Filiz Özdem

Filiz Özdem

YazarDerleyenÇevirmenEditör
8.4/10
445 Kişi
·
832
Okunma
·
15
Beğeni
·
2032
Gösterim
Adı:
Filiz Özdem
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, 19 Temmuz 1965
Filiz Özdem (İstanbul, 19 Temmuz 1965) İtalyan Lisesi ’nden mezun olduktan sonra İÜ Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi, aynı bölümde yüksek lisans programına devam etti. Çeşitli dergi ve gazetelerde şiirleri, yazıları, yorumlayıcı sanat metinleri ve çevirileri yayımlandı. Urfa, Balıkesir, Mersin, Mardin, Kars, İstanbul, Maraş, Denizli, Çanakkale üzerine şehir monografileri hazırladı. Pier Paolo Pasolini, Luigi Malerba, Italo Calvino, Edmondo de Amicis ve Carlo Collodi ’nin çeşitli kitaplarını çevirdi. Maltepe Sanat Galerisi Yayınları’ndan Saydam ve Seyirci (1999) adlı şiir kitabı yayımlandı. Korku Benim Sahibim (2007), Düş Hırkası (2009), Yalan Sureleri (2010), Rüya Bekleyen Adam(2012) adlı romanları ve çocuk edebiyatı alanında da pek çok kitabı YKY’den yayımlandı.
Ben sana ellerden söz ettikçe ve benim yalnızca elleriyle konuşan, elleriyle aşık olup elleriyle sevişen bir kadın olduğuma inandıkça onun gri, pürüzlü, ayın yüzeyini andıran elleri geliyordu aklına. Ben eller dedikçe, uzayın kara boşluğunun içinde hareketsiz duran iki uzun gümüş parçası, iki soğuk aydınlık, iki yorgun yalnızlık geliyordu aklına.
İnsanın hayat arkadaşının ölmesi pek zordur evladım, ama eşinin yaşarken ölmesi, onu diri diri içindeki mezarlığa gömmek daha da zordur...
Kimsenin hayatı göründüğü gibi değil.
Herkesin nadide bir mücevhermiş gibi sakladığı sırları var..
Filiz Özdem
Sayfa 19 - Yapı Kredi Yayınları
"Yaşadığın anın içinde kendini yetişkin sanıyorsun. Halbuki üzerinden yıllar geçtikçe, hafızanın fotoğrafhanesindeki karelere baktıkça, insanın burnunun direği sızlıyor, hayata ve kendisine karşı içi merhametle doluyor. Meğer çocukmuşuz hep..." 
Çıt diye ölüvermek hiç bilmediğin bir yerinden... Ya da hop diye doğuvermek hiç bilmediğin bir yerinden.
Filiz Özdem
Sayfa 57 - Yapı Kredi Yayınları
128 syf.
·2 günde·Beğendi·7/10
Okuduğum ilginç kitaplardan bir tanesi. Filiz Özdem, varoluşsal sancı ile umudu birarada barındırmış ender yazarlardan olduğu kesin. Kitabın gelişme bölümünde agnostisizm ve nihilizmin kırıntıları da var ayrıca. Kurgu- örgü, giriş- gelişme ve sonuç bağlantısı zayıf olsada, asıl eleştiriyi kötü Türkçe üzerine almalı bence. Türkçe konusunda sıkıntıları var anladığım kadarıyla. Başka kitaplarını okur muyum, kesinlikle. Yazarı topyekûn toprağa gömmek adil olmaz diye düşünüyorum. ~~Objektif perspektif ~~
90 syf.
·2 günde
Çevremden gizlenerek -korkarak- korkuma karşı zor kullanarak - içten içe ve çok derinden sarsılarak- neredeyse yasadışı bir mücadeleydi yazı yazmak benim için...

(Asım Bezirci ile olan bir söyleşi, Soyut Dergisi, 1965)

Evet geldik Yanık Saraylar'a çıktığı günlerde edebiyat otoritelerini yıkan, yıktığı için hazmedilemeyen ve bir sürü saldırıya maruz bırakılan Yanık Saraylar'a....

