Can Yayınları (2010)


Çocuk Kitabı


Cüce Prens, Can Çocuk Yayınları (2011)
Jüpiter'in Eteği, Can Çocuk Yayınları (2009)
Gagalar, Patiler ve Başka Güzel Şeyler, Can Çocuk Yayınları (2009)

Yazar istatistikleri

  • 16 okur beğendi.
  • 184 okur okudu.
  • 6 okur okuyor.
  • 277 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.