Galina Serebryakova

Galina Serebryakova

Yazar
9.6/10
38 Kişi
·
142
Okunma
·
14
Beğeni
·
1.585
Gösterim
Adı:
Galina Serebryakova
Unvan:
Yazar
Doğum:
Kiev/Ukrayna, 1905
Ölüm:
Moskova/Rusya, 1980
Profesyonel devrimci bir ailede dünyaya geldi. 1917-23 yılları arasındaki İç Savaş’ta ön saflarda çarpıştı. Savaştan sonra Moskova Üniversitesi İşçi ve Köylü Fakültesi’nde öğrenim gördü. Almanya, Belçika, Hollanda, Fransa, İngiltere, İtalya ve İsveç’e giderek uzun araştırmalarda bulundu ve yapacağı çalışmalar için materyal topladı. Eserleri, büyük ölçüde bu araştırma ve gözlemlerin ürünüdür. İlk eseri Fransız Devriminde Kadınlar’dan başlayarak tarihsel konulara yöneldi. Yazarın, tarihsel olayları edebi bir tarzda işleme çabası, Karl Marx’ın hayatını tarihsel gerçeklğe sadık kalarak ve edebi düzeyi yüksek bir tarzda anlattığı destansı nehir romanı Ateşi Çalmak ile doruk noktasına vardı.
Mücadelecinin, devrimcinin kalbi çeliktendir. Acıyabilir ama asla affetmez.

“Arkadaşlık nedir?” diye soruyordu Karl kendisine. “Arkadaşlık, aynı barikatta savaşmaktır, yekpare bir sütundur. Kılıcı döven, bildirileri yazan ellerdir. Arkadaşlık, derin bir inanç ve ortak kaygıdır. Arkadaşlık, ortak bir eylemdir, ortak bir yaşamdır ve ortak bir ölümdür.”
19 Kasım'da, işçi ücretlerinin ödenmesinden bir gün önce Lyon'da , korkunç bir sükûnet vardı. Yani baremin kabulünün üzerinden bir ay geçmesine rağmen, fabrika sahipleri, ücretleri eski bareme göre vermeyi düşünüyorlardı. 25 Ekim'de alınan kararlara açıkça ihanet ederek bunu hiç çekinmeden uygulamaya koyuyorlardı. 40 bin çalışanın ekmeğiyle oynamak, onların yaşam felsefesinin prensibiydi. İşçiler, şaşkın bir şekilde aralarında fısıldaşıyor ve içine çekildikleri bu karanlık sokaktan çıkış için çare arıyorlardı.
Galina Serebryakova
Sayfa 34 - Evrensel Basım Yayın
“Meslek seçimi yapılırken iki unsur göz önünde bulundurulmalı: Toplumun refah düzeyinin yükseltilmesi ve bizim manevi yönden gelişmemiz. Bunların ikisi birbiriyle çatışmamalı; birisi diğerini yok etmemeli. Birey ancak gelişmiş bir toplum içerisinde ciddi gelişmeler, yükselmeler gösterebilir. Mükemmel bir birey, ancak mükemmel bir toplum içerisinde yetiştirilebilir. Eğer kişi sadece kendisi için çalışırsa ünlü bir bilimadamı, büyük bir düşünür, çok iyi bir şair olabilir; ama asla mükemmel bir insan olamaz. Tarih ancak ortak çıkarlar için çalışmış insanların yüceliğini kabul eder. En mutlu insan, en fazla sayıda insanı mutlu eden insandır. Din bile bize şunları söylüyor: ‘Mükemmellik, insanın kendisini toplum için feda etmesidir’, buna kim karşı çıkabilir ki"

Karl Marx
Ölüm özel hatları hızla yok etmişti. Donmuş ceset, zavallı ve kimliksizdi.

Johann, tüm benliğiyle duyumsadı: Her şey bitmişti. Georg artık yoktu. Ama Johann hâlâ bu insanın bir zamanlar var olduğu düşüncesinden kurtulamıyordu.

“Ben de, herkes de işte böyle olacağız” diye düşünüyordu Stock ve istemeden titriyordu. “Hayır, kahretsin! Bu düşüncelerden uzak kalmak gerekiyor. Böylesi düşünceler güç vermiyor. Yaşamak içinse güç gerek. Yaşamak ve mücadele etmek için!”
Dünyanın ilginç olmadığını söylemeye kim cesaret edebilir? Evet, eğer kendi evinin girişinde, kendi zavallı ‘ben’inin girişinde saplanıp kalmışsa, kaldırıma eğilsin ve düşünsün: Acaba bu taş yüzyıllık varoluşu boyunca neler yaşamış. Bizim açımızdan hayatın bir tek kusuru var: Çok kısa.”
Bir kitabı elimize ilk aldığımızda nasıl bir emeğin ürünü olarak ortaya çıktığını pek de düşünmeyiz. Ne kadar çok işçinin ellerinin hüneri ve gözlerinin nuruyla gelip konuk oluvermiştir dünyamıza, merak etmeyiz çok kez. Buram buram kâğıt kokusunu içimize çektiğimizde dünyamıza neler sunacak, neler katacak bilmeyiz henüz. Kitapların hepsi benzer bir emeğin ürünüdür aslında. Ama ilk sayfaları çevirip de yolculuk başladığında anlarız ki kitapların her biri çok farklıdır. Bazısı zehir saçar. Zehirli bir yılan gibi tıslayarak bilincimizi ele geçirmeye çalışır. Kör tanrıların emrinde yazılmıştır her bir satırı. Bazısı öğretir. Bazı kitaplar hayallere dalmamızı ister ya da yalana gerçek dememizi. Ama bazı kitaplar vardır ki, bilincimizi bir dağ doruğundan diğerine çıkarır. Onları okudukça kendimizi yerçekimsiz bir yaşamdan kurtulmuş, ayaklarımız yere basmış gibi hissederiz. Kendimize bir yer buluruz. İnsan toplumunun tarihinde bir yer. Dünyada bir yer. Boşlukta salınıp durmaktan kurtarır, örgütler bizi böyle kitaplar. Yön duygusunu kaybetmiş sandığımız insanlığın nereden gelip nereye gittiğini gösterirler, bize emek verirler.

Galina Serebryakova’nın kaleme aldığı “Ateşi Çalmak” işte böyle bir kitaptır. Çünkü aslında kitabın anlattığı konu, işçi sınıfının Prometheus’u olan Karl Marx’ın hayatı ve mücadelesidir. Prometheus, tanrılardan ateşi çalıp insanlığa vermiştir. İnsanlık için ateş aydınlık demektir. Karanlıkta önünü görmek ve tüm zorluklara göğüs gerebilmek demektir. Çözümdür ateş. Marx da, tıpkı Prometheus gibi, kurtuluş ateşini işçi sınıfının eline vermiştir. Marx işçi sınıfı için ışık demektir. İşçi sınıfının kurtuluşu Marx’ın öğretisindedir. Marksizmin ışığında yürümektedir.

Anlatılan Marx olunca, Marx’ın hayatı olunca, kitap artık bir biyografi değildir. Belgesel değildir. Tarih kitabı değildir. Anlatılan Marx’ın hayatı olunca o kitap artık bir nehirdir. Yaşamın ve doğanın tüm labirentlerinden geçtiğimiz bir akıntıya katılırız önce. Karmaşık olan sadeleşir. İmkânsız olan yakınlaşır. Bilinmez olan anlaşılır. Tarihe karıştığını düşündüklerimiz yanımıza gelip hayatımızın gerçeği olur. Marksizm daha da kuvvetli bir biçimde ete kemiğe bürünür.

Galina Serebryakova 1905 yılında Rusya’da doğmuştur. Henüz çocukken, ailesiyle beraber gericiliği ve devrimi yaşar. 1917 Ekim Devrimini yaşatmak için ön saflarda çarpışmaya başladığında daha sadece 12 yaşındadır. Marx gibi bir devrimciyi bu kadar içtenlikle ancak bir devrimci anlatabilir. Belki de bu nedenle Ateşi Çalmak, devrimcilerin yüreğine doğru bu denli güçlü akar. Kitabın beş cildi de sonsuz kollarıyla birleşen ve yüreğinize doğru akan bir nehrin ışıldayan suları gibidir.

Kitap ilerledikçe değişik insanlarla tanışmaya başlarız. Kimisi Marx’ın amansız bir mücadeleyle ezdiği karşıtlarıdır. Kimisi mücadeledeki sadık yoldaşıdır. Hiçbirine karşı bir yabancılık duymamız mümkün olmaz. Marx’la kol kola girerek düşmanlara karşı mücadele etmek ya da dostlarıyla yoldaşlaşmak kaçınılmazdır. Dühring, Lassalle ya da Bonaparte ile amansız bir savaşın içinde buluruz kendimizi. Paris Komünarları ile aynı duvar diplerinde kurşuna dizilirken “Yaşasın Komün” diye haykırmak onurunu paylaşırız. Ama nasıl olduğunu anlamadan bir bakarız ki biz geçmişe gittiğimiz gibi, Marx da bugüne gelmiş ve yanı başımızda, bizimle omuz omuza savaşıyor. İşçi sınıfının düşmanlarına bizimle beraber saldırıyor, bizimle beraber onları yere seriyor. Bu nasıl oluyor anlamak mümkün olamadan biz geçmişe gidiyoruz, Marx bugüne geliyor. Bu muazzam duyguyu başka bir kitapla yaşamak nasıl mümkün olabilir ki?

Üstelik zamanın bu muhteşem eşleşmesinin hiçbir mistik yanı yok. İnsanlığın ortak hafızası, işçi sınıfının mücadelesinin büyüklüğü, işçi sınıfının gerçek önderlerinin gücü aramızdaki zaman ve mekân farkını büyük ölçüde anlamsız kılıveriyor. Sayfaları çevirdikçe şöyle düşünüyoruz: “Ben Marx’ı tanıdığım ve onun öğrencisi olduğum için mutluyum. Eğer bu böyle olmasaydı düşman cephesine silahsız, zırhsız ve yalnız çıkmış bir asker gibi olmaktan kurtulamazdım.”

Nehirdeki yolculuk devam ederken tarihin sırları açığa çıkmaya devam eder. İşçi sınıfının ilk isyanları, Avrupa’yı boydan boya bir devrim kıtası haline getiren 1848 devrimleri, Birinci Enternasyonal’in kurulması, Kapital’in yazılışı, Paris Komünü şahit olduğumuz olaylardır. Yazar bunları anlatırken, bir resme bakar gibi edilgen kalmamıza engel olur. Anlamaya zorlar bizi. Hissetmeye. Savaşmaya. Yenilmeye ve zaferle çıkmaya zorlar. Marx’la yoldaşlaşmaya zorlar. Ama bu zorunluluklara öylesine gönüllü boyun eğeriz ki, daha fazlası için tarihi zorlamak isteğine engel olamayız.

Marx’ın eşi ve birer yetişkin olacak kadar yaşama şansına sahip olan üç kızı da onun yoldaşlarıydılar. Kitapta onların mücadeleleri de anlatılıyor. Tüm dünya işçilerinin öğretmeni olan Marx, aynı zamanda Marx ailesinin de öğretmeni ve önderidir. O ne Almandır, ne Fransız, ne de İngilizdir. Onun vatanı tıpkı her işçi gibi bütün dünyadır. Burjuvaların onu kovduğu toprakların işçileri ona kucak açmıştır. Onun yolunda yürümüştür. Onun çocuklarının mücadelesi aynı zamanda çocukların tüm dünyadaki kuşağının, yaşıtlarının büyüyen mücadelesidir. O artık “Marx Baba”dır.

Engels… Dost, insan, general, savaşçı, komünist, yoldaş. Her zerresiyle bilinç ve adanmışlık. Yeryüzünün gördüğü en sade, en fedakâr kahraman. Kendi deyimiyle “İkinci Keman”… Marx gibi bir yoldaşa sahip olmak ve onun en iyi yoldaşı olmak onurunu taşımış bir insan kolay anlatılamaz. Ancak böyle bir insan, Marx’ı herkesten daha iyi anlatabilir. Marx’ın ölümünün ardından bir yoldaşına gönderdiği mektupta şöyle der Engels: “partimizin en güçlü beyni artık düşünmez oldu, bugüne kadar tanıdığım en güçlü yürek artık çarpmıyor…”

O en güçlü beyin ve en güçlü yüreğin yokluğunu telafi etmenin tek yolu vardır Engels için: Onun yapıtına gömülmek. Onun yarım kalmış eserini tamamlamak. Bir ömür boyunca süren dostluk ve yoldaşlık, ölümün soğukluğuna yenik düşmedi. Halkalar halkalara eklendi. O eser, yani Kapital tamamlandı. İşçi sınıfının patronlar sınıfına karşı verdiği mücadele gelişti, güçlendi.

Son cildin son yapraklarını çevirirken nehrin akmaya devam ettiği bir anda, bir cümlede Lenin’le karşılaşıyoruz. Henüz çok genç bir devrimci. Ama bugünden geriye baktığımızda bizler onun eserlerinin o günün büyüyen halkası olduğunu biliyoruz.

Kitabın son sayfasını çevirip de yüreğimizi dinlemeye başladığımızda, halkalara yeni halkalar eklemek, taş üstüne taş koymak için bir okyanus gibi kabaran umut ve azim benliğimizi saracak. Bugünün karanlığına bakıp Marksizmin aydınlığı söndü zannedenler varsın gerçeklerin nostalji olduğunu iddia etsinler. Biz gerçeklerin ne kadar direngen olduğunu biliyoruz. Gerçeğe ihtiyacı olanlar onu nerede bulacaklarını biliyorlar. Işığa ihtiyacı olanlar nereye bakmaları gerektiğini biliyorlar. Biz nereye bakacağımızı biliyoruz. Marksizmin ışığında ilerliyoruz. Marx’ın deyimiyle “tarihin dalgaları bazen yumurta kabuklarını ve hatta gübre artıklarını bile üste çıkarabilir.” Tarih bazen hiç aydınlanmayacak bir karanlık vaat ediyormuş gibi görünebilir. Ancak Marx ailesinin sadık dostu Helene Demuth’un dediği gibi, “en kara bulutun bile daima gümüşten bir astarı vardır. Kara bulutlar geçtikten sonra, gökyüzü öyle temiz görünür ki”!

Marx’ın dostlarının ve ailesinin yaşamında boşluğun, ne yapacağını bilememenin, kararsızlık ve yüreksizliğin yeri yoktur. İşçi sınıfına duyulan güven, onun gücüne beslenen umut Marx’ın yaşamının merkezidir ve o merkez yılgınlığa fersah fersah uzaktır. Gelin son sözü Marx’a, Marksizmin yüklü olduğu umuda verelim:

“Burjuva devrimleri, 18. yüzyılın devrimleri olarak hızla başarıdan başarıya koşuyorlar; onların dramatik etkileri birbirini aşıyor, insanlar ve nesneler, sanki mücevher parıltılarının çekiciliğine kapılmış gibidir; her gün mest olmak toplumun sürekli hali olmuştur, ama bu devrimler kısa sürelidir; çabucak doruğa ulaşıyorlar ve devrimin fırtınalı döneminin sonuçlarını soğukkanlılıkla ve ağır başlılıkla kendine maletmeyi öğreninceye dek topluma uzun bir huzursuzluk musallat oluyor. Buna karşılık proletarya devrimleri, 19. yüzyılın devrimleri olarak, durmadan kendi kendini eleştirirler, her an kendi akışlarını durdururlar, yeniden başlamak üzere, daha önce yerine getirilmiş gibi görünene geri dönerler, kendi ilk girişimlerinin kararsızlıkları, zaafları ve zavallılığı ile alay ederler; hasımlarını, salt, topraktan yeniden güç almasına ve yeniden korkunç bir güçle karşılarına dikilmesine meydan vermek için yere serermiş gibi görünürler, kendi amaçlarının muazzam sonsuzluğu karşısında boyuna sürekli yeniden gerilerler, ta ki her türlü geri çekilişi olanaksız kılıncaya kadar…”
Ateşi Çalmak kitabı toplamda 5 cilttir. Karl Marx'ın, Engels'in ve hatta hatta Bakunin gibi anarşist liderlerin bile içerisinde yer aldığı tarihsel bir romandır. Yer yer abartılar işin içine katılmışsa da- o dönemin konjukturel tutumunu düşünürsek- kitap hem avrupa devrimler tarihini işçi sınıfının yaklaşımıyla vermesi hem de ıdeolojik ayrımların kendisini gösterip ayrışmasını yalın bir dille anlatır. Hemen herkesin okuması gereken bu beş ciltlik roman, tarihsel gerçekliğin boyutunu gözler önüne akıcı bir biçimde serer. Napolyon bonapart'in darbesinden, Çarlik rusyasina, dönemin prusyasinin polis devletine, oradan almanyanın, fransanın işçi sınıfına kadar uzun bir inceleme romanıdır.
Bence Karl Marx'ı anlayabilmek için önce bu 5 cilt'lik seriyi okumak gerekir .Karl Marx 'ın bütün yaşamı fikir anlamında gelişim süreci,
eserlerini yazma süreci ve insani yönü ayrıntılı olarak aktarılmış.Tek kelime ile muhteşem.

Yazarın biyografisi

Adı:
Galina Serebryakova
Unvan:
Yazar
Doğum:
Kiev/Ukrayna, 1905
Ölüm:
Moskova/Rusya, 1980
Profesyonel devrimci bir ailede dünyaya geldi. 1917-23 yılları arasındaki İç Savaş’ta ön saflarda çarpıştı. Savaştan sonra Moskova Üniversitesi İşçi ve Köylü Fakültesi’nde öğrenim gördü. Almanya, Belçika, Hollanda, Fransa, İngiltere, İtalya ve İsveç’e giderek uzun araştırmalarda bulundu ve yapacağı çalışmalar için materyal topladı. Eserleri, büyük ölçüde bu araştırma ve gözlemlerin ürünüdür. İlk eseri Fransız Devriminde Kadınlar’dan başlayarak tarihsel konulara yöneldi. Yazarın, tarihsel olayları edebi bir tarzda işleme çabası, Karl Marx’ın hayatını tarihsel gerçeklğe sadık kalarak ve edebi düzeyi yüksek bir tarzda anlattığı destansı nehir romanı Ateşi Çalmak ile doruk noktasına vardı.

Yazar istatistikleri

  • 14 okur beğendi.
  • 142 okur okudu.
  • 3 okur okuyor.
  • 141 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.