Her incelememde Sevim Burak'ın çok değerli bir yazar olduğunun altını çiziyorum. Temin edebildiğim kitaplarının üzerine bir şeyler yazmak da o yüzden bir ödev benim için. Bir yazarın unutulmuşluğunun önüne bir nebze geçebilmek için onu sürekli hatırlatmak, onun üzerine elden geldikçe yazmak gerekiyor yani en azından değerini kavrayan her okurun öyle yapması gerekmektedir.


Sonradan Aysel Kudret ismini alan annesi Marie Mandil Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç etmiş bir Yahudi’ydi. Babası ise Mehmet Burak adlı bir gemi kaptanı. 21 Yaşına kadar Kuzguncuk’un tepsindeki evlerinde yaşadı, Yahudi toplumunun arasında yıllarını geçird ve oradaki hayatının etkilerini metinlerine yansıttı...


"Hikayelerimin üstünde biri gibi, değildim. Hikayelerimin hikaye oluncaya kadar başından geçenler benim başımdan geçenlerdi. Örneğin, yazdığım kelimelerin Oda-el çantası-teneke-masa-igne-tramvay'ın karşılığı kendimdim... Yazarken, zaman geçiyor, boyuna değişiyordum-nesne'lerle birlikte."

(Kitap-lık no. 71 Nisan, 2004)

Yanık Saraylar kitabından yer alan öyküler alışılmış düzyazı dilinin ötesine geçen bir nitelik gösterirler. Metnin içinde dil kuralları zorlanır; cümleler kırılır, sözcükler büyük harflerle yazılır, sözcükler ve cümleler tirelerle ayrılır. Başka bir deyişle metin bir parçalanma süreci içinde gelişim gösterir.

(Yaşama Teğelli Öyküler, Seher Özkök sayfa 38)

Yanık Saraylar ilk yayınladığı zamanlarında Sevim Burak'a getirilen en büyük eleştirilerin başında hikayelerini gerçeküstü/fantastik bir yapıda oluşturduğu üzerinedir. Sevim Burak ise bir röportajda: "Gerçeküstücü değilim. Hikayelerimde gerçeküstü gibi görünen parçalar, kişilerimin ve benim gerçeklerimle ilgilidir." Yazarı inceleyen kişiler buna şaşırtmayacaktır çünkü Sevim Burak kendisi için şöyle demektedir: "Yazdıklarının konusu kendi kendisi olan bir edebiyat benimki.."
Bu da insanların kalıplar üzerinden eleştiri getirme geleneğine Sevim Burak tarafından getirilen bir eleştiridir. Unutulan bir şey var Sevim Burak'ın iç dünyası ve bu iç dünya hiçbir edebi akıma sığmayacak kadar büyüleyici bir dünya ki kendisi de hiçbir akıma ait olmadığını ve onu sadece tek tek yapıtların ilgilendirdiğini ifade eder.


"Modern toplumlarda okuma kesinlikle nötr bir kategori değil, toplumsal ve kültürel dışlama mekanizmalarını korumaya çalışan bir seçkinleşme kategorisidir. Belli okuma tarzlarının meşrulaştırılması ve ayrıcalıklı metinlerin kanonlaştırılması statü belirlemeyle, toplumsal ayrıcalıklar atfetmeyle ve toplumsal tabakalaşmanın korunmasıyla bağlantılıdır."

(Jusdanis, Gregory, Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür, Metis Yayınları s 103)


Lütfen incelemede buraya kadar gelenler bu parçayı tekrar okuyup üzerine düşünsün ve okuma kültürlerine dönüp baksınlar. Okumalarınızı kim yönlendiriyor? Sizin bu yolda rolünüz nedir? Bu soruları kendiniz için cevaplandırın.

Edebiyat dünyasında meşrulaştırılmayan her yazar mevcut otoritenin ve mevcut tabakalaşmanın dağılmaması için göz ardı edilir. Sevim Burak bu yazarlardan biri onun yok sayılmasının nedeni sadece aykırı edebiyatından kaynaklı değildir, o bir kadındır ve biz kadınların başarısını yok saymayı toplum olarak çok iyi bir şekilde becerebiliyoruz.

Türkçe edebiyatta kanonlaşma da milliyetçilik, dinsel kimlik ve erillik kategorileri üzerinden yaşanmaktadır. Özellikle Tanzimat edebiyatında sesini duyurmaya başlayan kadın yazarlar, alışılagelmiş eril düzeni aşıp edebiyat otoritelerinin gözüne çarpma konusunda çaba göstermek zorunda bırakılmıştır. Fatma Aliye, Emine Semiye ve Nezihe Muhiddin gibi yazarlar o dönemin erkek yazarından sonra dikkate alınanlar olmuşlardır. Edebiyat kitapları da yenileşme dönemi edebiyatçıları sıralarken kadın yazarları en sona koyarak eril edebiyatın üstünlüğünü meşrulaştırmıştır. Sevim Burak'ın diğer kadın yazarlardan ayrılan yönü sadece cinsiyet farklılığı yüzünden ayrıma tabi tutulması değil aynı zamanda milliyetçilik ve dinsel kimlik farklılığını da kimliğinde barındırmasıdır. Gregory'nin tanımına bakarsak kültürel dışlanma mekanizmasının en büyük kurbanlarından biri de Sevim Burak olmuştur ifadesini rahatlıkla söyleyebiliriz.


Yanık Saraylar...

Kitap altı öyküden oluşmaktadır.

İlk öykümüz: Sedef Kakmalı Ev

Öykünün kahramanları; Nurperi Hanım ile Ziya Bey'dir. Ziya Bey ölmek üzeredir ve tüm öykü boyunca okura onun ölümünün arka planda yer aldığı bir zamanlar arası yolculuk yaşatılır.

Öyküde Ziya Bey ile Nurperi Hanım'ın ilişkisi net olarak verilmez aralarında bir evlilik bağı mı anlaşmalı bir cinsel birliktelik bağı mı olduğunu Sevim Burak net bir şekilde okura yansıtmaz. Bu öyküden kadının öteki olma durumuna ilişkin bir saptama oluşturacak bir bölümü vererek diğer öyküye geçmek istiyorum.

"GELDİLER
Çok yorgundular
Sokağın başına dizildiler.
Sekiz on kişi vardılar.
Bunların ardından kadınlar göründü.
Çok yavaş yürüyorlardı, yan yana sıralanmaları uzun sürdü bu yüzden.
Ayakları çıplaktı.
Erkeklerin önüne çömeldiler
Birden elleri kolları kımıldamaz oldu."

(sayfa 7)

Kadınlar erkeklerin ardından gelen, sanki ayakları prangalanmış gibi çok yavaş yürüyen, ayakları çıplak bir şekilde erkeklerin önüne çömelme eylemi gösteren bir köle kimliği ile bize yansıtılmaktadır. Sevim Burak mekanizmanın kadına dayattığı bu role bu şekilde gönderme yapmaktadır.

İkinci Öykümüz: Pencere

Bu öyküde dilin kullanımı ve dil kurallarının tehdit edilmesi bakımından ilk öyküye göre daha üst düzeydedir. Öykünün kahramanları : anlatıcı kadın ve izlediği karşı evde intihar etmek üzere olan başka bir kadın. İki ayrı kişi var gibi gözükse de öykünün tümüne yayılan iç yansımalar bize bu iki kişinin özdeş olduğu konusunda ipucu vermektedir.

"iki gündür karşı apartmandaki kadının intihar etmesini bekliyorum.
Belki de etmez;
Ne düşündüğünü bilmiyorum onun.
Gizli kapaklı bir amacı olabilir.
İki gün oldu tam
...
İkimiz de iyi degiliz.
Kendini kaldırıp atmak için ufak bir işaretçik bekliyor benden;
Benim elimden çıkmış bir insanmışçasına istediklerimi yapıyor; buna karşılık onun ölümünü göreyim istiyor.
Oysa kırmızı güllü perdemin ardında, hiçbir şeyi yönetimiyorum, içimden kadının işine karışmak gelmiyor.
Önlemek
Kurtarmak
İstemiyorum..."

İçsel sorgulamalarla geçen bu hikaye kısa ama çarpıcı bir hikayedir. (Pencere hikayesinin bana hatırlattığı bir film oldu bacağı kırılan bir adamın evinin penceresinden komşularının pencerelerini gözleyerek çözdüğü bir cinyati ele alan bir film Alfred Hitchcock'un Arka Pencere filmi başarılı bir yapımdır.)

Üçüncü hikaye: Yanık Saraylar

"Bu öykü ceşitli okumalara açık bir yapı göstermektedir. Bir yandan kadının toplum içinde var oluş sürecini irdeleyen öykü, diğer yandan değişen kültürel düzen içinde kaybolan insanların durumlarını gözler önüne sürmektedir."

Yaşama Teğelli Öyküler, Seher Özkök sayfa, 59)

Bu öykünün kahramanı Sevim Burak'ın ablasının arkadaşı Nebahat Hanım'dır.

Nebahat Hanım Burak'ın öykülerini daktilo ile temize çeken kişidir. Öykü oluşturma sürecini çok sancılı geçiren Sevim Burak'ın kesip yapıştırdığı parçalardan oluşan, evinin perdelerine asıp parçaların yerini daima değiştirerek oluşturduğu üretim sürecinin montajında yer alan Nebahat Hanım'ı gerçekliğinden kopararak onu eserinde yeniden biçimlendirip bir nevi ödüllendirmiştir.

"Dudaklarında acı bir Gülümseme
Uğraş düzeninin aynalarında kendine baktı
Gerçekten O,
KENDİSİ...
Hiç değişmemiş
YİRMİ YILIN DAKTİLOSU
İstemli insanların soyundan
Karanlıkta kalmış kadın yüzü
Boyasız
Sevgisiz
Ölümsüz."

Sevim Burak'ın bu öyküde belirtmekte olduğu "Uğraş Düzeni" toplumsal düzeni ifade etmektedir. Uğraş düzeninin aynası onun toplum içindeki konumunu yansıtmaktadır ve kişi toplumun içinde var olan yirmi yıllık bir daktilo hayatına rağmen değişmemiş düzende yeri olmasına rağmen düzenin değiştiremediği bir kişiyi ifade ediyor bize uğraş düzeninin aynasındaki yansıma.

Bu kadın aynı zamanda;
"Boyasız, sevisiz, ölümsüz"dür. Makyaj kullamamakta ve bu durumla beraber uğraş düzeninde var olan "obje" olma konumundan sıyrılmayı istemektedir. Toplumun içinde istenilen kadın profilini çizmedigi için "sevisiz"dir. Erkekler tarafından ona sevgi gösterilmez yalnızlığa itilir. Bu yalnızlık ise onu "ölümsüz" kılacaktır. Çünkü toplumun yüklemiş olduğu cinsiyet rolüne kapılmayarak toplumun belirlediği kalıpların dışındadır. Topluma ait olunca toplum kişiyi doğurmakta ve zamanı geldiğinde ise öldürmektedir..


-Kendi ismiyle yaşama katıldığı gün SİMSİYAH DAKTİLO ÖNLÜĞÜNÜ üstüne giydiği dakikayı - aynalarda ki hüzünlü görüntüsünü - sanki derinlere gömülü ANILARINI belirtiyormuş gibi acı gülümsemesini - Ona ESRARLI bir güzellik veren BAKİRE BİR KIZ OLUŞUNU- ŞEREFİNİ - NAMUSUNU - yitirmeden yaşamasının kendi kendisinin ve başkalarının üstünde bıraktığı ESRARLI HAYRANLIĞI - ESRARLI HAYATINI - DÜŞÜNDÜ..."

Yanık Saraylar, sayfa 28

Bu parçada da uğraş düzeninin dayattığı ahlak, namus görüşlerine değinmekle beraber daktilo önlüğünü giymeye başladığı anları hatirlaması onun uğraş düzeninin içinde ne kadar var olmak istemese de bekareti konusunda toplumda var olan "Esrarlı hayranlığı" dile getirerek toplumun dayattığı kadın profilini ön plana almaktadır.

Parçalar üzerinden yorumlar ile oluyor incelemem çünkü bir bütünlük söz konusu olmamakla beraber parçalar dahi daha ufak parçalar halinde anlamlar ifade etmektedir.

Dördüncü Öykü : Büyük Kuş

Kentte kaybolmuş bir kadının, kentin kollarında onun tarafından öldürülmesini anlatan bir öyküdür. Bu öyküde kadınlığı, kimliği, yersizliği sorgular yazar.

Beşinci Öykü: Ah Yarab Yehova

Öykünün büyük bir bölümü yoksul, asker kaçağı olan Bilal Bey'in günlüğünden oluşmaktadır. Bu günlüğün içeriğinde Yahudi sevgilisi Zembul ve ailesi ile Bilal'in yakın çevresi yer almaktadır. Öykünün girişinde Tevrat'tan esintiler içeren şiirsel ifadeler yer almaktadır. Bu öyküde Yahudi kimliğini serpiştiren Sevim Burak, Yahudiliğin günahkarlara verilen en büyük iki cezasından birini de öykünün sonuna bağlayacaktır. Dil kullanımı konusunda diğer öykülerden daha sade bir öyküdür düzyazı kurallarını yıkmayan, normal sınırları koruyan bir dil kullanımı vardır.

Altıncı öykü: İki Şarkı (Ölüm Saati)

Kitabın en kısa öyküsüdür. Bir iç hesaplaşmadan oluşur bu öykü.

Saati öğrenmeye çalışan bir kadınla saati net olarak söylemeyen bir adamın diyaloğu ile başlar öykü. Sonra kadının bir tren yolculuğuna çıkmak üzere olduğunu ifade eder bize yazar. Ama bu yolculuğa çıkabilmek için zaman kavramını anlamdırabilmesi gereken kadının zamanı algılayamaması ve eril düzen tarafından zamanın dışına atılmış olan kadının ulaşmayı amaçladığı o kurtuluş trenini yakalayabilmesi mümkün olabilir mi?

Mübeccel İzmirli ile olan bir röportajında hikaye üretme sürecinin şöyle aktarır bize:

"Kendi yaşamımın ve başkalarının yaşamlarının dışında, bir düş ve imge karmaşığı ortasında yazabiliyorum. Yaşam'ı yaşam'dan keserek (bilinçle) bağlarımı kopararak yazabiliyorum. Hikayelerimin temellerini dünya görüşümün üstüne kurmuyorum. Hikayelerimin temellerini, kendi benliğimin altında kazıyorum. Hikaye yazarak, kendimde, ikinci bir yaşam'ın biçimini bulmaya çalışıyor, baş aşağı ve dikine inerek kendime saplanıyorum..."

Baş aşağı ve dikine inerek kendine saplanan bir yazarı okuma sürecinde beş kitabı ve iki inceleme kitabını geride bıraktım, kendi içinde yarattığı düşsel dünya ve keşfe çıktığı ikinci yaşamında yazarın kendi kendinden elde ettiği özü bulmayı hedef edinmedim sadece hikayelerinin akışına onun gibi kendimi kaptırıp baş aşağı ve dikine kendime saplanma hedefine ulaşmayı amaçladım.
170 syf.
" Hükümdarlar filozof, filozoflar hükümdar olsaydı kentlerin yüzü ışırdı " der, Platon.

Kitabı okuyunca, Platonun ne kadar çok yerinde bir cümle kurduğuna şahit oldum. Düşünün ki, 2000 yıl önce yaşamış olan bir kişi var karşımızda ve hala ismini dilimizden düşürmeyiz. Yaptıklarını, söylevlerini mümkün olduğunca kendi dünyamızda uygulamaya çalışırız.

Neden mi! Çünkü, Marcus Aurelius 2000 yıl önce görmüş insanlığın doğa ve insan üzerindeki yıkımını... Gördüklerini de gün gün günlükler tutarak insanın ahlaklı ve erdemli olmasını kısaca, insan olmanın felsefesini hem kendisine hem de derleyen kişiler sayesinde biz okurlara anlatmış yazar.

Bazı düşünceler bir yada iki satıra sığacak kadar kısa, bazıları ise uzundur. Düşünceler alıntılardan ve stoacı ( " İnsan olmanın amacı mutluluktur. " sloganını benimsemiş kişilerin oluşturduğu felsefe okulu.) öğretilerden çağrışımlar taşımaktadır.

Ara sıra yazarın kendi düşüncelerine de rastladığımız düşünceleri, mutlaka okumalısınız. Asla pişman olmazsınız...
170 syf.
Marcus Aurelius, mutluluğun ve gerçek bir yönetimin kaynağının maddesel şeyler değil 'erdemli olmak' olduğunu savunan Stoacı filozof Epiktetos'un ahlak felsefesinin izinden giden, imparator vasfını yalnızca toplum yönetiminde değil, ruhunu, bedenini ve yaşamını yönetmekte kullanmış bir bilge hükümdardır. Roma'ya altın çağını yaşatan, bir imparatordan daha hususi ve seçkin yetilere sahip Marcus Aurelius'a ait bu kitap, Marcus'un felsefesini ve yaşama dair edindiği ilkeleri anlatan aforizmalarla doludur. Her insanın hayatında tekrar tekrar(!) okuması gereken kült eser. Edinin!
108 syf.
Bu kitap benim kitaplığımda bulunan bir kitaptır. İçinde kendi başıma deneyebileceğim pek çok tarif vardı. Ve çok eğlenceli anlatılmıştı. Kendi yapmaya çalıştığım katmeri yaktım. Ama olsun bu bir başlangıç!
90 syf.
·15 günde·Beğendi
Kitapları sipariş edeli epey olmasına rağmen hep ötelediğim, okumayı sonraya bıraktığım, kapağını açıp bir göz atıp tekrar yerine koyduğum, her nedense bir türlü okumaya kendimi hazır hissetmediğim, belki de başklarından duyduklarım ve okuduklarım nedeniyle bu zamana kadar okumaya çekindiğim bir yazardı Sevim Burak. Aslına bakarsanız tüm bu hissiyatımda boşa değilmiş. Ama gelin görün ki bana öyle bir cesaret geldi ki, iki kitabını üst üste okuduğum gibi , Afrika Dansı'nı dört saatte okuyup, bitirip anladığıma ben bile sonrasında inanamadım. Bunu nasıl yaptın derseniz Sevim Burak okuyacaklara tavsiyemdir; Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy'un birkaç sezondur yürüttükleri Diyaloglar etkinliğinin Sevim Burak ve Yanık Saraylar bölümünü (youtube'da videosu mevcut ) mutlaka izleyiniz ve ardından kitabı veya kitaplarını okuyunuz.
Sevim Burak çağı için yazdıklarıyla tartışmalara konu olmuş, sıradışı, kullandığı dil, kurgu ve anlatım tarzı ile aşina olduğumuzdan çok ama çok farklı bir yazar. Günümüzde bile bu sıradışılığının devam ettiğini düşünmek yanlış olmaz.
Yazarın hayat hikayesi de yazdıklarında oldukça etkili. Yazarken kendi dünyası ve hesaplaşmalarından yola çıkan Sevim Burak'ın 10 yaşında kalp hastası olması ve ölümle hep burun buruna yaşaması, onun yazma coşkusuna pozitif etki etmiş. Çocukluğunu ve hayatının önemli bir kısmını Kuzguncuk'ta azınlıkların yaşadığı bir çevrede geçirmiş Sevim Burak'. Annesinin Musevi bir ailenin kızı, babasının Müslüman olması , 1931 yılında doğan yazarın çocukluk yıllarının tam da Yahudilerin maruz kaldığı soykırım felaketinin yaşandığı zamanlara denk gelmesi nedeniyle annesinin Yahudiliğini hep gizlemeye çalışmış, sonrasında ise yıllar sonra annesine ithaf ettiği ve Yanık Saraylar kitabında benim en sevdiğim öyküsü olan Ah Ya Rab Yehova'yı yazmış Sevim Burak.
Yazarın hayatı boyunca en çok istediği sey ise çok okunmakmış.
Umarım Sevim Burak okuyucular nezdinde hak ettiği yeri bulur ve bir gün kitapçılarda çok satanlar bölümünde yerini alır. Farklı bir okuma deneyimi yaşamak isteyen ve Sevim Burak'ı benim gibi şimdiye kadar çekinceleri sebebiyle okumamış olanlara tavsiye olunur. Mutlaka okuyun
170 syf.
·12 günde·Beğendi·9/10
Platonun ünlü ‘Devlet’ adlı eserinde söz edildiği gibi Filozof Kral olarak da adlandırılan Marcus Aurelius, döneminin en ihtişamlı zamanındaki Roma imparatorudur...Stoacılık felsefesinin öncülerinden olan Aurelius, gerçekten de o dönemde kendisinden beklenenin ötesinde, devlet yönetiminde; hak, adalet, eşitlik, erdem gibi değerleri ön plana çıkaran bir yönetim tarzı benimsemiştir. Antik çağa damgasını vuran eserinde ise günümüzün renkli kişisel gelişim kitaplarından çok daha kaliteli bir tarzdaki ‘farkındalık’ yolunu aydınlatan düşüncelerini ustalıkla, açıklıkla ve de kolaylıkla okuyucu kitlesine aktarmayı başarmıştır. Sanırım kişisel gelişimin, farkındalığın, hatta kuantum sistematiğinin felsefesini böylesine güzel aktaran bir eser yoktur. Ayrıca, klasik devlet yönetiminden çok daha ileride bir üst akla sahip yegane bir devlet yönetimi sergilemiştir. Bu anlamda Plato’nun ünlü “Hükümdarlar filozof, filozoflar hükümdar olsaydı kentlerin yüzü ışırdı..” deyişine çok güzel bir örnek olmuştur. Değerini bilenlere keyifli okumalar diliyorum...
136 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
Zaman zaman gözlerim dolarak okuduğum bir kitap oldu. Çok etkileyici, çok sarsıcı...
"Kimsenin hayatı göründüğü gibi değil." Ahh, nasıl da doğru ama bazen sadece gördüğümüze inanır ve her şeyi gördüğümüz gibi algılarız, algılamak isteriz. Kimsenin kimseyi düşünmediği ve kimsenin kimseyi görmediği bir zaman yaşadığımız an.
İyi ki böyle yazarlar ve iyi ki böyle kitaplar var. Bize insan olduğumuzu hatırlatıp, vicdanımızı sorgulatıyorlar.
Okuduğunuz her satırda içinizde izler bırakacak ve yüreğinize dokunacak.
Mutlaka okuyun...
170 syf.
·40 günde·Beğendi·7/10
Gerçekler kabullerimizin ve algılarımızın ötesine geçemezken, yargılarımız düşüncelerimizin ekseninde her şeyin ötesine geçmeye çalışır. Hayat yaşayanın bilebileceği bir şey olduğunu da düşünürsek onun düşüncelerinin de gerçeklerimize katkısını yadsıyamayız tabi yargılarımızdan fırsat bulursak.

Çok sevdiğim kadim bir dostumun önerdiği bu başucu kitabını bir ömür kullanacağım. Hayata dair kabullerini samimiyetle gözden geçirmek ve hayata uyum sağlayabilmek isteyen herkese öneririm. Ayırdığınız vaktin her saniyesine değer. İyi okumalar.

Yazarın biyografisi

Adı:
Filiz Özdem
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, 19 Temmuz 1965
Filiz Özdem (İstanbul, 19 Temmuz 1965) İtalyan Lisesi ’nden mezun olduktan sonra İÜ Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi, aynı bölümde yüksek lisans programına devam etti. Çeşitli dergi ve gazetelerde şiirleri, yazıları, yorumlayıcı sanat metinleri ve çevirileri yayımlandı. Urfa, Balıkesir, Mersin, Mardin, Kars, İstanbul, Maraş, Denizli, Çanakkale üzerine şehir monografileri hazırladı. Pier Paolo Pasolini, Luigi Malerba, Italo Calvino, Edmondo de Amicis ve Carlo Collodi ’nin çeşitli kitaplarını çevirdi. Maltepe Sanat Galerisi Yayınları’ndan Saydam ve Seyirci (1999) adlı şiir kitabı yayımlandı. Korku Benim Sahibim (2007), Düş Hırkası (2009), Yalan Sureleri (2010), Rüya Bekleyen Adam(2012) adlı romanları ve çocuk edebiyatı alanında da pek çok kitabı YKY’den yayımlandı.

Yazar istatistikleri

  • 15 okur beğendi.
  • 832 okur okudu.
  • 18 okur okuyor.
  • 603 okur okuyacak.
  • 9 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları