Gilles Deleuze

Gilles Deleuze

Yazar
8.8/10
227 Kişi
·
677
Okunma
·
209
Beğeni
·
11,1bin
Gösterim
Adı:
Gilles Deleuze
Unvan:
Filozof
Doğum:
Paris, Fransa, 18 Ocak 1925
Ölüm:
Paris, Fransa, 4 Kasım 1995
Gilles Deleuze, 18 Ocak 1925 - 4 Kasım 1995) yirminci yüzyılın ikinci yarısında yaşamış bir filozoftur. Kendi özgün düşüncesini oluştururken Spinoza, Leibniz, Hume, Kant, Nietzsche, Bergson ve Foucault üzerine monograflar yayımlamış, bu filozofların geleneksel felsefe tarihi izleğindeki konumlarına ve bu izlek dahilinde yorumlanma biçimlerine radikal eleştiriler getirmiştir. Çalışmalarında güzel sanatlar, edebiyat, matematik ve doğa bilimleri arasında çapraz geçişlerle bu farklı alanları birbirine indirgemeksizin yeni bir düşünme tarzının önünü açmıştır. Gerek kişisel çalışmalarında gerek 1969’da tanışıp uzun süre beraber çalıştığı psikanalist Félix Guattari ile birlikte rizom, çokluk, fark, olay, oluş, savaş-makinası, organsız beden, içkinlik, virtüel/aktüel, minör edebiyat, duygulam, göçebebilim gibi kavramlarla yirminci yüzyıl kıta felsefesi içerisinde yaygın düşünce hatlarının dışında özgün bir siyaset felsefesi ve etik ortaya koymuştur. Üstünde durduğu fark metafiziğinin felsefe tarihinin süregelen varsayımlarıyla olan ilişkisini tartıştığı Fark ve Yineleme (1968) ile anlamın ortaya çıkışını, biçimlerini ve yapısını incelediği Anlamın Mantığı (1969) yayımlandıkları dönemde ciddi bir yankı uyandırmış ve Michel Foucault, Anlamın Mantığı kitabını değerlendirdiği bir yazısında yirminci yüzyılın birgün Deleuzecü bir yüzyıl olarak anılacağını ifade etmiştir (Deleuze bir röportajında bu yakıştırmayı Foucault’nun kimilerini gülümsetmek kimilerini de kızdırmak amacıyla yaptığı ince bir espri olarak değerlendirecektir). Félix Guattari ile birlikte kaleme aldıkları çalışmalardan Anti-Oidipus (1972) ve Bin Yayla (1980) başlıklarıyla iki cilt halinde yayımladıkları Kapitalizm ve Şizofreni, psikanaliz, ekonomi, linguistik, antropoloji, ontoloji, etoloji, siyaset felsefesi, metalürji gibi çok geniş bir yelpazeye yayılan argümanları ve referanslarıyla yirminci yüzyılın en önemli çalışmaları arasında sayılabilir.

Hayatı

Deleuze, 1925 yılında orta sınıf muhafazakar bir ailenin çocuğu olarak Paris’te dünyaya gelmiştir. Paris’te bir devlet okulunda başladığı eğitimine Almanların Fransa işgali üzerine Normandiya’da devam etmiş, işgal sona erdikten sonra seyehat etmek için bile olsa artık pek ayrılmayacağı Paris’e yeniden dönerek hayatı boyunca çalışmalarını burada sürdürmüştür. Söz konusu işgal sırasında Deleuze’ün erkek kardeşi çeşitli muhalif faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle Nazilerce tutuklanmış ve daha sonra Auschwitz’e gönderilirken trende yaşamını yitirmiştir.
Deleuze, 1944 yılında Sorbonne’da üniversite öğrenimine başlamış, burada önde gelen felsefe tarihi profesörleri Jean Hyppolite, Georges Canguilhem, Ferdinand Alquié ve Maurice de Gandillac’ın öğrencisi olmuş ve hocalarından çalışmalarının ilk ilhamlarını almıştır. Deleuze bir röportajında öğrencilik yıllarından bahsederken akademi dışından bir figür olarak Sartre’ın düşüncelerinin de bu dönemde boğucu bir biçimde Husserl ve Heidegger’in düşünceleri etrafında dönen Fransız akademisi içinde ferah bir nefes gibi geldiğini belirtir. 1948 yılında agrégation derecesini aldıktan sonra 1956 yılına kadar uzun bir dönem çeşitli liselerde öğretmenlik yapmıştır. Bir çevirmen olan eşi Denise Paul “Fanny” Grandjouan ile 1956 yılında evlenmiştir. Lisede öğretmenlik yaptığı bu dönemde Hume’un amprizmine yoğunlaştığı Ampirizm ve Öznellik (1953) kitabını yayımlamıştır.
1957 yılında Sorbonne’da ders vermeye başlamış ve on iki yıl boyunca Paris’te değişik eğtim kurumlarında çalışmıştır. Üniversitelerde ders verdiği bu dönemde yayınlarına Nietszche çalışmalarına yeni bir soluk getirecek olan Nietzsche ve Felsefe (1962) ve kısa aralarla Kant’ın Eleştirel Felsefesi (1963), Proust ve Göstergeler (1964) ve Bergsonculuk (1966) ile devam etmiştir. 1968 yılında doktora derecesi için tamamladığı iki tez çalışmasını, Fark ve Yineleme (1968) ile Spinoza ve İfade Problemi (1968) kitaplarını yayımlamıştır. Deleuze’ün uzun yıllar sürecek olan akciğerleriyle alakalı rahatsızlığının başlangıcı da bu döneme rastlar.
Deleuze 1969 yılında bir eğitim reformunun denendiği dönemde Vincennes’te bulunan Paris VIII’de kalıcı olarak öğretim görevlisi pozisyonunda çalışmaya başlamıştır. Burada daha önceden tanıdığı Michel Foucault ile arkadaşlığı perçinlenecek ve Félix Guattari ile tanışacaktır. Deleuze 1987 yılında emekli olana kadar bu üniversitede çeşiti dersler ve seminerler vermiştir. Burada verdiği derslerin bir bölümü Richard Pinhas ve bazı diğer öğrencilerinin inisiyatifiyle kaydedilmiş, yazıya dökülmüş ve internet üzerinden paylaşıma açılmıştır.
Deleuze Paris VIII’de çalışmaya başladığı yıl Anlamın Mantığı (1969) isimli çalışmasını yayımlamıştır. Félix Guattari’yle uzun yıllar sürecek olan beraber çalışmaları da bu kitabın yayımlanması sonrasına rastlamış ve ortak çalışmalarının ilk ürünü üç yıl sonra yayımlanacak olan Anti-Oedipus (1972) olmuştur. Deleuze daha sonra Anlamın Mantığı’nın İtalyanca baskısı için kaleme aldığı sunuş yazısında bu kitabının kendisi için bir dönüm noktası teşkil ettiğini ifade ederken kimi psikanalitik kavramları yeterince eleştirel ele almadığını dile getirecek ve bu noktada Anti-Oidipus’ta ortaya koyacakları yeni kavramlarda Félix Guattari’nin dönüştürücü etkisinin altını çizecektir.
Kapitalizm ve Şizofreni başlığı altında topladıkları iki ciltlik çalışmalarının ilk kısmı olan Anti-Oidipus (1972) Mayıs 68 atmosferi içerisinde siyasalın yeniden düşünüldüğü bir çalışma olarak öne çıkar. 1975’te yine Guattari ile birlikte kaleme aldıkları Kafka: Minör Bir Edebiyata Doğru çalışmalarının ardından toplam sekiz yıllık bir aradan sonra Kapitalizm ve Şizofreni çalışmalarının ikinci kısmı olan Bin Yayla'yı (1980) yayımlamışlardır. Bin Yayla’nın, Anti-Oidipus’ta çok temel önem arz eden bazı kavramlara neredeyse hiç değinmeden yeni problematikler, yeni sorular ve yeni kavramlar gündeme getirerek, kavramların durağan ve kopuk bir düzen arz ettiği kapalı bir sistemden ziyade farklı soruların ve bu soruların başlangıç, bitiş ve kesişme noktalarının durmadan yeniden tasarlandığı, bir bakıma tam da mevzubahis çalışmanın altını çizmeye çalıştığı şekliyle, “rizomatik” bir yazma ve düşünme şeklini hayata geçirdiği söylenebilir.
80'li yıllarda Francis Bacon’un resimlerini değerlendirdiği Francis Bacon: Duyumsamanın Mantığı’nı (1981), iki ciltten oluşan sinema çalışması Hareket-İmaj (1983) ve Zaman-İmaj’ı (1985) ve Leibniz monografı Kıvrım: Leibniz ve Barok (1988) çalışmalarını yayımlamıştır. Yine bu dönemde kaybettiği arkadaşı Foucault’nun ilerleme ve kırılmalarıyla düşünsel güzergahını inceleyip zaman zaman yeniden formüle edeceği Foucault (1986) monografını yayımlamıştır. Deleuze, Foucault’nun ölümünün ardından verdiği çeşitli röportajlarda Foucault’nun çalışmalarının ne denli ufuk açıcı olduğunu vurgulamış ve bir röportajında Foucault’ya onun kendisine duyduğu ihtiyaçtan çok daha fazla ihtiyaç duyduğunu ifade ederek Foucault’nun çalışmalarına duyduğu ilgi ve hayranlığı mütevazı bir şekilde dile getirmiştir.
1991’de Guattari ile son ortak çalışmaları olan Felsefe Nedir?’in (1991) yayımlamışlar ve bu yayından bir yıl sonra Guattari yaşamını yitirmiştir. Bu yıllarda Deleuze’ün akciğer rahatsızlığı da ağır ve çalışmalarını engelleyecek bir şekilde seyretmeye başlamış ve çoğunlukla edebi metinler üzerine değerlendirmelerinden oluşan Kritik ve Klinik (1993) kitabının yayımlanmasından iki yıl sonra Deleuze, 4 Kasım 1995’te evinde intihar ederek yaşamına son vermiştir.
Deleuze ölümünden kısa bir süre önce Claire Parnet ile birlikte Arte Channel için alfabe formatında kaydettikleri uzun bir söyleşi yapmış ve İçkinlik: Bir Hayat başlıklı kısa bir yazı yayımlamıştır. Yaşamının son yıllarında Deleuze’ün Marx’ın İhtişamı başlıklı bir Marx monografı üzerine çalıştığı bilinmektedir.
Deleuze’ün ölümünün ardından çağdaşları Deleuze’ün felsefe tarihini yorumlayışının ve kendi felsefesinin özgünlüğünü vurgulayan yas yazıları kaleme almışlardır. Bu yazılar arasında kuşkusuz en dikkat çekenlerden biri Jacques Derrida’nın Deleuze’ün çalışmalarıyla kendi çalışmaları arasında jestlerdeki aşikar uzaklığa rağmen tezlerde önemli bir yakınlık gözlemlediğini ve Deleuze’ün ardında tamamıyla kendisine özgü ve mukayeseye gelmeyen biz iz bıraktığını ifade ettiği 7 Kasım 1995’te Libération’da yayımlanan yas yazısıdır.
''Hepsi boş, hepsi bir, hepsi geçmiş!..

Bütün pınarlarımız kurudu, deniz bile çekildi. Yer yarılmak ister, yutmak istemez ki ama derinlikler.

Ah! Nerede var hâlâ insanın kendini boğabileceği bir deniz?

Aslında, ölemeyecek kadar yorgunuz biz..''
Gilles Deleuze
Sayfa 184 - Üstinsan: Diyalektiğe Karşı / Kahin
..''Kendinden bir şekilde emin olmak; aramanın, bulmanın ve hatta kaybetmenin imkânsız olduğu bir şey''
Gilles Deleuze
Sayfa 102 - İyinin ve Kötünün Ötesinde
Büyük olaylara olan inancımı kaybettim ben, onların çevresinde çok fazla toz duman var...
Ve sen de itiraf et artık!
Bu şamata ve duman dağıldığında pek az şey gerçekleştirilmiş bulunur.
Gilles Deleuze
Sayfa 191 - Nietzsche büyük, gürültülü olaylara inanmaz..
Tanrı öldü, ama neden öldü?

Merhametten öldü, der Nietzsche.

Bu ölüm bazen rastlantısal bir ölüm olarak sunulur: Yaşlı ve yorgun, istemekten sıkılmış Tanrı,

''bir gün çok fazla merhamet gösterdiği için boğuldu.''

Bazen de bu ölüm bir suçun sonucudur:
'Merhameti utanç tanımazdı onun; en kirli köşelerime dek sızmıştı o. Bu fazla meraklı, fazla sırnaşık, fazla merhametli tanrı mecburdu ölmeye.

Beni sürekli görüyordu o: Ya böyle bir tanıktan intikam almak ya da kendimi öldürmek istedim.
Her şeyi gören, insanı bile gören Tanrı:

Mecburdu o ölmeye! İnsan böyle bir tanığın yaşamasına tahammül edemez.'
Gilles Deleuze
Sayfa 182 - Böyle Buyurdu Zerdüşt
Bilgeliğin dostu, kendini içinden sağ çıkılamayacak bir maske üzerinden belirleyen biri gibi, bilgelik üzerinden belirler kendini; bilgeliği yeni, tuhaf, tehlikeli ve gerçekte pek de bilge olmayan amaçların hizmetine sokan biridir.
248 syf.
·15 günde
İnceleme Patlatma Vakti :)

Öncelikle bu kitap benim için keyfine okuduğum bir kitap değildi, onu en başta belirteyim ama keyfine okur muydum?

Nope :) Deleuze şu an bana kötü kötü bakıyor, şaka yaptığımı söylemeliyim yoksa beni çokluğunda boğacak :)

Şaka bir tarafa gerçekten okurdum çünkü bu kitap bir filozofun başka bir filozofu nasıl yorumlayıp, o filozoftan kendi felsefesini nasıl ilmek ilmek ördüğünü görmek için ehemmiyetli bir kanıt olabilir.

Kitap harika bir içindekiler kısmı ile okuyucu selamlıyor, Deleuze'ün kendi felsefesi bir çokluk felsefesidir, oluşun oluşturduğu bir yayla felsefesidir. Çok olanın, farklı olanın yadsınmadığı aksine çeşitliliğin masumiyet ve yaşamı çekilir kılan o 'şey'i arttırdığını söyler kendileri.. Aynı zamanda postmodern olduğunu da kabul etmez ama tam bir postmoderndir :) Kötü kötü bakmaya devam ediyor :)

Bu nedenle de içindekiler kısmı 5 ana bölümden oluşur ve her bölümün altında en az 14 alt bölüm ve yine onlarında altında en az 2 alt başlık bulunur. Bunu neden söylüyorum çünkü filozof kendi felsefesini kitap yazarken bile okuyucuya yaşatıyor, çokluğu bize daha kitaba başlarken gösteriyor.

Kitabın içeriği ise Nietzsche'nin 16 kitabının Deleuze'yen bir şekilde yorumlanışıdır. Tüm felsefe tarihinin eleştirisini Nietzsche'nin kavgacı maskesi altında yapar Deleuze.. Herkese saldıran ama aynı zamanda babasının elinden tutan bir çocuk gibidir..

Neyse ki baba sağlam :)

İçerik olarak geleneksel felsefenin, özcü (her şeyin tek bir özü vardır), çileci (doğuştan gelen suçun çilesi), tekil (yaşamda her şeyin hakiki olarak imlediği bir tek kendinde şey'i vardır) düşüncelerine karşı bir başkaldırıya sahip olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ağaç biçimli, köklerinden destek alarak ilerleyen felsefeye Deleuze, Nietzsche üzerinden karşı çıkar. Çünkü bu tip bir felsefe anlayışı ancak kendine benzer olanı olumlayıp, kendinden farklı olanı yadsıyacaktır. Deleuze'e göre felsefe köksap düzeninde olmalıdır, yatay olmalı ve dilediğince köklerine bağlı kalma kaygısı çekmeden uçabilmelidir.

Evet evet zencefillerin uçtuğunu hayal ediyoruz tam bu noktada :D

Aynı zamanda hristiyan çileci ahlakına da bir eleştiride bulunur Deleuze, tabii yine Nietzsche üzerinden yapar bunu, nitekim Nietzsche'nin Güç İstenci kitabı bu konu hakkında detaylı bir eleştiri sunmuştur ve Deleuze bu kitabı hatmetmiş diyebiliriz. Dünyaya biz bir suçla geliriz hristiyan ahlakına göre, evet evet o hepimizin bildiği 'elma' mevzusu, bu suçtan arınmak için çile çekip, acılara gark olmak din adamlarınca olumlanır. Nietzsche de Deleuze de bunu eleştirir, yaşamın Dionysoscu (Şarap Tanrısı - Arzuyu temsil eder) yanının bastırılması demek kendi bedenimize ihanet etmek demektir. Geleneksel felsefe ve hristiyan ahlakı tam olarak bunu gerçekleştirir: insanlığımızın utanılmaması gereken yanını bastırır.

Buradan hareketle, Deleuze kendi felsefesini -arzu, fark, oluş- Nietzsche'nin bu eleştirisinden inşa eder. İçerik hakkında daha fazla bilgi vermek değil amacım çünkü içeriği genel bir okuyucunun hiçbir felsefe bilgisine sahip olmadan anlaması pek mümkün değil. Fakat en azından Nietzsche'yi okuduysanız ya da severseniz kendilerini bir de Deleuze'ün gözüyle okumak size çok şey katacaktır. Ki Deleuze'ün felsefesini nasıl kurduğunu anlamak isterseniz de bu eser, en başta okumanız gerekenler arasında yer almalıdır.

Ayrıca bu kitabı yazmak için tam 8 yıl bekler Deleuze, sebebi ise Nietzsche'yi gerçekten özümsemektir ki bence de Nietzsche'nin vantrilokluğunu (hocalarımın daha önce belirttiği gibi) harika bir şekilde icra ediyor.

Ve son olarak Deleuze'ün aşk tanımına değinmek istiyorum; “Birine âşık olmak, onu kalabalığın içinden çekip çıkarmak, çokluğun içinde tek kılmaktır.” Der kendileri..

Benim gözümde bu kitap Deleuze'ün Nietzsche'ye olan aşk ilandır, onu çokluğun içinden çıkarıp tüm felsefe tarihinin gözünde tek ve ulaşılmaz kılmıştır. :)

Şimdiden okumak isteyen herkese keyifli okumalar diliyorum..

Not: Vantrilok => Birinin bedeninden konuşmak
542 syf.
·1 günde
Kitabı okurken Deleuze'ün ve Guattari'nin tanışmış olmasına cidden sevinirsiniz. İşte disiplinler arası ayrımın olmamasının ortaya çıkardığı şenlik diyerek büyük bir keyifle okumuştum.

Felsefenin, sosyolojinin, psikolojinin, biyolojinin, ekonominin, politikanın, sanatın ve daha nice bölümün bir araya getirilerek bu alanların varolan kavramlarının farklı anlamlarda kullanılışına şahit gelebilirsiniz.

Okurken şey demiştim; ''Köksapla şizofreni ne alaka?''

Tabii ilerledikçe felsefenin kavram yaratma sanatı olduğunu iliklerime kadar hissetirmiş olan kitaptır. Birden fazla kez okunması ve okutulması gereken bir eserdir. Bu kitabın üzerine pek çok anlaşılması adına kitap yazılmış olsa da Deleuze ve Guattari'nin ana mesajı açıktır.

İnsan bir makinedir ve bu makine kodlarını kırabilirse özgür olur. Şizoid özne yaratımı mevcut kapitalist sistemi ancak farklılaşarak ve geleneklerinden koparak kırabilir. Mevcut sistem bizi paronayaklaştırmıştır. Oysa farklı olmak kötü değildir. Arzu duymak kötü değildir. Bunlar yıllarca geleneksel tutum tarafından yadsınmıştır.

Dolayısıyla bir çınar ağacı olmak yerine zencefil olursanız uçmanız daha kolay olur. :)

Kitabı okuduğunuzda ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Herkese keyifli okumalar dilerim :)
184 syf.
Kafka'nın minör edebiyat tarzının derinlemesine incelendiği ve içerik analizi, imgelem analizi yapılarak bir edebiyat aritmetiğinin oluşturulduğu güzel eser.

Deleuze ve Guattari, Kafka'nın minör edebiyatını analiz ederken onun ne denli siyasi bir dile sahip olduğunu, toplum içerisindeki azınlıkların ve öteki hissedenlerin dili olduğunu ve bunu da yersiz yurtsuz bir dünya çerçevesinde ele aldığını yani dilin enternasyonalleştirildiğini ve bunların yanında nesnel, öznel söylemlerin de koleftifleştirildiğini ortaya çıkarmışlardır.

Kitabın özü bu olmakla beraber, Kafka'nın işlediği konularının önemli bir teması, metinlerindeki ana karakterlerin bilinmeyen yasalara istemeden karşı gelmesi; ya da çiğnediği yasayı hiç bilememesidir. Bu da minör edebiyatın ortaya konulması için vazgeçilmez bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü Dava ve Şato romanlarının kahramanları kendilerine yasaklanan işlere girişerek romanın akışına yön veriyor. Yani burada yasanın çiğnenmesi durumu var. Kafka'nın eserlerinde de örneklerini görebileceğimiz üzere bürokrasi ve getirdiği yabancılaşma bireyde özgürlük ve mutluluğa neden olmamış; bireyde bürokrasinin 'demir kafeslerine' hapsolması sonucunu doğurmuştur.

Burada minör edebiyat örneğini görmek mümkünken, çağımızın bulaşıcı hastalığı yabancılaşmayı da görmek mümkündür. Kafka'nın kahin lakabının hakkını verdiği kafkaesk edebiyat 20. yüzyılın sonuna ve 21. yüzyılın ilk çeyreğine damgasını vurmuş ve bu tarz içerisinde bir çok roman yazılmaya çalışılmıştır. Postmodern düşünürler Deleuze ve Guattari de bu noktada 'kahini' görüp onu derinlemesine ele almışlardır. Kitap Kafka okumaları için birebir.
144 syf.
Deleuze'ün Nietzsche okumaları, bugüne değin yapılmış olan Nietzsche değerlendirmeleri içinde en nitelikli olanları.

Bir çok Nietzsche incelemesi, okuması yazıldı çizildi. Ancak çoğu eksik bırakılmış veya yanlış yorumlanmıştır. Bu yüzden Nietzsche felsefesinin yazara, düşünüre göre farklılık gösteren bir misyonu vardır. Nietzsche'nin yazarların felsefi ve ideolojik görüşlerinden çok Nietzche'nin gözüyle değerlendirilmesi daha önemli diye düşünüyorum. İşte bu çizgiye en yakın okumaları Deleuze gerçekleştirmiş diyebilirim.

Bu eserde Deleuze, Nietzsche felsefesini deliliğin felsefesine bağlıyor. Tabi delilik* ilk anlamıyla anladığımız delilik değil. Okuduğunuzda göreceksiniz ki Nietzsche'nin kaleminden yepyeni bir metin oluşturmuş ve birbiriyle ilintili bölümlerin bir araya getirilerek daha doğru okumalar yapılmış.

Kitabın basit bir dille ve kısa yazılmış olması Nietzsche felsefesine başlamak için ideal kitap olarak görülmesin. Belli bir bilgiden sonra okunmasını tavsiye ederim.
153 syf.
20. yüzyıl da düşünce açısında boş geçmedi. 20. yüzyılın önemli düşünürleri arasında yer alan Deleuze ve Foucault'nun felsefeleri kadar birbirlerinin felsefeleri üzerine nasıl bir düşünce alanı açtıklarını okumak da oldukça zevkli.

Bu eser ile Deleuze, Foucault üzerinden bilginin topolojisini ele alıp düşünmenin genişleyebildiği alanlarını değerlendirirken diğer taraftan insanın öznelleşmesiyle iktidarın nitelikleri üzerine Foucault'cu bir düşünce ortaya koyuyor. Aslında anlatılanlar Foucault değil, Deleuze'ün Foucault yorumlarıdır. -ki bence Nietzsche de olduğu gibi Foucault'da da en doğru analizleri yapmış Deleuze.

İktidar-öznelleşme bağlamında insanı ele alırken psikolojik analizlerini de eksik etmemiş. Bu da kitabın en özgün yanı. Sonunda ise bilgi, düşünce, öznellik ve iktidar olgularını üst-insan kavramına bağlayarak en çok etkilendiği isimlerden Nietzsche ile bitirmiş Deleuze. Oldukça güzel bir eser. Okumanızı tavsiye ederim.
248 syf.
Gilles Deleuze gibi bir değerin kaleminden çıkmış, Nietzsche'yi, Lucretius ve Spinoza felsefesiyle değerlendiren akıl almaz bir eser.

öncelikle sizi roma dönemi felsefecilerinden lucretius ile tanıştırayım; kendisi evrenin yapısı ile atomun yapısını ilişkilendiren, insan ruhunun da evrenin bu ilişki içerisindeki dengeyle oluştuğunu anlatan aşmış bir isim. ruhun küçük atomlardan ve atomun da birbirine bağlı şekilde bulunan iki parçadan oluştuğunu söyler. doğmadan önce nerede olduğunu bilmeyen insan için öldükten sonra gideceği bir yer yoktur der ve insanı atmosfer içinde var olup atmosfer var olduğu sürece yaşayabilecek bir canlıdan ibaret sayar. tanrı varlığını kabul ederek yaşam şekli olarak insana karşı idealize edilmiş bir örnek olarak görür. lucretius atom ikiye bölünmüş yapısıyla açıklarken bunlardan birine anima der, diğerine ise animus der. biri duygudur öteki ise kalbin-vicdanın kendisidir. iktidarın bu denge üzerinde yoğunlaşarak insan dengesini bozduğunu, insanın toplum içerisine girdiğinde yaşadığı yozlaşma emareleriyle kendiliğinden bozulduğu şekliyle toplum daha kolay idare edilebildiğini öngörür. ve gücü elinde bulunduranları ifşa etmesi de kendisinin kaçık olduğu sanısıyla bastırılmaya çalışılmıştır.

spinoza ise lucretius'tan bağımsız olmamak üzere tanrı ve doğa kavramından hareketle temellendirir felsefesini. ''insan, doğada egemen olan belirlenmişliğe bağlı bir yaşam sürdürür.'' der. yani hem lucretius gibi doğanın için salt bir canlıdır derken hem de kadercilik ile konuyu tanrıya bağlamaktadır. spinoza'ya göre, insanın bütün eylemleri bir belirlenmişlik içindedir ve en büyük özgürlüğü ise bu belirlenmişliğin bilincinde olmasıdır diyerek oluşturuyor felsefesini... diğer taraftan erdemi ele alırken insanın, kendi varlığını koruması ve sürdürmesi olarak en basit haliyle anlatmaktadır. ve mutluluk olgusunu bu ilkel duruş içerisinde değerlendirip bu duruşu bozan her sistemi ifşa etmektedir spinoza. dolayısıyla kendi döneminde her filozof gibi dışlanmış bir kişiliktir. umurunda mıdır? o da ayrı bir tartışma konusu tabi. mutsuzluk olgusuyla insanları kontrol altına alan sistemi ifşa ederken bugün bile özellikle ethica'daki tespitleri geçerli olan spinoza'yı anmadan geçmemiş deleuze.


ve nietzsche'yi anlatırken öncesinde oluşturduğu lucretius-spinoza derinliği ile kendine aşık eder deleuze... özellikle aklın soykütüğü üzerine kitabının analizini yapmış diyebilirim. okurken daha derinlikli bir kitap incelemesi okudum son bölümde resmen.

nietzsche, unutmak eyleminin insanın edilgen bir sürecinin yansıması olmadığını, bir ket vurma olduğunu söylemiştir. ve o efsane kitabından sonra insan çok daha farklı (doğru) analiz edilir oldu. ket vurmayı ise mutlu olmak için yaptığını, geçmişte yaşayan insanın yaşadığı derin buhranı arzulamadığını söyler. insan kendini zorlasa da zihin arzulamamaktadır. bu bir.

belleğin oluşumunu anlatırken, toplumların törelere dayanan cezalandırma yöntemlerini ve altkültürün yaptırımlarının buna vesile olduğunu ve bu ceza yöntemleriyle genel bir hafıza yaratıp ''korku'' mantığı oluşturarak unutulmak istenilenin hatırlatıldığını söyler. bu iki.

ceza ve cezanın uygulanışında da geriye dönük hatırlatmalar hem birinci aşamadaki gibi bireysel hem de ikinci aşamadaki gibi toplumsal hatırlatmalar kullanılarak yapıldığı için toplumun kontrolü lucretius-spinoza derinliğinden gelen nietzscheci analize dayandırarak anlatıyor deleuze... olağanüstü bir kitap gerçekten. çok da güzel bir kaynak benim için.
542 syf.
Deleuze ve Guattari'nin kaleminden öyle bir kitap yazılmış ki bugüne değin nasıl bunu okumadım diye yakınmadım değil. Dili genel hatlarıyla ne kadar akademik bir dil olsa da pek zorlandığımı söyleyemem. Konu bağlamında fazlaca metin ve kuramlar okumuş olmamın şansını yaşadım kitap özelinde. Tabi Deleuze ve Guattari'yi ilk defa okuyacaklar için aşılması zor dağ gibi büyüyecektir baştan söyleyeyim kitap analizine girişmeden önce.

Kapitalizm, kendi değiştirdiği şartlar sonucunda kendini yeniden tasarlama noktasında diğer sistemlere göre çok daha başarılıdır. Kapitalizm'de egemen bir kod yoktur. Bu kodun olmayışı sonucunda mikro-toplumsal yapılara ulaşmaya çalışmaktadır. Kapitalist sınıf, psikanaliz yoluyla insanların (haliyle toplumların) hafızalarını egemenlik altına alma, kontrol etme çabası içerisindedir.

Ego dediğimiz şey* hepimizin, farkında olmaksızın kapitalist küreselleşmenin bünyemizde yerleştirdiği kapitalizm fidanını beslemeye hizmet eden bir ajan gibidir. Bu yapıtında Deleuze ve Guattari marksist bir bakış açısıyla hem kapitalist devlet çözümlemesini yapmış hem de kapitalist olan devleti, kapitalizmin oluş felsefesinde çok önemli bir noktaya koymaktadırlar.

Kapitalizmin egemen olduğu sistemde insanlar ileri derecede tüketen ve tükettiğinin farkında bile olmayan canlılar olarak nitelendirilmektedir. Bu bağlamda kapitalizme bedensel obezite tasarımı da diyebiliriz. Kapitalizm, ortaya çıkardığı tüketim kültürü sayesinde insanları bilinçsizce tüketime yönelten ve bu şekilde şizofrenler üreten bir sistemdir der Deleuze ve Guattari. O kadar doğru ki bu tespit, sistemin istediği insan profili aslında bir şizofrenden başkası değildir.

Deleuze ve Guattari bu ana tespit etrafında kitabı şekillendirirken bir ayndan analizini yaptıkları kapitalizmi, psikanaliz ile ilişkilendirmiş ve anti-psikanaliz modeli üretmişlerdir. Buna göre, dilimize kazandırdıkları terim ise Şizoanaliz olmuştur. Şizoanaliz özünde bir psikanaliz eleştirisidir. Psikanalizin birçok hipotezini tartışmaya açmıştır. Bilinçdışı da bunlardan en belirgin olanıdır. -ki burada çok net bir Freud eleştirisi mevcut. Psikanalitik bilinçdışından şizoanalitik bilinçdışına geçiş yapılmıştır. Psikanalitik bilinçdışını Freud'un döneminde geçerliliği olan ve artık günümüz insanının tanımlanmasında yetersiz kalan bir alan olarak görmekteler.

Deleuze ve Guattari Anti-Oedipus içerisinde şizoanalizin niteliği ve sorumluluğu “yıkım” olarak tespit ederler. Şizoanaliz her şeyden önce tamamen bir yıkımı ortaya çıkarır. Kapitalist düzenin ne kadar egemen olduğu değerler bütünü varsa bu değerler bütününün oluşturduğu ahlaki ağa saldırır şizoanaliz. Özellikle arzulamak üzerinden yapılan tespitleri gönül ister ki tek tek paylaşayım ama analizi boğmak istemiyorum. Kapitalist ahlakçılık insan bilincinin yaşayabileceği en büyük yıkımdır zaten der. Bu nokta dönüp dolaşıp yine Nietzsche'nin haklılığına ulaşılmış olması bu fırça bıyıklı amcamızı bir kez daha yad etmemize sebep oluyor. Kitap tam anlamıyla muazzam bir başyapıt.
175 syf.
Kitabın anlaşılması için öncelikle Proust’un, Kayıp Zamanın İzinde adlı kitabını okumuş olmanız gerekmektedir. İçeriğin önemli kısmı Kayıp Zamanın İzinde kitabın analizini barındırıyor.

Bir romanda karakterlerin gerçekliği (yada buna varlığı da diyebiliriz), genellikle iyi-kötü karakter olarak ayrıştırılır ve bu ayrıştırmadan sonra yazarlar zaman ve mekan olguları içerisinde karakterlerine canlılık kazandırmaya çalışırlar. Ancak Proust ve onu bu eseriyle analiz eden Deleuze'e göre bu yetersizdir. Bunların yanında karakterlere düşüncede ve yaşamsal anlamda (romanın bizi yakalaması adına) belli bir konuma sahip olmaları gerektiği, yani karakterlerin temsili bir yaratımının da olması gerektiğini öngörür. Bu konumların durağan olmaması da dikkat edilecek ilk husustur. Sürekli değişkenlik gösteren bu yaratım, karakterin bir çok alanda ''aidiyet'' kavramını yakalamasını sağlar. Esere ait aktif bir karakter, okuyucu temelli bir bakış açısından çok şey demektir.

Proust göstergeleri üç ana başlık altında inceliyor: Sanat göstergeleri, aşk ve duyumsanabilir göstergeler. Mesela bir romanda ana konu aşk ise, aşık olunan ve aşık olan arasında oluşan çoğul duyguların hareketli benlikler aracılığıyla maddi bir dönüşüme girdiğini fark ederiz. İlişkideki iki bedenin uzay olgusunun bir çok noktasında varoluşlarını ve bu varoluşlardan doğan benliklerin karışımlarının duyguları oluşturduğunu anlarız. Deleuze bu göstergeler içerisinde sanat göstergeleri kavramını önemsiyor. Biraz da tarihsel materyalist düşünce kökeninden geldiği için bu kategoriyi önemsemiş olduğunu düşünüyorum.

Kayıp Zamanın İzinde kitabında Proust, hakikatin ne olduğu, insanın neden hakikatin peşine düştüğünü sorgular. Bu felsefi problemin özünü Deleuze, bunu aşka benzetir bir nevi. Çünkü hakikatin peşine düşmeyi bir tür düşüncedeki şiddetin etkisi olduğunu vurgular. Yani düşüncenin dengesini bozan, duyarlılık kavramının ortaya çıkışına bağlar daha net ifadeyle.

Zaman bir döngüdür ve geçmiş olarak sadece hafızamızda yaşar tezi Proust'un temel düşüncelerinden biridir. Bergsoncu düşüncenin etkisinde belleğimizin sandığımız gibi bir bilgi deposu değil, aksine hareketli ve enerjik bir yapısı vardır. Çünkü bellek ile gerçek arasında bir kopukluk vardır. Biz buna ''Hayaller-Hayatlar'' diyoruz daha net ifade etmek gerekirse. Bu ikili arasındaki kopukluğu Proust, romanlarında estetik bir şekilde işler. Bunun edebi yönü kadar etik yönü de vardır tabii. Kişi bilincinde var olan geçmişi yer yer yeniden kurar. Kimi bunu bir bütüne yayarak kurar. Bu, özbilinç oluşturmak, kendi kimliğini bulmak, özgünlüğe kavuşmak artık adına ne derseniz onu oluşturma çabasıdır. Kişinin geçmişini yeniden kurması onun durağan olmadığını gösterdiğinden Deleuze'de kendi perspektifinden bunu olumlar.

Kitap ciddi manada zor bir kitap. Oldukça konsantre okunması gerekmektedir Çünkü Proust'u oldukça teferruatlı analiz etmiş Deleuze.
218 syf.
Deleuze-Guattari ikilisi kitap da üç temel düşünce formunun; sanat, bilim ve felsefenin bilgiye ulaşma sürecindeki farklılıklarına, koşutluklarına ve kesişmelerine değinirken aynı zamanda bu alanda yapılmadık, alışılmadık, yeni çözümlemeler de sunuyor.

"Felsefe nedir"; felsefenin ne tür bir düşünce formu olduğu söylendiği ölçüde, öteki iki düşünce formundan, sanattan ve bilimden neden ve nasıl ayrıldığını ortaya koymaktadır. Ama bu üç form arasında, ittifaklar, çatallaşmalar, eklemlenmeler; karşılıklı atıflar da hiç eksik olmaz. "Üç düşünce biçimi, bireşim ve özdeşleşim olmaksızın kesişir, iç içe girer. Felsefe, kavramlarıyla olayları çıkartır, sanat duyumlarıyla anıtlar diker, bilim de fonksiyonlarıyla şeylerin durumlarını kurar." Bir yandan, üç düşünce, üç temel bilme formunun özgünlüğünü ve özerkliğini kurarken, bir yandan da bu üçünü, yanlış anlamaların, çatışmaların veya kibirlerin, kostaklanmaların ötesinde, birbirini kollamaya, birbirine gereksinmeye ve birbirini anlamaya mahkûm eden şey nedir o halde? Bizatihi zihin olan ve Ben öznesini telaffuz eden bir Beyin...

Kaostan Beyne
Tek istediğimiz, kendimizi kaostan korumak için bir parçacık düzen. Kendi kendisinden kurtulan bir düşünceden; kaçan, henüz tasarlanmamışken yitip giden, unutmanın hanidir kemirdiği ya da bizim daha iyi bir şekilde kavrayamadığımız daha başkalarının içine itilmiş fikirlerden daha dehşet verici, daha ızdırap verici bir şey olamaz. Bunlar yitişleri ve belirişleri rastlaşan sonsuz değişkenliklerdir. Bunlar katettikleri renksiz ve sessiz boşluğun, doğasız ve düşüncesiz boşluğun devinimsizliği ile karışan sonsuz hızlardır. Zaman açısından fazla mı uzun yoksa fazla mı kısa olduğunu bilemediğimiz andır bu.
Nabız gibi atan kırbaç darbelerine maruzuz. Durmaksızın yitiriyoruz fikirlerimizi. Tefhim edilmiş görüşlere bunca yapışmak isteyişimiz bundandır.
Tek istediğimiz fikirlerimizin, en az sayıdaki değişmez kurallar uyarınca eklemlenmesi ve çağrışımın da bundan başkaca bir anlamı asla olmadı, fikirlerimize bir parçacık olsun düzen vermemize, birinden ötekine bir uzay ve zaman düzenliliği içinde geçmemize olanak veren, kanatlı atlar ve ateş saçan ejderhalar doğurtmak üzere evreni anın içinde katetme fantezimizi (kendinden geçme, delilik) engelleyen bu koruyucu kuralları, benzerliği, bitişikliği, nedenselliği sağlamaktan başkaca bir anlamı olmadı. Ama eğer şeyler de ya da şeylerin durumunda bir parça düzen yoksa, tıpkı nesnel bir anti-kaos gibi, fikirlerde de bir parça düzen olmayacaktır: "Eğer sülüğen bazen kırmızı, bazen kara, kimi zaman hafif, kimi zaman ağır idiyse..., imgelemim ağır sülüğeni kırmızı rengin temsiliyetiyle bir arada, düşüncemin içine kabul etme fırsatı bulamayacaktır."
362 syf.
Kitap genel olarak Spinoza'nın Ethica kitabı üzerine analizler içeriyor. Bunun dışında din, zaman ve varlık felsefesi üzerine oturtulmuş metinler bütününden oluşuyor. Kitap Deleuze'ün ders notlarının dökümanlaştırıldığı veriler ile oluşturulduğu için oldukça zor kitap olmuş.

Deleuze, düşünce, duygu ve gündelik yaşam üçgeninde fikir olgusunun salt nesnel gerçekliğinin yanında, biçimsel olarak da var olabildiğini düşünür, çünkü, "fikir temsil edildiği ölçüde düşüncedir" der. Oldukça zihin açıcı bir analizdir bu. Hisler ve öz benlik arasında ise öz benliğin duygulanış doğasının, duygunun doğasından farklı olmasına rağmen birbirine ne denli bağlı olduğunu, mekansal bir üretim biçimi olan fikrin bunu kavrayamacağını işler.

Töz ve varlık bağlamını ise, ''Tek bir töz var. O andan itibaren, eğer bunlar bütün sıfatlara sahip tözün var olma tarzlarıysalar bu tavırlar tözün sıfatlarında var oluyorlar demektir. Sıfatlarda bulunuyorlar demektir. Buradan çıkabilecek bütün sonuçlar doğrudan beliriyorlar zaten.'' diyerek töz ile varlık arasında korelasyonu ele alıyor.

Kitap, iktidarın doğasının doğallaştırıldığı ve vazgeçilmez kılındığı için spinoza eleştirilerine de değiniyor. İddia edilen tüm tezleri çürüten anti-tezleri Deleuze'ün o müthiş kaleminden okuyabiliyoruz. Deleuze gerçekten tam bir spinoza kuramcısı. Özellikle Nietzsche-Spinoza bağlamları çok başarılı. Bir Nietzsche'ci olarak bayıldım diyebilirim.

Varlık felsefesinin yanında varlık şekillerini de ele alıyor Deleuze. Ders notlarının böylesine güzel işlenerek bir araya getirilmiş ve bir kuramsal kitap halini almış olması çok özel bir durum. Kitap oldukça ağır ben biraz sadeleştirerek anlatmaya çalıştım ancak bu kadar oldu.

İlgilisi için mutlaka okusun derim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Gilles Deleuze
Unvan:
Filozof
Doğum:
Paris, Fransa, 18 Ocak 1925
Ölüm:
Paris, Fransa, 4 Kasım 1995
Gilles Deleuze, 18 Ocak 1925 - 4 Kasım 1995) yirminci yüzyılın ikinci yarısında yaşamış bir filozoftur. Kendi özgün düşüncesini oluştururken Spinoza, Leibniz, Hume, Kant, Nietzsche, Bergson ve Foucault üzerine monograflar yayımlamış, bu filozofların geleneksel felsefe tarihi izleğindeki konumlarına ve bu izlek dahilinde yorumlanma biçimlerine radikal eleştiriler getirmiştir. Çalışmalarında güzel sanatlar, edebiyat, matematik ve doğa bilimleri arasında çapraz geçişlerle bu farklı alanları birbirine indirgemeksizin yeni bir düşünme tarzının önünü açmıştır. Gerek kişisel çalışmalarında gerek 1969’da tanışıp uzun süre beraber çalıştığı psikanalist Félix Guattari ile birlikte rizom, çokluk, fark, olay, oluş, savaş-makinası, organsız beden, içkinlik, virtüel/aktüel, minör edebiyat, duygulam, göçebebilim gibi kavramlarla yirminci yüzyıl kıta felsefesi içerisinde yaygın düşünce hatlarının dışında özgün bir siyaset felsefesi ve etik ortaya koymuştur. Üstünde durduğu fark metafiziğinin felsefe tarihinin süregelen varsayımlarıyla olan ilişkisini tartıştığı Fark ve Yineleme (1968) ile anlamın ortaya çıkışını, biçimlerini ve yapısını incelediği Anlamın Mantığı (1969) yayımlandıkları dönemde ciddi bir yankı uyandırmış ve Michel Foucault, Anlamın Mantığı kitabını değerlendirdiği bir yazısında yirminci yüzyılın birgün Deleuzecü bir yüzyıl olarak anılacağını ifade etmiştir (Deleuze bir röportajında bu yakıştırmayı Foucault’nun kimilerini gülümsetmek kimilerini de kızdırmak amacıyla yaptığı ince bir espri olarak değerlendirecektir). Félix Guattari ile birlikte kaleme aldıkları çalışmalardan Anti-Oidipus (1972) ve Bin Yayla (1980) başlıklarıyla iki cilt halinde yayımladıkları Kapitalizm ve Şizofreni, psikanaliz, ekonomi, linguistik, antropoloji, ontoloji, etoloji, siyaset felsefesi, metalürji gibi çok geniş bir yelpazeye yayılan argümanları ve referanslarıyla yirminci yüzyılın en önemli çalışmaları arasında sayılabilir.

Hayatı

Deleuze, 1925 yılında orta sınıf muhafazakar bir ailenin çocuğu olarak Paris’te dünyaya gelmiştir. Paris’te bir devlet okulunda başladığı eğitimine Almanların Fransa işgali üzerine Normandiya’da devam etmiş, işgal sona erdikten sonra seyehat etmek için bile olsa artık pek ayrılmayacağı Paris’e yeniden dönerek hayatı boyunca çalışmalarını burada sürdürmüştür. Söz konusu işgal sırasında Deleuze’ün erkek kardeşi çeşitli muhalif faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle Nazilerce tutuklanmış ve daha sonra Auschwitz’e gönderilirken trende yaşamını yitirmiştir.
Deleuze, 1944 yılında Sorbonne’da üniversite öğrenimine başlamış, burada önde gelen felsefe tarihi profesörleri Jean Hyppolite, Georges Canguilhem, Ferdinand Alquié ve Maurice de Gandillac’ın öğrencisi olmuş ve hocalarından çalışmalarının ilk ilhamlarını almıştır. Deleuze bir röportajında öğrencilik yıllarından bahsederken akademi dışından bir figür olarak Sartre’ın düşüncelerinin de bu dönemde boğucu bir biçimde Husserl ve Heidegger’in düşünceleri etrafında dönen Fransız akademisi içinde ferah bir nefes gibi geldiğini belirtir. 1948 yılında agrégation derecesini aldıktan sonra 1956 yılına kadar uzun bir dönem çeşitli liselerde öğretmenlik yapmıştır. Bir çevirmen olan eşi Denise Paul “Fanny” Grandjouan ile 1956 yılında evlenmiştir. Lisede öğretmenlik yaptığı bu dönemde Hume’un amprizmine yoğunlaştığı Ampirizm ve Öznellik (1953) kitabını yayımlamıştır.
1957 yılında Sorbonne’da ders vermeye başlamış ve on iki yıl boyunca Paris’te değişik eğtim kurumlarında çalışmıştır. Üniversitelerde ders verdiği bu dönemde yayınlarına Nietszche çalışmalarına yeni bir soluk getirecek olan Nietzsche ve Felsefe (1962) ve kısa aralarla Kant’ın Eleştirel Felsefesi (1963), Proust ve Göstergeler (1964) ve Bergsonculuk (1966) ile devam etmiştir. 1968 yılında doktora derecesi için tamamladığı iki tez çalışmasını, Fark ve Yineleme (1968) ile Spinoza ve İfade Problemi (1968) kitaplarını yayımlamıştır. Deleuze’ün uzun yıllar sürecek olan akciğerleriyle alakalı rahatsızlığının başlangıcı da bu döneme rastlar.
Deleuze 1969 yılında bir eğitim reformunun denendiği dönemde Vincennes’te bulunan Paris VIII’de kalıcı olarak öğretim görevlisi pozisyonunda çalışmaya başlamıştır. Burada daha önceden tanıdığı Michel Foucault ile arkadaşlığı perçinlenecek ve Félix Guattari ile tanışacaktır. Deleuze 1987 yılında emekli olana kadar bu üniversitede çeşiti dersler ve seminerler vermiştir. Burada verdiği derslerin bir bölümü Richard Pinhas ve bazı diğer öğrencilerinin inisiyatifiyle kaydedilmiş, yazıya dökülmüş ve internet üzerinden paylaşıma açılmıştır.
Deleuze Paris VIII’de çalışmaya başladığı yıl Anlamın Mantığı (1969) isimli çalışmasını yayımlamıştır. Félix Guattari’yle uzun yıllar sürecek olan beraber çalışmaları da bu kitabın yayımlanması sonrasına rastlamış ve ortak çalışmalarının ilk ürünü üç yıl sonra yayımlanacak olan Anti-Oedipus (1972) olmuştur. Deleuze daha sonra Anlamın Mantığı’nın İtalyanca baskısı için kaleme aldığı sunuş yazısında bu kitabının kendisi için bir dönüm noktası teşkil ettiğini ifade ederken kimi psikanalitik kavramları yeterince eleştirel ele almadığını dile getirecek ve bu noktada Anti-Oidipus’ta ortaya koyacakları yeni kavramlarda Félix Guattari’nin dönüştürücü etkisinin altını çizecektir.
Kapitalizm ve Şizofreni başlığı altında topladıkları iki ciltlik çalışmalarının ilk kısmı olan Anti-Oidipus (1972) Mayıs 68 atmosferi içerisinde siyasalın yeniden düşünüldüğü bir çalışma olarak öne çıkar. 1975’te yine Guattari ile birlikte kaleme aldıkları Kafka: Minör Bir Edebiyata Doğru çalışmalarının ardından toplam sekiz yıllık bir aradan sonra Kapitalizm ve Şizofreni çalışmalarının ikinci kısmı olan Bin Yayla'yı (1980) yayımlamışlardır. Bin Yayla’nın, Anti-Oidipus’ta çok temel önem arz eden bazı kavramlara neredeyse hiç değinmeden yeni problematikler, yeni sorular ve yeni kavramlar gündeme getirerek, kavramların durağan ve kopuk bir düzen arz ettiği kapalı bir sistemden ziyade farklı soruların ve bu soruların başlangıç, bitiş ve kesişme noktalarının durmadan yeniden tasarlandığı, bir bakıma tam da mevzubahis çalışmanın altını çizmeye çalıştığı şekliyle, “rizomatik” bir yazma ve düşünme şeklini hayata geçirdiği söylenebilir.
80'li yıllarda Francis Bacon’un resimlerini değerlendirdiği Francis Bacon: Duyumsamanın Mantığı’nı (1981), iki ciltten oluşan sinema çalışması Hareket-İmaj (1983) ve Zaman-İmaj’ı (1985) ve Leibniz monografı Kıvrım: Leibniz ve Barok (1988) çalışmalarını yayımlamıştır. Yine bu dönemde kaybettiği arkadaşı Foucault’nun ilerleme ve kırılmalarıyla düşünsel güzergahını inceleyip zaman zaman yeniden formüle edeceği Foucault (1986) monografını yayımlamıştır. Deleuze, Foucault’nun ölümünün ardından verdiği çeşitli röportajlarda Foucault’nun çalışmalarının ne denli ufuk açıcı olduğunu vurgulamış ve bir röportajında Foucault’ya onun kendisine duyduğu ihtiyaçtan çok daha fazla ihtiyaç duyduğunu ifade ederek Foucault’nun çalışmalarına duyduğu ilgi ve hayranlığı mütevazı bir şekilde dile getirmiştir.
1991’de Guattari ile son ortak çalışmaları olan Felsefe Nedir?’in (1991) yayımlamışlar ve bu yayından bir yıl sonra Guattari yaşamını yitirmiştir. Bu yıllarda Deleuze’ün akciğer rahatsızlığı da ağır ve çalışmalarını engelleyecek bir şekilde seyretmeye başlamış ve çoğunlukla edebi metinler üzerine değerlendirmelerinden oluşan Kritik ve Klinik (1993) kitabının yayımlanmasından iki yıl sonra Deleuze, 4 Kasım 1995’te evinde intihar ederek yaşamına son vermiştir.
Deleuze ölümünden kısa bir süre önce Claire Parnet ile birlikte Arte Channel için alfabe formatında kaydettikleri uzun bir söyleşi yapmış ve İçkinlik: Bir Hayat başlıklı kısa bir yazı yayımlamıştır. Yaşamının son yıllarında Deleuze’ün Marx’ın İhtişamı başlıklı bir Marx monografı üzerine çalıştığı bilinmektedir.
Deleuze’ün ölümünün ardından çağdaşları Deleuze’ün felsefe tarihini yorumlayışının ve kendi felsefesinin özgünlüğünü vurgulayan yas yazıları kaleme almışlardır. Bu yazılar arasında kuşkusuz en dikkat çekenlerden biri Jacques Derrida’nın Deleuze’ün çalışmalarıyla kendi çalışmaları arasında jestlerdeki aşikar uzaklığa rağmen tezlerde önemli bir yakınlık gözlemlediğini ve Deleuze’ün ardında tamamıyla kendisine özgü ve mukayeseye gelmeyen biz iz bıraktığını ifade ettiği 7 Kasım 1995’te Libération’da yayımlanan yas yazısıdır.

Yazar istatistikleri

  • 209 okur beğendi.
  • 677 okur okudu.
  • 34 okur okuyor.
  • 1.405 okur okuyacak.
  • 26 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları