Gabriel Garcia Marquez

Gabriel Garcia Marquez

8.1/10
5.626 Kişi
·
16.564
Okunma
·
2.059
Beğeni
·
25.080
Gösterim
Adı:
Gabriel Garcia Marquez
Tam adı:
Gabriel José de la Conciliación García Márquez
Unvan:
Nobel ödüllü Kolombiyalı Yazar, Romancı
Doğum:
Aracataca, Magdalena, Kolombiya, 6 Mart 1927
Ölüm:
Mexico City, 17 Nisan 2014
Gabriel José de la Conciliación García Márquez (6 Mart, 1927-17 Nisan, 2014) Kolombiyalı yazar, romancı.

1927’de Kolombiya'nın Aracataca kentinde doğdu. Büyükannesiyle büyükbabasının evinde ve teyzelerinin yanında büyüdü. Başkent Bogota’daki Kolombiya Ulusal Üniversitesi’nde başladığı hukuk ve gazetecilik öğrenimini yarım bıraktı. 1940’lardan başlayarak uzun yıllar gazetecilik yaptı. Öykü yazmaya 1940’ların sonlarında başladı.

Yayınlanan ilk önemli yapıtı Yaprak Fırtınası idi. 1961 de yayınlanan Albaya Mektup Yazan Kimse Yok adlı romanını, Hanım Ana’nın Cenaze Töreni(1962) adlı öykü kitabı ve Kötü Saatte(1962) izledi. Yazar en tanınmış romanı Yüzyıllık Yalnızlık’ı(1967) Meksika’ya ilk gidişinde yazdı. Yüzyıllık Yalnızlık’taki bir bölümden etkilenerek yazdığı öykülerini İyi Kalpli Erendina(1972) adlı kitapta toplayan yazar daha sonra sırasıyla Mavi Bir Köpeğin Gözleri (1972), Başkan Babamızın Sonbaharı (1975), Kırmızı Pazartesi (1981), Kolera Günlerinde Aşk (1985), Labirentindeki General (1989) yayınladı.

Yazarın Türkiye’de yayınlanan diğer kitapları arasında Bir Kayıp Denizci, Sevgiden Öte Sürekli Ölüm, Aşk ve Öbür Cinler, Şili de Gizlice, On İki Gezici Öykü ve Bir Kaçırılma Öykü sayılabilir.

2005 itibarı ile Ciudad de Mexico'da yaşadı.

17 Nisan 2014 günü Meksika'daki evinde 87 yaşında hayatını kaybetti.
"En çok yandığım da, bunca zamanı yitirmiş olmamız."
Gabriel Garcia Marquez
Sayfa 447 - Can Yayınları 71.Basım
“Ummadığımız bir anda, ummadığımız bir durum bizi alıp yıllar öncesine götürüp varlığını bile unuttuğumuz olayları, zihnimizin karanlık dehlizlerinden birdenbire gün ışığına çıkarıveriyor.”
Zaman öyle bozulmuştu ki, başladığı her iş yarım kalıyordu.
Gabriel Garcia Marquez
Sayfa 276 - Can Yayınları 71.Basım
Hiçbir şey yapılamanyınca, zamanı aylara ve yıllara bölmenin gereği yoktu.
Gabriel Garcia Marquez
Sayfa 385 - Can Yayınları 71.Basım
Güzel günlerden öyle uzaklaşmış bulunuyordu ki,
en kötü anılarla dolu günleri bile özler oldu.
Gabriel Garcia Marquez
Sayfa 404 - Can Yayınları 71.Basım
Eğer bu kitabı okuduysanız kendinizi tebrik edebilirsiniz.
Durağan bir dili, merak uyandırmayan ve sonu nereye gittiği belli olmayan konuyu, isimlerin benzerliğinden dolayı kim kimdi ya diye karışan karakterleri başarıyla atlattınız. Şimdi size ne kattığını düşünmeye geçebilirsiniz. Hristiyanlıkta geçen 7 günahı ve sonuçlarını kesinlikle karakterlerle birlikte tek tek öğrenmiş oldunuz. Ayrıca gerçekte yaşanan muz işçileri katliamına* değinmesi ile birlikte günümüz olaylarından bir facianın nasıl olduğunu artık biliyorsunuz.
Ne zorlamalarla, okumak için kendinizi ittirmelerle dolu, acaba bıraksam mı düşünceleriyle başa çıkarak Nobel ödüllü bir kitabı daha bitirmiş olmanın şevkiyle çerez kitaplara yönelip kafanızı dinleyebilirsiniz.
* Bu sayede nobel'i almıştır.
Kitabın pek okunmadığı dolayısıyla satılmadığı bir şehirden selamlar. Gerekli incelemeler zaten yapılmış ben bu kitapla ilgili anımı anlatacağım. 3 4 sene öncesi çok az sayıdaki kitapçılardan birine girdim. Kitapçı çoktur ama kırtasiye ve sınav hazırlık kitabı satarlar. Kitap raflarınız ne tarafta diye sorulunca, hep TEOG YGS KPSS türevi kitapların olduğu raflara yönlendirirler. Ben kitap alışverişlerimi internetten yaparım ama ucuz satılan bu kitap için, kitaptan fazla kargo ödemeyeyim diyerek elden alayım dedim.


Neyse nerede kalmıştık evet kitapçıya girdim. Benim Hüzünlü O.... Kitabı var mı diye sordum. (O... diye kısaltmamın nedeni bazı üyelerin yanlış anlayıp şikayet etmeleri). Kitapçı amca hiddetlendi. Burada öyle kitaplar olmaz çık dışarı dedi. Ama roman bu amcacığım yanlış anladın dedim. Zaten torunu işletiyor kitapçıyı amca ne bilsin. Çık çık hadi dedi. Ahhh çıkayım bari dedim adam beni ne sandıysa. Başıma gelecekleri tahmin etmiştim ama bu kadarını beklemiyordum.


Çıkarken çaktırmadan rafa göz atarken aha işte burada var satıyorsun dedim. Amca hemen doğrulup yanıma geldi bir hışımla kitabı elimden aldı sayfaları çevirmeye başladı. Çıplak kadın resimleri arıyordu sanırım. Bulsaydı kitabı bir güzel parçalardı eminim ama bulamadı. Al git senin olsun. Para mara istemez dedi. Sana bide poşet vereyim kimse görmesin. Böyle şeyleri okuma ayıp demeyi de ihmal etmedi. Sağ ol amca okumam bir daha! dedim. Zaten bir kere okuyacağım bir daha okumam. Poşetin dışından ismi gözükme ihtimaline karşı ayrıca bir kaç kat ambalaj kağıdına sardığı beleş kitabımla kitapçıdan çıktım. Ey Gabriel başka isim bulamadın mı beni ne hallere düşürdün.
Küçücük çocuğum. Siz deyin 5 ben diyeyim 7 yaşında. Ninem var rahmetli. Ocağın başına oturmuşuz. Ocak dediğimiz şimdiki şöminenin ilkeli. Odunumuzu , çırpımızı yazdan yüklüğe doldurmuşuz. Vakit akşam. Elektrik yakılmaz. Ateşin aydınlığında oturulur. Bir yandan ateş harlarken diğer yandan ninem anlatır. “ Beni dedene 15 yaşında everdiler. Dedene varmadan, deden avludan öküzleri çıkarırdı. Ben karşıdan ona el sallardım. O da şapkasını çıkarıp onu sallardı.” Kendi babasını anlatırdı, atasını sonra amcalarımın babamın küçüklüğünü, gençliğini…

Avluda gezinirken komşu nineler uzaktan el eder çağırırlardı. Komşu nine dediysem hakkaten nine akrabamız hep. Evde ne varsa şeker çikolata yedirirler, kendi torunları gibi severler de. Onlarda “Aynı dedensin kuzum sen, aynı İbram amcam,” diyerekten lafa başlarlar, “ Senin deden çok çalışkan adamdı, tütün ekerlerdi dönüm dönüm, onları oturur dizer sonra da asarlardı. Bas bas bağırır ortalığı inletirdi. Bağırması öfkeden değildi emme, onun yapısı öledi.” Sonra kendi kocalarına geçerlerdi, “ Benim Selattin hayırsız çıktı, bi gide eve 2-3 sene sona gelirdi. Bi seferde gebe kaldım da Süreya yı kocaman oğlanken aldı kucağına. Neymiş altın bulcakmış. Ömrünü tüketti dağ bayır geze geze”.

İşte benim çocukluğum böyle atamı, dedemi, babamın çocukluklarını dinlemek ile geçti. Neredeyse hiçbirini görmedim, bilmedim. Hep hayran oldum. Fotoğraflarını dahi görmedim. Nasıl adamlardı neye benziyorlardı? Dedemin bir tanecik fotoğrafı vardı, bir de büyük dedemin kara kalem portresi. Onlarda kayboldu gitti sonra. Alıp da saklamadığım hep içimde ukdedir.

Sizin de vardı elbet böyle atanızı dedenizi anlatan büyükleriniz? Belki siz de benim gibi onları dinleye dinleye büyümüşsünüzdür, hayran olmuşsunuzdur? Benden şanssız olanlarınız da şanslı olanlarınız da vardır elbet.

Şimdi eliniz de bir şans var hem de çok büyük bir şans. Tabi ki bu şansın farkındaysanız. Gabrial Garcia Marquez belki sizin dedenizin tarihini değil ama Buendia ailesini tarihini anlatmış. Tam altı kuşak, 100 yıllık bir tarih. Bu aile üzerinden neredeyse insanlık tarihi. Koltuğunuza oturun ve hiç mızmızlanmadan bu şansı değerlendirin. Biliyorum bu kitabı okumak kolay değil ama gerçek, hayatın gerçeği hiçbir zaman kolay elde edilmedi edilemez..

Birkaç tane de ipucu vereyim. Bu kitap için spoilerden rahatsız olan arkadaşlar kitabın kapağını kapatıp rafa kaldırabilirler, hiçbir gerçek hayatın finali merak edilmez. Bu sadece kurmacada olur. Büyük dede Jose Arcadio Buendia adamlarını toplayarak yaşadığı kasabadan ayrılır ve ormanlık bir arazide yer açarak yeni bir yerleşim kurar. Bu yerleşim ilk başta çok ilkeldir. Mıknatısı bile bir sihir sayacak kadar. Sonra Buendia ailesinin çocukları olur, torunları, torunlarının torunları.. Hepsi farklı kişilikte insanlardır. Hepsinin doğumundan ölümüne kadar her şey anlatılır. Hepsinin hayatını yaşarsınız. Yerleşim yeri de bu kuşak geçişleri ile beraber insanlık tarihini yaşar. Liderler, devletin gelişi, savaş, sanayii, teknoloji.. Değişimlerin insanlık psikolojisini, sosyolojisine etkisini görürsünüz ve en son yazarın insanlık tarihi için düşündüğü son..

Ben kitabı çok kitabı çok beğendim. Edebi olarak çok daha üstün eserler okudum ama bu kitap edebiyatın ötesinde bir şeydi. Derslik adeta. Bakın görün demiş yazar, insanlık bu. Yaşam dediğiniz bu kadar. Doğumunuzda, gençliğinizde, hırslarınızda, yaşlılığınızda, ölümünüzde bu kadar. Ayrıca kitaba çok da güzel yorumlar gelmiş. Bir arkadaş, bu kitaba 1 dakikada ayırmayabilirim bir ömürde ayırabilirim, demiş. Kesinlikle haklı kitaba nereden baktığınıza şansınızı nasıl değerlendirdiğinize bağlı. Bir arkadaş, bu kitapta 7 günah anlatılmış, demiş. Ben yakalayamamıştım sonradan düşününce bazılarını yerine oturttum.

OKUMA ÖNERİSİ: Normalde böyle şeyler yapmam ama bu kitap için yapmazsam kendimi suçlu hissederim. Benim zamanım vardı, bütünselliği görmek açısından kendim için en iyi okuma metodu olan, bu kitabı okurken başka hiçbir şey düşünme sadece kitaba odaklan, metodunu kullandım ve 3 günümü ayırarak bitirdim. Siz kendiniz için en iyi metodu uygulayabilirsiniz. Ama kesinlikle normal bir kitap gözüyle bakmayın. Vaktiniz yoksa zorlamayın. Başka zaman okursunuz. Edebiyatın ötesine geçip kitaptan en yüksek faydayı sağlayın.

Bu arada bir şey rica edeceğim. Kitabı okuyan arkadaşlar kitapta kendilerine en yakın gördükleri kişiyi yorum olarak yazabilirler mi? Benimkisi; Albay Aureliano Buendia.

Herkese keyifli okumalar dilerim..
BURASI MUZ CUMHURİYETİ DEĞİL!!

Bir çoğumuzun aşina olduğu hele hele siyasetin şu hararetli günlerinde dilimize pelesenk olmuş bir deyim ''Burası muz cumhuriyeti değil!'' Peki nereden çıkmış bu deyim hiç düşündünüz mü?

11 Kasım 1928 tarihinde Kolombiya'da muz işçileri, fazla mesai saatlerinden, iş kazalarına yeterli önlem alınmamasından, asgari ücret yetersizliğinden işçi birliği isimli sendikayı göreve çağırıp greve gitmiş, gelin görün ki pastadan büyük lokmayı alma telaşında olan emperyalist Amerikan şirketleri orduyu kullanarak 5 Aralık 1928 tarihinde net rakamları bilinmemekle birlikte direnişe katılan bütün muz işçilerini öldürmüş. Söylenene göre -ki kitapta da bu şekilde geçiyor- , bir tren istifi dolusu insan cesedi o gece yok edilmiş. Sabahında da ordu muz işçilerinin bir avuç çapulcudan ibaret olduklarına dair bir bildiri okumuş. ''Çapulcu!! ''

Katliamdan 20 yıl sonra, ülkenin meclisinde katliamı araştıran, ve seçimlerde devlet başkanı olmasına kesin gözüyle bakılan, Liberal partinin başında bulunan Jorge Gaitán suikaste uğrayıp öldürülüyor. Aynı gün çıkan halk ayaklanmasında başkentte yaklaşık 10.000 kişi öldürülüyor. Genç Fidel Castro'da bu katliama tanıklık edenler arasında.


Tarihsel kısmı ortalama bu şekilde, Marquez ile olan kısmı ise bu olaylardan ve katliamları dile getirenler hakkında yakalama kararı çıkaran Kolombiya hükümeti, Marquez Nobel ödülü alana dek kendisini hapse tıkmak istiyor ve Marquez topraklarına hiç dönemiyor. Yıllarca bir çok platformda halkının haklarını savunmak için elinden gelen her şeyi yapan ,barıştan başka yegane isteği olmayan bu adam, ülkesi tarafından yıllarca dışlanıp suçlanıyor. Öldükten sonra da, ülkesinde yas ilan edilmesi iki yüzlülüklerinin tecellisidir.


Gelelim kitaba, kitap şu ana dek okuduğum en iyi on kitap arasında yerini çoktan aldı ve on sene sonra tekrar okunacaklar listesine adını yazdırdı. Marquez'in büyülü gerçekçilik denilen o kendine has tarzını okuduktan sonra daha iyi idrak ediyorsunuz.

Yüzyıllık Yalnızlık Buendia ailesinin altı kuşak soyunun hikayesidir ve Marquez çocukluğunda babaannesinden dinlediği hikayelerden etkilenerek o sihirli dilini kullanarak bir soy ağacı eşliğinde bizi kitapla yüz yüze bırakmıştır. Yüz yüze diyorum çünkü kitapta sihirli, fantastik ,distopik bir hava var fakat, bahsedilen olaylarda yazar klasik roman kurgusundan hiç kopmamış ve en iyi örneklerinden birini ortaya çıkarmış. Benim en beğendiğim nokta, sürekli birilerinin ölümüne şahit oluyorsunuz ve bu çok önceden size haber veriliyor, öyle bir tevekkülle okumaya devam ediyorsunuz.

Kitaba başlamadan evvel girişte ki soy ağacı gözümü korkutuyordu, bir çok arkadaşım da isimleri çok dikkatli okumamı sürekli soy ağacına bakıp duracağımı söyledi, bunların aksini iddia ediyorum arkadaşlar :)) Marquez öyle muazzam bir romancı ki Buendia'lardan bahsederken hangisinden bahsettiğini öyle güzel ilmik ilmik işlemiş adeta örmüş ki kimin, kim olduğunu anlamak gayet kolay, ilk bir kaç bölümden sonra ben geriye dönüp bakma gereği duymadım.

Son olarak eğer kütüphanenizde bu kitap mahzun mahzun size göz kırpıyorsa hiç durmayın okuyun, tabi sonra bittiği için uzun bir süre hüsrana uğrayacağınızı da söylemeden edemeyeceğim :}

Çok çok beğendiğim bir kitap oldu, iyi ki okumuşum. Kitaba başlayarak feyz almamı sağlayan İbrahim (Sisifos) 'e ayrıca teşekkür ederim. Keyifli okumalar diliyorum.
Ana baba bacı kardaş dar günümde el olur
Namus belasına kardaş döktüğümüz kan bizim.
Acaba Gabriel Garcia Marquez 1981 yılında Kırmızı Pazartesi'yi yazarken, Cem Karaca'nın 1968 yılında Namus Belası adı altında çıkardığı şarkıyı mı dinliyordu?

Türkçe'de "üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi" diye bir deyim vardır bu kitabın sonuyla ve kendisiyle tam olarak uyacak şekilde. Peki Santiago Nasar'ın üstünde bulunan bu toprak, geleneklerin topluma dayatmasının kapalı bir kişileştirmesi miydi? Kitabın ilk cümlesinden beri haberi verilmiş bir cinayetin faili somut bir kişi yerine soyut sosyolojik olgular mıydı? Ya da kitabın 34. sayfasında geçen hastaların başında bekleme, ölüm döşeğinde olanlara güç verme, ölüleri kefenleme sanatında olan ustalıkların hepsinin birer amacı mı vardı?

Bazen kaderimiz bizleri görünmez kılar. Her ne kadar namus cinayetleri olmasa da daha başından beri ölecekleri ya da zarar görecekleri haber verilmiş olan Aylan Kurdi ya da Ümran Dakneş'e yapılanlar konusunda, Santiago Nasar'ın cinayetinin bir türlü engellenememesi gibi bir umursamazlıklar zinciri mi söz konusuydu? Çünkü onların bu kadar görünmez olmalarını umursamazlıklardan başka bir şey sağlayamazdı sanırım.

Biz işimizi en iyi geleneklerin topluma dayatması mevzubahis olduğunda yaparız. Toplumsal sınırlandırmalar ve ölümlerin kanıksanacak seviyeye kadar gelmesi Marquez'in çevresi kadar bizim yaşadığımız yer olan Ortadoğu'nun da ortak derdi. Öyle ki 73. sayfada da geçtiği gibi Güney Amerika ülkelerinde Ortadoğu'dan göçen Arap kökenlilere Türk gözüyle bakılır. Yani sen bir Kolombiya hostelinde eski bir gramofondan Sade'nin Hang on to Your Love şarkısını elinde Bourbon'unla sallanan sandalyende dinliyor olsan da Türksün, İsveç'te kayak malzemesi satın alırken kulağında viking metalgillerden Amon Amarth dinlerken keçi sakalını kaşırken de Türksün. Sen Türksün yani kısacası. Toplumsal sınırlandırmalara, sınıflandırmalara, adetlerin vahşi sonuçlarına, Santiago Nasarcıl cinayetlere en alışık toplumlardan birisin.

Kırmızı Pazartesi değil kıpkırmızı haftalarımız oldu bizim de bu ülkede. Sadece haftanın tek günü değil, bazen haftanın her günü uğraşıyoruz ölümlerin önüne geçememelerimizle. Sırf bundan dolayı da ülkenin adını değiştirebiliriz Kırmızı Kader ile.
Eğer bu kitabı okuduysanız kendinizi tebrik edebilirsiniz. Fakat durağan bir dili, çok karakteri ya da sonu nereye gittiği kestirilemeyen akışı sebebiyle değil, hayatınıza böyle enteresan bir sülalenin hikayesini bilerek devam edeceğiniz için. Yanında Marquez'in, adlandırmak dilinizin ucunda duran ama tam olarak ne olarak tanımlamanız gerektiğini kestiremediğiniz anlatımı da yanında promosyon olarak geliyor.

Çok karakterli bir kitap ama hepsi nakış nakış işlenmiş, hepsini o kadar özümsüyorsunuz ki bir süre sonra kendinizi aileden birisi gibi hissetmeye başlayıp, aile bireylerinin başına gelen her olayda sanki kendi ailenizden birisiymiş gibi hepsi için tek tek, ayrı ayrı üzülüyorsunuz. Sonlara doğru biraz bu hangi Aureliano'ydu oluyorsunuz ama bir şekilde hangisi olduğunu da anlıyorsunuz.

Kitap daha sonra olacakları başından söyleyip, başka konuya atlayıp, sırası gelince başında söylediği olaya detaylı bir şekilde değinen ilginç bir anlatıma sahip. Normalde spoiler pek çoğumuzu rahatsız eder ama Marquez bunu çok güzel yerleştirmiş, bu yüzden merakla spoiler verdiği yere gelmek için elimden bırakamadan okudum.

Kitaplarda başka kitaplar mı arıyorum yazarlar mı başka yazarlardan etkileniyor bilemiyorum ama geçtiğimiz ay okuduğumuz Sevgili Arsız Ölüm neredeyse Moconda'dan çıkma diyebilirim. Atiye ve Ursula ruh ikizi olabilir ya da ben saçmalıyor olabilirim, ama köye arada bir hediyeler gelmesi ve köylünün ilk kez gördükleri eşyaları hayretle incelemesi "Melquiades karakteri Huvat'da yeniden can bulmaya çalışıyor olabilir mi?" sorusunu düşürdü aklıma. Şimdi bu kitabı Orhan Pamuk yazmış olsa hemen (ç)alıntı diye yaygara kopartılırdı ama neyse bu başka bir tartışmanın konusu, iyice dağıtmadan kitaba döneyim ben.

Sevgili Oğuz Aktürk incelemesinde;

"Bu kitabı anlatmak için yüzyılımı bile sarf edebilirim. Ama aynı zamanda sadece 1 dakikamı da harcayabilirim. İşte öyle bir kitaptır bu. " demiş.

Sonuna kadar katılıyorum kitap hakkında ne anlatmak istesem hep biraz eksik anlatmış olacağım gibi hissediyorum şuan yazarken.

Ama arkadaşlar ben size bir sır vermek istiyorum, daha doğrusu bir gerçeği açıklamak...

Kitaptaki "Muz Şirketi" var ya hani o aslında Macondo'da değil hemen yanı başımızda. Onlar geldiler, bizim yanı başımıza yerleştiler ve gün geçtikçe azıttılar, herkesi kendi istedikleri şekle büründürmeye ant içtiler ve bir daha da gitmediler. Dünya üzerinde herhangi bir yerde hala üç binden fazla kişi şirketin bekası için öl(dürülü)üyor. Belki her hafta, belki her ay, belki her yıl hatta belki 1 günde ama ölüyorlar işte ve basın-takım elbiseli avukatlar ve halk hala aynı iddiayı sürdürmeye devam ediyor.

"Burada hiç ölen olmadı." !!

Sonra herkes mutlu, huzurlu, sorunsuz hayatına dönüyor ve gerçeği bilenler dahi kendinden şüphe eder duruma düşüyor.

Hatta daha da ileri giderek Muz Cumhuriyeti'nde karın tokluğuna çalışan gönüllü, kör ve modern köleleriz hepimiz diyorum. Avuntu olsun diye, isyan etmeyelim diye Muz Şirketi'nin cafcaflı oyuncaklarına vereceğimiz parayı kazandığımızı zannetsek de aslında zaten ceplerine geri dönecek olan parayı ödünç almış oluyoruz.

Böyle böyle kendimiz dahi farkına varamadan, kendimiz isteyerek "Yüzyıllık Yalnızlık"lara sıkışıp kaldığımız beton mezarlar arasında avuntu arıyoruz buhranlarımıza.

Durup bir saniye yüreğimizi kollasak belki de ölmeden çürümekten kurtulacağız; ama unutuluyor işte her şey, insan inanmaya da hevesli, önemli olanın ne olduğu konusunda kafası karışıyor hep.

İşte kitapta olan da buydu belki Buendio soyuna... Sorun ensest, hırs, kibir, muz şirketi gibi gözükse de, belki sadece sahip oldukları şeyin neredeyse cennete rakip olacak güçte olduğunu fark edememeleri ve yalancı cennete aldanmalarıydı.

Bilmiyorum, zaten kim neyi ne kadar bilebilir, kriter ne bunlar hep cevapsız sorular.

Ben hissediyorum bundan sonra Buendio sülalesini hep özleyeceğim, belki zaman gelecek hikayelerini tekrar okuyacağım ya da karakterlerden biriyle irtibat kurabilmek için rastgele bir yerini açıp okuyacağım kitabın.

Siz de çok bekletmeyin; onlar tanışmak ve çılgın soylarının hikayesini anlatmak için sizi bekliyor olacaklar. :)
Gabriel García Márquez bu romanında, çocukluğunu geçirdiği kasabada gerçekleşmiş bir namus cinayetini kaleme almış. Orijinal adı (İspanyolca) Cronica de Una Muerte Anunciada (İlan edilmiş ölümünün kronolojiği), Türkçe’ye Kırmızı Pazartesi olarak çevrilmiş.

Bence, her kitaba konsantre olmalı ve öyle okumalı, ama “Kırmızı Pazartesi” biraz daha fazla konsantrasyon gerektiriyor. Eğer konsantre olmadan okunursa, örgüde ve karakterlerde bir karmaşa yaşayabilirsiniz. Kitap sürükleyici, konu sürekli birilerinin ağzından anlatılıyor. Kısa bir zaman dilimidir “Kırmızı Pazartesi”, ama yoğun bir içeriği vardır. Bazen sohbet ediyormuşsunuz hissi uyandırmıyor değil.

Evet bir namus cinayeti hikayesi bu, bir öldürülen ve öldüren de var ortada; bunlar da açıkça ve bilinen. Bunları belirtmiş olmam kitap içeriği hakkında bilgi verdiğimi göstermez, yanılmayınız sakın. Okurken dikkat ediniz, tüm bunlar hemen hemen kitabın başında verilmesine rağmen, asıl üzerinde durulması gereken şaşırtıcı başka bir durum söz konusudur.

Aslında biliyor musunuz, bir cinayet romanı olmasına rağmen, cinayeti kimin işlediği çok fazlaca kimsenin umurunda değil, zira bu belli zaten. Cinayetin işlenme süreci, öncesi ve sonrasıyla, irdelenmekle birlikte, cinayetin işleniş biçimi daha çok ele alınmış ve konu edilmiş. Bununla birlikte sosyoekonomik, sosyokültürel yapısıyla toplumu da irdeliyor Márquez romanda. Kadınlara biçilmiş görevler vardır, yeri ve görevleri bellidir, erkeklerin de öyle.

Ancak, bizde olduğu gibi onlarda da bekâretin önemi çok büyüktür, ne yazık ki uğruna cinayet bile işlenebilir bu nedenle, gözünü kırpmadan ve acımasızca. Prudencia Cotes'in annesinin şu sözü bu konudaki hassasiyeti göstermeye yetiyor: "Tahmin edebiliyorum, çocuklar, namus meselesi beklemez."

Toplumun önem verdiği, kız ve erkeğin yetiştirilmesi, beklentisi ile kadın ve erkeğin yeri ve durumu aşağı yukarı yine bize benziyor sanki. Ana’nın koruma içgüdüsünü görebilirsiniz kızı için ya da erkeğin adamlığı gibi. "Çek elini kızımdan, beyaz adam! Ben hayatta oldukça sen o pınardan içemezsin" diyerek kanatlarını kızının üzerine koruma kalkanı gibi açan Victoria Guzmân’ın annesinin hiddetli tepkisi açıkça bunu ortaya koyuyor.

Romanda oldukça fazla karakter olmasına rağmen asıl önemli karakter 22 yaşındaki Santiago Nasar’dır. Babası İbrahim Nasar, iç savaşların ardından Kolombiya’ya Araplarla birlikte gelmiştir (Güney Amerika ülkelerinde Orta Doğu’dan göç eden Arap kökenlilere Türk gözüyle bakılır. Çev.Notu). Özgür, gözü pek, yakışıklı bir gençtir Santiago. Hovardaydı tabiri caizse. Ancak ne var ki Angela yanlış bir adres, sonucu da hayatına mal olmasıydı.

Ama şu kanaate de vardım: Suçlu (bilinmesine rağmen) katil/katiller değil şehrin tamamı. Finalde "Santiago, yavrum! Neyin var?" diye bağıran Wene Hala’nın sorusuna yanıt içinizi acıtabilir...
Nerden başlayacağım bilmiyorum Kırmızı Pazartesiyi anlatmaya.. dünden beri kafamı toparlamaya çalışıyorum çünkü.. Santiago nun ölümünü izlemek beni derinden sarstı açıkçası.. o kasabada yaşayan herkes gibi sanki seyrettim onun ölümünü elimden bir şey gelmeyerek.. sonrasında ise tıpkı olanı biteni anlamak için parçalanmış bir aynanın parçalarını toplayıp puzzle in tamamını görmeye çalışan anlatıcı kişi gibi dönüp tekrar tekrar okudum bazı yerleri.. faciayı tüm ayrıntılarıyla okumak dehşete düşürdü beni.. bir şey yapamamak da ayrı.. müdahil olan ve olmayan, seyreden, duyan, az çok dahli olan herkesin olaya bakışı, olayın içinde duruşu, olayın seyri içindeki davranışını hayata baktığı yerden görmek gerçekten çok dehşet görünüyordu.. en ufak ayrıntının bile bir şey ifade ettiği bu anlatımda kırılan hatta paramparça olan o aynanın parçalarını birleştirirken caN kırıklarının dehşet sonucu, kanayan elleriniz herşey aslında son cümlede gizli.. Beni öldürdüler Wene Hala!!

Çok fazla spoi vermeden genel anlamda okurken hissettiklerimle daha doğrusu yazarla birlikte parçalanmış cam kırıklarının birleştirilmesi ile gördüklerimden bahsedeceğim size.. olayın Marquez in memleketinde bir kasabada yaşanan bir olay olduğunu ve yıllar sonra bunu anlatmaya çalıştığını da belirteyim öncelikle.. 1928 yılında Kolombiya da doğan Marquez bir gazeteci ve 2014 yılında hayata gözlerini yumdu.. yani olayın aydınlanmayan yönlerini daha 3 yıl öncesine kadar sorabilirdik kendisine.. cevap verir miydi bilmiyorum Angela Vicario nun Santiago ile derdinin ne olduğunu??

Başka milletlerden okuyanlar bu kitap hakkında ne düşünür bilmiyorum ama ben bir Türk olarak 1928 -38 li yıllarda Kolombiyadaki bir kasabada Türk diye anılan Arapların yöre halkıyla olan yaşantısını ve namus cinayeti adı altında işlenen olayı okurken oralarda da böyle olaylar olabileceğini hiç düşünmemiştim.. Olaylar o kadar bildik tanıdık töre cinayetlerini anımsatıyordu ki olayın sanki Kolombiyada değil de bir Türk kasabasında geçtiği hissine kapılmamak elde değildi.. Tek farkla tabii ki o da kasabada yaşayanların Katolik olması burda yaşayanların ise Müslüman olması.. gizli kapaklı işler hep aynı yoksa.. sadece kendini bir inanca yamamış ama aslında aynı hisleri paylaşan, aynı tepkileri veren sıradan halk..
Halk demişken aklıma şu an okumaya devam ettiğim Şems'in Not Defteri kitabında Şems Hz.ne Mevlana Hz.nin halk ile Hakk arasındaki farkı sorduğu ve Şems'in ona verdiği cevapta '' Halk , peygamberleri dahi diri yakmaktan ve kesmekten çekinmeyenlerdir. Halk, hakikate kör kalabalıklardır.'' kısmını da anımsadım..daha yeni okuduğum bu kısma bu kitapla uzun bir şerh yapıldı sanki.. sen anlamadın halk hak ayrımını der gibi... nitekim Santiago o sabah gördüğü rüyada bir sürü kuşun üzerine pislediği dehşetiyle uyanmış ve üzerine yapışmış kuş pisliği hissi ile limana gelen piskoposu selamlamaya halkın arasına karışmıştı..Herkesin bildiği ve uyarmadığı, sevenlerinin de onu kurtarmaya gücü yetmediği 20 yaşlarında zengin zampara, kibirli ve neşeli, debdebe ve eğlenceyi çok seven Santiago yu o yapmıştır diye çoğu kişi sormadan izlemişti çünkü.. acı olan şey ise son noktayı annesinin koyması.. elbirliğiyle topluca üzerine pislemişler kısacası annesi dahil.. ve o anne çocuğuna o kadar uzak ki ezelden beri, herkesin rüyasını yormaya ayırdığı vakit kadar oğlunun gördüğü rüyanın yorumuna vakit ayırmayacak kadar ve kapı arkasından gelen feryadı uzaktaki balkondan geliyor gibi duyacak ve iki saniye öncesinden kapıyı kilitleyecek kadar..

Hayata nerden baktığına bağlı davranışların sonu.. acı.. çok acı..

Değinmek istediğim başka konular da var aslında.. beni derinden yaralayan düşüncelere garkeden.. hayvanlar ve insanlar arasındaki o müthiş örgü..Marquez bunu o kadar akışında ve dozunda veriyor ki herşeyi anlamak mümkün nerdeyse.. Arap kökenli baba İbrahim Nasar ın bir şahin eğiticisi olup bu vahşi hayvanlarla avlanmaya çıktığı ve bunu oğlu Santiago ya öğretmesi.. ve Santiago'nun dağ bayır gezip yalnız ve savunmasız keklik gibi avladığı zavallı kızlar..bu zavallı kızlara evcilleştirme zamanın gelmiş diye bakması..
kitabın başında sabah kahvaltısı olarak parçalanan tavşanların barsaklarının köpeklere yedirilmesi ve Santiagonun karnı deşildiğinde onun da barsaklarını yemeye gelen aynı köpekler..
gece gündüz domuz parçalayan ikizler ve o ikizlerin sanki domuz parçalar gibi Santiago'yu parçalaması hatta kalbi domuzlarınki gibi koltuğunun altındadır diye oraya vurmaları..
bir de otopsi yapacağım diye Santiago'nun yüzünü tanınmayacak hale getirip beynini söküp beyninin gramını bile tartan, karaciğerinin büyük olmasına sarılık teşhisi koyup zaten iki yıla kadar ölecekti diyen ve sonunda bütün iç organlarını tıpkı bir çorba için ibiğini kesip horozu çöpe atan PİS kopos gibi çöpe atan bir rahip.. insana verdiği değer bu işte.. Halk işte yine de onu sabahın köründe kalkıp tenezzül edip inmediği gemiyi selamlamaya gidiyor.. soruyorum kendime nedennnnn nedenn giderler ki.. hele de vejeteryan olmak işten bile değil..
Ha bir de malum evdeki panter kadın var..körpe oğlanları çıtır çıtır yiyip, acısını ve ağlamasını Babil kulesi gibi beş on kişilik yemeği yiyerek atlatan.. evdeki melez kızların da kediye benzetildiği..

Dikkat çekici bir şey ise mektup davası.. tüm kitap boyunca mektup yazan kişi sadece Angela Vicario değil aslında.. o kadar ince detaylar var ki bu mektup konusunda.. herşeyi anlamamı o sağladı diyebilirim.. Aşk ve nefret duygusunun saplantılı evrilişi dehşetti..

Daha yazacak çok şey var sevgili okuyucular.. her detay içler acısı.. verilen tepkiler dehşet.. başdöndürücü akış içinde mağdur kızın annesi babası, mağdur kız Angela vicario!!( mağdur?? mu aceba demekten kendinizi alamıyorsunuz ) mağdur damat ve ailesi, Santiago'nun Arap nişanlısı ve arap yakınları, sütçü kadın, belediye başkanı, soruşturan savcı,bıçak bileycileri, sır saklayan Angela nın kız arkadaşları ve sonrasında postacı kızlar, hatta olay günü kapıyı açıp sadece Santiago'yu gören biri bile var...kimler kimler.. kadına verilen değer nedir ondan hiç bahsetmedim bile..hele de namus algısı ve evlilik kıstasları çok iyi vurgulanmış..

Buraya kadar okumuşsanız Santiagoyu siz de merak ettiniz değil mi..
neden vahşice katledildi.. babasının ve kendinin yaptıklarının kader planında cezası mıydı bu engellenemeyen öldürülüşü..
yorumlar size bağlı..
puzzle parçalarını birleştirir o olayı seyreder misiniz, hayata bakış açınıza göre ne görürsünüz bilemem..

diyeceğim en son şu ki Nobeli sonuna kadar haketmiş Marquez.
İlk kez başında soy ağacı verilen bir kitap okuyorum ve bunun neden olduğunu da sonraki sayfalarda anlıyorum.

bu kitabı anlatmak için yüzyılımı bile sarf edebilirim. ama aynı zamanda sadece 1 dakikamı da harcayabilirim. işte öyle bir kitaptır bu. yazdıklarım hafif dozda spoiler içerebilir, kitabı okumayanlar incelemeyi okumasa daha iyi olur.


gabriel garcia marquez sizi alır bir gün muz şirketinin orada kurulmuş olan içinde entel dantel insanların yaşadığı ultra güvenlikli bir yerde uyandırır, bir gün de belki de jose arcadio buendia ile beraber kestane ağacının dibinde soyundan gelecek çocuklarının ve torunlarının yapacaklarından habersiz bir şekilde uyandırır. habersiz demek bile yanlış olabilir çünkü ölülerin ve yalnızlığın istediği gibi istediği kişiye karşı gezebildiği bir evde aslında herkes her şeyden hem fazlasıyla haberli hem de fazlasıyla habersiz. eve gelen haberler bile o kadar yalnız ki onlar bile kime ne haber vereceğini bilmeden birisinin peşine takılıyor.

roman hakkında konuşulacak o kadar çok şey var ki ve o kadar da konuşulmaması gereken şey var ki bazen macondo kasabasına melquiades adlı kişinin gelirken prezervatifi icat etmiş olarak gelmesini bile istedim. olacakları ursula gibi biraz sezerek. ve sonra bu düşüncemin ne kadar haklı olduğunu gördüm. çünkü günahların bile yalnız olduğu bu kasabada hiç kimse günah işlemeyi hayatının herhangi bir konuşmasında bile geçirmiyor. bu nedenden dolayı isteyen teyzesiyle isteyen de falcıyla yatıp kalkıyor ve ardından dünyanın en egzotik ve marjinal karakterlerine sahip olan bir soyağacı çıkıyor. bunun içinde toprak ve sıva yiyen bir kadından tutun da oburluk yarışması düzenleyen bir adama kadar ve şans oyunları düzenleyip bahçesini tavşanlarla ve diğer hayvanlarla dolduran bir kadından şehvetinden dolayı kurşunlanmış insana kadar yığınla insan var. aslında o kadar çok insan var ki bu insanlar bir o kadar da yok. istisnasız olarak romanda adı geçen herkes kısa ya da uzun süreliğine olmak üzere romanda illa baş karakter olma hakkına sahip oluyor ve sanki yazar burada karakterlerine "hadi bir de sen göster bakalım hünerlerini" dercesine bir üslupla bu karakterini saçından ayağına kadar detaylı bir şekilde bize sunuyor.

her şey bir yana macondo kasabasının yüzyıllık evrimi o kadar yerinde anlatılmış ki okura sanki bir tuval verilmiş ve bu kasaba her anlatıldığında ona ait detayların çizilmesi istenmiş. rengarenk insanlar, rengarenk olaylarla dolu olmayan bir yer.

kitapta ara sıra geleceğe dair spoiler'lar verilmiş, ben bunu da çok sevdim hatta böyle de başlıyor kitap. bundan hiç rahatsız olmadım çünkü birisinin ölmesinden çok onun nasıl öldüğü ve o ölene kadar nelerin olduğu beni gerçekten daha çok ilgilendirdi bu kitapta. çünkü bazen bakıyorsunuz 5 sayfada bir insan ölüyor. bazen bir sayfada 3000 insan ölüyor. hiç belli olmuyor yani ne çıkacağı. aslında spoiler verilse de verilmese de okuduğunuz sayfanın bir sonraki sayfasında neler olacağını az çok tahmin etmeye çalışsanız bile hiç tahmin etmedikleriniz çıkabiliyor. böyle tatlı bir kasabanın yanında güvenlikli bir yeni şehrin kurulması ya da bir anda 3000 kişinin öldürülüp denize atılması hiç beklemeyeceğiniz cinsten şeyler oluyor.


uzun lafın kısası, okumadan bu dünyadan göçmeyin. rica ediyorum.
Spoiler uyarısı...

Sevemedim... Benim için Gabriel Garcia Marquez ile özdeşleşen kitap yani Marquez ismini duyduğumda aklıma gelen ilk kitap Yüzyıllık Yalnızlık. Ancak bana göre bu yazarı henüz hiç okumamış birinin Yüzyıllık Yalnızlık'la Marquez okumaya başlaması yanlış olur. Ben de yazar ile tanışmamış kesimden olduğum için ilk olarak yine ismini fazlasıyla duyduğum, ince bir diğer kitabı Kırmızı Pazartesi'yi seçtim. Ancak maalesef Kırmızı Pazartesi benim için çok iyi bir deneyim olmadı. Kırmızı Pazartesi'nin konusundan kısa bir şekilde bahsedecek olursam: Kitabımız kitabın tüm karakterleri tarafından işleneceği bilinen bir cinayeti konu alıyor. Bir "namus" cinayetini. Cinayetin yaşandığı yer ise Marquez'in çocukluğunu geçirdiği kasaba. Kitabın başından beri ölen ve öldüren kişiler belli. Yirmi yaşlarının başındaki Santiago Nasar gerçekleştirmiş olduğu bir eylem nedeniyle Vicario ailesinin ikizlerinin hedefi haline gelir. Vicario kardeşler ellerinde bıçaklarla her yerde Nasar'ı öldüreceklerini ilan ederler ki bu düşüncelerini de gerçekleştirirler. Peki bu cinayetin failleri sadece ikiz kardeşler midir, yoksa kardeşlerin planlarını bildikleri halde herhangi bir tepki göstermeyen kasaba halkı da bu cinayete ortak mıdır?

Evet Kırmızı Pazartesi'nin ilgi çekici bir konusu var, evet Marquez rüştünü ispatlamış usta bir yazar, evet bu kitap oldukça beğenilen bir kitap. Evetler uzayıp gider ancak bu noktalar Kırmızı Pazartesi'yi okurken sıkıldığım ve özellikle son elli sayfayı artık bitsin diye düşünerek okuduğum gerçeğini değiştirmiyor. Belki ilk kez bu yazarı okuduğumdan, belki de bu tür bir kitabın bana hitap etmediğindendir bilmiyorum ancak Kırmızı Pazartesi'yi okurken kitaba bir türlü ısınamadım, keyif almadım. Kırmızı Pazartesi sadece yüz sayfalık bir kitap ancak bu kadar az sayfa sayısına rağmen içinde birçok karakter var ve bana göre bu durum gereksizdi. Daha fazla sayfa sayısına sahip bir kitap için karakter fazlalığını anlayabilirim ancak ince bir kitapta bu kadar karakter beni rahatsız etti. Bu karakterlerin duyguları da bana hiç geçmedi, belki Nasar'ın son cümlesi hariç, kitabın benim için tek etkileyici kısmı da orasıydı.

Bunlar dışında verilmek istenen mesaj tabii ki dikkat çekiyor. İnsanların "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın," düşüncesi Santiago Nasar'ı ölüme sürüklüyor. "Kötülüğe engel olabileceğin halde olmuyorsan senin de o kötülükte payın vardır," tıpkı o kasabada yaşayanlar gibi. Evet Nasar ölüyor ancak ölmeden önce suçlu olup olmadığı ile ilgili bir kesinlik yok. Vicario kardeşler, kız kardeşlerinin ağzından Santiago Nasar adını duyar duymaz, sorgusuz sualsiz sözde namuslarını temizlemeye çalışıyorlar. Gerçeği bilmeden, sorgusuz sualsiz, ön yargılarla... Çünkü Marquez'in söylediği gibi, "Bana bir ön yargı verin, dünyayı yerinden oynatayım."

Kırmızı Pazartesi'yi severek okumadım ancak tabii ki yazarı okumaya devam edeceğim. Bir kitapla herhangi bir yargıya varmak zaten doğru olmayacaktır. Bir sonraki Marquez kitabım ise Yaprak Fırtınası olacak, mutlu günler.

Yazarın biyografisi

Adı:
Gabriel Garcia Marquez
Tam adı:
Gabriel José de la Conciliación García Márquez
Unvan:
Nobel ödüllü Kolombiyalı Yazar, Romancı
Doğum:
Aracataca, Magdalena, Kolombiya, 6 Mart 1927
Ölüm:
Mexico City, 17 Nisan 2014
Gabriel José de la Conciliación García Márquez (6 Mart, 1927-17 Nisan, 2014) Kolombiyalı yazar, romancı.

1927’de Kolombiya'nın Aracataca kentinde doğdu. Büyükannesiyle büyükbabasının evinde ve teyzelerinin yanında büyüdü. Başkent Bogota’daki Kolombiya Ulusal Üniversitesi’nde başladığı hukuk ve gazetecilik öğrenimini yarım bıraktı. 1940’lardan başlayarak uzun yıllar gazetecilik yaptı. Öykü yazmaya 1940’ların sonlarında başladı.

Yayınlanan ilk önemli yapıtı Yaprak Fırtınası idi. 1961 de yayınlanan Albaya Mektup Yazan Kimse Yok adlı romanını, Hanım Ana’nın Cenaze Töreni(1962) adlı öykü kitabı ve Kötü Saatte(1962) izledi. Yazar en tanınmış romanı Yüzyıllık Yalnızlık’ı(1967) Meksika’ya ilk gidişinde yazdı. Yüzyıllık Yalnızlık’taki bir bölümden etkilenerek yazdığı öykülerini İyi Kalpli Erendina(1972) adlı kitapta toplayan yazar daha sonra sırasıyla Mavi Bir Köpeğin Gözleri (1972), Başkan Babamızın Sonbaharı (1975), Kırmızı Pazartesi (1981), Kolera Günlerinde Aşk (1985), Labirentindeki General (1989) yayınladı.

Yazarın Türkiye’de yayınlanan diğer kitapları arasında Bir Kayıp Denizci, Sevgiden Öte Sürekli Ölüm, Aşk ve Öbür Cinler, Şili de Gizlice, On İki Gezici Öykü ve Bir Kaçırılma Öykü sayılabilir.

2005 itibarı ile Ciudad de Mexico'da yaşadı.

17 Nisan 2014 günü Meksika'daki evinde 87 yaşında hayatını kaybetti.

Yazar istatistikleri

  • 2.059 okur beğendi.
  • 16.564 okur okudu.
  • 520 okur okuyor.
  • 11.866 okur okuyacak.
  • 635 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları