Filibeli Ahmed Hilmi

Filibeli Ahmed Hilmi

Yazar
8.8/10
596 Kişi
·
1.670
Okunma
·
97
Beğeni
·
3.668
Gösterim
Adı:
Filibeli Ahmed Hilmi
Tam adı:
Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi
Unvan:
Yazar
Doğum:
Filibe, Bulgaristan, 1865
Ölüm:
İstanbul, 1914
Materyalizme karşı spiritüalizmi (tinselcilik) savunarak gelenekteki kelami düşünceden felsefeye geçişi temsil eden II. Meşrutiyet dönemi Osmanlı felsefecisi Filibeli Ahmet Hilmi, 1865’de Filibe’de doğdu, 1914’de İstanbul’da öldü.

İlköğrenimini Filibe'de yaptıktan sonra, bir süre Filibe Müftüsü'nden Arapça ve temel İslâm bilimleri eğitimi aldı. Daha sonra İstanbul'a gelerek Galatasaray Mektebi'ni bitirdi. 1890 yılında Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi'nde çalışmaya başladı. Bu idare tarafından memur olarak Beyrut'a gönderildi ancak siyasi nedenlerden Mısır'a geçti. Burada Terakki-i Osmani Cemiyeti'ne girmiş; bir de “Çaylak” adlı bir mizah gazetesi çıkarmıştır. 1901'de İstanbul'a dönse de bir jurnal üzerine Fizan'a sürüldü. Orada da araştırmalarını sürdürmüş, tasavvufla ilgilenmiştir.

Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a dönerek Darülfünun'da felsefe dersleri verdi. Aynı zamanda 1908'de “İttihâd-ı İslâm” adlı haftalık bir gazete çıkarmaya başladı ve buna 1910'da haftalık “Hikmet” gazetesi dergisini çıkarmayı da ekledi. Bir yıl sonra günlük olarak yayımlamaya başladığı Hikmet gazetesi İttihat ve Terakki hükümetini eleştiren yazıları üzerine defalarca kapatılsa da Mübahese, Coşkun Kalender, Münakaşa, Kanat ve Nimet adlarında kısa süreli gazete / dergiler çıkararak yayıncılığa devam etti. Ayrıca İkdam ve Yeni Tasvir-i Efkâr gazetelerinde, Sırât-ı Müstakim ve Şehbâl dergilerinde yazılar yayımladı.

Ahmet Hilmi; Baha Tevfik, Abdullah Cevdet ve Celâl Nuri'nin hemen hiçbir eleştirel süzgeçten geçirmeden Batı'dan Osmanlı toplumuna aktardıkları materyalist görüşlere ortaçağ mantığıyla ve geleneksel bilgilerle cevap verilemeyeceğini, bu görüşlerin ancak Batı'da yeni ortaya çıkan bilimsel bilgilere dayanan bir felsefe ile çürütülebileceğini ileri sürer. Bu bakımdan Ahmet Hilmi'de gelenekteki felsefeye karşı tutumun değişerek, felsefi düşüncenin kültürel değerlere uygun hale getirilmesiyle haklılaştırılması gibi oldukça önemli bir gelişme görülür. Bu gelişmede artık felsefe, "niçin" sorusunu sorarak varlığın temel sebeplerini anlamaya yönelen insanlığın zorunlu bir düşünce faaliyeti, bir ihtiyaç olarak algılanmaktadır.

Ahmet Hilmi'nin felsefeye karşı tutumu, bir yandan geleneksel felsefe karşıtı düşünceden ayrılırken, öte yandan bu tutum Tanrı'nın varlığı, ruhun maddeden ayrılığı gibi materyalist felsefenin karşı çıktığı İslam'ın temel inançlarının savunulmasında haklılaştırma aracı olarak kullanıldığı için gelenekteki "ilim" ve "hikmet" anlayışına dönülmüş olmaktadır.

Gerçekten de onun amacı doğrudan doğruya felsefe yapmak değildir. O tipik bir İslamcı düşünür olarak, II. Meşrutiyet'te Baha Tevfik ve Celal Nuri gibi materyalistlerin İslam'ın temel inançlarıyla çatıştığını ileri sürdüğü görüşlerinin toplumda yaratacağı manevi çöküntüye karşı, onları Batı'daki bilimsel gelişmelere ve yeni felsefi yaklaşımlara dayanarak çürütüp bu tehlikeyi savuşturmak amacındadır. Bu amacını “Allah'ı İnkar Mümkün mü? Yahut Huzur-ı Fende Mesâik-i Küfür / Bilim Karşısında İnkarcı Doktrinler” adlı eserinin önsözünde açıkça belirtir. Kaldı ki yayınladığı haftalık Hikmet ve aynı adı taşıyan günlük gazetede, misyonu açısından, doğrudan felsefeye değil, İslâmcı akımın eğildiği sosyal-politik konulara ağırlık verilmiştir.

Ayrıca bu ve diğer neşrettiği yayınların adlarındaki vurgunun da felsefeye değil "hikmet"e olması anlamlıdır. Bununla birlikte onun özellikle Celal Nuri'nin Tarih-i İstikbâl I / Mesâil-i Fikrîye (Geleceğin Tarihi I - Fikri Problemler, 1913) adlı eserinde Büchner'den aktarılan materyalist görüşleri eleştiren “Huzur-t Akl ü Fende Maddfîyyûn Meslek-i Dalâleti / Akıl ve Bilim Karşısında Sapkınlık Doktrini Olarak Materyalizm” adlı eseri, felsefi tartışmanın güzel bir örneğidir. Bu eserinde bilimsel olduğunu iddia eden Büchner'in biyolojik materyalizminin dayandığı "madde" ve "kuvvet" kavramları etrafındaki temel görüşlerin, Batı'da yeni gelişen fizik, kimya gibi pozitif bilimlerdeki yeni bilgilere aykırı olduğunu; materyalizmin, metafizik düşünceye tamamen karşı olduğu halde, bilimin sahasından çıkıp metafizik ve spekülasyon yaptığını ileri sürer.

Ahmet Hilmi, batılılaşma süreciyle birlikte Osmanlı aydınında gittikçe daha baskın olarak ortaya çıkan bilimin kesinliğine ve değerine olan metafizik ve hatta bir tür dinsel inanma ve kabullenme olgusundan oldukça farklı yeni bir bilim anlayışını Türk düşüncesine ilk kez getirenlerden biri olmasıyla Türkiye'de “bilim felsefesinin öncüsü” durumundadır. Hatta Türk düşüncesinde bilim felsefesinin önemli bir boş saha olduğunu belirterek bundan yakınır. Celal Nuri'nin "Hakikate ulaşmak için bir tek aracımız vardır: Bilim" görüşünü, "Acaba hakikat nedir?", "Hakikatin ölçüsü nedir?" ve "Bilim ne demektir ve değeri nedir?" sorularıyla epistemolojik (bilgi kuramsal) planda sorgulayan Ahmet Hilmi; Henri Poincare ve Emile Boutroux'un eserlerine dayanarak bilimin aslında varsayımlara dayandığını, bu yüzden de değerinin göreli olduğunu, araştırma ve inceleme sonsuz olduğundan bilimin hiçbir zaman son sözü söylememiş bulunduğunu, o günlerde değişmez prensip olarak kabul edilen bazı fizik kanunlarının bile temellerinin sarsıldığını vurgular.

Ahmet Hilmi, materyalizmin ruhu beynin fonksiyonları olarak ele alan görüşünü reddeder. Ona göre bedenden bağımsız ve mahiyetçe ondan ayrı bir ruh vardır, ayrıca ruhun bedenin ölümünden sonra dağılmayarak hayatına devam etmesi fikri akla aykırı ve çelişik değildir. Yine ona göre ebedilik, ezelilik, sonsuz alemler ve Tanrı hakkında, deneyin alanına girmedikleri için, bilimle değil, ancak metafizik yaparak hükümler verilebilir. Bu gibi deney dışı fikirlerin değeri, akıl kuralları ve ortak duyu ile ölçülebilir. Bu görüşleriyle spiritüalizmin temel görüşlerinin materyalizme karşı ancak metafizik yoluyla ortaya konulabileceğini ileri sürmektedir.

O kendi felsefi mesleğini "Vahdet-i Vücûd" (A'mak-ı Hayâl -Hayalin Derinlikleri- adlı eseri, İslâm panteizmi olan bu tasavvuf felsefesini dile getiren bir romandır) olarak açıklamışsa da Darülfünun'da verdiği "Hangi Meslek-i Felsefeyi Kabul Etmeliyiz?" adlı konferansında öğrencilere, mevcut felsefi doktrinlerin hepsinin bazı yanlış varsayımlara dayandığından ve hiçbirisi mutlak olarak bütün hakikatleri tek başına bünyesinde toplayamadığından felsefe ve ahlâkta, her doktrinin taşıdığı doğru fikirleri seçici bir anlayışla alarak oluşturulacak eklektik bir yaklaşımı önerir.

Özellikle bilimsel, teknolojik ve ekonomik alanlarda İslâm dünyasının Batı'ya karşı gerilemesiyle XIX. yüzyılın son çeyreğinden itibaren İslam'ın temel görüşlerini yeni bir sosyal-politik pratiğin oluşturulmasında referans kaynağı olarak yeniden yorumlayan İslâmcı aydınlardan biri olan Ahmet Hilmi, geleneği sorgulayan modernist bir düşünürdür. Bu açıdan İslâm medeniyetindeki kültür ve düşünce hareketleri ile sorunlarını ele aldığı Tarih-i İslâm (İslam Tarihi) adlı eseri dikkat çekicidir.
"Yine neyin var ?" dedi.

"Hiç" dedim.

Bu "hiç" yalnız halimi tarif için söylenmemişti.
Ağzımdan çıkan bu "hiç" sözü kâinatın sıfatı idi.
Filibeli Ahmed Hilmi
Sayfa 25 - Palet Yayınları 1.Basım
Saadet nedir?

Hazreti Musa:

“Saadet, benliği hırs firavunundan kurtarmaktadır.”

Hazreti Adem:

“Saadet, şeytana uymamak ve Havva’ya aldanmamaktadır."

Konfüçyüs:

“Bir tencere pirinç pilavına bütün lezzetleri sığdırmaktadır.’

Eflatun:

“Daima yücelikleri düşünmektedir.”

Aristo:

“Mantık! İşte saadet!”

Zerdüşt:

“Saadet, karanlıkta kalmamaktır.”

Hazreti İsa:

“Saadet; geçmişi unutmak, şimdiyi hoş görmek, geleceği düşünmemekle mümkündür.”
Filibeli Ahmed Hilmi
Sayfa 102 - Palet Yayınları 1.Basım
Her insanın hayatında, hakikat yolculuğu farklı bir noktadan ve farklı yollara girerek başlar. Bir dairenin etrafındaki sonsuz noktalar gibi, her bir nokta, noktalığının farkına vardığı zaman, bir uyanış başlar: "İnsanlar uykudadırlar; ölünce uyanırlar." hadis-i şerifinde buyrulduğu gibi "ölmeden önce ölmeye" koyulmanın başlangıcıdır bu uyanış.
İşte şimdi Leylasız Mecnun oldun.
Çünkü Mecnun Leyla oldu.
Filibeli Ahmed Hilmi
Sayfa 180 - Palet Yayınları 1.Basım
A'mak-ı Hayal... Hayalin Derinlikleri... Adının hakkını verircesine hayal ve gerçek arasında geçen mistik bir yolculuk. Daha önce bir kere niyetlenmeme rağmen okuyamamıştım bu kitabı. İyiki de okuyamamış o zaman. Bu kitabın tadına varmak ve ondan olabildiğince fayda sağlayabilmem için uygun zaman şimdiymiş demek ki.

Kitabın incelemesine geçmeden önce yazarı hakkında bir kaç anekdot aktarmak istiyorum. Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi; batılı tarzda gördüğü eğitimini daha sonra aldığı tasavvuf eğitimi ile iyice derinleştiren ve batının aklını doğunun ruhu ile harmanlayıp böylesine vurucu bir eser ortaya çıkaran, yaşadığı dönemde her devrin muhalifi olmayı başardığı için hayatını sürgünler ve cezalar ile tüketen, açtığı her gazete kapatılan, Cemil Meriç'in deyimiyle tipik bir fikir işçisi. Tipik dediysem asla sıradan olduğu yanılgısına kapılmayın. Aksine günümüzde de örnekleri çevremizi çepeçevre kuşatan, iktidar rüzgarı hangi taraftan eserse o tarafa doğru boyun büküp secde eden, yağmura göre tarlasını taşıyan tiplerden olmayı reddetmiş bir düşünce kahramanı.

Önceki incelemelerimi okuduysanız tasavvuftan zerre miktar anlamadığı halde, tasavvufu pazarlanacak bir metaymış gibi esnaf mantığı ile pazarlayan yazar bozuntularından ne kadar dert yandığımı hatırlıyorsunuzdur. İşte böyle bir vasatlık deryasında A'mak-ı Hayal gibi bir kitabı tanımış ve okuyabilmiş olmak kendi adıma büyük bir talih.

Aslolan yolculuk bu eserde, fenafillaha olan yolculuk. Kitabın ana karakteri Raci'nin yol rehberi Aynalı Baba ile yaptığı; hayal ve gerçeğin içi içe geçtiği, dünyanın, gerçeğin, bilginin, ruhun, kısaca insana dair her şeyin sorgulandığı yer yer bana Matrix'de Neo'nun Morpheus ile yaşadığı aydınlanmayı yaşatan baş döndürücü bir yolculuktu. Öyle bir yolculuk düşünün ki; Belh şehrinin sokaklarında dolaşırken kendinizi bir anda Zerdüşt'ün huzuruna çıkmış ve onunla insanın nereden geldiği üzerine hasbihal ederken bulabilir, ya da bir anda kendinizi Ehrimen ve Hürmüz'ün yani; iyilik ve kötülüğün, karanlık ve nurun bitmeyen kavgasının ortasında bulabilirsiniz. Bir hayalde Zirve-i hiç (hiçlik zirvesi) nam-ı diğer Nirvana 'ya ulaşmak için çıktığınız yolda Buddha'nın sarayında dolaşıp, başka bir hayalde Anka kuşu ile binlerce alem arasında bir yıl süren bir seyahate tanık olabilirsiniz. Velhasılı kelam; Puslu Kıtalar Atlası'nda Uzun İhsan Efendinin yaşadığı kendini bulma ve bilme hikayesine fazlasıyla benzeyen fantastik bir kurgu var karşımızda. En az onun kadar keyif veren zevkli bir yolculuk..

Pareto ilkesini duydunuz mu bilmiyorum. 80/20 kuralı olarak özetlenebilecek bu ilkeyi basitçe örnekleyecek olursak; diyelim ki gardırobunuzda 100 tane elbise olsun. Bu elbiselerin yüzde 20'sini günlük hayatınızın yüzde 80'lik zaman diliminde kullanırken, elbiselerin geriye kalan yüzde 80'lik kısmını hayatınızın ancak yüzde 20'lik kısmında kullanabiliyorsunuz. Bu kural hayatımızın hemen hemen her kısmında geçerli olduğu gibi kitaplarda da geçerli. Kitapların yüzde 20'lik özünü okuyabilmek adına sayfa şişirmek için yazılmış yüzde 80'lik kısmına da katlanmak zorunda kalırız. A'mak-ı Hayal bu kuralın dışında kalan, tamamen yüzde 20'lik özden oluşan, bir kütüphanelik kitap yazılabilecek kadar bol aforizma içeren, her cümlesi, her kelimesi ezberlenesi bir Leylasız Mecnunlar kitabı.



Gelin kendinize bir iyilik yapın. Hayatın koşuşturmacasından, karmaşasından bir süreliğine kendinizi azad edin. Bulabilirseniz Aynalı Babanın muhteviyatı meçhul kahvesi ve Erkan Oğur'dan Zahit Bizi Tan Eyleme: https://www.youtube.com/watch?v=V_7dxixoiyY eşliğinde bu kitabı okuyun.



Çok daha uzun ve detaylı bir incelemeyi hak etmesine rağmen bu aralar pek müsait olmadığımdan şimdilik bu kadarını yazabiliyorum. Ahde vefasızlık olmaması adına kısa da olsa düşüncelerimi yazmak istedim. Gerçi A'mak-ı Hayal tekrar tekrar okunacak kitaplar listemde çok iyi bir yer edindiğinden geniş bir zamanda tekrar okuyup kendisine daha layık bir inceleme yazma planım var. Yol bitmediyse ve nasipte varsa o gün tekrar görüşmek dileğiyle :)
Aynalı Baba ile bir yolculuğa hazır mısınız? Ama bu yolculuğa çıkmaya karar verirseniz bildiğiniz, değer verdiğiniz ve hatta taptığınız ne varsa sarsılacak. Şimdi tekrar düşünün ve öyle okuyun bu kitabı derim. Şeriat ile yaşayan bir canlının Tarikat'a girmesi, Hakikat ile sarsılıp Marifette yok olmasıdır bu kitap.
İyi bir tahsil görmüş olan Raci, kendini aramaya ve uyuşmuş vücudunun bu dünyada ki amacının ne olduğunu merak ederken, evlerine yakın olan mezarlıkta Aynalı Dede ile karşılaşıyor...

Aynalı Dede ise onun her gelişinde şekerli kahve hazırlıyor ve Raci'nin rüyalar aleminde varlığın birliğini olan tasavvuf felsefesi ve öğretisini (VAHDET-İ VÜCUT) öğrenmesi için onu ruhani yolculuklara çıkarıyor...

Raci, Aynalı Dede'den, bu öğretide insan ruhunun Yaratıcının ruhundan bir parça olduğunu ve insanda tecelli edişini rüyalar aleminde yaptığı yolculuklar ile öğrenmeye başlıyor...

Aynalı Dede yeri geliyor ney üflüyor yeri geliyor gazeller okuyordu. Raci ise her iki durumda da mest olup artık akıllılık ve delilik arasında gelip gidiyordu...

Rüya aleminde Raci, en büyük sırrı keşfetmeye çalışıyordu. Bu sırrın adı "AŞK" tı...

Felsefi yönü derin ve insanı düşünmeye sevk eden güzel bir eser. Ben özellikle son bölümde Aynalı Dede'nin defterinden olan hatıraları çok beğendim, özellikle "Mutluluk" adlı hatırasını çok anlamlı buldum.Gazellerin Türkçe yazılmasını isterdim hepsini anlamadığım için fakat okurken rahatsız olmadım...
Sakın alem büyük bir tımarhane olmasın? dedim kendi kendime.

-Bu alemin bütün zevki hiçliği ümit etmektedir.

-Gerçekten insanlarda mercimek kadar akıl olsaydı, değil ebedi hayatı aramak, bu berbat ve geçici hayata bile katlanmayıp sonu bir eyvahtan ibaret olan bu zevkleri ve hayat külahını Yokluk Sultanına sunarlardı.

Ve kitaptan daha nice sözler...

Uzun zamandır ertelediğim, ara sıra kitaplığıma bakınca bana göz kırpan bu kitabımla hasbihal etmek geldi içimden. Gün boyunca konuştuk, bana Zerdüştten, Budha dan, Sokratesten, Eflatuna, Aristo dan, daha nicesine bir dünya sundu.

Kendimi bildim bileli kendime sorduğum okuduğum kitaplarda aradığım şeylerin aynadaki suretini gösterdi. Hani utanmadım değil sen kitabı al 4 ay sonra oku olacak iş degil hakli hele de böylesini.

Neyse sözü uzatmayacağım bir adam düşünün her türlü eğitim almış birini ama arayışta bir gün yolu her zaman girmek istediği mezarlığa düşer ve orada Aynalı Baba ile karşılaşır.

Aynalı Baba ona hikmetli sözler ve ney çalarak garip alemlere salar kiminde 8 yaşındaki bir şehzade ,kiminde çinli bir öğrenci ,kiminde ise istanbullu bir müezzin olur daha mı daha neler neler...

Ejderhalar, periler, Kaf dağı, Anka kuşu bol alegorik tasvirler ve yerler. Şark edebiyatının bu muazzam eseri kaçırılacak gibi değildir özellikle ilmi konuları seviyorsanız.

Kitabı kaknüs yayınlarından okumanızı tavsiye ederim zira ağır gelebilecek bir anlatımı var hele de kelime hazineniz zengin değilse bir günde okumaya kalkmayın far görmüş tavşan gibi olursunuz alimAllah :D

Evet bana da biraz ağır geldi ama alegorik anlatıma alışkın biriyim ki yaşantım boyunca bu merakımı doyurdum ve doyurmaya devam ediyorum. Sözün özü içinizde durduramadığınız bir arayış varsa mutlaka okunması gereken bir eser.

Raciye ve Aynalı Babaya selamlar.
Yazarının birçok sırrını bizlere sunduğu A'mak-ı Hayal'de birbirinden ilginç benzetmelerle tebdil edilmiş hakikatler sizleri alıp kaf dağına oradan alıp kefene saracak kadar büyüleyici olacaktır. Bir şeyh ve bir derviş adayının vu sürükleyici yolculuğuna hazır olmadan başlamak sağlığınız için tehlikeli olabilir.
İkinci Meşrutiyet döneminde yazılmış bir eserin bugüne yansıması nasıl olabilir merakıyla kitaba başladım. Kitabın önsözünde “bu kitabı hakikat endişesi ile dolu vicdanlar, sonu olmayan bahisleri seven insanlar zevkle okuyabilirler” demişti yazarımız.
Kitabın 1.bölümünde kahramanımız varlık ve yokluğu sorgularken Matrix filmini hatırlattı bana. Daha sonra yazarımız Raci’yi anlatırken bize, Tutunamayanlar’daki Turgut geldi aklıma. Şüphe, eğitim, alkol-eğlence ve felsefe yönüyle Raci’nin arayışıyla, Turgut ve Selim’in arayışının ortak bir çıkış noktasından beslendiğini düşündüm. Bir farkla ki, Raci’nin hayatında onu “Hayalin Derinliklerine” götürebilecek bir Aynalı Baba vardı.
Aynalı Baba bir kahve içilebilecek kadar bir zaman diliminde Raci’yi Buda, Zerdüşt, Brahmanizm’den başlayarak derin bir hayal dünyasında dolaştırıyor, bölümün sonunda tekrar Kainatın Efendisi’yle buluşturuyor ve bütün inanç ve dinler hakkındaki derin bilgisiyle okuyucuyu şaşırtabiliyor.
Yedinci Günde Aynalı Baba’nın bir kedi yavrusunun doğmasından dolayı sevincini anlatırken özellikle bir kralın oğlunun doğmasıyla karşılaştırmasını, “kralın oğlunun nasıl birisi olacağı belli değilken, hatta kral oğlu olduğu için kibirli ve bencil olma ihtimali yüksekken” zararsız bir kedi yavrusunun dünyaya gelmesinin sevinmeye daha layık oluşunu anlattığı bölümü çok beğendim.
İkinci bölümde ise Raci’nin Manisa Tımarhanesinde geçirdiği dönem ve buradaki hatıraları anlatılırken “delilik” ve “akıllılık” kavramları sorgulanıyor. Gerçek aklın bizi mutlak hakikate ve ebedi hayata götürmesi ile anlaşılabileceğine dair en çarpıcı önermeyi Taine’den aktarıyor; “İnsanlar yaratılış ve terbiye bakımından delidirler. Kazara akıllı bulundukları zaman çok kısadır!”
Raci’nin Aynalı Baba’yla çıkmış olduğu bu masalsı yolculuğu ve felsefi derinliği yazarın çok etkili bir şekilde aktarabildiğini düşünüyorum. Keşke biraz daha uzun olsa, yazarla ve kahramanıyla birlikte biraz daha seyahat edebilseydik daha güzel olurmuş, çabucak dünyamıza döndük ve “hafif delileri eğleyecek kadar zevk bulunan” hayatımıza devam ediyoruz!
A'mak-ı Hayal yani Hayalin Derinlikleri... Gerçekten hayal gibi bir kitaptı. Kitabı okumaya başladığınızda hayatınızın amacı ile ilgili bir arayış içindeyseniz kendinizi Raci’ye yakın hissedebilirsiniz. Raci de bu arayış sayesinde Aynalı Baba ile karşılaşıyor ve 9 gün boyunca hayalin derinliklerinde değişik diyarlara gidiyor. Bu 9 günlük seyahatin her bir günü aslında detaylandırılarak ayrı ayrı kitap olarak bile sunulabilir. Kitabı okurken biraz araştırma yapmanızda fayda var. Çünkü içinde budizme dair ögeler veya vahdet-i vücut gibi tasavvufi konular yer alıyor. Benim yabancı olduğum konular olduğu için kitap beni biraz araştırmaya da itti. Bu konulara çok daha hakim kişiler eminim kitaptan çok daha fazla zevk alacaktır. Kitapta eleştireceğim nokta keşke gazellerin orijinalleri ile birlikte günümüz Türkçesine uyarlanmış halleri bir arada bulunsaydı. Gazel kısımlarını fazla anlayamadığım için Osmanlıcadan bazılarının çevirilerini internetten bulup okudum. Bir de kitabın ikinci kısmını fazla beğenmedim. İkinci kısımda, 9 günlük bu seyahatten sonra Raci’nin bulunduğu durum ve Aynalı Baba’nın birkaç hatırası yer alıyordu. O kısımlar dağınık ve taslak gibi geldi bana. Ama kitapla ilgili şöyle de bir durum varmış; yazar Filibeli Ahmed Hilmi vefat ettikten sonra kitabın ikinci baskısında birçok özensizlikten dolayı kitap çeşitli bozulmalara maruz kalmış. Belki de bu dağınıklığın sebebi bundan dolayıdır. Kitabın birçok baskısı var günümüzde. Hatta çizgi roman haline getirilmiş hali de var. Bir ara filminin yapılması da gündeme gelmiş ama her biri ayrı bir dünya olan 9 günü filmleştirmek kolay olmasa gerek. Kitap benim hoşuma gitti ama şu an ben kitabı tamamen anladım, özümsedim diyemem. Çünkü bence bu kitap bir sefer okumakla özümsenecek bir kitap değil.
'Filibeli Ahmet Hilmi ve ismini çok kez duyduğum ve okuma fırsatını sonunda bulduğum kitabı, Amak-ı Hayal. Hayal ve gerçek arasında geçen yolculukta ruhun yol alışı ve kalbe hitap eden bir kitap. Bir arayışın hikayesi aslında, yaşamın anlamını sorgulayan bir arayış. İçinde birçok dinden, inanıştan öğeleri barındıran, felsefik, dini, tasavvufi birçok öğeyi de içinde bulunduran bir kitap Amak-ı Hayal. Kitabın içinde verilen öğeler, kelimeler bilmeyenler için araştırmaya iten bir yönü de var. Kitap dediğimiz de zaten bu değil midir? Herkese tavsiyemdir. :)
Vahdeti Vücut inancının romanlaştırılmış en bilindik eserlerinden biri denilebilir.

Felsefi fikirlerden kurulmuş koca bir ordu düşünün.Her yandan dimağınıza akın edip hiç durmadan sorular ,cevaplar gönderiyor.Bazen allak bullak bazen anlamsız bazen komik ve bazen derin düşüncelere sevk edebiliyor.

Eserde islam inancının bir yorum metodu vardır ve herkesin aklına ve gönlüne uymayabilir.Belki de birilerine saçma sapan olarak gelirken,din ile alakası olmadığı da iddia edilebilir.

Bence bu tür kitapları okumadan önce bakış açılarında ki bazı kavramlar incelenerek öyle başlanılması.Yani daha önce bir fikri olmayan taptaze bir akıl, bunlara ya hakaret eder yada büyüsüne kapılıp sadece övgü yağdırarak gönlünü sağ sola savurur.Bundan dolayı ön yargılarımız bizim genel de duvarlarımızdır.Geçene Aşk OLsun...

Hayatında OKunması dileğiyle....
Amak-ı Hayal(HayalinDerinlikleri)de yol alan eser iki bölümden oluşmaktadır.
Birinci bölüm;Ahmet Raci’nin Aynalı Baba ile karşılaşması ve dokuzuncu gün sonunda vedasıyla bitmektedir.

İkinci Bölüm ise Ahmet Raci’nin Manisa deliler hastanesindeki hatırlarını içeriyor ve bence bir de üçüncü bölüm tadında Amak-ı Hayale Zeyl kısmı bulunmaktadır.

Eser, Ahmet Raci’nin dilinden,zaman zaman da yazarın dilinden anlatılmakta.


A’mak-ı Hayal; yaşamın amacı,varlık, ruhun gizemi,hiçlik, kainatın sırları… gibi felsefi ve tasavvufi konuların ele alındığı alegorik öğelerle dolu metafizik bir kitap.

Mazbut bir ailenin bohem çocuğunun varoluşsal sancılarla birlikte,gerçeği arayıp,özüne dönmesinin masalı!

Türünün belki de tek örneği olması açısından,hayat-hayal,masal-gerçek,fert-toplum ikililerini birlikte ele alması açısından,delilik ve dahilik sınırlarında felsefe ve tasavvufla kol kola gezinmesi açısından takdir edilesiydi.
Ancak bazı yerlerde fantastizm (bence)çok uzatılmıştı.
Tasavvuf, kendine biraz daha fazla yer bulabilirdi böyle bir kitapta,daha fazla algoritmayla müsbet yol haritası çizilebilir ve en nihayetinde daha doyurucu bir sonla bitirilebilirdi diye düşünüyorum.

Kitapta;felsefe ve düşünürler ile ilgili söz ve açıklamalar da bolca yer bulmuş kendine.
Nesil Yayınevi dipnotlarla ve çeviriler ile başarılı bir iş çıkarmış.
Bu güfteyle de, şiirler ruhunuzda, ayrı bir yankı oluşturacak.

https://youtu.be/pMus1GWNyRg

Ve bu kitabı "Kitap Kardeşliği" etkinliği çerçevesinde bana ulaştıran Sayın Fethullah Küçükkalem beyefendiye teşekkürü bir borç bilirim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Filibeli Ahmed Hilmi
Tam adı:
Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi
Unvan:
Yazar
Doğum:
Filibe, Bulgaristan, 1865
Ölüm:
İstanbul, 1914
Materyalizme karşı spiritüalizmi (tinselcilik) savunarak gelenekteki kelami düşünceden felsefeye geçişi temsil eden II. Meşrutiyet dönemi Osmanlı felsefecisi Filibeli Ahmet Hilmi, 1865’de Filibe’de doğdu, 1914’de İstanbul’da öldü.

İlköğrenimini Filibe'de yaptıktan sonra, bir süre Filibe Müftüsü'nden Arapça ve temel İslâm bilimleri eğitimi aldı. Daha sonra İstanbul'a gelerek Galatasaray Mektebi'ni bitirdi. 1890 yılında Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi'nde çalışmaya başladı. Bu idare tarafından memur olarak Beyrut'a gönderildi ancak siyasi nedenlerden Mısır'a geçti. Burada Terakki-i Osmani Cemiyeti'ne girmiş; bir de “Çaylak” adlı bir mizah gazetesi çıkarmıştır. 1901'de İstanbul'a dönse de bir jurnal üzerine Fizan'a sürüldü. Orada da araştırmalarını sürdürmüş, tasavvufla ilgilenmiştir.

Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a dönerek Darülfünun'da felsefe dersleri verdi. Aynı zamanda 1908'de “İttihâd-ı İslâm” adlı haftalık bir gazete çıkarmaya başladı ve buna 1910'da haftalık “Hikmet” gazetesi dergisini çıkarmayı da ekledi. Bir yıl sonra günlük olarak yayımlamaya başladığı Hikmet gazetesi İttihat ve Terakki hükümetini eleştiren yazıları üzerine defalarca kapatılsa da Mübahese, Coşkun Kalender, Münakaşa, Kanat ve Nimet adlarında kısa süreli gazete / dergiler çıkararak yayıncılığa devam etti. Ayrıca İkdam ve Yeni Tasvir-i Efkâr gazetelerinde, Sırât-ı Müstakim ve Şehbâl dergilerinde yazılar yayımladı.

Ahmet Hilmi; Baha Tevfik, Abdullah Cevdet ve Celâl Nuri'nin hemen hiçbir eleştirel süzgeçten geçirmeden Batı'dan Osmanlı toplumuna aktardıkları materyalist görüşlere ortaçağ mantığıyla ve geleneksel bilgilerle cevap verilemeyeceğini, bu görüşlerin ancak Batı'da yeni ortaya çıkan bilimsel bilgilere dayanan bir felsefe ile çürütülebileceğini ileri sürer. Bu bakımdan Ahmet Hilmi'de gelenekteki felsefeye karşı tutumun değişerek, felsefi düşüncenin kültürel değerlere uygun hale getirilmesiyle haklılaştırılması gibi oldukça önemli bir gelişme görülür. Bu gelişmede artık felsefe, "niçin" sorusunu sorarak varlığın temel sebeplerini anlamaya yönelen insanlığın zorunlu bir düşünce faaliyeti, bir ihtiyaç olarak algılanmaktadır.

Ahmet Hilmi'nin felsefeye karşı tutumu, bir yandan geleneksel felsefe karşıtı düşünceden ayrılırken, öte yandan bu tutum Tanrı'nın varlığı, ruhun maddeden ayrılığı gibi materyalist felsefenin karşı çıktığı İslam'ın temel inançlarının savunulmasında haklılaştırma aracı olarak kullanıldığı için gelenekteki "ilim" ve "hikmet" anlayışına dönülmüş olmaktadır.

Gerçekten de onun amacı doğrudan doğruya felsefe yapmak değildir. O tipik bir İslamcı düşünür olarak, II. Meşrutiyet'te Baha Tevfik ve Celal Nuri gibi materyalistlerin İslam'ın temel inançlarıyla çatıştığını ileri sürdüğü görüşlerinin toplumda yaratacağı manevi çöküntüye karşı, onları Batı'daki bilimsel gelişmelere ve yeni felsefi yaklaşımlara dayanarak çürütüp bu tehlikeyi savuşturmak amacındadır. Bu amacını “Allah'ı İnkar Mümkün mü? Yahut Huzur-ı Fende Mesâik-i Küfür / Bilim Karşısında İnkarcı Doktrinler” adlı eserinin önsözünde açıkça belirtir. Kaldı ki yayınladığı haftalık Hikmet ve aynı adı taşıyan günlük gazetede, misyonu açısından, doğrudan felsefeye değil, İslâmcı akımın eğildiği sosyal-politik konulara ağırlık verilmiştir.

Ayrıca bu ve diğer neşrettiği yayınların adlarındaki vurgunun da felsefeye değil "hikmet"e olması anlamlıdır. Bununla birlikte onun özellikle Celal Nuri'nin Tarih-i İstikbâl I / Mesâil-i Fikrîye (Geleceğin Tarihi I - Fikri Problemler, 1913) adlı eserinde Büchner'den aktarılan materyalist görüşleri eleştiren “Huzur-t Akl ü Fende Maddfîyyûn Meslek-i Dalâleti / Akıl ve Bilim Karşısında Sapkınlık Doktrini Olarak Materyalizm” adlı eseri, felsefi tartışmanın güzel bir örneğidir. Bu eserinde bilimsel olduğunu iddia eden Büchner'in biyolojik materyalizminin dayandığı "madde" ve "kuvvet" kavramları etrafındaki temel görüşlerin, Batı'da yeni gelişen fizik, kimya gibi pozitif bilimlerdeki yeni bilgilere aykırı olduğunu; materyalizmin, metafizik düşünceye tamamen karşı olduğu halde, bilimin sahasından çıkıp metafizik ve spekülasyon yaptığını ileri sürer.

Ahmet Hilmi, batılılaşma süreciyle birlikte Osmanlı aydınında gittikçe daha baskın olarak ortaya çıkan bilimin kesinliğine ve değerine olan metafizik ve hatta bir tür dinsel inanma ve kabullenme olgusundan oldukça farklı yeni bir bilim anlayışını Türk düşüncesine ilk kez getirenlerden biri olmasıyla Türkiye'de “bilim felsefesinin öncüsü” durumundadır. Hatta Türk düşüncesinde bilim felsefesinin önemli bir boş saha olduğunu belirterek bundan yakınır. Celal Nuri'nin "Hakikate ulaşmak için bir tek aracımız vardır: Bilim" görüşünü, "Acaba hakikat nedir?", "Hakikatin ölçüsü nedir?" ve "Bilim ne demektir ve değeri nedir?" sorularıyla epistemolojik (bilgi kuramsal) planda sorgulayan Ahmet Hilmi; Henri Poincare ve Emile Boutroux'un eserlerine dayanarak bilimin aslında varsayımlara dayandığını, bu yüzden de değerinin göreli olduğunu, araştırma ve inceleme sonsuz olduğundan bilimin hiçbir zaman son sözü söylememiş bulunduğunu, o günlerde değişmez prensip olarak kabul edilen bazı fizik kanunlarının bile temellerinin sarsıldığını vurgular.

Ahmet Hilmi, materyalizmin ruhu beynin fonksiyonları olarak ele alan görüşünü reddeder. Ona göre bedenden bağımsız ve mahiyetçe ondan ayrı bir ruh vardır, ayrıca ruhun bedenin ölümünden sonra dağılmayarak hayatına devam etmesi fikri akla aykırı ve çelişik değildir. Yine ona göre ebedilik, ezelilik, sonsuz alemler ve Tanrı hakkında, deneyin alanına girmedikleri için, bilimle değil, ancak metafizik yaparak hükümler verilebilir. Bu gibi deney dışı fikirlerin değeri, akıl kuralları ve ortak duyu ile ölçülebilir. Bu görüşleriyle spiritüalizmin temel görüşlerinin materyalizme karşı ancak metafizik yoluyla ortaya konulabileceğini ileri sürmektedir.

O kendi felsefi mesleğini "Vahdet-i Vücûd" (A'mak-ı Hayâl -Hayalin Derinlikleri- adlı eseri, İslâm panteizmi olan bu tasavvuf felsefesini dile getiren bir romandır) olarak açıklamışsa da Darülfünun'da verdiği "Hangi Meslek-i Felsefeyi Kabul Etmeliyiz?" adlı konferansında öğrencilere, mevcut felsefi doktrinlerin hepsinin bazı yanlış varsayımlara dayandığından ve hiçbirisi mutlak olarak bütün hakikatleri tek başına bünyesinde toplayamadığından felsefe ve ahlâkta, her doktrinin taşıdığı doğru fikirleri seçici bir anlayışla alarak oluşturulacak eklektik bir yaklaşımı önerir.

Özellikle bilimsel, teknolojik ve ekonomik alanlarda İslâm dünyasının Batı'ya karşı gerilemesiyle XIX. yüzyılın son çeyreğinden itibaren İslam'ın temel görüşlerini yeni bir sosyal-politik pratiğin oluşturulmasında referans kaynağı olarak yeniden yorumlayan İslâmcı aydınlardan biri olan Ahmet Hilmi, geleneği sorgulayan modernist bir düşünürdür. Bu açıdan İslâm medeniyetindeki kültür ve düşünce hareketleri ile sorunlarını ele aldığı Tarih-i İslâm (İslam Tarihi) adlı eseri dikkat çekicidir.

Yazar istatistikleri

  • 97 okur beğendi.
  • 1.670 okur okudu.
  • 62 okur okuyor.
  • 755 okur okuyacak.
  • 28 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları