Gerald Messadié

Gerald Messadié

Yazar
8.2/10
89 Kişi
·
253
Okunma
·
16
Beğeni
·
1486
Gösterim
Adı:
Gerald Messadié
Unvan:
Fransız Yazar
Doğum:
Kahire, 1931
Gerald Messadié 1931'de Kahire'de doğdu. Sainte-Famille Cizvit Okulu'nda öğrenim gördü. Paris'teki gençlik yılları, öğrenim gördüğü Doğu Dilleri Okulu'ndan (Hintçe, Tamilce) çok Jean Paulhan'ın Nouvelle Revue Française'deki bürosunda ve sıkça yinelenen Almanya kaçamaklarıyla geçti. İlk romanı "Une personnage sans couronne"u 1955'te yayımladı, roman daha sonra "Combat"da tefrika edildi; üçüncü romanı "Le Chien de Francfort"un (1961) ardından on yedi yılını yolculuklara, bilim gazeteciliği çalışmalarına ve dostlarına ayırdı. Birilerince evlat ya da kardeş –hiç değilse manevî evlat– olarak bellenmiş, keşiflere, okumalara susamış Messadié, uzun bir dönem Roma ve New York'ta yaşadı, bu arada Sudan'dan Samoa'ya, Gana'dan Bolivya'ya koşuşturup durdu, böylelikle insanlar arasındaki kardeşliğin kültürlerden ve dinlerden daha üstün olduğuna ilişkin inancını sürekli pekiştirdi.
Messadié yıllar boyu "Sciences et Vie" dergisinin başyazarlığını da yürütmüştür.
Bulutlar onu saklıyor diye, güneşi inkar edebilir misin?
Gerald Messadié
Sayfa 109 - Doğan Kitap - 3. Basım - 2004 - Çeviri: Ali Cevat Akkoyunlu
İnsan, kafasındaki ve yüreğindeki sırları öğrenmeden bir yabancıya kapılarını açmaz.
Gerald Messadié
Sayfa 221 - Doğan Kitap - 7. Basım - 2003 - Çeviri: Gülseren Devrim
Gençlik güzeldi. Yetişkini böylesine çirkin yapan şey kötü düşüncelerdi, kinler, alçaklıklar, yalanlar, pis kıskançlıklar, kendini evrenin merkezi sanan insanın kibirli bencilliği, tembelliğin mutlu edilgenliği, yürek yoksulluğu, ölümün unutuluşu ve daha da kötüsü, ölüm korkusu.
Gerald Messadié
Sayfa 93 - Doğan Kitap - 5. Basım - 2000 - Çeviri: Gülseren Devrim
390 syf.
·68 günde·8/10
Phatmos (Maşe, Mos, Mose, Musa) bilinen en yaygın tespit, Mısır Firavunu I. Seti kâhinlerden haber alır ve bir İbrani bebeğin dünyaya gelişini haber eder. Seti ise o vakitte doğan bütün çocukların öldürülmesini emreder, Musa bir şekilde doğar ve Nil Nehri’ne bırakılır. Bir Mısır prensesi onu sudan çıkarır ve bakımını üstlenir. - Hele ki bir Kral’ın bütün İbrani çocukları katlettiği zaman bir prensesin İbrani bir çocuğu muhafaza etmesi - Bu okuduklarınız bir hayal ürünüdür, dediğimde bir bilirkişi hemen karşıma Kasas Suresi 7. Ayetini çıkaracaktır. Lakin bunları ben demem kitap arkasındaki kaynakçada arkeologlar ve tarih bilimciler der.

Hz. Musa’nın ne doğumu ne de nereden geldiği bilinmemektedir. Her şey bir imadan ibarettir. Hatta bazı arkeologlar ve tarih bilimciler Hz. Musa’nın “Mitoloji” kahramanı olduğunu dahi savunurlar. Biz ise Hz. Musa’yı Kasas Suresi’nden tanırız. Kuran’da geçen 9 mucizesi Tevrat’ta 10 tane olarak yer edinir. “Kuran’da geçenleri ‘siz’ elbet bilirsiniz.” Ben size Tevrat’ta geçenleri sıralayayım; Asa mucizesi, Kan mucizesi, Kurbağa mucizesi, Sivrisinek mucizesi, At sinekleri mucizesi, Hayvanların telefi mucizesi, Çıbanlar mucizesi, Dolu mucizesi, Çekirge mucizesi, Karanlık mucizesi ve İlk doğanların ölümü mucizesidir. Okuduğumuz kitapta bunlara da az olsa yer verilmiştir.

“Bir gün Musa büyüdü, kendi insanlarını aradı ve onları en ağır işlerde çalışırken buldu.”

Hz. Musa’nın hayatının kurgulanıp roman halini almasıdır, “Musa, Mısır Prensi.” Yazarın bir dünya araştırma sonunda kaleme aldığı kitap arkasında yazdıklarını desteklemek isteyen kaynakçayla bitiyor. Tur Dağı’ndaki (Sina, Horeb) yanan çalılıklara da değinen kitap, yazarın güzel betimlemeleriyle güzel bir anı-roman olarak sürekliliğini devam ettiriyor. İki cilt olduğundan kitap “Çıkış” başlamadan sona eriyor.

Sözün özü; farklı bir bakış ile biraz anı, biraz tarih, biraz roman tadında bir kitap, okunulası ve tavsiye edilesi.
Sevgi ile kalın.
374 syf.
·16 günde·Beğendi·8/10
Bilinmeyen insanı korkutur ve dahası merakını uyandırır. Ancak korku sevgiyle taçlandırılmadıktan sonra tam bir iman teşkil etmez. Korkmak kadar sevmekte gerekmektedir. Her dönemin peygamberi kendi dönemine ait sanatların en iyi erbaplarından olması pek şaşılası bir durum değildir. Hz. Musa’ya verilen sihir, Hz. İsa’ya verilen tıp ilmi ve Hz. Muhammed’e verilen şiir üstü bir yazım dili… Bunlar peygamberleri diğerlerinden ayıran en güzide lütuflardandı ve halkların zorda olsa iman etmelerini kolaylaştırmak için peygamberler bu Ledün İlmi ile şereflenmişlerdir.

Cehennemin tap tenine – ilk on - baktığımız zaman şüphesiz birinci sırayı Firavun alır. Hatta Kuran-ı Kerim’de kötü adamın tasviridir kendisi. Karşısında ise en hayırlı 5 insandan birisi olan Hz. Musa (Mos). Üstün körü bakıldığında herkesin Hz. Musa hakkında birçok bilgi sahibi olduğunu biliriz. Birisi “Asa” dan bahseder bir diğeri ise Kızıldeniz’i böldüğünü söyler. Bu hadiseler kitapta kısmen de olsa doğrudur. Her şeyden ziyadesi ise Hz. Musa bilge bir peygamberdi. Yani doğayı çok iyi tanıyan, doğa olaylarına hâkim olan, öğretici bir kişiliğe sahipti.

“Tanrı lütfettiklerini sebepsiz geri almaz. Bizi onlardan yoksun bırakan hatalarımızdır.” (Alıntı #47142057 )

Birinci kitabımızda Hz. Musa’nın doğumundan başlamış, Mısır saraylarında yetişmesini konu etmiş, Medyen’e yolculuğuna tanık olmuş ve Apiru yani İsrailoğulları’na önderlik ederek Mısır’dan “Çıkış’ına” şahitlik ediyorken Kızıldeniz Kıyısına vardığımızda kitap sonlandırılmıştı.

Kitap içeriğine dalıp konu özeti çıkarmak istemiyorum. Şunu söylemekte yarar görüyorum ki bu kitap yazılmış diğer Tevrat kitaplarına karşı akademik bir çalışma değeri taşıyabilecek değerdedir. Abartılı ve epik olaylardan kaçınılması ve bunu da kitap sonunda eleştirileriyle anlatması okuruna fayda sağlamaktadır. Tekvin ya da Sayılar kitaplarındaki abartılı rakamlar ve olaylar araştırmacı yazar tarafından incelenmiş, olası durumlarda göz önünde bulundurularak doğruya yakın tahminler ile kurgulanmıştır. Bazı yerlerde Tekvin ya da Sayılar kitabından ayrılıp, kendi kurgusunu kendi yaratmıştır.

“...kötülük olsa olsa uyuklar! Ve uyanmak için vaktin gelmesini bekler.” (Alıntı #47137882 )

Diğer güzel taraflarından bir tanesi ise olayları ve mekânları çok iyi betimlemiş olmasıdır. Kişiyi buradan alıp o devirlere götürerek hayal dünyasında ormanlık bir Arap-Afrika kıtaları hayal ettirmektedir. Hz. Musa’nın karşısına ise II. Ramses’i koymuştur. Ancak bu olasılık pek doğru değildir. Dönemin bilinmezliği ve II. Ramses’in 90 yıl yaşamasını da ele alırsak eğer dönemin karşıtı firavun II. Thutmose gözükmektedir. Bu sadece en yakın olan bir tahmindir, kesinliği ise yoktur. Şu da bir gerçektir ki bu iki firavunda kendi döneminin en güçlü isimlerinden birileriydi. Olası bir savaşta ya da durumda Apirulardan eser kalmazdı.

İlahi bir duygu ile sentezlemek gerekirse; dönemin firavunu en büyük günahı işlemiş ve kendisinin ilah olduğunu söylemiş, bu şekilde hayatını sürdürmüştür. Ancak herkesin bir hesabı var ise yaratıcının da bir hesabı vardır. Kâhinlerin ortalığı ayağı kaldırması ve doğacak erkek çocuğunun Mısır Firavununu yerle yeksan edeceği gerçeği su götürmez bir olaydır. Canı firavun el kadar bebekleri dahi öldürmekten çekinmeyecek kadar gözü dönmüş, ene yani benliliğinden ödün veremeyecek kadar ego sahibiydi. Hesaplar ise her zaman istenilen sonucu vermez. Doğan çocuk suya bırakılır ve Mısır Sarayı dolaylarında bulunulup, dönemin Mısır Kraliçesi tarafından beslenir, eğitilir ve büyütülür. İşte adalet!.. Dünya bir sinek yüzünden ölen nice hükümdarlar gördü.

Akademik çevreler Hz. Musa’yı çoğu kez bir mit olarak kabul etmişlerdir. Bilimsel ya da arkeolojik durumlardan da yararlanarak Kızıldeniz’in bölünmesinin sebeplerini ilk olarak Santorini Adası’nda meydana gelen volkanik Minos Patlaması sebebiyle denizdeki dalgalanmaların sebep olduğu söylenmektedir. Bunun dışında ise azımsanmayacak başka bir çevre ise Büyük Siyah’ın (Yukarı Mısır’da Kızıldeniz’in bir bölümü) hemen yanında bulunan sığ olan Sazlıklar Denizi’nden geçirildiğidir. Arkeolojik bulgular ise bu ikinci durumu doğrular niteliktedir. Geçiş bittikten sonra ise dalga boyları yükselmiş karşıya geçmeye çalışan Mısır askerlerinin bir kısmını boğmuştur. Hatta karşı kıyıya geçmeyi başaran Mısır askerleri Hz. Musa tarafından önceleri köle olarak alınmış daha sonrası ise kadim dostu Hz. Yuşa –Kendisi Hz. Musa’nın komutanı ve ölümünden sonra İsrailoğulları’nın lideridir – tarafından asker olarak birliklerine katmıştır.

“Gençlik güzeldi. Yetişkini böylesine çirkin yapan şey kötü düşüncelerdi, kinler, alçaklıklar, yalanlar, pis kıskançlıklar, kendini evrenin merkezi sanan insanın kibirli bencilliği, tembelliğin mutlu edilgenliği, yürek yoksulluğu, ölümün unutuluşu ve daha da kötüsü, ölüm korkusu.” (Alıntı #47022800 )

Kuran-ı Kerim’de geçen Çıkış ise Yunus Surelerinde karşımıza çıkmaktadır. Kızıldeniz açıldığında geçiş tamamlanmış, firavun ve askerleri geçerken ise deniz kapanmıştır. Firavun secde etmiş ve Müslümanlığı kabul edilmemiştir. O dönemde Müslüman kelimesi teslim olmak manasındadır. Bedeni ise herkese ibret olması için bozulmadan gün yüzüne çıkacağı belirtilmiştir.

Böyle bir cesedin varlığı henüz bilinmemektedir. Eğer ki böyle bir durum olacaksa bu Kuran-ı Kerim mucizelerinden birisi olarak adlandırılabilir. Ayrıca MS 600’lerde geleceğe yönelik müze, sergileme ya da arkeoloji gibi bilimlerin ayetlerde geçmesi ise gelecek hakkında az da olsa bilgi vermektedir.

Kitap içerisine konu edilen peygamberin yazar tarafından sevildiği çok ortadadır. Ancak yazarın ilahiyatçıları sevmediği ise gözden kaçmıyor. Çok güzel kişilik analizleri ve çözümlemelerde bulunmuş ve Hz. Musa’yı okuruna okuru tanımasa bile sevdirme misyonunu üstlenmiş gibidir. İsrailoğulları’nın açlığını, başıbozukluğunu ve peygamberlerine neler çektirdikleri ise es geçilmemiş. Günümüzde de zulmün mimarı olmaya devam etmektedirler.

Kitabım Doğan Kitapçılık A.Ş. Yayınları’ndan, Fransızcadan çevirisini üstlenen kişi Gülseren Devrim. Başlangıçta harika bir dönem haritası bulunmaktadır. Kısa bir önsöz niteliğinde yazı ile “Çıkış” kaldığı yerden devam etmektedir. 3 ana bölüm ve bu bölümleri oluşturan 40 üzerinde küçük bölümler bulunmaktadır. Kitabın son 61 sayfasını ise “kaynakça ve eleştiri notları” almaktadır.

“İnsanoğlunun belleği çöldeki kum gibidir. Tanrı'nın lütfunu ve cömertliğini emer, sonra zamanın rüzgarıyla kurutur ve unutur.” (Alıntı #47096099 )

Sözün özü; benim için iyi bir okuma ve güzel bir anı romandı. Severek, merak ederek güzel bir başlangıçla başlayıp iyi bir şekilde sonlandırdım. Meraklısına kesinlikle tavsiye edilesi ve okunulasıdır.

Sevgi ile kalın.

Kitap içerisinde en çok hoşuma giden bir konuşma… Hz. Musa ile eşi Tsippora…
“-Gel sevgili kandilim, diyordu Mos, gülümseyerek.
-Ateşin yanında küçük bir kandil nedir ki? diyordu Tsippora gülerek. Ben sana yetmedim, koca bir halkı kucakladın!”
392 syf.
·7 günde·Beğendi·8/10
Kral Peygamber Davud!.. Hz. Musa (as) Mısır’dan çıkışından sonra kutsal topraklara yönelen İsrailoğulları ilk birleştiricileri Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun ile vaat edilen topraklara varamamışlardı. Hz. Musa ölümünün yaklaşması, yaşlılığın tez gelmesiyle İsrailoğulları’na On Emir’in bulunduğu iki tablet, altından yapılmış bir Ahit Sandığı, Hz. Harun’a ait birkaç eşya ile asa ve Mısır-Medyen arasındaki hicret sırasında kendisine iman ile bağlı bir komutan olan Hz. Yuşa’yı bırakmıştır.

Hz. Yuşa’nın uzun uğraşlar sonucunda Eriha şehrini fethetmesiyle İsrailoğulları çöl yaşamından kurtulmuş, şehir hayatına başlamışlardı. 28 yıl İsrailoğulları’nın başında kalıp kutsal Filisti topraklarının tamamını alıp 110 yaşında vefat etmiştir.

Bu vefatın ardından sonra 500 yıl sürecek bir hâkim/yargıç devri başladı. Her dönem taşkınlıkların, ihanetlerin ve Allah’a olan isyanları pek çok kez tekrar etti. Bunun neticesini ise çoğu kez gerek canlarıyla, gerek mallarıyla ödediler. Her kaosun içerisinde akıllanıp Peygamberlerin yolunu tuttular ve refaha ulaştıklarında ise yeniden isyana, hatta peygamber öldürmeye kadar vardırdılar işi…. Bu dönemin en son hâkim/yargıcı Samuel’dir. Samuel’den sonra krallık devri başladı. Seul birinci kral oldu. Arkasından gelen Davud peygamber ikinci İsrail kralı ve oğlu Hz. Süleyman ise üçüncü İsrail kralı oldu.

“Seni sevenlerden nefret ediyor, senden nefret edenleri seviyorsun!” (Alıntı #47425989 )

Kitabımız Samuel ile Seul arasındaki hesaplaşmalar ile başlamaktadır. Eski Ahit olaylarını konu alarak kurgulanmış olay örgüsü Seul’un Tanrı elçisi Peygamber olan Samuel’in arasındaki iktidar mücadelesini aktarmaktadır. Tarihte ilk psikolojik bir savaş olduğunu öne sürersek hata etmemiş oluruz ve mağlubun Seul olduğunu söyleriz.

Bu hesaplaşmanın arasında ortaya çıkan; “koyun çobanı, Golyatı – Câlût - yenen genç, lir ustası ve ozan, doymak bilmeyen bir sevgili, bir erkek tarafından da olsa sevgiye tutkun masum kahraman, hayatta kalmak için düşman safına geçmiş çıkarcı, hırsızlarla dağda bayırda gezen aç haydut kral, halkının önünde neredeyse çıplak raks eden genç ve muzaffer hükümdar, kurnaz komutan, affedici olgun insan… Yani sıradan bir insana benzemeyen kişilik…”

İsrailoğulları tarih boyunca İstikballerini sürekli kaybetmişler ve başları sıkıştıkça hemen peygamberlere koşup İstikballerini elde ettiklerinde yeniden isyana başvurarak birçok kez şehirlerinden olmuşlardır. Hz. Musa yasalarının tez zamanda unutulduğu ve aradan geçen zamanda çocuklarına Baal, Mot gibi Filisti halklarının tanrı adlarını verecek kadar dinden uzaklaşmışlardır. Yine böyle bir zaman peyda olmuş, Allah ise azan kullarına boylu poslu, çok güçlü Golyatı – Câlût – bela etmiştir. Golyat herkesi haraca bağlamış, birçok can alıp verirken İsrailoğulları’nı çıkmaza sürüklemiş ve yeniden Kâhin Samuel’in kapısına düşürmeye zorlamıştır. Samuel’den Golyatı yenmesi için bir komutan istemişler ve bu hususta Allah’a dua etmesini dilemişlerdir. Samuel ise Allah’ın inayetiyle Çoban Davud’u işaret etmiştir. Davud ise sapanla Golyatı’n kellesini almış ve İsrailoğulları’na kral olmayı hak kazanmıştır.

“Demek ki insan hiç değişmiyor.” (Alıntı #47418452 )

Hz. Davud’un kral olmasını yararı on iki kavmi birleştirmesi ve Kudüs’ü fethetmesidir. İsrail bu fetihten sonra devlet olabilmiş ve günümüze kadar gelebilmiştir. Ancak hayatı boyunca entrikalardan kurtulamamış, eşcinselliğin o devirde ayıp sayılmaması nedeniyle ilk İsrail kralı Seul’un oğlu Yonatan ile yakınlık kurmuş, kadına düşkün olduğu için ise on tane kadın alıp bir o kadar cariye yapmış ki en kötüsü ise evli bir kadın olan Başteba ile birlikte olmuştur. Bu birliktelikten dolayı ilk doğan çocuğu hastalıklı doğmuş, 7 gün yaşamıştır. Etten gelen ete giderin tam bir karşılığı ve etin diyetidir bu hadise… Ayrıca Hz. Süleyman’ın annesi de Başteba’dır. Oğullarından çektiği de ayrıca bir husustur ki en büyük oğlu, üvey kardeşine sahip olmak isterken, bir küçük oğlu tarafından öldürülür. Diğer iki oğlu ise isyan eder ve kendi ölümlerine sebep olurlar. Anlayacağınız bir halk düşün ki her fırsatta bir hadise çıkarsın, İllallah ettirsin…

“Bir kral oğlunu gömebilir... Ama bir baba, asla.” (Alıntı #47426484 )

Kitap içerisinde beni üzen kısımlar ise Hz. Davud’un 4 5 kere karşılaştığım cinsellik yazımlarıydı. Avrupa’da ya da diğer yerlerde bilmiyorum peygamberlere saygı hangi safhalardadır ama ben yadırgadım. O kısımları daha yüzeysel anlatabilir ya da hiç yer vermeyebilirdi. Tek savunmasının ise on üzeri kadın ile ilişkisi olan birinin sanırım cinselliği de konu edilebilirdi savunması olacağına inandığım içinde pek üzerinde durmadım.

Yazarın muazzam kalitede bir olay örgüsü ve kurguyu doğrulamak istediği kaynaklara başvururken net bilgiler vermesi dikkatlerden kaçmamaktadır. Özellikle harika betimlemeler ile olayları ve konuyu süslemesi okurun sıkılmadan okumasına sebep olmaktadır.

Kitabım Doğan Kitap Yayınlar’ından, çevirisi yerinde ve anlaşılmayacak hiçbir yazım barındırmamaktadır. Kısa bir önsöz ile başlayan kitap iki ana bölüm ile sunulup en sonunda sekiz sayfa sonsöz ile noktalanmaktadır. Anı-Roman özelliği taşıdığından dolayı hem tarihsel derinliği, hem de biyografi tadındadır.

“Bulutlar onu saklıyor diye, güneşi inkâr edebilir misin?” (Alıntı #47328778 )

Sözün özü; beğenerek ve keyifle okuduğum bir eser olduğu için hem okunulası, hem de tavsiye edilesidir. Özellikle Peygamber Sabrı deyimini merak ediyorsanız muhakkak okumanız gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Sevgi ile kalın.
392 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Aslında inceleme olarak çok da ekleyeceğim bir şey yok. Çünkü yazar, Davut ile ilgili kendi incelemesini sonsöz kısmında kendi yapmış. O kısmı paylaşmadan önce şunu da ekleyeyim. Tarihi bir dönemin anlaşılması için, romansı bir dille yazılmış tarihin bu kesitinin okunması gerektiğini düşünüyorum.
"Da­vud Golyat'ı yenen genç, lir ustası ve ozan, doymak bilmeyen bir sevgili (Saul'un tek karısına karşı Davud'un on karısı, bir o kadar da cariyesi vardır), bir erkek tarafından da olsa sev­giye tutkun masum kahraman, hayatta kalmak için düşman Filistilerin safına geçmekten çekinmeyen çıkarcı, fırari asker­lerden oluşan çetesiyle ormanlarda dolaşan aç haydut kral, Ahit Sandığı'nın önünde neredeyse anadan doğma raks ede­rek karısını utandıran genç ve muzaffer hükümdar, lağım­dan geçerek Kudüs'e sızan kurnaz komutan, en acımasız düşmanlarına karşı bile nefret besleyemeyen olgun insan ... "
184 syf.
Şarkıyı da şuraya iliştirip başlayalım bakalım :) (Az biraz SPOILER içerebilir, az ama. Şarkı değil canım, inceleme)

https://www.youtube.com/watch?v=qol0bBbcm44

Yine yaptım. Heidegger ile ilgili tek satır dahi okumadan, okul sıralarından yalnızca adını hatırladığım, felsefesine dair ufacık bir fikrimin dahi olmadığı bu filozofu konu alan bir kitaba destursuz başlayıverdim. Yalnız hiç de kötü bir hamle olmadı bu benim açımdan. Aksine, bu kitapla birlikte Heidegger'a dair merakım perçinlendi.

Heidegger'ı daha evvelden okumadım belki ama Messadié'nin kalemine aşinayım. Çok da severim "Sokrates'in Karısı" kitabını. Anlatımı güzel bir yazardır, tavsiye de ederim. 183 sayfalık bu kitapta da, utanmasam ikide bir alıntı yapacaktım ama kendimi frenledim ve bu durum, kitabın bir bölümünde böyle devam etti. Yalnız burada bir şeyler eksikti sanki. Bunu biraz da, atmosferin farklılığına yormak lazım. Eee, sürekli kapalı bir havanın eşlik ettiği Almanya mı daha baş döndürücü bir atmosfer sunar, yoksa Antik dönem Yunanistan'ı mı? Cevap netse devam edebiliriz.

Neden kadınlar büyücülere, erkeklerden daha fazla giderler? Gelecekten haber almak için ve hayatlarını buna göre şekillendirmek için mi? Bence hayır. Sebep, kadınların büyülenmeyi sevmeleri. Erkek, bir kadını hayatında istiyorsa büyük ihtimalle o kadın, mantığına uygun bir kadındır. Fakat bir kadın bir erkeği hayatında istiyorsa, emin olun ki o erkek, o kadını büyülüyordur. Üstüne okuyup üflüyor demek istemiyorum tabii, vardır bir büyüleyici yanı. Kasaptan yaptığımız alıntı, bize bu konuda fikir verecektir. Erkek rahatına düşkündür, kadın macerayı sever. Bütün genellemeler gibi bu da yanlıştır, yine de parmaklarımdan dökülen her sözcük, beni bağlar ;) Size "macera sevmiyorum" diyen kadın da, siz hayatına girene kadar zaten maceraya doymuş ve de yorulmuştur. Ondan sebeple öyle der yani, içi geçmiş ya da ruhu çökmüş falan değildir. Şimdi ben böyle şeyler yazınca yanlış kitaba inceleme yazıyor gibi görünmüş olabilirim ama tam da doğru yerde doğru şeylerden bahsediyoruz, hiç meraklanmayın, alıcılarınızın ayarlarıyla oynamayın. Birazdan eğlence başlayacak.

Grethe ve Mark, sıradan bir çift. Sıradan bir işleri, sıradan bir hayatları ve sıradan bir ilişkileri var. Mark bu sıradanlıktan sıkılmış olacak ki mezarından kaldırdığı gibi Martin Heidegger'ı eve getiriyor ve "gel abi şu evliliğin içine bir ediver, hay götüne sağlık" diyor. Tabii böyle değil. Ama nereden bilecek ki, tanımadığı adamı eve getirip, sonrasında da işlerin böylesine sarpa saracağını. Siz siz olun, bu tip bir maceraya girişmeyin. Hele de Grethe gibi bir karınız varsa... Grethe tam bir afet. Güzel bir yüz, güzel bir vücut, nemfomani, biraz da alıklık... Bu kombinasyonda "afet" tanımı, başınıza gelen felaketi de çağrıştırıyor olabilir, dikkatli olmakta fayda var. Alıklığa gelecek olursak, burada Mark ve Grethe'nin ortak noktasını da yakalıyoruz. Ulan adam ölmüş, üstünden bilmem kaç sene geçmiş, siz nasıl kapınıza gelen adamı, iki satır felsefe yaptı diye Martin Heidegger olarak kabul edersiniz? Bu durum bana, Küçük Emrah'ın küçüklüğünde yaptığı o meşhur gafı hatırlattı:

-Klasik müzik sever misin? Mozart'ı dinler misin?
-Tabii severim. Türkiye'ye gelirse konserine giderim.

Emrah belki 200 sene kadar geç kalmıştı Mozart'ın konserine gitmeye, Mozart da gelememişti tabii buralara haliyle, ama Grethe, çakma Heidegger sayesinde köleliğinin farkına varmış, felsefe ile yoğrulmuş ve tabii o arada da nemfomanisine oynayan deneyimli aşık Heidegger sayesinde, hazzın da doruklarına tırmanmıştır çoktan. Heidegger'ın felsefesine sözlük boyutunda bakacak olursak, temel kavramları "özgürlük, teknik'e karşıtlık, dil" olarak ele alabiliriz. Kitapta da çakma Heidegger'ımız, Grethe'ye özgürlüğü anlatıyor, teknik'in insanlığı getirdiği durumdan dem vuruyor, dilin kullanımı ile ilgili ince detaylardan bahsediyor. Fakat Grethe için gerçekten bunlar mı itici güç oldu, yoksa Grethe, salt cinsel doyumun dalgasında mı sürüklendi, burada ikileme düştüm. Zira çakma Heidegger'ın, aslına uygun olmayan davranışlarını dahi sorgulama yoluna gitmedi. Neyse, fazla da detaya girmeyelim.

Felsefe ile yoğrulan kısımlar her ne kadar harika ve ufuk açıcı olsa da, olayın bağlandığı yer beni pek de tatmin etmedi doğrusu. Filmin koptuğu yer ve ötesi, belki de çok daha çarpıcı, etkileyici bitebilecek bir hikayeyi çarçur etmekle eşdeğer gibi geldi bana. Yine de bu durum, kitabı beğenmeme engel teşkil etmedi. Felsefesinin ekmeğini yedi diyelim bir yerde :) Ve kitap, felsefesinin ekmeğini yemişken bir felsefi soru da biz soralım: Acaba çakma Heidegger'ın Grethe'yi getirdiği seviye, gerçekten de "özgür insan" seviyesi miydi yoksa sistemin içinde kıvranan bu nemfoman afete özgürlüğü vadederek çakma Heidegger, sadece kendine bir seks kölesi mi edinmişti?
374 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Kitap gerçekten de etkileyici. Tarihi anlatı şeklinde roman sevenlere tavsiyemdir. Bu arada kitabın son 65 sayfası kaynakça ve eleştiri notlarından oluşmaktadır.
390 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Tarih ve mitoloji konusunda yararlanılacak önemli bir roman-anlatı kitabı. Bir dönemi, bir tarihi, bir dini tüm doğrularıyla bilmek ne kadar önemliyse bir yanlışı, bir çarpıtılmış anlayışı, bir yanlış tarih ve din yazımını da bilmek o kadar önemlidir. Bu kitap böylesi bir yanlışın, çarpıklığı üzerine gidiyor.
Kitap aynı zamanda 53 sayfalık bir kaynakça ve eleştiri notlarını da içinde bulunduruyor.
360 syf.
·9/10
kitap tarihi gerçeklerin kurgulanmış bir versiyonu..okudukça yüzyıllardır insan yönetiminin toplum yapısının ne kadar az değiştiğini görüyor insan
424 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Bu kitabı sadece tarihi bir roman olarak değerlendirmek yanlış olur. Kurgusu ve üslubu ile 21.yy'ın Sefilleri benzetmesi yapabiliriz. Yazar Gerald Massadie derin tarih bilgisini güzel ve geniş bir kurgu ile bize VII. Charles döneminde Paris'i anlatıyor. Ana karakterimiz Jeanne yoksul bir köylü kızı iken annesi ve babasının öldürülmesi sonucu köyünden ayrılıp hiç bilmediği yollara düşerek Paris'in bütün tecrübelerini deneyimliyor. Jeanne Paris'e adımını atar atmaz ilk karşılaştığı sınav iffet oluyor daha sonra ise kader yüzüne gülüyor ve kendisine zenginlik bahşediliyor. Elde ettiği zenginlik ve güç ile de sınanıyor. Kitabın sonunda ise kral tarafından kendine soyluluk bahşediliyor fakat buradaki sınav tam olarak daha yeni başlamışken kitap sona eriyor ve bizi ikinci kitap karşılıyor. Jeanne'nin hayatı tamamen bahşedilen güzellikler ve bunlara karşı verdiği sınavlar üzerine geçiyor, kitabı okurken kendinizi özdeşleştirip acaba ben olsam nasıl bir yol izlerdim sorusunu bize birçok kez sorma fırsatı veriyor.
583 syf.
·Beğendi·8/10
Şeytan kavramının kökeninin Zerdüştlük dini olduğunu, Ahura Mazda ve Ehrimen dualizminden doğduğunu, oradan da üç semavi dine taşındığını iddia eden eserdir. Tüm dinleri tek tek ele alır ve hiçbirinde insanı ayartmaya çalışan, meclisten kovulmuş, insanın düşmanı bir şeytan tipolojisinin asla olmadığını kanıtlamaya çalışır. Andığım bu dört din dışında, hiç bir mitolojide, efsanelerde ve dinlerde şeytana rastlanmaz. Kötücül tanrılar elbette vardır ama hiçbiri sözcüğün gerçek anlamında bilinen şeytanın misyonunu taşımaz. İlginç bir kitap.

Yazarın biyografisi

Adı:
Gerald Messadié
Unvan:
Fransız Yazar
Doğum:
Kahire, 1931
Gerald Messadié 1931'de Kahire'de doğdu. Sainte-Famille Cizvit Okulu'nda öğrenim gördü. Paris'teki gençlik yılları, öğrenim gördüğü Doğu Dilleri Okulu'ndan (Hintçe, Tamilce) çok Jean Paulhan'ın Nouvelle Revue Française'deki bürosunda ve sıkça yinelenen Almanya kaçamaklarıyla geçti. İlk romanı "Une personnage sans couronne"u 1955'te yayımladı, roman daha sonra "Combat"da tefrika edildi; üçüncü romanı "Le Chien de Francfort"un (1961) ardından on yedi yılını yolculuklara, bilim gazeteciliği çalışmalarına ve dostlarına ayırdı. Birilerince evlat ya da kardeş –hiç değilse manevî evlat– olarak bellenmiş, keşiflere, okumalara susamış Messadié, uzun bir dönem Roma ve New York'ta yaşadı, bu arada Sudan'dan Samoa'ya, Gana'dan Bolivya'ya koşuşturup durdu, böylelikle insanlar arasındaki kardeşliğin kültürlerden ve dinlerden daha üstün olduğuna ilişkin inancını sürekli pekiştirdi.
Messadié yıllar boyu "Sciences et Vie" dergisinin başyazarlığını da yürütmüştür.

Yazar istatistikleri

  • 16 okur beğendi.
  • 253 okur okudu.
  • 11 okur okuyor.
  • 250 okur okuyacak.
  • 3 okur yarım bıraktı.