Füsun Akatlı

Füsun Akatlı

9.5/10
2 Kişi
·
6
Okunma
·
3
Beğeni
·
1.196
Gösterim
Adı:
Füsun Akatlı
Unvan:
Eleştirmen, Yazar, Öğretim Üyesi
Doğum:
İstanbul, 1944
Ölüm:
İstanbul, 4 Temmuz 2010
Füsun Akatlı (d. 1944, İstanbul - ö. 4 Temmuz 2010, İstanbul) eleştirmen, yazar, öğretim üyesi.

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümünden mezun olan Akatlı, bu bölümde asistan olarak göreve başladı. Öğretmen olma ve sanat tutkusuyla Eğitim Fakültesi, Güzel Sanatlar Bölümü'ne geçerek burada Felsefe Tarihi, Sanat Felsefesi, Bilgi Teorisi ve Dil Felsefesi üzerine dersler vermeye başladı.

1974 yılında doktorasını tamamlayan Füsun Akatlı, 1983 yılında görevinden ayrılarak reklamcılık alanında metin yazarı olarak çalıştı. 1991 yılında Şehir Tiyatroları kadrosuna giren Akatlı, kurumun baş dramaturgluğu ve kültür etkinlikleri sorumluluğunu üstlendi. Kurucusu olduğu Yeditepe Üniversitesi, Tiyatro Bölümü'nde de dersler veren sanatçı, kendisine uygulanan baskılar sonucunda görevinden istifa etti.

Akatlı, 1968 yılından bu yana tiyatro eleştirileri ve köşe yazıları yazmakta, yazıları; Dost, Soyut, Varlık, Milliyet Sanat Dergisi gibi dergilerde; Politika, Söz, Cumhuriyet Gazetesi gibi yayın organlarında yayımlanmaktaydı. Prof.Dr.Füsun Akatlı, vefatına kadar Doğuş Üniversitesi İletişim Bilimleri bölüm başkanlığı görevini yürütmekteydi.

Sait Faik Hikâye Armağanı, Simavi Edebiyat Ödülleri, Behçet Necatigil Şiir Ödülü, Cevdet Kudret Ödülleri, İnkılap Yayınevi Edebiyat Ödülleri, seçici kurulları (jüri) üyesi olan Akatlı'nın yayımlanmış kitapları bulunmaktadır.
Akatlı 4 Temmuz 2010'da İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde hayatını kaybetti. Mezarı Çengelköy Mezarlığı'ndadır.
Kısalı-uzunlu, uzak-yakın dostluklardan fire verdikçe, her seferinde kısalı-uzunlu, geçici-kalıcı acılar yaşarsınız. Bir yol ayrılması bile olmayan, olamayan ayrılışlardır bunlar. Vefanın olmadığı yerde, vedanın hiçbir anlamı yoktur. Vedalaşmazlar. Ama neden hep onlar giderler, siz kalırsınız? Bir keresinde de siz gitseniz? Belki gidilen o yerlerde daha güzel, daha anlamlı birşeyler vardır da, ona ve onun için gidiliyordur! ‘Orası’ neresidir? Öğrenemezsiniz... Siz hep kalırsınız.

'Partir... c’est moıırir un peu’ (Ayrılmak biraz ölmektir) sözünü hep doğru bellemişsinizdir ama, nice yıllardan sonra, bir sevgili sesin fısıltısını sanki ilk kez/ yeniden duyarsınız: Hayır. Aslında ‘Rester... c’est mourir un peu!’ (Kalmak... Ölmek budur [asıl] biraz)"
"Siz istediğiniz kadar mektuplarınızı, resimlerinizi, yazılı kağıtlarınızı, manalı-manasız nesnelerinizi atmayın, saklayın... Kendinize kolay el uzatılamayacak bir çekmece içinde özgül bir ‘yitmiş zaman parçası’ ayırın; onu kendinize saklayın... Belleğinizle uyumlu yaşamaya çalışın... Bu arada birşeyler yazın, yazın, yazın...

İstediğiniz kadar sözcüklerinizi seçerek, insanların duygularını, yorum skalalarını gözeterek konuşun, yazın. Mesafeleri iyi ayarladığınızı sanın. Tevazunuzun tevazu olduğunu belli etmemek için çaba gösterin. Şizoid bir kontrol kulesi gibi yaşayın... Bu arada birşeyler yazın, yazın, yazın...

Yazdıklarınız sanki suya yazılıdır, attığınız taş istediğiniz kuşu vurmaz, yanlış kapılardan geç girersiniz, hiçbir zaman ‘zamanında, orada’ olmazsınız, olamazsınız. İnsanlar hemen anlarlar sizin kendilerinden olmadığınızı... Sizin, onlardan olmadığınızı anlamanızdan daha çabuk, daha erken!"
Ekran, ekran, ille de ekran... Kâh televizyon ekranı olarak, kâh bilgisayar monitörü olarak; edebiyattan vakit, emek, muhatap ve rol çalıp duruyor. Yaygın olarak inanılıyor ki; görsel iletişim yoluyla beslenmeye alışan kuşağın dijital alımlama yetisi, artık ‘tuğla gibi’ romanlara pabuç bırakmayacak. Şiire programlanmamış ruhlar, lirik ve epik girdilerle karşılaştığında pan yapacak.

Ayrıca, 'vakit' kavramı beyinsel enerjiyi tehdit ederek, daralma ve daraltma işlevleriyle belirlenir oldu. Beyin, elektronik ardılına teslim oldu, olacak. Muhalefete bile geçemeden, silinip gidecek sanki. Bu gelişmeler, pratik işlemlerde, teknoloji üretiminde ve kimi bilim uygulamalarında mutlu sonuçlar verdikçe; ama tersine, felsefe, edebiyat ve sanatta ise hayli yaya kaldıkça, kabahati gelişmelerin geliştirilememiş yanlarında aramaktansa, ayaklarına çelme takan ‘beyhude’ insan etkinliklerinde bulmak ve onları çağın dışına itelemek çağdaşlık gereği gibi görülüyor.

Aslında yalnız felsefe, edebiyat değil... Örneğin müzik de fazla enerji tüketimine yol açıyor. Vakit denilen ve başka her yerde savurganca kullanılabilen kimya, sözgelimi uzun... upuzun bir senfoninin, bir konçertonun icrasında ve dinlenmesinde harcanmış enerji sayılıyor. Tiyatroyla, resimle, heykelle uğraşmak da, hakeza, çağın isterlerine uygun düşmüyor. Meğer ki insanın en ilksel tutkularından biri olduğu için hâlâ çaresine bakılamayan ‘oyun’ eğilimine dolaysızca hitap etsinler ve mucizevi ‘mouse’lar marifetiyle ekranda yansıyabilsinler.

Düşündüm de, demek Hulki Aktunç da henüz uyanmayanlardan. ‘Aşka Vakit Yok'muş! Aşka vakit bulunur da, başka vakit yok Hulki Bey. Sen o ‘B’ harfini arayadur, atı alan Üsküdar’ı görmeden geçiyor. Sanata, felsefeye vakit yok. Edebiyata hiç mi hiç vakit yok. Çünkü bunlar çağın dilini, işlem dilini yakalamakta isteksiz ya da elverişsiz. Nitekim biz eskiden, vakit bolken, çok okurduk. Şimdi okumayışımız, çağdaşlık gereği. Çünkü yakalamakta olduğumuz çağın vakti yok. Vakit, kimya!
‘Hayatının bir roman' olduğunu söyleyenlerin anlattıklarına kulak verecek olursak, pek olaylı geçen bir süreçten söz edildiğini anlasak bile, yaşananın, yaşanmışın bu yaşamdaki katkısını ve payını ayırt edemeyiz. Diyeceğim, serüvenleri dillere destan olmuş biri pekâlâ yaşantı fukarası olabilir de, bir başkası, çok daha dar görgü-bilgi olanaklarıyla, dünyanın kaç bucak olduğunu yaşamasına aktarabilir. Dünyanın bucaklarıyla karşılaşmak, bir bakma başarısı ve becerisidir. Bu da ancak severek ya da seçerek olur. Tavır takınarak, yerini, konumunu belirleyerek, baktığım-gördüğünü anlamlandırabılir, yaşantılaştırabilir kişi. Aynı nesnel dünyada, aynı nesnel koşullarda yaşarken, kişiler arasında iletişim tıkanıklıkları olması bundan değil mi? İnsanı görüşümüzde, dünyayı görüşümüzde (ya da en azından, onlara bakışımızda) ortaklıklar bulunmadıkça, bir dünyayı paylaşmanın bunca katlanılmaz oluşu ve dünyaların ayrılması, dillerin ayrılması bundan değil mi?

Yaşaması olmayanın, yaşantıları çekip çevirmek, dizginlemek, tornalamak istemesi bundan. Acıyı yaşayanın, haksızlığı yaşayanın, öfkeyi yaşayanın, değerleri yaşayanın; eylemi yaşamasından ve olanca yoğunluğuyla yaşamasından bunca ürkütmesi, korkulması ve yaşaması olmayanların, yaşamları boyunca, aslında sadece bu korkuyu yaşamaları da bundan.

Ne var ki, yaşayana yaşadığı, yaşamayana yaşamadığı ve bunun niye böyle olduğu öğretilemez. Öğretmek, kavramlara dönüştürmektir bir şeyi. Bir düzeyden alıp başka bir düzeye taşımaktır. Bu taşıma sırasında, taşınanın üzerindeki çiçek tozları, yongalar, can serpintileri, ince ışınlar dökülür gider. En kavramlaştırılmaz olandır bu yüzden yaşamak. Hemen hemen herşey, yaşanabilir. Hemen hemen herşey! Ancak kavramlar yaşanmaz. Kavramların içi boştur. Oysa yaşantılar, belli bir yer ve zamanda, belli bir kişi tarafından yaşanmış olmasalar ve salt bir olanak olarak karşımıza çıksalar bile (bütün gerçek sanat yapıtlarında olduğu gibi), hep doludurlar, dopdoludurlar.
"Gel de şimdi iki kere iki dörtlerin, siyah-beyazların, pekinliklerin kurgul dünyasına uyarla kendini. Bilinç de bilinç diye tuttur. Mr. Hyde’ları kırk kilit altında tut. Koskoca bir yalanı yaşarken, kınamalara, yargılamalara, suçlamalara, ayıplara sığın. Doğrunun değişmez ölçütü sana verildi çünkü, erdemliliğin fahri hemşehriliği de! ‘Kolay’ olanın aynı zamanda ‘güzel’, ‘doğru’ ve ‘gereken’ olduğuna bu safdilce -ne safdilcesi, budalaca!- inanç mı başını göğe erdirecek insanların? Yoksa başkalarının çarmıhını da ben mi sırtlanacağım? Bir keşiş, bir ermiş, bir havari, bir yalvaç olamamanın bunca bungunluk vermesi de biraz garip olmuyor mu?

'Cehennem başkalarıdır’ denmiş. Cehennem, bir türlü belli sınırları koruyamayıp da sanık sandalyesini mekân tutmanın, kendini de, başkalarını da buna koşullandırmış olmanın yazgısından başka bir şey değil. İşte başkaları, bu anlamda cehennem belki. Orada hep birlikte ve tek başınayız.

İğnelerin kuyu kazamadığı, hep Penelope’lerin elinde kaldığı, gündüz örülüp gece sökülen bir dünyada sığınaklar, fıçılar aramak da bana göre değil. Şimdilik tahlisiye sandalları, cankurtaran simitleri de ‘rezerve’! Ne olacak peki? Sıram geldiğinde dağıtılanın biteceğinden neredeyse emin olduğum bir kuyruktayım. Kaşla göz arasında önüme geçiyorlar. Yoruluyorum. Ayak değiştirmek, çömelmek, bir duvara yaslanmak yasak. Gitmek içinse, artık çok geç. Son trenler, vapurlar kalkalı yaşım kadar yıl geçti. Abâd olası hanede de evlâd ü ayal var!

Uyanıyorum. Günlük güneşlik bir dünyaya açtığım gözlerimi titreyen ellerimle boyuyorum. Boynuma Hint ipeğinden afili bir fular bağlıyorum. Gülümseyişlerden bir gülümseyiş beğenip iliştiriyorum yüzüme. Tökezlemeleri sekmelere çeviriyorum. Sürçersem, uyaklar arayıp sürçmeyi bir şarkı yapıyorum. Kendimi, günün gereğine göre, üçe-beşe bölüp ayrı kanallara akıtıyorum. Değme ustanın üstesinden ya geleceği ya gelemeyeceği bir biçimde, kanalları karıştırmadan yayına geçiyorum. Her şey, ‘solgun bir gül oluyor dokununca.’"
Eleştiri/İnceleme Alanında Yetkin Bir kitap

Füsun Akatlı, edebiyatımızın en önemli elestiri/inceleme ve deneme yazarlarindandir. 2010'da vefat etmistir. Sair Metin Altıok'la evliydi Akatlı.

Bu kitaptaki yazılar, roman,şiir,deneme ve öykü'ye dair.
Salah Birsel'den Nazım Hikmet'e Turgut Uyar'a Yakup Kadri'den Virginia Wolf'a degin bircok degerli isim hakkinda aydinlatici yazilar okumaktayiz.
Her kitapseverin evinde bulunmasi gereken bir kitap bence, Eleştiri'nin Sesi.
Sakınarak, gıdım-gıdım okuyorum, her gün bir-iki bölüm. Kimi paragraflarda geri dönüşlerle. Diğer kitaplarını da almalıyım diyorum, uğraşsam, kendimi zorlasam, bir odaya kapansam, derinleşsem, incelse duyular-düşünceler, ben de yazamaz mıyım bunlar gibi bir paragraf?

Yazarın biyografisi

Adı:
Füsun Akatlı
Unvan:
Eleştirmen, Yazar, Öğretim Üyesi
Doğum:
İstanbul, 1944
Ölüm:
İstanbul, 4 Temmuz 2010
Füsun Akatlı (d. 1944, İstanbul - ö. 4 Temmuz 2010, İstanbul) eleştirmen, yazar, öğretim üyesi.

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümünden mezun olan Akatlı, bu bölümde asistan olarak göreve başladı. Öğretmen olma ve sanat tutkusuyla Eğitim Fakültesi, Güzel Sanatlar Bölümü'ne geçerek burada Felsefe Tarihi, Sanat Felsefesi, Bilgi Teorisi ve Dil Felsefesi üzerine dersler vermeye başladı.

1974 yılında doktorasını tamamlayan Füsun Akatlı, 1983 yılında görevinden ayrılarak reklamcılık alanında metin yazarı olarak çalıştı. 1991 yılında Şehir Tiyatroları kadrosuna giren Akatlı, kurumun baş dramaturgluğu ve kültür etkinlikleri sorumluluğunu üstlendi. Kurucusu olduğu Yeditepe Üniversitesi, Tiyatro Bölümü'nde de dersler veren sanatçı, kendisine uygulanan baskılar sonucunda görevinden istifa etti.

Akatlı, 1968 yılından bu yana tiyatro eleştirileri ve köşe yazıları yazmakta, yazıları; Dost, Soyut, Varlık, Milliyet Sanat Dergisi gibi dergilerde; Politika, Söz, Cumhuriyet Gazetesi gibi yayın organlarında yayımlanmaktaydı. Prof.Dr.Füsun Akatlı, vefatına kadar Doğuş Üniversitesi İletişim Bilimleri bölüm başkanlığı görevini yürütmekteydi.

Sait Faik Hikâye Armağanı, Simavi Edebiyat Ödülleri, Behçet Necatigil Şiir Ödülü, Cevdet Kudret Ödülleri, İnkılap Yayınevi Edebiyat Ödülleri, seçici kurulları (jüri) üyesi olan Akatlı'nın yayımlanmış kitapları bulunmaktadır.
Akatlı 4 Temmuz 2010'da İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde hayatını kaybetti. Mezarı Çengelköy Mezarlığı'ndadır.

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 6 okur okudu.
  • 27 okur okuyacak.