Fikret Topallı

Fikret Topallı

YazarÇevirmen
8.1/10
85 Kişi
·
198
Okunma
·
4
Beğeni
·
1.189
Gösterim
Adı:
Fikret Topallı
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen
Doğum:
Giresun, 1964
1964 yılında Giresun’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladı. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden mezun olduktan sonra uzun yıllar Ankara’da serbest çevirmenlik yaptı. Çeşitli kitap çevirileri yayınlanmıştır. 2001 yılından bu yana Bursa’da yaşıyor.
1900’lerin başında, İngiltere’de yaşayan dul bir kadın ve
yetişkin kızı uzun ve yorucu bir Güneydoğu Asya tatilinden
dönüş yolunda son durakları olan Manş Denizi kenarındaki
küçük Fransız kenti Trouville’e sabahın erken saatlerinde ulaşmışlardı.
Buradaki bir otelde gün boyunca dinlenip ertesi gün kendilerini
İngiltere’ye götürecek olan gemiye bineceklerdi.
Üç hafta süren yolculuk özellikle anne için son derece yorucu
ve yıpratıcı geçmişti. Kadın kahvaltı etmeden kendisi için ayrılan
odaya gidip yatacağını söyledi. Kız da çok yorgun olduğundan
annesini odasına yerleştirdikten sonra yemek salonunda kahvaltısını
edip kendi odasına çekildi ve hemen derin bir uykuya daldı.

Genç kız uyandığında havanın karardığını fark etti.
Seyahatlerinin yoğun temposu nedeniyle o kadar yorgun düşmüştü
ki saatler boyunca hiç kıpırdamadan uyumuştu.
İlk aklına gelen annesi oldu; hemen sabahlığını giyip yandaki odaya girdi.
Ancak oda boştu. Yatak yapılmıştı ve annesine ait hiçbir eşya ortalıkta gözükmüyordu. Üstelik bazı mobilyalar ve hatta duvar kâğıtları bile
sabahın erken saatinde gördüklerinden farklı gibiydi.
Yanlış odaya girmiş olduğuna karar verdi ancak dışarı çıktığında
koridorun bu yönünde sadece iki oda olduğunu fark etti.
Kendi odası ve annesini yerleştirdiğinden emin olduğu bu oda.

Şaşkınlık ve panik içinde resepsiyona inen kız, görevliye yaklaştı:

“Annemin nerede olduğunu söyleyebilir misiniz?”

“İyi akşamlar matmazel, anlayamadım sorunuzu?”

“Annem diyorum, sabah erkenden birlikte geldiğim kadın, odasında yok da...”

“Ama matmazel, siz sabah otele yalnız geldiniz…”


Genç kız öfke ve heyecandan titremeye başlamıştı.
Sesini yükselterek görevliyi azarladı:

“Dalga mı geçiyorsunuz? Sabah annemle geldim ben,
trenden indik ve taksiyle otelinize geldik, iki kişilik rezervasyonumuz
vardı, yan yana iki oda verdiniz, 305 ve 306,
annem odasına çekildi, ben kahvaltı ettikten sonra yattım.
Şimdi annemin kaldığı odaya giriyorum ama kimse yok.”

“Matmazel gerçekten de iki oda ayırtmıştınız ancak sabah
tek başınıza geldiniz ve biz de sizi 305’e yerleştirdik.
Anneniz ya da herhangi birisi yoktu yanınızda.”

“Aman Tanrım. Ben deli değilim ya! Annem nerede?
Sabah bavullarımızı taşıyan komi nerede?
Eminim o anımsar annemi!”

Genç kız deli gibi oradan oraya koşturdu, otel personelinden
kimi yakalasa aynı yanıtı aldı, sonunda sabahki komiyi gördüğünde
bir sevinç çığlığıyla çocuğun üzerine atıldı ve annesini anımsayıp
anımsamadığını sordu; ancak aldığı yanıt umduğu gibi değildi:

“Özür dilerim matmazel, ben sadece sizin bavullarınızı taşıdım,
yanınızda başka kimse yoktu.”

Otel yönetimi de nazik bir dille kıza bu konuda yardımcı
olamayacaklarını söyleyince kız polis çağırmalarını söyledi.
Bir süre sonra gelen iki polis, kızın ve personelin ifadesini aldı.
Ancak tavırlarından kıza inanmadıkları belli oluyordu.
İşin gerçeği polisler “Bu kadar adam neden yalan söylesin?
Herhalde kızın psikolojik problemleri var,” diye düşünüyorlardı.
Kız çaresizce ertesi gün kalkan gemiye binerek İngiltere’ye döndü.
Evine ulaştığında bir olasılıkla annesinin bir yolunu bulup
dönmüş olacağını umuyordu ancak ev, haftalar önce
bıraktıkları gibiydi: Bomboş.

Annesine ne olduğunu bulmak için vakit geçirmeden bir özel
dedektif tutan ve Trouville’e gönderen genç kız, adamdan gelecek
raporları merakla bekliyordu. Dedektif üç gün boyunca otel yöneticileri,
polis ve konsolosluk görevlileriyle görüştü ve sonunda gerçeği ortaya
çıkarmayı başardı. Otele geldiklerinde odasına çekilen
kadın yorgunluktan öte ağır bir hastalık geçiriyordu.
Kadının durumunu odaya battaniye getiren kat hizmetçisi fark
edip resepsiyona bildirmişti. Otelin doktoru kadını muayene
etmek için odasına girdiğinde yüksek ateşler içinde kıvranan
kadının soluk alıp vermekte zorlandığını gördü.
Hastaneye kaldırmayı düşünürlerken kadın son nefesini verdi.
Kadının ölümüne Asya gezisinde kimbilir nerede ve nasıl kaptığı
kolera benzeri bir salgın hastalığın neden olduğu kanısına varan
doktor otel müdürüyle konuştu. Turistik bir kentin önemli bir konaklama
tesisi olan otellerinde böyle korkunç bir salgın hastalık yüzünden
birinin öldüğü duyulursa büyük müşteri kaybına uğrayacakları,
itibarlarının sarsılacağı ortadaydı. Böylece alelacele bir plan hazırladılar.
Kadın hiç otellerine gelmemiş gibi davranacaklardı.
Bu yüzden ilk olarak cesedi ortadan kaldırdılar.
Sonra alelacele odayı sil baştan yenilediler.
Birkaç saat içinde kadının eşyaları atıldı, bazı mobilyalar değiştirildi,
hatta duvar kâğıdı bile yenilendi. Odadan çıkartılan her şey uzak
bir bölgede yakıldı. En önemlisi de kadının cesedinin bir çuvala
konup denize atılmasıydı. Yapılanları hiçbir şekilde kıza belli
etmemeleri lazımdı. İki kez odasına girdiler ve kızın baygın biçimde
uyuduğunu gördüler. Bu arada aynı hastalığa yakalanmadığından
da emin olmaya çalıştılar. İşleri bittikten kısa bir süre sonra kız uyandı
ve annesini bulamayarak büyük şoka girdi.
Ancak tüm personel önceden uyarılmış olduğu için herkes
kıza vereceği yanıtı hazırlamıştı:
“Matmazel, otele yalnız geldiniz.”
1960’ların başlarında Texas eyaletinin küçük kasabalarından
birinde yaşayan bir çift, komşu kasabada yaşayan dostlarının
evlilik törenine katılmak istiyorlardı.
Çiftin kızı Linda dokuz yaşındaydı ve okulu olduğu için
anne-babasıyla gelemeyecekti. O güne dek kızlarını evde tek
başına hiç bırakmamışlardı, bir yere gitmeleri gerektiğinde eve
tanıdık bir çocuk bakıcısını çağırıyorlardı. Ancak Linda bu defa
bakıcıya emanet edilmek istemedi. Yeterince büyüdüğünü, kendi
başına rahatça kalabileceğini söyledi.
“Hem sadece bir gece, ne olabilir ki?”
Gerçekten de kızları aklı başında, uslu bir çocuktu;
üstelik yalnız da kalmayacaktı, çünkü evde
iri ve sadık bir köpekleri de vardı.

Çift, akşamüzeri gönül rahatlığıyla yola çıktı.
Hem kızlarına hem de köpeklerine güveniyorlardı.
Anne babasını yolcu ettikten sonra bir süre oyun oynayan Linda,
annesinin hazırlayıp bıraktığı yemeğini yedikten sonra oturma
odasında radyo dinlemeye başladı. Bir yandan da ayaklarının
dibinde kıvrılmış yatan köpeğin başını okşuyordu.
En sevdiği şarkılar ardı ardına çalıyordu, Linda’nın neşesi yerindeydi.
Erken yatması için bir neden de yoktu,
biraz yalnızlığın tadını çıkarmak istiyordu.

Müzik yayını araya giren acil bir haber anonsuyla kesildiğinde
Linda’nın canı sıkıldı. Ancak haberi dinlediğinde can sıkıntısı
korkuya dönüştü. Kent dışındaki akıl hastanesinde kalan
tehlikeli bir katil, güvenliği atlatarak kaçmıştı.
Polis her yerde arama yapıyordu. Bu son derece tehlikeli cani
ile karşılaşmamaları için tüm dinleyicilere gerekmedikçe
evlerinden dışarıya çıkmamaları uyarısı yapıldıktan sonra
tekrar müzik yayınına devam edildi. Linda gerçekten de
ürkmüştü ancak köpeğine sımsıkı sarılınca içi biraz olsun rahatladı.
Kendi kendine evde güvende olduğunu telkin ediyor, köpeğin varlığı
da bu güven duygusunu arttırıyordu. Ancak yine de keyfi kaçmıştı.
Yatmaya karar verdi ve üst kattaki odasına çıktı.

Köpek her zaman Linda’nın yatağının altında yatardı,
bu da kızın içi daha rahatlamış olarak yatağa uzanmasını sağladı.
Köpeğe iyi geceler diledikten sonra elini yatağın altına uzattı,
hayvan kızın elini yaladı ve Linda gülümseyerek gözlerini kapattı.
Birkaç saat deliksiz uyuduktan sonra tuhaf bir ses uyanmasına
neden oldu. Damlayan bir su sesi gibiydi. Sanki bir musluk tam
kapanmamış gibi şıp şıp ses çıkarıyordu. Linda banyoya gitmek
için kalkmak istedi ancak karanlıktan korktu, radyodaki anons
aklına gelmişti. Kalkmak yerine elini yatağın altına uzattı.
Elini yalayan dilin sıcaklığı kıza yeniden güven duygusu verdi,
uyumaya devam edebilirdi. Ancak damlama sesi sürüyordu ve
bu da uyumasına engel oluyordu. Yataktan kalktı, yandaki
banyoya gitti; hayır, burada damlayan bir musluk yoktu.
Bütün ışıkları yaktı, alt kattaki banyo ve mutfak
musluklarını kontrol etti. Bu katta da açık kalmış musluk yoktu
ve damlama sesi de duyulmuyordu.

En iyisinin alt kattaki kanepeye uzanmak olduğunu düşündü,
böylece damlama sesini duymadan yeniden uyuyabilirdi.
Linda yastık ve battaniyesini almak için tekrar odaya çıktı,
köpeği de çağırmak için yatağın altına eğildiğinde gördüğü
manzara dehşet vericiydi:
Yatağın altına iriyarı bir adam uzanmıştı.
Linda’nın köpeğine sarılmış, deli gözleriyle kıza bakıyordu.
Adamın dili dışarıdaydı, tıpkı bir köpek gibi salyalar akıtıyordu.
Kucağındaki köpeğin kafasını kesmişti, kesilen boğazdan yerdeki
büyük kan gölüne şıp şıp kan damlamaya devam ediyordu.
19. yüzyılın ikinci yarısında Londra’da üst sınıf kadınların
son meraklarından biri sokakta küçük süs köpekleriyle dolaşmaktı.
Birbirinden şirin, bol tüylü bu minik köpekler çoğunlukla leydilerin
kucaklarında taşınıyordu. Az bulunan bu cins köpekler popüler
oldukları için yüksek fiyata alıcı buluyordu.
Bir öğleden sonra alışverişe çıkan iki kız kardeşin karşısına
çıkan kötü giyimli bir adam elindeki bez torbadan çıkarttığı uzun
beyaz tüylü minik köpeği satın almaları için ısrar etti.
Kadınlara bunun elinde kalan son köpek olduğunu,
çok uygun bir fiyata kendilerine satabileceğini söylüyordu.
Başlangıçta isteksiz gibi olan kadınlar minik yaratığın kırılgan
güzelliğinden etkilendiler, ayrıca adamın söylediği fiyat
da oldukça makuldü. Sonunda almaya karar verdiler ve adamın
parasını verip torbanın içindeki köpeği aldılar. Hayvan yol boyunca
son derece sakindi ancak eve geldiklerinde durum değişmeye başladı.

Yere koydukları minik köpek tuhaf sesler çıkarıyor ve
oradan oraya koşuyordu. En sonunda kalın bir perdenin altına saklandı.
Tam o sırada kadınlardan birinin kocası eve geldi.
Kadınlar köpekten söz edip bir türlü yakalayamadıklarını,
sürekli kendilerinden kaçtığını anlattılar. Adam evcil bir köpeğin
insanlardan kaçmaması gerektiğini biliyordu, bu durumda bir
anormallik olduğunun farkındaydı. Sürekli kaçan hayvanı güç bela
yakaladığında elinde kalan beyaz tüyler koyun kılını andırıyordu.
Sonunda ellerinin arasında viyaklayan bu tuhaf köpeği incelemeye başladı.
Küçük bir bıçak yardımıyla hayvana sonradan yapıştırılan
“kürkü” tıraş ettiğinde avuçlarının arasında irice bir fare durmaktaydı!
Cinayetleri belli bir zeka , bilinç ve planlamayla uzun süre sürdürebilen kişi, suçunu gizlemek ve yakalanmamak için önlemlerini alabilen kişi, suçun ve cezanın da bilincindedir demektir.
Fikret Topallı
Sayfa 24 - İthaki Yayınları
15 yaşındaki Betty Sue lise öğrencisiydi.
Genç kız okuldan arta kalan zamanlarda çeşitli ailelerin
çocuklarına bakıcılık yaparak para kazanmaktaydı.
Ailelerin birbirlerine tavsiyesi üzerine yeni müşteriler bulmak
Betty açısından daha fazla iş imkânı anlamına geliyordu.

Bu yüzden bebek bakıcılığı yaptığı evlerde kendini
beğendirmek için son derece sorumlu ve ölçülü
davranmaya dikkat ediyordu.
Yağmurlu bir kasım gecesi bir ailenin evine ilk kez gidecekti.
Zengin bir aileydi ve iki küçük kızları vardı. Evin hanımı evden
çıkmadan önce Betty Sue’ya birtakım talimatlar verdi;
kızların kesinlikle saat dokuzda yatmış olmaları gerektiğinin altını çizdi.
Küçük kızlar umduğundan da uslu çıkmışlardı.
Betty Sue hiç zorlanmadan kızları yedirdi, biraz oyun oynadılar,
televizyon izlediler ve yatma saatleri geldiğinde de hiç itiraz etmeden
üst kattaki odalarına gitmeye razı oldular.
Betty Sue kızların pijamalarını giymelerine yardımcı oldu,
dişlerini fırçalamalarını izledi, üstlerini örttü ve “iyi uykular,”
dileyerek ışıklarını söndürüp aşağıya indi.

Şimdi gece yarısına dek ev kendinindi.
Zengin karıkoca 12’den önce dönmeyeceklerini söylemişlerdi.
Aslında yapmakta olduğu işin en sevdiği kısmı da buydu.
Çocukları yatırdıktan sonra ev sahiplerinin gelmelerini beklerken
kafasına göre takılabiliyordu; şimdi istediği TV kanalını izleyebilir,
abur cubur atıştırabilirdi. Bir süre TV izledikten sonra uykusu gelmişti.
Betty oturduğu kanepeye uzandı ve gözleri hemen kapanıverdi.
Daha uykuya dalalı 10 dakika bile geçmeden telefonun sesiyle uyandı.
Çok şiddetli zil sesi kızı yerinden zıplatmıştı.
Hemen kendini toparlayıp ayağa kalktı ve kapının yanındaki
sehpanın üzerinde duran telefonu açarak kulağına götürdü.

“Çocukları kontrol ettin mi?” diye konuştu karşı taraftan gelen
bir erkek sesi. Telefon açan dalga geçer gibi sormuştu soruyu,
sanki kahkaha atmak üzereydi adam. Betty Sue “Bu da kim?”
diye düşündü; ev sahibinin sesine benzemiyordu.
“Affedersiniz, sesinizi alamadım, kimsiniz?” diye sordu genç kız.
Ancak adam yanıt vermeden telefonu kapattı.

“Herhalde okuldan birilerinin canı sıkılmış, beni işletiyor olmalılar…
Ama buranın numarasını da nasıl öğrenmişler?”
Betty Sue kafasında bu düşüncelerle tekrar kanepeye gidip oturdu.
Canı sıkılmıştı, uykusunun bölünmesi hiç iyi değildi, yeniden
uzansam mı diye düşünürken telefon yine çaldı.

“Çocukları kontrol ettin mi?” Yine aynı adam, sesi hiç de tanıdık değil.
Okuldaki oğlanlar değil mi acaba?
Betty Sue “Bak… Her kimsen...”
demeye kalmadan telefon yeniden suratına kapandı.
Bu defa sinirlerinin iyice gerildiğini hissetmişti genç kız.
Sapığın biri kendisiyle oyun oynuyordu. Bu çok can sıkıcıydı.
Ne yapmalı diye düşünürken elinin altında çalan telefon bir kez
daha yerinden sıçramasına neden oldu.
Ses bu defa daha tehdit ediciydi:
“Çocuklar çoktan elimde… Birazdan sıra sana gelecek!”
Sertçe kapanan telefonun çıkarttığı ses kulağında çınladığında
Betty Sue damarlarındaki kanın donduğunu hissetti.
“Bu ne küstah bir sapık! Ne yapmaya çalışıyor?
Polisi arasam belki de iyi olacak…” Betty Sue hiç tereddüt etmeden
911’i aradı. Görevli memura telefonla taciz edildiğini anlattı.
Görevli detayları dinledikten sonra şayet telefon sapığı bir kez
daha ararsa onu hatta daha uzun tutmaya çalışmasını, böylelikle
yerini tespit edebileceklerini söyledi.

Betty Sue’nun içi biraz olsun rahatlamıştı, telefonun başında
beklemeye devam etti, adamın arayacağından emindi.

İki dakika sonra gerçekten de telefon çaldı.
Adam yine küstah bir ses tonuyla konuşuyordu:
“Hâlâ çocukları kontrol etmedin, ne yapıyorsun sen?
Nasıl bir bebek bakıcısısın?” Betty adamın sesinden tiksiniyordu
ama onunla konuşmaya çalıştı; “Bayım, ben iyi bir bakıcıyım,
birazdan da çocukları kontrol edeceğim… de sana ne bundan?
Sen kimsin ki?” Adam yanıt vermedi ancak insanı ürperten
bir kahkaha attı. “Lütfen… Artık beni rahatsız etme!” dedi.
Betty Sue sesi titreyerek. “Görürüz bakalım!” dedi adam gülerek
ve telefonu kapattı. Betty Sue titreyen ellerine bakarak
telefonu yerine bıraktı. Bu iş çok canını sıkmıştı.
Birden çocukları gerçekten de kontrol etmesi gerektiğini düşündü.
Ama merdivenlerin başına gelince birden durakladı.
Daha önce defalarca çocuk bakıcılığı yaptığı halde,
şimdi niye üst kata çıkmaya korkuyordu ki?
Bu telefonlar bu kadar mı etkilemişti onu?
Tam cesaretini toplayıp ilk basamağa çıkmıştı ki
telefonun korkunç sesi yine yankılandı.

“Kahretsin, bu sapıktan nefret ediyorum diyerek telefonu kaldırdı.
Karşı taraftan gelen ses bu defa farklıydı:
“Bayan, ben polis memuru Brown, lütfen evi hemen terk edin,
şikayetinize neden olan aramaların bulunduğunuz evin
içinden yapılmakta olduğunu tespit ettik.
Birisi evdeki diğer hattı kullanarak sizi arıyor!
Hiç vakit kaybetmeden hemen evden ayrılın!”
"Bana yukarıdan bakarsanız aptalın tekini görürsünüz. Bana aşağıdan bakarsanız tanrıyı görürsünüz. Bana tam karşıdan bakarsanız, kendinizi görürsünüz."
"Bana göre bir ceset, canlı bir bedenin taşıyamayacağı bir güzellik ve saygınlık taşır."
Onun gözlerini görmek çok önemliydi, yoksa işin zevki kalmıyordu... Heyecanımı artıran şey gözündeki ışığın sönüşünü görmekti. Bu benim için, ilahi bir güce sahip olduğum anlamını taşıdığından önemliydi. Ölüm anı büyüleyici ve heyecan vericiydi. Ellerimin arasında bir genç kızın kırılgan boynu, gözlerinde giderek kaybolan can parıltısı... Bunu sadece gerçekten birini elleriyle öldürenler bilir.
Fikret Topallı
Sayfa 247 - Pedro Lopez (And Dağları Canavarı)
216 syf.
·7/10
Kitaplarımı seçerken, eğer bildiğim, takip ettiğim ve beğendiğim bir yazar değilse, genellikle kitabın adına ve kapağına ilgi duyarak alırım. Bu kitabı da aynen böyle seçtim, umduğumu bulmadım desem yalan olur. Kitabın içinde hem dünyanın farklı ülkelerinden hem de ülkemizde geçen daha çok gizemli ve ürkütücü kısa kısa hikayelerden oluşan ilginç bir kitap. Ayracı bile korkma nedeni . Adrenalin içeren mola vermek isteyenlere tavsiye ederim
400 syf.
·Puan vermedi
ABD'de islenmis cinayetlerden yola cikilarak yazilmis bir kitap.ünlü seri katillerin gercek hayat hikayelerini merak edenler icin güzel bir kaynak niteliginde.
400 syf.
·Puan vermedi
2008 yılında okudugum kitap benim icin dönüm noktalarindandir. Ulkemizde bu derece vahsetle hic karsilasmadigimiz ici bu kitabi okuduğumda dehsete düşmüştüm dünyada bu tur insanlarin olabilecegine inanamamis gunlerce internette kitapta adi gecen katilleri tek tek arastirmis ve psikolojimi baya bozmustum. Kandan psikopatliktan gerilimden uzak kalmasi gereken kisiler asla okumasin digerlerine tavsiyemdir okunmali :)
400 syf.
·Puan vermedi
Yazar kitabini, seri katiller uzerine yaptığı kapsamli arastirma sonucu kaleme almış. Hafizalarda yer edinen seri katilleri konu edinerek onlarin yaşam öykülerini ve isledikleri cinayetleri anlatiyor. Tamamen gerçek olaylardan yola çıkılarak yazilmis bir kitap.
216 syf.
·Puan vermedi
Şehir efsanelerinden yola çıkarak hazırlanmış bir kitap. Hep deriz, çok ilginc bir sey duydum ya da yasadim, diye. Cinlerle, perilerle ilgili ya da mezarlik ve ölümlerle ilgili garip aciklanamayan tuhaf olaylar anlatilir çevremizde. Kimi zaman da biz duydugumuz bir olaydan esinlenerek bahsederiz böyle gizemli olaylardan. Iste bu tür efsaneler, tuhaf ve ürkütücü olaylarin derlenmesi seklinde yazılmış. Meraklılarının ilgiyle okuyacaklari bir kitap olmuş.
400 syf.
·3648 günde·Beğendi·10/10
Kimi gaipten sesler duyuyor, kimi kötü geçen çocukluğunun intikamını alıyor, kimi kurbanlarının acısını dindirdiğini düşünüyor kimi de sadece sapıkça dürtülerini bastırmak için öldürüyor.

İşledikleri cinayetler aylar hatta yıllar sonra çözülüyor, polisler karşılaştıkları vahşet karşısında şaşkına dönüyor, kamuoyu bu davaları günlerce tartışıyor. Öldürme sebepleri ne olursa olsun onlar, çağımızın en vahşi, en acımasız, en psikopat katilleri.
336 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
Resimli görseller dışında,hareketleri net bir şekilde açıklıyor.Genel anlamda yoga hakkında bilgiye sahip olmak ve duruşları ayrıntılı bir şekilde incelemek için yararlanılabilecek bir kitap.
216 syf.
·Beğendi·9/10
yazarın bu seriden hariç 2 tane daha var aynı isimli yazar geniş bir araştırmayla en çok ün yapmış seri katillerin hayatlarını ve işledikleri cinayetleri anlatıyor bazıları aşırı derecede ilginç çok korkunç gelmese de bana. Ama genede okunabilir bir kitap. Diğer serilerini okumaya umarım fırsat bulurum. Genelde yazarın 1. kitabından daha çok beğenildiğini söylerler.
216 syf.
·Puan vermedi
son birkaç tane kaldı, okuması inanılmaz, gerçek hikayeler inanılmaz bir sürükleyicilik, okuduklarınıza gerçekten inanamayacaksınız
216 syf.
·Puan vermedi
Her hikayede bu kadarı olmaz dedirtecek türden şeylerden bahsetmiş yazar. Öyleki her hikayeden sonra google'ladım. Etkilendim, korktum ve dehşete kapıldım. Dünyaya daha farklı gözlerle bakmanızı sağlayacak bir kitap. En çok da yazarın katillerin bunları yapmasındaki sebebi aramasına ve sunmasına bayıldım. Dünyanın en nefret edilen gruplarından birini konu olarak seçmiş, risk almış. Onların da iyi ya da kötü bir hayatı olduğunu göstermiştir bize. İyi de yapmıştır. At gözlüğüyle bakmamak gerek dünyaya.

Yazarın biyografisi

Adı:
Fikret Topallı
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen
Doğum:
Giresun, 1964
1964 yılında Giresun’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladı. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden mezun olduktan sonra uzun yıllar Ankara’da serbest çevirmenlik yaptı. Çeşitli kitap çevirileri yayınlanmıştır. 2001 yılından bu yana Bursa’da yaşıyor.

Yazar istatistikleri

  • 4 okur beğendi.
  • 198 okur okudu.
  • 9 okur okuyor.
  • 78 okur okuyacak.
  • 3 okur yarım bıraktı.