Feride Çiçekoğlu

Feride Çiçekoğlu

Yazar
9.0/10
390 Kişi
·
1.190
Okunma
·
49
Beğeni
·
3.071
Gösterim
Adı:
Feride Çiçekoğlu
Unvan:
Yazar, Mimar, Senarist
Doğum:
Ankara, 1951
Feride Çiçekoğlu, 1951 yılında Ankara'da doğdu. Maarif Koleji ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde okudu. Mimar olarak Fullbright bursu ile, Pennsylvania Üniversitesi'nde doktora tezini yazdı. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak görev yapan Çiçekoğlu, 12 Eylül askeri darbesinin ardından dört yıl cezaevinde kaldı. Cezaevinde tanıdığı bir çocuğun yaşamını anlattığı ilk kitabı (Uçurtmayı Vurmasınlar), filme alındı. Filmin çok beğenilmesi yeni kitapları yazmasına ve yeni filmlerin yolunu açtı. 1990 yılında senaryosunu yazdığı "Reise der Hoffnung (Umuda Yolculuk) filmi en iyi yabancı film dalında Oscar ödülüne layık görüldü.
Sen Filiz'i tanımazsın. (...) Kitap okuduğu için getirmişler. Hani kitap okumak güzeldi. Ben buradan çıkınca kitap okursam beni yine getirirler mi?
"Sen niye buradasın?" diye sordum Nevin'e.
O da halkını sevdiği için buradaymış. Ben büyüyünce halkımı hiç sevmeyeceğim. Halkını sevenler hep kafese giriyor.
"Kabahat senin demeye de dilim varmıyor canım anacığım ama, bunca haksızlığa uğradığımız bu yüzdendir. Biz birlik olmadıkça bize daha çok şey ederler."
Gardiyanlar avlu merdivenlerini çıkıp idareye giden dış kapıyı da kapatırlar. Akşamı götürürler anahtarlarıyla birlikte. Yıldızları da...
Yine akşam oldu işte. Hiç sevmiyorum akşamları. Gün batarken sayıyorlar bizi. İçeri sokuyorlar sonra. Kapıyı da kilitliyorlar üzerimizden. Koğuştan avluya açılan demir kapıda minicik bir mektup deliği var. En son Safinaz'la ben kalırız o deliğin başında. Boşalan avluya bakarız bir süre. Gardiyanlar avlu merdivenlerini çıkıp idareye giden dış kapıyı da kapatırlar. Akşamı götürürler anahtarlarıyla birlikte. Yıldızları da...
Neden "gardiyan ana" diyorlar ona İnci?
Annem bile öyle diyor. O herkesin anası mı? Ama bizi içeri kilitliyor. Anneler çocuklarını kilitler mi?
108 syf.
HAPİSHANE BENİM İKİNCİ DOKTORAM

https://www.youtube.com/...mMSwgG4UOWo&t=2s

Gorki 'Benim Üniversitelerim' kitabında hapishaneleri üniversite olarak görmektedir.

Bu sözün sahibi Feride Çiçekoğlu! 12 Eylül sonrasında 'Komünizm propagandası' yaptığı iddiasıyla tutuklanıp Ulucanlar Cezaevi'nin Kadınlar Koğuşu'nda yatmış. Orada kaldığı 2 yılda şahit olduğu olayları derlemiş, düzenlemiş önce filminin senaryosunu yazmış sonra da işbu kitabı yazmıştır. Film ile kitap arasında bir kaç farklılıklar bulunuyor. Ulucanlar Cezaevi'nin müzesine gittiğimde duvarda yer alan resimde Feride Çiçekoğlu'nun kucağında bir çocuk oturuyor. Çocuğun kitapta anlatılan Barış olduğunu düşünmekteyim. Yaşanan olayların gerçekçiliği ise esere ayrı bir anlam katıyor. Bir mimar olarak Amerika'da yüksek tahsil gören Çiçekoğlu, yurtdışında yakaladığı özgür ortamı ülkemizde bulmaya çalışırken kendini kodeste buluyor. Fikirlerin aydınlığa coşkuyla salındığı bir noktada bir çok karanlık tepişir kaderimizde. Eller pankartta, diller sloganlarda, fikirler davandadır ancak TCK'nun 141 ve 142'inci maddeleri vardır bilhassa 141/5'ten tutuklanırdınız yani komünizm propagandası yapsanız da yapmasanız da tutuklanırdınız.

-ULUCANLAR CEZAEVİ-
1925 yılında kodes hayatına başlayan Ulucanlar Cezaevi, işkencelerle, idamlarla, zulümlerle nam salmış bir hapishanedir. Pek değerli varlığını 2006 yılına kadar sürdürmüştür. Yakın zamanda ziyaret ettiğimde içimde oluşan hisleri size nasıl aktarayım bilmiyorum. Kimlerin buradan yolu geçmemiş ki? Bir kaç ismi saymak gerekirse: Nazım Hikmet Ran, Necip Fazıl Kısakürek, Bülent Ecevit, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Kemal Tahir, Ahmed Arif, Muhsin Yazıcıoğlu, işbu kitabın yazarı Feride Çiçekoğlu, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Arslan, Yılmaz Güney herhalde saymakla bitmez. 2006 yılında kapatıldıktan sonra 3 milyon TL harcanarak müze haline getirilen Ulucanlar'da ölümü, çaresizliği, zamanın şartlarının çetinliğini hissediyorsunuz. Müzenin girişinde dış dünyadan getirdiğiniz gülücükleri içeride buhrana kaptırıyorsunuz. Bizim makus talihimiz midir bilmem? Sağ el ile sol elin bir türlü kavuşamaması. Ayrışmanın anavatanı mıdır ülkemiz? Sanırım öyle! Kesinlikle öyle!
https://hizliresim.com/3zQkZO

Müzede yukarıda bahsi geçen ünlü isimlerin ve diğer hükümlülerin eşyaları da bulunmakta. Şimdiye kadar varlığından bihaber olduğum bu müzeyi derinlemesine araştırdığımda insanlığımdan bir kez daha utandım. Henüz doğmamıştım bütün bu hadiseler yaşanmadan önce. Ancak ne önemi var. Olanlar oldu, yaşananlar yaşandı. Erdal Eren'in yaşı tutmasa da büyütülerek asıldı. Çünkü ülkemizin refaha kavuşması için gül gibi genci ipe götürmeliydik. Cellat ruhlara yakışanı yapmakta ustalık gösterdi kararları verenler, uygulayanlar. Geçmişine yabancı kalmak istemeyen her birey lütfen Ankara'ya yolu düşer ise Altındağ ilçesindeki bu müzeye uğrayın. Müzeye girer girmez Nazım Hikmet'in ve Necip Fazıl'ın hapishane günlerine ait şiirlerine rastlarsınız.

NAZIM HİKMET RAN:

Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben…
Bahtiyarım…
-------------------------
NECİP FAZIL KISAKÜREK:

Bir gün cezaevine yolunuz düşerse
tozlu duvarlara elinizi sürüp
rutubet kokusunu kokladıktan sonra
fareler ekmeğinize ortak olduğunda
özgürlüğü özlemek için;
saatiniz işlese, zaman dursa
durup düşünmek için çok az bir vaktiniz olsa
sizce özgürlük hayatınızın ne kadarı?”
------------------------------

Gelelim kitaba!
Çocuklar, masumiyetin timsalidir...
Çocuklar, özgür ruhludur...
Çocukların aklı da ruhu da salıncakta sallanır...
Öyle olmuyor ancak. Çok seviyor İnci'yi Barış. Bir gün yatağından kalktığında yabancı bir güne uyanıyor. Bir çok ablası var sevdiği, bilhassa annesi ancak İnci'yi ayrı bir seviyor. O yabancı güne uyandığında İnci'yi bulamıyor koğuşta. Soğuk olan nesneler daha bir soğuk, görünmeyen gökyüzü daha bir karanlık. Mektuplar yazıyor Barış yılmadan. Ancak yaşı itibariyle yazamadığı için hep birilerinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Geçmiyor tellerden mektuplar. Takılıyor kanunu temsil eden gözlere. İnci'ye 70-80 mektuptan sadece birkaçı ulaşıyor. Adaletsizlik almış başını yürümüş. Koğuşta da yine süregeliyor eli belinde adalet. Her gün yeni bir kurguyla dikiliyor karşılarına. Sevdiklerini acımasızca söküp alıyor küçücük yüreğinden. Adının güzelliğine istinaden haykırıyor gözleriyle dünyaya barış, barış, barış. Barışı unutmuşuz biz. Dünya denilen değirmenin çarkı çıkar ile dönüyor. En ufak mecralarda bile bu çıkarın çemberindeyiz.

Feride Çiçekoğlu'nun Ulucanlar Hapishanesi'nde yaşadıkları, Uçurtmayı Vurmasınlar filmi ve bu kitabın toplamı hüznü temsil ediyor. Çaresizliği, düş kırıklıklarını, minicik bir kalbi. Bir çırpıda bitireceğiniz bir eser. Okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

Ulucanlar Cezaevi belgeseli
https://www.youtube.com/watch?v=ONXQ08Uxfio
https://www.youtube.com/watch?v=pVAIZ-bxaSE

Uçurtmayı Vurmasınlar filmi
https://www.youtube.com/watch?v=L2FD9vOH-xo
108 syf.
Birçoğumuz Uçurtmayı Vurmasınlar eserine aşinayız. Ben filmini izlemiştim, burda kitapla ilgili alıntılarına da rastlıyordum zaman zaman. Belleğimize yer eden Barış ve onun cümleleri vardır. En sevdiğim “Bizim gündüzlerin akşamı yok senin gündüzlerin akşamı var mı İnci?”ydi. Buna kitaptaki diğer cümleleri de eklendi. Bir kısmını alıntı olarak da paylaştım. Kitabı okuma isteğim belki filmini izlediğim için pek güçlü değildi. Okumayabilirdim de. Şu anda kitabı okumakla doğru yapmışım diyorum. Çünkü kitabı filmden farklı buldum. Şöyle ki; kitap, 12 Eylül döneminde annesiyle birlikte hapishanede olan Barış’ın, o uyurken hapishanedep çıkıp giden çok sevdiği İnci’ye yazdığı mektuplardan oluşuyor. Anlatıcı Barış. Filmde ise İnci’nin Barış’la beraber olduğu sahneler var. Ayrıca Barış kitapta anlatıcı olması nedeniyle birinci plânda. Dolayısıyla kitapla filmin okuyucuya ya da izleyiciye aktarımı farklı. Bu yüzden hem kitabı okuyup hem de filmi izleyin. İkisi de etkileyici.

Kitabı okumaya başlar başlamaz soğuk taş duvarlar arasında kalan Barış’ın masum, yalın, sevgi, özlem, hüzün dolu içinizi burkan dünyasıyla tanışıyorsunuz. Ağaçların, çiçeklerin, yıldızların olmadığı, güneşin doğup batmadığı, üzerinde bir avuç gökyüzü ve bazen kuşların konduğu taş avluda volta atan kadınların arasında çocukluğunu yaşamaya çalışıyor Barış.

Babasının ziyarete gelmesini, İnci’nin yazdığı mektupların eline geçmesini istiyor. Özlemleri, istekleri demir kapılara takılıp kalıyor Barış’ın. Çünkü hapishane yönetimi sakıncalı bulduğu mektupların sahiplerine ulaşmasını engelliyor.
Memurluktan gelen Selma Abla Barış için demir kapılara takılmayacak türden “Aziz ve değerli büyüğüm İnci”yle başlayıp “Hürmetkârın Barış” diye biten bir mektup yazar bu mektubu İnci alır. Ancak Barış bu mektupta yazılanları anlamamıştır.

“Belki de yalnızca benim anlamadığım mektuplar geçiyordur demir kapıları…” S. 48

Büyüklerin dünyasında tanık olduğu olayları anlamakta zorlanır Barış. Kitap okumak, düşünmek, paylaşmak, sevmek… Ne çok kafa karıştıran şeylerdir. Kitap okursan, düşünürsen, paylaşırsan, halkını seversen kafestesin. Hem büyük hem küçüksün. Uçurtmaların ne zararı vardır? Müdür neden onu vurmak istiyor? İnci’ye sorulan soruların yanıtlarını düşündüm, bazılarını bulamadım.

Barış’ın cümleleri bir dönem ülkemizde yaşananların /yaşanmakta olanların en yalın şekliyle ifadesidir.

Barış umutla kuşların kanadında çayırlara gitmeyi sadece Feride Çiçekoğlu’na öğretmedi. Onun masum, kirlenmemiş, aydınlık, sevgi dolu yüreğini duyumsadım. Bir avuç gökyüzünde uçurtma olmuş yürekleri…

"O uçurtmaları vurmasınlar İnci…" s. 98

https://www.youtube.com/watch?v=P0ca9ekSW3Y

Feride Çiçekoğlu’na, Barış’a sevgiler…
108 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Kitabı fakültede okudum. Ağlamamak için çok sıktım kendimi ama sanırım duygularım egomdan daha ağır basmış olacak ki dayanamadım. Kitabın kahramanı, cezaevinde annesinin suçundan dolayı yatan Barış' ın mektupları, içsel konuşmalar şeklinde yazılmış. Bu içsel konuşmalarda ve aldığım eğitim bilimleri derslerinden çıkardığım sonuç ile anlaşılıyor ki, çocuklar yalanı, küfrü, kötü davranmayı, insanı veya bir canlıyı öldürmeyi biz büyüklerden öğreniyor. Çocukların masumiyetini kirleten bizleriz. Büyük olurken küçülen davranışlarımız sonucunda küçük olan masumları büyütüyoruz. Sanırım büyümek kötü bir şey. Kitapsız, okulsuz, eğitimsiz, sorgulamadan büyümek kötü birşey.

Büyürken küçük kalmak için ne yapmalı insan?

Keyifli okumalar~ Kesinlikle tavsiye ediyorum...
108 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Burnun büyüdü mü İnci? Hani Pinokyo’nunki gibi… Sen anlatmıştın, Pinokyo diye bir kukla varmış. Yalan söyleyince burnu uzuyormuş. Yalan söylersen seninde burnun büyür demiştin bana. Sen de yalan söyledin. ‘‘Seni bırakıp gitmem, gidersem seni de götürmeye çalışırım.’’ Hatırlıyor musun, böyle söz vermiştin. Ama ‘Hoşçakal,’ bile demeden gitmişsin. Ben uyurken.’’
.
Bizim göğümüzün yalnızca gündüzü var. Senin göğünde akşam oluyor mu İnci?
.
Barış‘ı tanıdığım yerde ne çiçekler vardı, ne de başı bulutlarda bir çınar… Taş avluya yalnızca kuşlar konardı bazen. 
Adının anlamı dünyayı kucaklasa, taşta büyümezdi barış…
.
108 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Tadı buruk, yürek burkan bir hikaye. 5-6 yıl evvel filmini izlemiştim, ben hariç izleyenlerin çoğu ağlamıştı.

Annesinin suçu yüzünden onunla birlikte hapishanede kalmak zorunda olan küçük Barış'ın çok sevdiği tahliye olduğunu düşünmek istediğim İnci'ye yazdığı mektuplardan oluşuyor. Bir çocuk gözünden temiz duygularla hapishane hayatı ve gerçek dünyanın ne demek olduğunu kavrayamamış, bazı gördüğü normal şeylere bile büyük bir istekle hasret duyması.

Mektuplarda çekilen çileler, yapılan hataların İnci'ye bunların sebebini merak eder tarzda sorduğu sorular insanın kalbini sızlatıyor. Günümüz şartlarında da Barış gibi yüzlerce çocuk olduğunu haberlerden zaman zaman öğreniyoruz. Kim bilir ne sıkıntılar, buhranlar yaşıyorlar. Allah kimseyi 4 duvar arasına koymasın diyerek tavsiye edebileceğim bir kitap diyorum. Herkese iyi okumalar.
108 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Tek kelime ile bayıldım.
Elime aldım, okudum ve bitti. Annesi ile birlikte cezaevinde yaşayan bir çocuğun ona ablalık eden ve bir süre sonra cezaevinden çıkan İnci ablasına yazdığı mektuplardan oluşuyor. Okumanın, düşünmenin, şiir yazmanın suç olduğu bir dönemde yaşayan Barış'ın masum ama çarpıcı soruları yer yer güldürüyor insanı. Düşünmeye itiyor sizleri. Filmini de izlemiş biri olarak kitabı da şahane buldum.
108 syf.
·2 günde·10/10
Kitapçıya gittim ve aklımda olan alacağım kitapları aldım. Diğer kitapları incelerken gördüm, kitabın isimi yabancı değildi, çok sevdiğim bir grubun şarkısının adıydı. Kitabın arkasını okudum etkilemesi için o kadarcık yazı bile yetti. Hep merak etmişimdir şarkının son kısmında küçük bir erkek çocuğunun sesi "Niye uçmuyor İnci ? " der ona karşılık yorgun, soluk benizli bir ses "uçar bir gün." diye yanıt verir. kitabın arkasında İnci ismini görünce çok sevindim demek ki şarkıyla bir bağlantısı var dedim içimden. Kitabı aldım, çok değil bir bir buçuk hafta bekledi elimde. Okumam gereken kitapları bitirdim ve iki gün önce başladım, belki de bir...

Şarkıda şunu söylüyordu " Ölüm toplasada çiçeleri çiçekte tohum biter mi ?" . Bitmezdi, bitmiyordu ve bitmeyecekti. Her zaman hak, adalet için konuşan birileri olacaktı ne pahasına olursa olsun...

Kitaba döndüğümüz zaman sıcacık, içten, yalın bir dil karşılıyor okuyucuyu. Basit ve derin anlamlar saklayan cümleler... 12 Eylül olaylarından sonra uçan kuşa kelepçe takıp içeri alan insanımız, daha annesinin karnındayken takıyor ona kelepçeyi ve soğuk, karanlık, sert duvarlar arasında doğuyor Barış. Kitapta geçen iki koğuş var ve birinde fikir suçundan içeri alınanlar var ve onun İncisi de orada yatıyor. Doğduğundan beri ona baktığını düşündüğüm iyiyi kötüyü öğreten bir abla. Bir gün Barış uyurken gidiyor ve Barışın ona attığı fakat bir türlü kalın duvarlardan çıkamayan mektuplardan oluşuyor kitap. ( Çok hoşuma giden bölümlerden biri Barış sürekli İnciye mektuplar yazarken İnciden yanıt gelmez ve Barış oradakilere sorar onun yazdığı mektupların gitmeyeceğini mektuplarında sakıncalı şeyler olduğunu söylerler daha sonra oradaki büyüklerinden biri Barış için bir mektup yazar ve yollar mektup inciye ulaşır fakat Barış mektupta yazanları anlayamamıştır. Serzenişini “Belki de yalnızca benim anlamadığım mektuplar geçiyordur demir kapıları…” (s. 48) cümlesi ile ifade eder... ) Hayatınızda okuyacağınız en tatlı en saf duygularla yazılmış mektuplar olaması muhtemeldir efendim. İlk defa okuyuşumdu kitabı fakat son olmayacak buna eminim :) Tavsiyemdir. Okuyun, okutun.


Keyifli okumalar :)))
108 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Ah be Barış, dokundu mektupların. Üzdü soruların. Öyle de temiz ve koca bir yüreğin var ki yaşından, bedeninden büyük. Seneler önce senden biraz büyükken izlemiştim de seni ben de anlayamamıştım seni, soruların, sözlerin bana yaşıtına değil büyüklereydi, bir şeyler anlamsız, mantıksız geliyordu çünkü; ama o duygusallığı, hüznü ve son sahnenin büyüsünü almıştım. Seneler sonra kitap ise daha da bir dokundu, daha da bir üzdü. Tabii filmin de filmin müziklerinin de etkisi var. Mektuplarda Barış sordukça filmdeki Barış’ın sesi kulaklarımdaydı, cezaevinin atmosferi kitabın cümlelerindeydi. Fazla betimleme yok kitabın içinde hatta hiç yok da diyebilirim ama Feride Çiçekoğlu betimlemeye başvurmadan, sadece diyalog ve olayı anlatarak vermek istediğini fazlasıyla vermiş, hem okunması daha kolay bir kitap olmuş hem de vermek istediği duyguyu fazlasıyla vermiş, vermenin de ötesinde yaşatmış.

Barış’ın ise tüm duygularını, bilmezliklerini anlamak ise kitabın verdiği hüznün baş etkeni. Aklı ermiyordu çünkü mahpusluğa, gardiyana anahtarlı amca demesi, göğünü sadece güneşten ibaret olarak bilmesi veya görmesi, gardiyan anaya kendilerini içeriye kilitliyor diye ana sözünü yakıştıramayıp anahtarlı teyze demesi, soruların cevapsız kalıp sadece yüreğimize dokunması ise insanlığın bir ayıbı ve haksızlığı. Barış’ın her bir sorusu, her bir cümlesi aslında büyük Türkiye devletinin bir ayıbı. Zaten adının anlamı dünyayı kucaklasa, taşta büyümezdi Barış.
Düşünün ki bir çocuğun mektubu bile, onun sorduğu sorular bile kimileri tarafından zararlı görülsün. Mektuptan ve sözlerinden korkulsun. Korkulmanın yanında da sorulara cevaplar verilemesin, anlamasın anlamayamasın biz büyükleri çocuklar. Küçük Prens’in dediği gibi biz büyükler gerçekten çok tuhaf oluyoruz. Haklı olarak çocuklar tarafından anlaşılamıyoruz. Küçük Prens gibi Barış da anlayamıyor bizleri, biz Barış’ı anlıyoruz ama mantıklı cevaplar veremiyoruz. Mantıklı cevap versek de sebebi mantıklı olamıyor. Bu mantıksızlığın iyi bir tarafı varsa onun da bizlerin çok güzel kitaplar okumamıza, güzel türküler şarkılar dinlememize ve sağlam filmler izlememize vesile olmasıdır. Bilmiyorum, yanlış mı düşünüyorum bu siyasi olaylar, cuntalar olmasa edebiyat bu kadar güzel olur muydu, bazı filmler bu kadar derinden etkileyebilir miydi, bazı canlar yanmasa, insanların yüreğine o acılar düşmese, birileri birilerine haksızlıklar yapmasa ben bu kitabı okuyup Barış’ı, İnci’yi ve Feride Çiçekoğlu’nu tanıyabilir miydim? Güçlü olan kurduğu düzen ile güçsüzü ezmese İnce Memed’i tanıyabilir miydim?

2018 yılında verilen resmi rakamlara göre 668 bebek cezaevinde anneleriyle beraber yaşamaya çalışıyor. Yeni Türkiye’nin cezaevlerinde bu sayı hiçbir şekilde hafife alınamayacak bir sayı, yanlış anlaşılmasın 1 tane bile olmamalı ama üç haneli rakamlarda ise sorun bayağı bir büyük. 0 – 6 yaş arasında çocuğu olan anneler denetimli serbestlik hakkından faydalanabilirken maalesef siyasi suçlular için bu madde geçerli olmuyor. Siyasi suçluların çoğu da 15 Temmuz sonrası içeri alınan öğretmenler vs. Bu sayının ortalama %25’lik kısmını da maalesef 1 yaşın altındaki çocuklar oluşturuyor. Bu sayıların yanında da maalesef olan düşük sayısı ve erken doğum (ölüm) için değil resmi rakam ortalama bir rakam da verilemiyor. Ve bilmiyorum kaç tanesi dışarıda uçurtmayı görebiliyor veya kaç tanesinin yakın zamanda başının üstünde yıldız olacak.

https://www.youtube.com/watch?v=eglGN7W4ukU

https://www.youtube.com/watch?v=68ZeEuU29f4
108 syf.
·Beğendi·10/10
uçurtmayı vurmasınlar 12 eylül faşizmi ile birlikte zindanlarda tutsak edilen bu ülkenin en güzel insanlarından bir küçük demetinin dramını çektiklerini anlatır sadece anlatılan bu dramda değildir bir maphus ta toplanan çok farklı insan türlerinin hayata nasıl baktıklarını kendi dışındaki olaylar karşısında duyarsızlıklarını yada ne kadar duyarlı olduklarını anlatır bunların yanı sıra faşizmin ülkemizin dört bir yanından zindanlara kadar nasıl acımasız oldugunu anlatan güzel bir kitap ..
108 syf.
·1 günde·Puan vermedi
“Adının anlamı dünyayı kucaklasa taşta büyümezdi Barış. “

Uçurtmayı Vurmasınlar filmini birçok kez izlediğim halde aslında bir kitap olduğunu bilmiyordum. Çoğumuz filmine denk gelmişizdir. Kitabıyla da tesadüf eseri karşılaştım ve aldım. İyi ki de almışım.

Kitap biraz önce bitti ama bendeki yankısı ne zaman biter meçhul. Belki barış sözcükten öte bir anlam kazandığında tam olarak kapayabilirim bu kitabı, “Adının anlamı dünyayı kapladığında”.

Barış’ın annesinin suçu yüzünden hapiste kaldığı zamanlarda tanıştığı, çok sevdiği İnci’nin hapisten ayrılmasından sonra, İnci’ye yazdığı mektuplardan oluşuyor kitap. Çoğu demir kapıları aşamasada Barış bir sürü mektup yazıyor İnci’ye. Bir çok şey anlatıyor bir çok soru soruyor. Bu soruları soran nice küçük çocuk vardır şimdi dört duvarın arasında. Uçurtma uçuramayan, güneşin batışını bilmeyen, denizi görmeyen, parka gidemeyen...

Şimdi Barış’ı, tüm çocukları, “fikir suçundan” içeride olan insanları düşünüyorum, yakın zamanda “Çocuklar öldürülmesin.” dediği için 6 aylık bebeğiyle içeri alınan Ayşe Öğretmeni.

Barış ve tüm çocuklar mutlu bir geleceğe sahip olsunlar diye, çözmemiz gereken büyük sorunların çözülmesi, eğitilmesi gereken büyüklerin eğitilmesi, kitaplardan ve onların getirilerinden, insanların bilinçlenmesinden korkmayan insanların çoğalması ve gerçek manasıyla işleyen bir adalet sistemi umuduyla diyerek bitiriyorum incelememi.

Kitabını okumanızı, filmi izlemenizi tavsiye ederim.

https://youtu.be/U30YxoJL_h4

Yazarın biyografisi

Adı:
Feride Çiçekoğlu
Unvan:
Yazar, Mimar, Senarist
Doğum:
Ankara, 1951
Feride Çiçekoğlu, 1951 yılında Ankara'da doğdu. Maarif Koleji ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde okudu. Mimar olarak Fullbright bursu ile, Pennsylvania Üniversitesi'nde doktora tezini yazdı. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak görev yapan Çiçekoğlu, 12 Eylül askeri darbesinin ardından dört yıl cezaevinde kaldı. Cezaevinde tanıdığı bir çocuğun yaşamını anlattığı ilk kitabı (Uçurtmayı Vurmasınlar), filme alındı. Filmin çok beğenilmesi yeni kitapları yazmasına ve yeni filmlerin yolunu açtı. 1990 yılında senaryosunu yazdığı "Reise der Hoffnung (Umuda Yolculuk) filmi en iyi yabancı film dalında Oscar ödülüne layık görüldü.

Yazar istatistikleri

  • 49 okur beğendi.
  • 1.190 okur okudu.
  • 9 okur okuyor.
  • 721 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları