Ferit Edgü

Ferit Edgü

8.7/10
722 Kişi
·
1.944
Okunma
·
271
Beğeni
·
8.942
Gösterim
Adı:
Ferit Edgü
Unvan:
Türk Öykücü, Şair, Romancı, Deneme Yazarı
Doğum:
İstanbul, 1936
İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nde başladığı eğitimini Paris'te sürdürdü (1959- 1964). Acedemie du Feu'de seramik öğrenimi gördü. Sorbonne'da felsefe, Louvre'da sanat tarihi kurslarına katıldı.

Yedek subay öğretmen olarak Hakkari ve Beypazarı'nda askerlikten sonra (1967), bir yıl daha Paris'te kalıp İstanbul'a yerleşti (1968). Man Ajans'ta reklam yazarlığı yaptı. Buradan ayrılıp kendi reklam şirketini kurdu.

Öykü yazarlığının yanı sıra, resim eleştirileri ve denemeleriyle ün yaptı. 1977 'den beri Ada Yayınları'nı yönetiyor. Kaynak dergisinde edebiyata adım attı. 1952-1953 yıllarında şiirler yazdı. Ama ilk öyküsü ocak 1954'te Yeni Ufuklar dergisinde çıktı . Aynı yıllarda Şairler Yaprağı (1954), Mavi'de de şiirleri yayımlandı (1954). Daha sonraları Yeni Ufuklar, Vatan Sanat Eki, Mavi, Pazar Postası, Dost'taki öyküleriyle (1954-1959); Ataç, Yeni Dergi, Eylem, Papirüs, Ant, Soyut, Milliyet Sanat, Hürriyet Gösteri dergilerindeki deneme ve incelemeleriyle tanındı.

Bir Gemide kitabıyla 1979 Sait Faik Hikaye Armağanı, Ders Notları'yla 1979 TDK Deneme Ödülü, Eylül'ün Gölgesinde Bir Yazdı adlı??seriyle Sedat Simavi 1988 Edebiya Ödülü'nü aldı. Ayrıca O adlı romanı Hakkari'de Bir Mevsim adıyla ve Onat Kutlar'ın senaryosuyla sinemaya uyarlandı. 33. Berlin Film Festivali'nde (1983) ve 2. Akdeniz Kültürleri Film Festivali'nde ödüller aldı (1984).

Ferit Edgü Eserleri

Roman

Kimse (1976)
O/Hakkari'de Bir Mevsim (1977)
Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı (1988)
Öykü
Kaçkınlar (1959)
Bozgun (1962)
Av (1968)
Bir Gemide (1978)
Çığlık (1982)
Binbir Hece (1991)
Doğu Öyküleri (1995)
İşte Deniz, Maria (1999)
Do Sesi (2002)
Avara Kasnak (2005)
Nijinski Öyküleri (2007)

Senaryo

Hakkâri'de Bir Mevsim (O adlı romanından senaryo, Onat Kutlar ile birlikte)
Deneme
Tüm Ders Notları (1978)
Yazmak Eylemi (1980)
Şimdi Saat Kaç? (1986)
Yeni Ders Notları (1991)
Seyir Sözcükleri (1996)
Devam (2001)
Sözlü/ Yazılı (2003)
İnsanlık Halleri (2003)

Şiir

Ah Minel Aşk (1978)
Dağ Şiirleri (1999)

Anı

Görsel Yolculuklar (2003)
Biyografi
Abidin (2003)
Avni Arbaş (2001)
Osman Hamdi-Bilinmeyen Resimleri (1986)
Çocuk Kitabı
Doğa Dostları (2004)

Çeviri

Düşüş (Albert Camus, 1961),
Godot'yu Beklerken (Samuel Beckett, 1963),
Bugünün Dünyasında Felsefe (Jean Wahl, 1965), A
Aydınlar ve Toplum, (Antonio Gramsci, V. Günyol , B. Onaran'la, 1967),
Amerika: Şiirler (Allen Ginsberg, Lawrence Ferlinghetti, 1976).

Monografi

Bunların dışında Abidin Dino, Yüksel Arslan, Van Gogh, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Eyüboğlu, Füreya, Aliye Berger, Ergin İnan, Fikret Mualla, Avni Arbaş üzerine yayımlanmış monografileri var.

Ödülleri

Sait Faik Hikâye Armağanı 1979 (Bir Gemide)
Türk Dil Kurumu Deneme Ödülü 1979 (Tüm Ders Notları)
Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü 1988 (Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı)
Soru: Kaç türlü yolculuk vardır?
Cevap: Kaç yolcu varsa o kadar.
Ferit Edgü
Sayfa 36 - SEL Yayıncılık
Hoca, benim kardeş hasta, diyor.
Nesi var? diyorum.
Ateşi var çok, diyor. Ölecek.
İlaç vereyim mi? diyorum.
Hayır, portakal ver, diyor.
Portakal yememiştir hiç.
''Elimi tut. Bırakma.
Yalnızlık. Ölümün ikizi.
Hayır. Hiç de değil. Yaşamın.
Kurcalama.
Daha okunacak kitaplar var...''
Ölme isteğim yok. Yaşama isteğim olmadığı gibi.
Ferit Edgü
Sayfa 68 - Tezer Özlü
Bu hafif depresyon halini sevmiyorum diyemem, zevk verici, keyif verici bir hastalık bu.
Ferit Edgü
Sayfa 27 - Tezer Özlü
Sonra çocuklar var.
Sonra özelllikle çocuklar var.
Ne iyi ki çocuklar var.
Ferit Edgü
Sayfa 120 - Sel Yayıncılık
Biz bu dünyanın insanları değil miyiz? diye sordu.
Başını bir taş duvara dayadı.
Değil miyiz?
Ferit Edgü
Sayfa 76 - Sel Yayıncılık
''Sen, benden
Ben, senden olduğum halde,
garip, yüzyıllar boyu hiç öğrenememişiz birbirimizin dilini.''
Anadolu Öğretmen Lisesi mezunuyum. ÖSS adlı sınavda puanım yüksek gelmeseydi, büyük ihtimalle de öğretmen olacaktım. Aslında karakterime ve hayata bakış tarzıma oldukça uygun bir meslekti öğretmenlik. Her şeyden önce kutsal meslektir. Toplum önderi olarak görürler bizde öğretmenleri. Çünkü öğretmen dediğin hem doktordur, hem avukattır hem de mühendistir. Hele ki köylerde öğretmenlik yapanlar, başbakandan da üstün bir konumdadır. Ekmeği, yağı, sütü köylü tarafından karşılıksızca verilir. Yeter ki bir kelime öğretsin, köylü her şeyini vermeye razıdır ona. Böylesine saygıdeğer bir meslektir öğretmenlik...

Hakkari'nin bir köyünde öğretmenlik yapan bir adamın yaşadıklarını anlatıyor kitap. Hem de yalnızca bir mevsimde yaşadıklarını. O mevsim de kış mevsimi... Hakkari'de veya doğuda bir ilde kışların sert geçtiğini, bitki örtüsünün 6 ay boyunca "kar" olduğunu eminim hepiniz tahmin ediyorsunuzdur... Bu kitapla tanışmam ise, Oğuz Aktürk'ün #24769932 incelemesi ile gerçekleşti. Yazdıklarından etkilendim ve kitabı araştırdım. Nitekim bugün itibarıyla kitabı okumuş durumdayım ve Oğuz'a teşekkür ederim böyle içten bir kitapla tanışmama vesile olduğu için.

Dedim ya, öğretmen lisesi mezunuyum. Bu sebeple, çok fazla öğretmen arkadaşım var. Hem de en yakın arkadaşlarımın çoğu öğretmen. Belki hiçbiri Hakkari'de öğretmenlik yapmadı; ama tam 5 arkadaşım, tesadüf budur ki, Şırnak'ta doğu görevlerini tamamladılar. Yapmış oldukları iş gerçekten saygı duyulması gereken bir işti. Çünkü hiç kimse üniversiteden mezun olduktan sonra 4 sene boyunca Şırnak'ta veya Hakkari'de öğretmenlik yapmayı hayal etmez. Ama hiçbiri gitmem demedi. Gittiler ve görevlerini yapıp geldiler. Şimdi hepsi ülkemizin batısında, Şırnak'a veya Hakkari'ye nispeten daha kolay koşulların olduğu yerlerde görevlerini sürdürüyorlar.

Arkadaşlarım doğuda öğretmenlik yaparken zorlu koşullarla ve cehaletle büyük mücadele içine girdiklerini her seferinde anlatıyorlardı. Her seferinde de onları can kulağıyla dinledim geldiklerinde. Birçok defa okullarına yapılacak yardımlara el ayak oldum. Kütüphanelerine kitap yardımında bulundum. Hepsinin de helali hoş olsun. Bir çocuğun bile eğitimine ve hayatına katkı sağlamayı başarabildiysem ne mutlu bana. Bizim bu yaptıklarımız ve naçizane katkılarımız, inanın o öğretmenlerin verdiği emek karşısında bir hiçtir. Gerçekten de kutsal bir meslek icra ediyorlar. Elleri öpülesi insanlar... Düşünüyorum da ilkokul öğretmenim benimle bu kadar alakadar olup bana güvenmeseydi belki de şimdi daha farklı bir konumda olacaktım. Bu sebeple vefamı ona her zaman göstermeye çalışıyorum. Keşke öğretmen olsaydım diyorum şimdilerde. 18 yaşında bir insanı meslek seçmek zorunda bırakan eğitim sistemimize kırgınım...

Kitaba dönecek olursak, Hakkari'de sadece bir kış mevsiminde öğretmenlik yapan birini yaşadığı zorlukları ve Hakkari'nin, amiyane tabirle, üvey evlat oluşunu anlatıyor Ferit Edgü. Son derece çarpıcı yorumları ve betimlemeleri var. Bir öğretmen olarak köye giden isimsiz kahramanımız, köye ayak basar basmaz bir çocuğun ölümüyle karşılaşıyor. Öğretmenimizin konuştuğu dili köylüler anlamıyor, köylülerin konuştuğu dili ise öğretmenimiz anlamıyor. Zorluklar ilk dakikadan itibaren baş gösteriyor.

İkinci gününde, İçi örümcek ağlarıyla dolu, tahtasız ve sırasız bir okul teslim ediliyor öğretmenimize. Hemen kara tahtayı yapıyor çocuklarla birlikte ve sıraları bir marangoz gibi paslı çiviler yardımıyla oturulacak vaziyete getirerek dersine başlıyor. Ne zaman bir zorlukla karşılaşsa ve yardım talebinde bulunsa, yardım talepleri geri çevriliyor. "Ne yaparsınız, devletimiz her yere elini uzatamıyor," diyorlar. Yaşadığı zorluklar ve omzundaki yük her geçen gün artıyor. Biri hastalansa reçete yazması için ona geliyor köylü. Bir başkasının problemi olsa öğretmenden akıl alıyorlar. Öğretmen bilirkişisi oluyor köyün zamanla...

Bizler batıda, eğitimde fırsat ve olanak eşitliğini münazara konusu yaparken doğuda binbir türlü zorlukla eğitimde eşitsizliği yaşıyor çocuklar. "Bir tek şey istiyorum. Çaresizliği yenmek." diyor öğretmenimiz. Evet, çaresizliği yenelim. Hep birlikte yumruğumuzu vuralım doğudaki çaresizliğe. Elimizi uzatalım. Bütün çocuklarımız eşit şartlarda eğitim alsın. Liyakat usulüne uygun olarak kurumlara çalışan alalım. İbn-i Haldun'un dediği olmasın, coğrafya kaderimiz olmasın...

Çok güzel ve samimi bir dili var Edgü'nün. Okunması gereken bir eser bana göre... Kitabı okurken, keşke doğuda öğretmenlik yapan bir arkadaşımız çıkıp şu kitabı okusa da ağız tadıyla bir inceleme okusak dedim içimden. Şimdi tekrarlıyorum. Doğuda öğretmenlik yapan bir arkadaşımız çıksın ve şu güzel kitabı incelesin lütfen.
Dikkat!! Fena halde yaşanmışlık içerir :)
4 yıl önce hiç bilmediği bu yerlere gelen ve hiçbir pişmanlığı olmayan bana, beni anlatan bir kitap, Hakkari'de Bir Mevsim. zeyneb ile buralardan gitmeden okunacaklar listemizde olsa da, bir kitap buluşmasında okuruz diye niyetimize aldığımız ve Sayın Semih beyin kitaba yaptığı incelemeyi okuyup anılardan oluşan bir inceleme yazacağımı söylemiş olmam ve kitabı okurken de anılarımın filme sarılıp gözümün önüne düşmesi beni bunca şeyi yazmaya itti. Umarım sıkmam sizleri :)
Kış mevsimi, kış ne ki? Denizlerden gelen biri için kış nasıl bir şey? Kütleler halinde yağan kar, gözleri yakan beyazlık, şehre inmek için at, katır sırtında 8 saatlik yolculuk? Peki ya doktor? Okul? Öğrenci? Ya öğretmen?
Kitap 1976 tarihi ile bitiyor. Şu an 2018'deyiz. Geçen zamanı siz hesap edin. Atandığımızdan bu yana zeyneb mevsimleri saysa da ben yıl hesabı yapıyorum. 4 yıl geçirmişiz Güneydoğu'nun kadın silüetli (haritadaki görünüşünü hep bir kadına benzetmişimdir ) bir ilinin, bir ilçesinin birbirine zıt yöndeki son okullarında. Dağlara bakıyoruz ve dağlar hayatımızın hangi aşamasında bize bu kadar yakın oldu düşünmeyi uzun zaman önce bıraktık. Değişen hem hiçbir şey yok, hem çok şey var: elektrik var, gerçi kesildiğinde giderken suyu da elinden tutup götürüyor, saatlerce (daha önceleri günlerceydi) gelmese de var :) İnternetimiz var! Büyük nimet :) Bir tıkla istediğimiz yerdeyiz ve eğitimden daha hızlı gelişen inşaatlar var etrafımızda. Çocukluğumuzdaki 'sağım solum sobe' tekerlemesi yerine 'sağım solum apartman' diyoruz artık.
Adına zorunlu hizmet denilen bu sistemin bile isteye bir parçası olmayı seçtiğimde hayatımda bir daha o kadar çok duymayacağımı tahmin ettiğim tek kelime "GİTME!". Bu kelimenin içini doldurmayı size bırakıyorum.

Bambaşka yerlerde, alışık olduğun yaşantıdan uzaklara kopup geldiğinde senden başka hayatlar olduğunu görmek büyütüyor insanı. Bir süre sonra şaşırmıyorsun, her şeyi görmüş- duymuş oluyorsun ki 4 yıl az bir süre değil. Mesela, hayatında daha önce hiç lapa lapa yağan kar görmediysen benim gibi, şaşkın şaşkın etrafına bakarken arkandan "Hoca nasıl buldun, şansına iri iri yağıyor mübarek" diye seslenebilirler. Karlar eridi dediğin bir gün gizli buzlanmayı fark edemeyip Toptaş'ın palas pandıras kelimesinin hakkını vererek düşebilirsin :)) gizli buzlanma sadece araçları değil seni de bir yokuş aşağı savurmuştur çünkü. Okulun dağlık bir arazide ise araç yok, oh! mis gibi hava diye tam sevinecekken çeşit çeşit börtü böcekle hayatın bir an kâbusa dönebilir. ( Bugün okul bahçemde iki yılan görüldüğünü ayrıca belirtmek isterim:) ) hiç görmediğin boyutlarda fareler görebilir ve sınıfını senden rahat kullanan bu şımarık hayvanlara kinlenebilirsin. Karda tilkilerin ayak izlerini, çocuklardan daha heyecanla izler ve "acaba benim ne gibi bir izim kalacak buralarda?"dersin. Yol hakkının ineklere geçtiğini, hindilerin kendini akbaba sandığını görürsün. Zaman geçer hiç kar yağmaz. Oh, bu kış üşümedik diye sevinmek yerine havalar ısındığında sınıfına konumlanacak akreplerin ve kertenkelelerin varlığının telaşına düşersin. Dua ki ne dua çocuklara bile dua ettirirsin bunlar olmasın diye :)
Her yıl ısrarla tadilata soktuğun çatı her yağmurda envai çeşit yerinden akmaya devam ettiğinde başlarda "bıktım bıktım!" deyip ağlasan da zamanla çatı ile uzlaşmacı bir konuşma yapma durumuna geldiğini ve tüm bunların seni ne kadar hissizleştirdiğini görüp bir kez de bu duruma şaşırarak gülersin. Ya da için için ağlarsın da o sana gülme gibi gelir. Sonra bir yetkili sana ceplerini çıkarır. Bana sakın para deme Melike! diyebilir. Git! kendin hallet ya da bekle diye çıkışabilir cepleri dışarıda.

Çok şey görürsün. Kimisi düzeltebileceğin bir şeydir. Kimine dokunamazsın. Kimi yiyecek kuru ekmek bulamazken diğeri sınıfa pizza getirir ve sen hiç pizza yememiş çocuğun bakışlarını ona tüm pizzaları yedirsen de unutamazsın. Bir gün bir anne yardım et! der. Yardım et 5. çocuğum yolda ama kocam yoldan çıktı. Yardım et, evinin yolunu bulsun. Karışma derler, karışamazsın. Korkmaktan değil hep gücünün yetmeyeceği şeyler olduğundan. Kimi var kitap alırsın, okusun daha iyi bir anne olsun diye, ne gerek var olur. Sonra biri çıkar o kitabı okur okudukları ile senin niyetini sorgular. Sen inatla almaya devam edersin. Bir gün anlaşılacağını umarak.

Survivor gibi bir okul yolun varsa eli silahlı adamların arbedeleşmesine şahit olur, atandığının bir haftasına sokağa çıkma yasağı ilan edilir karşı kaldırımdaki bakkala bile çıkmaya korkarsın. Bir karne dönüşü her sabah geçtiğin yoldan geçip evine girdiğinde başlayan silah seslerinin bir öğretmeni yaşamdan kopardığını görürsün. Sadece dakika farkı vardır senin eve girmenle bir başka öğretmenin ölmesi arasında.

Bu yüzden yazılan ne bir eksik ne bir fazla. Ne abartı ne de değil. Anlatılan yaşanılan yıl değişti geri kalan aynı, değişmiyor, değişmediğini görünce sen de "değiştiremedim" diyorsun kendine. "Dünyayı sen mi kurtaracaksın!" öfkesini kusan birinin varlığını anımsıyorsun geçmişten ve onun haklı olduğunu görsen de tüm gitme demelere inat burada olmanın tarifsiz bir kuvvet verdiğini, seni olgunlaştırdığını, tuhaf hissettirdiğini, zorladığını yaşaya yaşaya öğreniyorsun.
Kitabın her boşluğuna bir şeyler karalarken 'çok şey birikmiş...' dedim çok daha fazlası birikecek, bölge değişecek, şehir, okul... değişecek ama sen ister mavinin derinliklerinde ol ister bozkırın sıcağında, fark etmez hep zorluklarla karşılaşacaksın. Çünkü artık biliyorsun hep zordur ve o mücadele etmek istediğin algı her yerdedir ve sen sadece burada olmadığını artık çok iyi biliyorsundur.

Şimdi aynı tereddütlerle yola çıkacak meslektaşım;
Biliyorum korkuyorsun. Yapamayacağını düşünüyorsun, yaşayamayacağını ama alışıyorsun. Gitme! diyecekler sana. Gelemem! diyecekler. Hoş, sen 'Gelirim' deseler de sakın inanma. Hayali manzaralara dalma. Onlar söyleyemezler ama senin geçtiğin yollardan geçmeye korkarlar. Bilmezler sen o yollardan geçerken kaç güvenlik noktası saydın ve kendini Allah'a emanet etmekten başka bir güvencen de yok. Bekleme, beklememeyi yola çıkmadan öğren.
Bir gün sen de yeni belirlediğin rota için toplanıp giderken, burnunda yazarın dediği gibi otlu peynir kokusunu (hala alışamadım:) )birkaç güler yüzlü insanı, farklı farklı dillerde öğrendiğin kelimeleri, kazançlarını ve kayıplarını da koyacaksın çantana.
Bir savaşçı değilsin elbette ama bir gün, bir çocuk, "Ben bunu bir yerde öğrenmiştim." dediğinde amacına ulaşmış olacaksın. Çünkü senin mücadelen, bambaşka bir dünyanın dışarıda aktığını onlara fark ettirmek. Bir gün bu cümleyi sen duymasan da onlar söylemiş olacak.
İnan.
Pişman olma.

Yolun açık olsun. :)
Ne zamandan beri okumayı düşündüğüm ama her seferinde başka zamana bıraktığım “Hakkari’de Bir Mevsim”i okumaya başlıyorum. Edgü’yü kendime çok yakın hissediyorum. O kadar sade ve içten yazıyor ki… Aidiyet duygusunu kaybetmiş bir yolcunun, benliğini arayışıdır bu kitap. Ben de her kitapta böyle yaparım. Her bir sayfada bir başka ben olurum. Karanlık dehlizlerin, örümcek ağlarıyla dolu yollarında benliğini bulmaya çalışan ama her seferinde farklı bir yoldan bunu başarmayı deneyen bir ben. Çatlak, kavruk, dokununca insanın midesini kaldıran duvarları yoklaya yoklaya ilerlerim. Bilirim, kitabın sonunda, teker teker denediğim bu yollardan birinin sonunda, bu benlerden birini bulacağım. Sarıp sarmalayacağım sonra onu, yapıştıracağım üzerime ve her kitaptan sonra yaptığım gibi daha da ağırlaşmış olarak devam edeceğim yoluma.

Odama girdiğimde, yatağına uzanmış bir kişiyle karşılaşıyorum. Selamlaştıktan sonra, daha adlarımızı öğrenmeden, söylenmeye başlıyor. Eğitim sistemi, hükümet, sosyal yaşam, işsizlik… Dinliyorum dakikalarca. İçi dolmuş, belli. İnsan bazen sadece kendini dinleyecek birini ister. Aklına gelen her şeyi söyleyebileceği, bunlar için kendini yadırgamayacak birini. Böyle insanlar çok az artık. Konuşmasının çoğunu anlayamıyorum, çok yorgunum. Dün geceden beri uyumadım ama bir yandan da arkadaşın sözünü kesmek de istemiyorum. Düşüncelerime tezatlık oluşturacağını bilsem de kesiyorum sözünü ve yatmak istediğimi belirtiyorum. Anında uyuyorum. Kırdığım insan sayısı artıyor.

Kitabı o kadar güzel bir zamanda okuyorum ki, neredeyse şimdiye kadar okumadığıma sevineceğim. Kars, Ani Harabeleri’ne gidelim diyorlar, yol dört saat sürüyormuş. Gündüz yolculuğu yaparak kitap okurum diyerek kabul ediyorum teklifi. Şansıma en önde yer buluyorum. Belli bir süre etrafıma bakınıyorum ama aklım kitapta. Açıyorum kitabı, başlıyorum okumaya. Doğu’da yolculuk yaparken, buralarda çalışmış bir insanın yazdıklarını okumak, tarifsiz bir okuma zevki veriyor bana. Geçtiğimiz her köy, gördüğüm her insan ve hayvan, kitabın içinden fırlamış, otobüsün sağına soluna serpiştirilmiş sanki. Onlarca hayvanı küçücük bedeniyle otlatmaya çalışan ve bu işi zahmetsizmiş gibi yapan, soğuk yanıklı suratıyla otobüse bakan çocuğu anlayabiliyorum. Fakirliğin, soğuğun, tezek ve ıslak koyun yünü kokusunun, açlığın, terörün, askerin, devletin ve daha nice sıkıntının, çocuğun surat ifadesinde katmer katmer belirdiğini görebiliyorum. Bu ifadenin zamanla yok olmasını ve daha iyi bir Doğu'nun oluşmasını diliyorum. Buraların insanı bunu hak ediyor. Bunca sıkıntıya sessizce direnen, güler yüzünü hiç eksik etmeyen, varını yoğunu misafirine ikram eden, yatağını sana verip yerde yatan bu insanların hak ettiği yaşam bu olamaz.

Edgü yazdıklarıyla, dediklerimin bin fazlasını hissettiriyor okura. Acıyla, yoklukla nasıl başa çıkılabileceğini ve zamanla bunlara nasıl alışılabileceğini gösteriyor bizlere. Farklı dilleri konuşsak da anlaşabilmenin onlarca çeşidini, soğuk ve karanlık gecelerin insan zihnine katkısını, ölen bebeklerin vicdanlarda açtığı derin yaraları gösteriyor ve bunları o kadar yalın bir şekilde yazıyor ki… Kendisini yazar olarak görmüyor belki ama okuduğum çoğu yazardan daha iyi bir yazıma sahip, insanın yüreğine işleyen cümlelerin sahibi bir yazar.

Kitabın çoğu bitti. Ani Harabeleri’ne gelmek üzereyiz, ileride gözüküyor. Yol kenarındaki köyleri harabeler sanıyorum çünkü bütün taşlar harabeden alınmış çok belli. Harabelere vardığımızda bizi, üzerindeki üniformanın eğreti durduğu, esmer, cana yakın bir görevli karşılıyor. Rehberlik yapmayı teklif ediyor, hemen kabul ediyoruz. Bir anda suratı ciddi bir ifadeye bürünüyor ve kendisinden beklenmeyen çeviklikle anlatmaya başlıyor. Ani müthiş bir yer. Buraya şimdiye kadar neden gelmemişim diye kızıyorum kendime. Ermenistan sınırını belirleyen ırmağın etrafında, sekiz kilometre karelik bir alana inşa edilmiş kutsal şehir. Onlarca farklı medeniyetin ve dinin tahribatına rağmen hala bir kısmı ayakta duruyor. Elbette her yer, insan ırkının çirkinlikleriyle dolu ama bunlar bile şehrin atmosferini yok etmeye yetmiyor. Rehberimizin insan zihnini şaşkına çevirecek bilgi birikimiyle üç saatlik tur, on dakika gibi geliyor insana. En son ekliyor, “Hocalarım, bu dediğimi kimse bilmez, bizler de dedelerimizden öğrendik. Zamanında buraya Adnan Menderes gelmiş, bakmış ki şehir tam sınırda, korkmuş. Ermeniler bizden hak talep eder diye şehrin dağıtılmasını istemiş. Çünkü Ani Ermeniler için kutsal bir şehirdir ve her sene binlerce Ermeni buraya ibadet için gelir. Gördüğünüz köylerin bütün taşları buradan alınma, devlet kendi eliyle verdi onlara bunu, yoksa gariban köylü girebilir mi buralara. Kentin böyle harap edilmesi Menderes’in suçudur. ”

Çıkışta, otobüsün yanında, yan yana dizilmiş dört çocuk görüyorum. Ellerinde, kendi yaptıkları lifler, patikler… O kadar masum bir ifadeye sahipler ki, insan iki çift lafı bir araya getirip de konuşamıyor onlarla. Saatlerce izleyesi geliyor insanın bu çocukları. Ağzımdan çıkacak herhangi bir kelimenin bu masum ifadeyi bozmasından korkuyorum. Erkek olanı çok uyanık. Patikler küçükmüş diyen birine, “esniyir agabey bunlar,” diyerek çekiştiriyor patiği. Cebime bakıyorum para yok. Ben alamıyorum ama ürünlerinin bir kısmını zorla da olsa satıyorum öğretmenlere. Paraları alınca, suratları gülüyor, parayı sevdiklerinden değil, yokluktan... Başka bir yerde görsem hiçbir duygu oluşturmayacak ifadeler, burada çığ gibi doluyor yüreğime, sarıp sarmalıyor içimi. Her şeyi küçültüp içime atasım var.

Dönüş yolundayız. Tiz bir ıslık sesi duyuyorum. Sağımızda beyaz bir kısrak beliriyor. Toptaş’ın kitabındaki gibi bir at. Yelesi dalgalanıyor, burun deliklerinden dumanlar yayılıyor etrafa. Bir zaman sonra yavaşlıyor, bizleri uğurluyor sanki. Gözden kayboluyor sonra.

Kitap bitti. Eserin edebi boyutu falan hiç ilgilendirmiyor beni ve böyle düşünüyor oluşuma şaşırmıyorum bile. Sanırım değişiyorum ve bu kitap da katkı sağlıyor buna. Son sayfayı kapattıktan sonra uzun bir süre çantama koyamıyorum kitabı.

Eminim sizler de bu kitabı okuduktan sonra uzun bir süre etkisinden kurtulamayacaksınız. Belki siz de benim yaptığım gibi, sırf daha fazla kişi okusun diye, ilk tanıştığınız kişiye hediye edeceksiniz kitabı.
Kitabın açılış cümlelerini okuduktan sonra, zihnimin tahayyül ettiklerini yazıyorum sadece. Kitabı bitirmedim, hatta kitap hakkında pek bir bilgim yok, bu yazdıklarım Doğu'da yaşadıklarımın küçük bir kesitidir.

Antalya’da büyüyüp, Eskişehir’de okuduktan sonra, yıllardır almak için uğraştığım diplomayı sonunda elde etmiş, sadece bir ay işsiz kaldıktan sonra atanmıştım. Erzurum ilinin Horasan ilçesinin Gerek Köyü’ydü burası. İsmine bu kadar tezatlık oluşturan başka bir yer var mıdır acaba şu yeryüzünde diye düşünmüştüm ama şu an iyi ki böyle bir yer görmüşüm diyorum.

Tek başımaydım Erzurum’a gittiğimde, bu aynı zamanda Doğu’ya da ilk gidişimdi. Doğu’yu haberlerden biliyordum. Genelde etrafımdaki kişiler, buraları terörizm, yeşil kart ve çocuk sayısından ibaret gördükleri için zihnimdeki doğu tasviri, gördüklerimle uyuşmamıştı. Yoksulluk, tozlu yollar ve tezek kokan mahallelerden ibaretti doğu, bir de ucu bucağı gözükmeyen ekilmemiş tarlalardan. Küçücük bir öğretmenevi vardır - bilmiyorum hala küçük mü - Horasan’ın. Çalışanları oldukça sıcak kanlıdır, hemen alışırsınız. Odanızda kalanlar da genelde - öğretmen olmayan kişiler de öğretmenevinde kalabiliyor çünkü - öğretmendir. Herkesin derdi aynıdır. Sabah kalk, banyo yap, takım elbiseni giyin ve köyün yolunu tut. Sıcak bir çorba ya da çay en büyük hayalindir, üniversitedeyken insanı sıkan, saçma işler erişilmesi güç bir olgudur ya da dersi ekip öğlene kadar uyumanız bile küçük birer hayaldir artık.

İlk zamanlar bu öğretmenevinde kalmadım. Ali Müdür, köyde lojman var hocam demişti çünkü. Lojman ferahtır, en azından okulun yakınındadır diyerek gitmiştim köye. Beklediğim şey şuydu; Doğu’nun mistik havası eşliğinde, buğday ya da herhangi bir tarla ürünü kokulu yollarda, daha öncesinde yaşamadığım duyguları tadarak köye ulaşabilmek. Gerçekte yaşadığım ise şuydu; geçimini öğretmenlerden sağlayan taksi şoförünün kullandığı taksinin sarsıntısından ve etrafta başı boş uçuşan toz zerreciklerinden dolayı bulanık bir şekilde gördüğüm çamur renginde, uçsuz bucaksız tarlalar ve yine tarlalar ve lanet olası tarlalar…

Köye ne zaman geleceğiz acaba derken ön koltukta oturan müdür ilk defa ağzını açarak, geldik, işte köyün okulu şurası öğretmenim demişti. Eliyle gösterdiği yerde okula benzer herhangi bir şey görememiş ama bunu belli etmeden, güzelmiş dedikten sonra çantamı sırtlanmıştım. Eve yürüyerek gitmiştik çünkü taksi evin önüne kadar arabayı sürememişti. Girdiğimiz ev, birbirinin aynısı, zamanında devlet tarafından inşa edilmiş evlerden biriydi ama hala hangisiydi bilmiyorum. Küçükken beyaz kağıda çizdiğimiz aynı renkli ve modelli evlere benziyordu bu ev. İçerisine girdiğimde karşılaştığım manzara da şuydu; karşı duvarda emanet tutturulmuşçasına duran bağlama ve kürk, sağ tarafımda yeni bir televizyon - çünkü köydeki öğretmenlerin tek eğlenceleri, doğu temalı dizileri içerisinde bulundukları durumla mukayese ederek, kendilerince çıkarımlarda bulunmaktı - sol ve karşı tarafta iki çekyat ve yerdeki çamur tabakayı kapatmaya yarayan eski bir halı. O an hayatımın en büyük değişimini yaşamıştım, yaşam standardı meslek sahibi olduktan sonra bu kadar düşen başka bir meslek gurubu var mıdır acaba diye düşünmüştüm. Öğretmenliğin zor olduğunu, önemli olan şeyin böyle bir evde yaşayıp, günde bir tezek getirme zorunluluğu bulunan, yeşil sümüklü çocukları eğitmek olduğunu öğreneceğim zamana en büyük alt yapıyı o dakikada hazırlamıştım. Odada bulunan öğretmen arkadaşların hoş geldin kardeş derken suratlarındaki ifadeyi hiç unutmayacağım. Evet burası Gerek ama dünyanın en gereksiz yeridir derken suratlarındaki ifadeleri de… Gördün işte onca sene yaşadığın sıkıntıların mükafatını, gel şimdi matematikte öğrenmek zorunda olduğun logaritmayı bu küçücük odada uygula da görelim senin boyunu der gibi bakmıştı Kenan. Ali müdür, lan oğlum gel korkma benim dördüncü yılım, bak sapasağlamım der gibi bakmıştı. Zübeyir’in bakışını tarif edecek yetiye daha erişemedim.

İlk anda ıslak olduğunu düşündüğüm çekyata oturduktan beş dakika sonra duyabildim etrafımdaki sesleri. Ben bir duş alayım demiştim de herkes şöyle birbirine bakmıştı. Duş alacakmış beyefendi, haftada bir, iki buçuk saatte ısıttığımız suyu, tek deliği bulunan, kara sıvalı, bir metrekarelik odada üzerimize döktüğümüz kahverengi suyun varlığına duş mu demek istiyor acaba diye düşünmüşlerdir büyük ihtimalle. Sonra susmuştum ve televizyondaki doğu temalı diziyi izlemiştim.

Deliksiz bir uykudan sonra, ilk günün verdiği heyecanla herkesten önce giyinmiş, diğer arkadaşların uyanmasını beklemiştim ama sadece Ali müdür uyanmıştı. Bugün sadece ikimizin dersi var demişti. Hangi ders benim ki hocam diye sormuştum da, bugün sosyal bilgiler dersine gireceksin öğretmenim demişti. Sosyal bilgilerle birlikte dört farklı derse daha girecektim sonrasında. Köy öğretmeniysen, hangi branşı okuduğun önemli değildir.

Ali müdür, küçük bir odaya girip çıktıktan sonra hadi gidelim demişti. Hazırlanmayacak mısın hocam diye sorduğumda, hazırım ya öğretmenim demişti. Üzerinde eski bir hırka, altında gabardin bir pantolon ve ayaklarında da soğukkuyu botu vardı. Bendeki durum ise şuydu; Pierre Cardin marka, daha ilk kez giyilen takım elbise, ipek bir kravat ve ayaklarımda da gıcır gıcır süet ayakkabı. Ali müdür bana şöyle bir baktıktan sonra, esmer suratında hafiften bir kızarıklık oluşmuş, gülmesini saklamak için bana sırtını dönmüştü. Bu hareketten zaten ne demek istediğini anlamıştım. Bavulunu aç demişti. Açmıştım. İçine bakmıştı şöyle, eski hiçbir şey getirmedin mi diye sormuştu. Olması lazım şuralarda deyip bir pantolonla, bir kazak çıkarmıştım. Bunlar mı eski demişti. Neyse giyin haydi de gidelim okula, daha sobaları yakmamız lazım. Ne sobası bile diyememiştim. Elbette ki soba olacaktı, kaloriferli okul olacak hali yoktu ya...

Verdiği botları ayağıma geçirdikten sonra yola koyulmuş, çamurun vıcırk vıcırk diye çıkan sesi eşliğinde okula varmıştık. Okul dediğim sağda ve solda iki odası bulunan betonarme bir binaydı, köydeki tek betonarme yapı buydu. Okul buz gibiydi, sobaları yakalım hemen demişti Ali müdür. Sobaların içini tezekle doldurup, alttan tutuşturmuştuk. Bütün okul, grinin ilk kez gördüğüm tonuyla dolup taşmıştı.
Öğrenciler gelmeye başlamıştı sonra. Kimisinin önlüğü yırtıktı, kimisinin soğukkuyusu... Daha önce gördüğüm hiçbir öğrenciye benzemiyordu bu öğrenciler. Kirli suratları ve şimdiden nasırlaşmış elleriyle sobanın etrafında toplanmış, ürkek gözlerle bana bakmışlardı.

Çok uzattım biliyorum. İlk dersim ile son dersim arasında yaşadıklarımı hayatımın hiçbir döneminde unutmayacağım. Sadece bir öğretmen olarak ayrılmadım oradan. İyi ki de çalışmışım orada diyorum şimdi. Hayatta yaşadığımız hiçbir şey için pişmanlık duymamalıyız, şu anki bizi biz yapan şeyler yaşadıklarımızın toplamıdır diye düşünüyorum. Bu güzel kitabı da herkese tavsiye ediyorum.
Yokuş aşağı merdivenlerden iniyoruz. Tepemizden kafamıza, yüzümüze inadına düşen bir yağmur, omuzlarda taşınan onlarca yılı inadına daha da ağırlaştırıyor. Kulak misafiri olmaktan kaçınamadığım bir ses ise arkamdan kendimden kaçmaktan yorgun düştüğüm bana : "Kaç kaç nereye kadar, kara toprağa gireceük bir gün." diyor.

Kara toprak. Kapkara. İçindeyken kendisinden başka hiçbir şeyin görünmediği zifiri karanlıkta bir mekan. Edgü de sanki bunu bilircesine kitabında "Ne kadar kısa yaşıyoruz, ne kadar uzun ölüyoruz." diyor. Sanki Hakkari'de Bir Mevsim'i okumaya başladığım gün dedemin vefat ettiğini bilircesine bana sesleniyor gibi. Sanki bugüne kadarki yaşamım 1 saniye uzunluğundaymış da sadece bugünüm fragmanı önceden hazırlanmamış bir film gibi.

Hakkari'de Bir Mevsim, kendimizi ararken onları/başkalarını/başka insanları bulduğumuz hayat hikayelerinden sadece biri. Çünkü ancak ölümle karşılaştığında düşünüyor insan etrafında olup bitenleri tam olarak sorgulayamadığını. Ancak o zaman tekrar dank ediyor kafasına bazı ölümlerin hiç sorgulanmadığını -sorgulanmaktan bile kaçınıldığını-, bazı kefensiz gömülen bebeklerin ve Doğuda doktorsuz ölen kulların Selda Bağcan'ın da dediği gibi gazetelerde hiç yazılmadığını ve siyahın bir tutam toprağa, küçük bir sınıfa, hayat boyu bir kadere, aklı başında insanların dünyasında çıldırmalara bir sıfat olarak gelebilecek bir kelime olabileceğini.

Sanki Doğu'ya doğru gidildiğinde geriye kalan yol ile dertler arasında bir ters orantı var. Ne kadar Doğu, o kadar dert. Ne kadar Doğu, o kadar umursamazlık ve imkansızlıklar. İşte dedem de günlerden bir gün Kore'de ne yaptığını ve neden orada olduğunu bilmeden savaşırken, kendisiyle ve ırkıyla hiç alakası olmadığını bildiği halde diğer 1 milyar benzeriyle neredeyse farksız bir Çinlinin kulağını keserken belki o da Ferit Edgü'nün bu kitapta yazdıkları gibi şeyler düşünüyordu. Belki de iyi bir şey yapmıştı dedem, çünkü bu birilerine göre Doğu olan yerlerde bahsedilen şeyleri duymamak bizim için en iyisi olurmuş derlerdi hem kitaplarda, hem de yaşanmışlıklarda. İnsanların o zaman bir bildiği vardı. Her şey ulu orta bahsedilmezdi, elalem denilen batıl inancın duyma olasılığı vardı. Böylece dertler her zaman içlere atıldı. Sadece dedemin dertlerini duyabilmiştim ben de bugüne kadar. En azından yüreğimle dinleyip hissettiğim ve anılarına değer verebildiğim tek o vardı. Çünkü kitaptaki gibi sırtında neden tüfek olduğunu sorgulamayan insanlar gibi o da elinde neden tüfek var sorgulamıyordu. Sorgulamasına gerek de yoktu. Ferit Edgü de öyle diyordu zaten : "Hiçbir şey alınyazısı değildir, yavrularım. Bu kadar."

Denize kıyısı olan bir şehirde yaşayan bir insan olarak deniz denilen şu uçsuz bucaksız doluluğu her gün göreceğimin garantisi var iken Ferit Edgü'nün Hakkari'de Bir Mevsim'iyle beraber denizsiz ve sürekli deniz özlemi çeken bir adam olmuş iken sorunum sadece kendimi başkalarının yerine aynı okuduğum şu şiirsel romanın öğretmeni gibi çok iyi koyabilmemdi. Dediğim gibi, "Seni senden iyi tanıyorum." cümlesini kurabileceğimiz insanlarla olabilmek için aslında ne diğer insanlarla konuştuğumuz dilin aynı olması ne de giyindiğimiz, yediğimiz, içtiğimiz şeylerin aynı olması gerekiyordu. Dert ortaklığıydı bu işte. Dertlerin ortak bir diliydi sanki bu kitap. Nasıl ki bir Magna Carta 1215 yılında kralın ilk kez yetkilerini sınırlandırabilmişse, Ferit Edgü de Hakkari'de Bir Mevsim'iyle 1977 yılında dertsizliklerin yetkilerini sınırlandırmıştı. Dertlerin en derinini, en siyahını, en çaresizini koymuştu önümüze çünkü. Çaresizlikti çünkü coğrafi terimlerden izole olan tek şey.

Siyah ise en güzel renkti hala. Siyah her zaman en güzel renkti. Hiçbir şekilde pas vermeyen, rengini belli etmeyen, ne sol ne sağ ne orta ne düz hiçbir yönü olmayan, üstünden milyonlarca çeşit renkte bitkiler çıkıp da milyarlarca ölüyü besleyip, bağrına basıp, bütün dertlerini içine çekip hala olgunluğunu koruyabilen bir renk kadar olamadık. Yine içine ettik çünkü bazı olayları doğru dürüst dert edemezken. Ölen bebeleri, kefensiz gömülmeye maruz bırakılan bu kitaptaki ve şu düşle gerçek hayatın arafındaki bütün bebekleri unuttuuuuk, gitti. Nasıl olsa bir siyah renk kadar olmayı bile beceremiyorduk ki zaten. Bunu mu unutmayacaktık?

Bir aralar burun kıvırdığım öğretmenlik mesleğine neden kutsal meslek denildiğini anlıyorum. Hala da yapamayacak olduğumu biliyorum fakat yapabilenlere, en azından yapabilmek için şu gariplikler ülkesinde savaşanlara kutsal bir saygı duyuyorum.

Hakkari'de Bir Mevsim, hem Edgü'yü hem de kendimi tanıma açısından önemli bir adım oldu. Eminim ki Edgü de siyah rengi benim sevdiğim kadar seviyordur. Arayış, arayış ve arayıştır siyah. Kendinle barışıklıktır daha doğmamış bir bebekken gözlerimizin açılmadığı ve henüz ölmüş birinin gözlerini kapadığı o bilinmezlik gibi. Çünkü kapkara bir toprağın, evet evet kapkara bir toprağın, dert dolu, yağmur dolu, sevgiliye, mescide, savaşa, günaha, eyleme yürüyen ayakların sesleriyle dolu kapkara bir toprağın rengi nasıl sevilmezdi?
Adın HAK. Bu insanlara Hak mısın peki ey dağlarla çevrili kent! Kaç kişiyi yuttun , kaç kişi bembeyaz karının altında yatıyor? Kaç kişi senin kentinde çaresizliği öğreniyor, kaç kişi kendini bulup sonra yeniden kaybediyor sende.

Bir hastalık geliyor başına , sadece senin içinde , çıkmıyor dışarı , seni katlediyor. Bir bilgi öğrendin o da senin içinde. Ne yaşandı ve ne yaşanacaksa senin dağların arasında kalıyor Hak Kent. O yüksek , karlı dağların üzerinde kaç çiçek tohumlanmak istedi de izin vermedin? Belki milyon tane… İçlerinden yalnız birkaçı çiçek açabildi , o da kaldı dağların arasında ve çaresizliği kendine güneş ışığı belleyip soldu yarınlarla…

Ey Hak Kenti! Günahlarını bilirsin, insanını bilirsin, dağlarını bilirsin, bitkini , hayvanını , geleneğini , suskunluğunu, çaresizliğini, açlığı, ölen bebelerini, karda yürüyen mosmor ayakları, ölümü , en çok da ölümü bilirsin. Son nefesler suratına bir dağ rüzgarı gibi vurur senin. Ama yaranı içinde yaşarsın. Yüksek dağlarının arasında , haritalardan bile saklarsın kendini , kentini…

Kitabın , Ferit Edgü’nün bana hissettirdiklerini buraya yazmaya yetecek kelime yok. Dilin zayıf noktası da burada. Orhan Veli de dememişti zaten “ANLATAMIYORUM!” diye. Anlatamıyorum , dil buna izin vermiyor. Gönlümdeki hüznü , hisleri , kırıklığı , kitaba olan hayranlığımı ancak bu duygularımı tam anlamıyla ifade etmekten uzak, birkaç aciz kelimeyle anlatabilmek kaygısı bendeki.

Hakkari’nin dağları arasında “Korkmaktan korkma!” diye yola çıkan , ardından gördüğü manzara karşısında umutsuzluğun ve çaresizliğin en acı tokadını bebeklerin ölümüyle suratına yiyen ardından şu sözcükleri kuran bir öğretmen.

“Bir tek şey istiyorum , çaresizliği yenmek.”

Neden çaresiz bıraktık onları ? Neden dağın hukukunun ellerinde parçalanmalarına izin verdik. Edgü’nün de sorduğu gibi…

“Neden istemedin? Dilin yok mu? Niçin istemedin bir doktor? Niçin ölen çocukları geri istemedin? Niçin ölen bebeleri geri istemedin?”

Geç kalan sağlık görevlilerinin suratına neden bağırmadık Edgü gibi…

“Ölüleri de aşılayacak mısınız? “

Bunlarla bitse yine iyi. Bu Türkiye'nin , hükümetin en büyük günahı, en büyük ayıbıdır. Her zaman suçu karşı tarafa atmak çok kolaydır. Dağları bahane etmek , oranın insanını bahane etmek kolaydır. Zor olan elini taşın altına koymaktır. Bugün bile Hakkari’yi sadece televizyonlarda bir şehit haberi olunca duyuyoruz. Ben Hakkari’nin fotoğrafına bu kitabı okuduktan sonra baktım, bir de coğrafya dersinde bir kısa bilgi “Ülkemizin en dağlık bölgesi.” Bu muydu Hakkari…

Hani Adananın Kebabı meşhurdu, İzmir’in boyozu, Konya’nın Mevlana kenti oluşu, Rize’nin çayı, Antalya’nın turizmi, Diyarbakır’ın karpuzu, Antep’in baklavası, Urfa’nın balıklı gölü daha neler neler…

Peki ya Hakkari?
Dağları meşhur Hakkari’nin hani o sadece şehit haberlerinde duyduğumuz, insanının ne yaptığını önemsemediğimiz bölge. Burada ne meşhur size söyleyim. Burada ÇARESİZLİK meşhur, burada DAĞLAR meşhur, ölen BEBELER, kalan anaların AĞITLARI meşhur. İnsanlığın suratına tokat gibi vurması gereken GÖZLER meşhur.

O zamandan bu zamana hala kayıtsız kalan biz , ülkemizin fertleri, hükümet ise REZİL, CANİ, TEMBEL, BİLİR BİLMEZ, HASTALIKLI...
SİZE DOKUNMAYAN YILANIN, O BEBELERİN , O ANALARIN GÖZ YAŞLARIYLA SİZİ , BİZİ , SESSİZ KALAN HERKESİ SOKMASI DİLEĞİYLE...
Kitabı defalarca okumama rağmen inceleme yazmaya cesaret edemiyordum. İnsan yaşadığı çaresizlikleri başkalarına birkaç satırla nasıl anlatır, nasıl anlaşılır olur ki?

Şimdilerde uzun bir yolculuktayım. İnsanlara umut olmak adına çıktığım bu yolculukta, farklı diller de konuşup, bambaşka hayatlar yaşayıp, aynı hayalleri kurduğum Hayriye Ç. ile kesişti yollarım. Yaşanan bunca çaresizliğe umut olmak adına köy öğretmeni olmak istiyor. Bu incelemeyi ona ithafen yazıyorum. Onun dediği gibi:
"Bir gün olsun ki portakal yememiş kimse kalmasın bu dünyada."

Kentim hak!
Ah bir dile gelsen de anlatsan her şeyi. İçinde yaşanan onca acıyı, anaların gözyaşlarını, babaların çaresizlik içinde kıvranmalarını ve çocukların umutla bakan gözlerini.

14 sene öncesine gidelim. Okuldaki ilk günüm. Heyecanlı aynı zamanda dokunsalar ağlayacak durumdayım. Sınıf çok kalabalık, neredeyse tüm sıralar dolu. Boş bulduğum bir sıraya oturdum. Sağ tarafta 1.sınıflar ortada 2.sınıflar ve solda da 3.sınıflar oturuyordu. Biraz bekledikten sonra öğretmen içeri girdi. İlk ders bizimmiş arkadaşım öyle dedi. Nasıl yani dedim kendi içimden, hepimiz aynı şeyleri öğrenmeyecek miyiz?
Bunu anlamaya çalışırken çok daha büyük bir sorunla karşılaştım. Öğretmenim bir şeyler anlatıyordu ve ben hiçbir şey anlamıyordum. Öğretmenim bunu fark etmiş olacak ki yanıma gelip bir şeyler sordu. Bir süre göz göze geldik sonra ben ağlamaya başladım. Biliyorum eğer utanmasaydınız o gün siz de aglayacaktınız.
Birbirimizin dilinden anlamıyorduk ve sanırım bu sizin için daha da zordu. Alfabeyi öğretmeden önce yeni bir dil öğretecektiniz ama hiçbir zaman yapamam deyip kaçmadınız. Bizimle birlikte mucize yarattınız.
Birlikte öğrendik birbirimizin acılarına aynı dilde üzülmeyi. Birbirimizi yargılamadan, incitmeden ve kızmadan.
bu kitabı her okuduğumda siz geliyorsunuz aklıma çünkü kitapta yazılanların birçoğunu sizle birlikte yaşadık. Soğuk kış günlerinde içinizin sıcaklığı ile ısındık. Giderken beni unutmayın demiştiniz. Yıllar geçti ve ben o ilk günkü bakışı hiç unutmadım.
O bakışlar küçük kızınıza mucize oldu.
Küçük kızınız büyüdü ve ona öğrettiğiniz her şeyi başka insanlara öğretmek adına yola çıktı. Sevgiyle ve büyük bir öğretme aşkıyla.

Kitapta anlatılanlara geçecek olursam yaşadıklarımdan pek de farklı şeyler değil aslında.
Bir öğretmen düşünün gittiği yerde öğretmek adına, yaşam adına büyük bir mücadele veriyor. Diline, kültürüne yabancı olduğu bu kentte her şeyden önce anlaşılmak isteniyor. Gittiği yerdeki insanlarla aynı dilden konuşamıyor. Gider gitmez çocukların ölümüne şahit oluyor ve ekliyor dizelerine:
"İnsanlar ölmesin demiyorum
İstediğim ölümsüzlük değil
Ne kendim, ne başkaları için
İstediğim, çocuklar ölmesin" s.(59)
Çocuklar ölmesin diye mücadele ediyor. Zor kış şartlarında şehre inip doktor çağırıyor. Günler hızla akıp gidiyor, her geçen gün bir çocuk daha ölüyor buralarda. Gelen giden yok. Tek çare baharı beklemek. Kış mevsimi 6 ay süren bir yerde yaşamak adına beklemek zorunda insanlar.
Peki kim duyuyor bu insanların acı çığlıklarını, kim elini uzatıyor, kim yazıyor bu unutulmuş gerçekleri?
Ne diyordu Halit: "Burası büyük bir kent mi ki gazeteler yazsın cinayetleri? Burda her gün adam ölür. Gazete mi yeter bunları yazmaya?" s.(131)

Kitaptaki olaylar bize her ne kadar uzak bir tarihte yaşanmış gibi görünse de günümüzde pek bir şeyin değiştiğini söyleyemeyeceğim. Eğitimdeki büyük eşitsizlikler devam ediyor, köylerde doktor olmadığı için çocuklar ölüyor ve hâlâ öğretmenle öğrencisi büyük bir oranda birbirlerini anlamıyorlar. Ne yazık ki insanlar bu kadar yıl geçmesine rağmen bu yaşanan tüm gerçekleri bir filmi izler gibi izliyorlar. Kimse elini taşın altına koyma cesaretini gösteremiyor. Herkeste bir korku almış başını gidiyor. Sahi neyden korkuyorsunuz? Görmüyor musunuz bu sizin ülkenizin gerçeği!

Ah kentim hak!
İhtişamlı ve bir o kadar da bizden olan Sümbül dağın, gürül gürül akan Zap suyun, baharda her sokak başında satılan çeşit çeşit şifalı otların, güzel yaylaların, küçük şirin köylerin, en az senin kadar tatlı olan balın, rengarenk el emeği, göz nuru kilimlerin, hangi sokağa girersen gir hep aynı yere çıkacağın yolların, meşhur ters lalen, ve en önemlisi sarıp sarmalayan o sıcacık dost elinle ben de burdayım diye bağırıyorsun.
haydi gelin hep birlikte kulak verelim bu sese. Hepimiz kendi mucizemizi yaratalım.

Bunları yazarken aklıma Semih Bey'in, 'Doğuda öğretmenlik yapan bir arkadaşımız çıksın ve şu güzel kitabı incelesin' sözü geldi. Öğretmenlik yapmadım ama yaşanan çaresizlikleri yaşamış biri olarak kendi gerçeklerimi dile getirdim.
Umarım sesim daha çok insana ulaşır ve bu yazılan şeyler sadece kitapta kalır. En azından ben böyle temenni ediyorum.
Her daim sevgi ve umutla kalın.
Kelimeleri seçen, işleyen, onlarla oynayarak yerlerini belirleyip cümle ile istediği anlamı veren, kelime ustası kişidir yazar. Ben “usta” işi tüm eserleri çok severim. İyi bir mobilya ustasının elinden çıkma el emeği bir masanın her parçasını ayrı inceler ustalığın sırlarını bulmaya çalışır, ustalığa hayran kalırım. Veya sinema ustası bir yönetmenin elinden çıkma filmdeki tüm görüntü, ses ve müzik seçimiyle ortaya çıkan sanata şaşarım. Bana göre ne ustası olduğu fark etmeksizin tüm usta işi eserler aynı zamanda sanat eserleridir... Edebiyat ustasının kaleminden çıkan bir eser ise bambaşka etkiler bambaşka gösterir kendini. İşte böyle usta işi bir roman O / Hakkari’de Bir Mevsim kitabı. Her sayfası her cümlesi ayrı ayrı işlenmiş bir anlatı. Deneyimsel edebiyatın şiirsel anlatımı dersem doğru olur galiba. Düz yazı yerine şiir kullanılarak yazılmış bir roman usta işi olacak elbet. Yazarımız döneminin birçok sanatçısıyla iç içe yaşamış, etkilemiş etkilenmiş. Edebiyatın çoğu alanında eserler vermiş, ustalığını hak etmiş...

Sitemizde çok güzel incelemeleri yapılmış bu kitabın. Yazarın askerlik hizmeti için zorunlu gittiği yer Hak.(Hakkari) ilinin Pir.( Pirkanis) köyü. Öğretmenlik, doğu görevi, cahillik, yokluk, fakirlik, terör... vs.vs. Bunlar tamam. Çok şey söylenebilir bunların tek birinin üstüne bile. Zira değerli okur dostların bu kitapla ilgili incelemelerini okumanızı çok isterim. Göreceksiniz ki bu kitap aslında okuyucuyu okumuş!. Olmaz mı? İşte oluyor be kitap dostum. Hep söylüyorum ya iyi kitap okuyucuyu okuyandır. Bir merak düştü ki içime, sende neler okur bu kitap diye...

Gerçek ile düş karışır bazen. Yanlış ile doğru birbirine girer de ayırt edemez kişi... Bir zaman kendini kaybeder de kişi, dağ başlarında deniz diplerinde arar, arar da bulamaz... Hayal-düş dünyasında, kitap sayfalarında arar da bulamaz... Yaşadığı geçmişinin gerçekliğine karar veremez... Kendinin varoluşuna anlam veremez.... Bedeninin ruhuna ev sahipliğini kabul edemez.... Öyle, garip, divane döner durur da bulamaz... Bulamaz da divane döner durur bir zaman...

Öyle kendini kaybedip de arayanın romanı “O”...

Önemli Dip Not..: Senaryosunu Onat Kutlar’la Ferit Edgü’nün yazdığı, Erden Kıral’ın yönettiği, Timur Selçuk’un müziğini yaptığı ve Genco Erkal’ın başrolünü oynadığı aynı adlı filmini de mutlaka görmeli...
Hakkari'de bir mevsim ...okurken beni benden aldı, kâh üşüdüm, kâh ısındım nefesimle...

Kendimden o kadar çok şey buldum ki her satırda ve bir o kadar kendimi buldum. Bende bir öğretmenim ve ilk atanmış olduğum yer erzuruma 151 km uzaklıkta olan tekman ilçesiydi tam 2 yıl kaldım, edgü nün dediği gibi kendi ülkemde tamamen bir yabancıydım ...diline, iklimine ve sokaklardaki kadınsızlığa ...zorluklar , yasananlar keşke kelimelerle anlatılabilecek kadar kolay olsaydı anlardı belki oralarda yaşayanlar bizi, kendi kendini anlayamamış bir topluluğun içinde siz de bir öğrencisiniz oralarda öğrenilecek çok şey var , öğretilecek çok şey var.

Öğretmenliginizin dışında annesiniz, babasınız, doktorsunuz, ascisiniz, ablasiniz ve kardeşsiniz bazılarına, o kadar çok zamanınız var ki kendinizi tanımak için ve kendinizi tanıtmak için. Eğitim aşkıyla yanıp tutuşan, çipil çipil size bakan gözler, ama eğitilmesini istemeyen büyükler, kanayan yara doğuda eğitim...


Gerçeklik algını kaybediyorsun kitaptaki karakter gibi, ne olduğunu, nereye ait olduğunu, okullar kapandığında gitmen gerektiğine bile idrak edecek gücün kalmadığını hissetmek ne demek çok iyi bilirim.

Yaşanmadan kitaplarda okunabilecek bir yer değil oralar, iyi bilirim, gitmeden çok kitap okumuştum yaşayınca anlamadığımı anladım.


Yazarın demiş ya; bizim için doğru olanlar, oralarda lazım değil.unutun öğrettiklerimi...

Keyifli okumalar.
Uzun zamandır listemde olan bir kitaptı. Kadıköy Kitap Günlerine gidince almadan geçemedim. Kitabın güzel olduğunu biliyordum fakat kimse bana şiirsel dille yazılmış harika bir kitap olduğunu söylememişti. Kitap bittikten sonra bir süre kendinize gelemiyorsunuz, korkmayın bu vicdan sahibi olduğunuza delalettir.
Genelde okuduğum kitaplar hakkında uzun bir süre konuşurum fakat bu kitap bitince -sanırım anlatamayacak kadar yormuştu beni- hemen en yakınıma lütfen okur musun dedim. Oku ve ne hissettiğini anlat bana.
Şimdi biliyorum ki bir daha eskisi gibi olmayacak hislerim. İyi ki böyle güzel kitaplar var iyi ki....

Yazarın biyografisi

Adı:
Ferit Edgü
Unvan:
Türk Öykücü, Şair, Romancı, Deneme Yazarı
Doğum:
İstanbul, 1936
İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nde başladığı eğitimini Paris'te sürdürdü (1959- 1964). Acedemie du Feu'de seramik öğrenimi gördü. Sorbonne'da felsefe, Louvre'da sanat tarihi kurslarına katıldı.

Yedek subay öğretmen olarak Hakkari ve Beypazarı'nda askerlikten sonra (1967), bir yıl daha Paris'te kalıp İstanbul'a yerleşti (1968). Man Ajans'ta reklam yazarlığı yaptı. Buradan ayrılıp kendi reklam şirketini kurdu.

Öykü yazarlığının yanı sıra, resim eleştirileri ve denemeleriyle ün yaptı. 1977 'den beri Ada Yayınları'nı yönetiyor. Kaynak dergisinde edebiyata adım attı. 1952-1953 yıllarında şiirler yazdı. Ama ilk öyküsü ocak 1954'te Yeni Ufuklar dergisinde çıktı . Aynı yıllarda Şairler Yaprağı (1954), Mavi'de de şiirleri yayımlandı (1954). Daha sonraları Yeni Ufuklar, Vatan Sanat Eki, Mavi, Pazar Postası, Dost'taki öyküleriyle (1954-1959); Ataç, Yeni Dergi, Eylem, Papirüs, Ant, Soyut, Milliyet Sanat, Hürriyet Gösteri dergilerindeki deneme ve incelemeleriyle tanındı.

Bir Gemide kitabıyla 1979 Sait Faik Hikaye Armağanı, Ders Notları'yla 1979 TDK Deneme Ödülü, Eylül'ün Gölgesinde Bir Yazdı adlı??seriyle Sedat Simavi 1988 Edebiya Ödülü'nü aldı. Ayrıca O adlı romanı Hakkari'de Bir Mevsim adıyla ve Onat Kutlar'ın senaryosuyla sinemaya uyarlandı. 33. Berlin Film Festivali'nde (1983) ve 2. Akdeniz Kültürleri Film Festivali'nde ödüller aldı (1984).

Ferit Edgü Eserleri

Roman

Kimse (1976)
O/Hakkari'de Bir Mevsim (1977)
Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı (1988)
Öykü
Kaçkınlar (1959)
Bozgun (1962)
Av (1968)
Bir Gemide (1978)
Çığlık (1982)
Binbir Hece (1991)
Doğu Öyküleri (1995)
İşte Deniz, Maria (1999)
Do Sesi (2002)
Avara Kasnak (2005)
Nijinski Öyküleri (2007)

Senaryo

Hakkâri'de Bir Mevsim (O adlı romanından senaryo, Onat Kutlar ile birlikte)
Deneme
Tüm Ders Notları (1978)
Yazmak Eylemi (1980)
Şimdi Saat Kaç? (1986)
Yeni Ders Notları (1991)
Seyir Sözcükleri (1996)
Devam (2001)
Sözlü/ Yazılı (2003)
İnsanlık Halleri (2003)

Şiir

Ah Minel Aşk (1978)
Dağ Şiirleri (1999)

Anı

Görsel Yolculuklar (2003)
Biyografi
Abidin (2003)
Avni Arbaş (2001)
Osman Hamdi-Bilinmeyen Resimleri (1986)
Çocuk Kitabı
Doğa Dostları (2004)

Çeviri

Düşüş (Albert Camus, 1961),
Godot'yu Beklerken (Samuel Beckett, 1963),
Bugünün Dünyasında Felsefe (Jean Wahl, 1965), A
Aydınlar ve Toplum, (Antonio Gramsci, V. Günyol , B. Onaran'la, 1967),
Amerika: Şiirler (Allen Ginsberg, Lawrence Ferlinghetti, 1976).

Monografi

Bunların dışında Abidin Dino, Yüksel Arslan, Van Gogh, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Eyüboğlu, Füreya, Aliye Berger, Ergin İnan, Fikret Mualla, Avni Arbaş üzerine yayımlanmış monografileri var.

Ödülleri

Sait Faik Hikâye Armağanı 1979 (Bir Gemide)
Türk Dil Kurumu Deneme Ödülü 1979 (Tüm Ders Notları)
Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü 1988 (Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı)

Yazar istatistikleri

  • 271 okur beğendi.
  • 1.944 okur okudu.
  • 42 okur okuyor.
  • 1.596 okur okuyacak.
  • 5 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları