Giriş Yap

Gilles Deleuze

Yazar
8.7
407 Kişi
Unvan
Filozof
Doğum
Paris, Fransa, 18 Ocak 1925
Ölüm
Paris, Fransa, 4 Kasım 1995
Yaşamı
Gilles Deleuze, 18 Ocak 1925 - 4 Kasım 1995) yirminci yüzyılın ikinci yarısında yaşamış bir filozoftur. Kendi özgün düşüncesini oluştururken Spinoza, Leibniz, Hume, Kant, Nietzsche, Bergson ve Foucault üzerine monograflar yayımlamış, bu filozofların geleneksel felsefe tarihi izleğindeki konumlarına ve bu izlek dahilinde yorumlanma biçimlerine radikal eleştiriler getirmiştir. Çalışmalarında güzel sanatlar, edebiyat, matematik ve doğa bilimleri arasında çapraz geçişlerle bu farklı alanları birbirine indirgemeksizin yeni bir düşünme tarzının önünü açmıştır. Gerek kişisel çalışmalarında gerek 1969’da tanışıp uzun süre beraber çalıştığı psikanalist Félix Guattari ile birlikte rizom, çokluk, fark, olay, oluş, savaş-makinası, organsız beden, içkinlik, virtüel/aktüel, minör edebiyat, duygulam, göçebebilim gibi kavramlarla yirminci yüzyıl kıta felsefesi içerisinde yaygın düşünce hatlarının dışında özgün bir siyaset felsefesi ve etik ortaya koymuştur. Üstünde durduğu fark metafiziğinin felsefe tarihinin süregelen varsayımlarıyla olan ilişkisini tartıştığı Fark ve Yineleme (1968) ile anlamın ortaya çıkışını, biçimlerini ve yapısını incelediği Anlamın Mantığı (1969) yayımlandıkları dönemde ciddi bir yankı uyandırmış ve Michel Foucault, Anlamın Mantığı kitabını değerlendirdiği bir yazısında yirminci yüzyılın birgün Deleuzecü bir yüzyıl olarak anılacağını ifade etmiştir (Deleuze bir röportajında bu yakıştırmayı Foucault’nun kimilerini gülümsetmek kimilerini de kızdırmak amacıyla yaptığı ince bir espri olarak değerlendirecektir). Félix Guattari ile birlikte kaleme aldıkları çalışmalardan Anti-Oidipus (1972) ve Bin Yayla (1980) başlıklarıyla iki cilt halinde yayımladıkları Kapitalizm ve Şizofreni, psikanaliz, ekonomi, linguistik, antropoloji, ontoloji, etoloji, siyaset felsefesi, metalürji gibi çok geniş bir yelpazeye yayılan argümanları ve referanslarıyla yirminci yüzyılın en önemli çalışmaları arasında sayılabilir. Hayatı Deleuze, 1925 yılında orta sınıf muhafazakar bir ailenin çocuğu olarak Paris’te dünyaya gelmiştir. Paris’te bir devlet okulunda başladığı eğitimine Almanların Fransa işgali üzerine Normandiya’da devam etmiş, işgal sona erdikten sonra seyehat etmek için bile olsa artık pek ayrılmayacağı Paris’e yeniden dönerek hayatı boyunca çalışmalarını burada sürdürmüştür. Söz konusu işgal sırasında Deleuze’ün erkek kardeşi çeşitli muhalif faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle Nazilerce tutuklanmış ve daha sonra Auschwitz’e gönderilirken trende yaşamını yitirmiştir. Deleuze, 1944 yılında Sorbonne’da üniversite öğrenimine başlamış, burada önde gelen felsefe tarihi profesörleri Jean Hyppolite, Georges Canguilhem, Ferdinand Alquié ve Maurice de Gandillac’ın öğrencisi olmuş ve hocalarından çalışmalarının ilk ilhamlarını almıştır. Deleuze bir röportajında öğrencilik yıllarından bahsederken akademi dışından bir figür olarak Sartre’ın düşüncelerinin de bu dönemde boğucu bir biçimde Husserl ve Heidegger’in düşünceleri etrafında dönen Fransız akademisi içinde ferah bir nefes gibi geldiğini belirtir. 1948 yılında agrégation derecesini aldıktan sonra 1956 yılına kadar uzun bir dönem çeşitli liselerde öğretmenlik yapmıştır. Bir çevirmen olan eşi Denise Paul “Fanny” Grandjouan ile 1956 yılında evlenmiştir. Lisede öğretmenlik yaptığı bu dönemde Hume’un amprizmine yoğunlaştığı Ampirizm ve Öznellik (1953) kitabını yayımlamıştır. 1957 yılında Sorbonne’da ders vermeye başlamış ve on iki yıl boyunca Paris’te değişik eğtim kurumlarında çalışmıştır. Üniversitelerde ders verdiği bu dönemde yayınlarına Nietszche çalışmalarına yeni bir soluk getirecek olan Nietzsche ve Felsefe (1962) ve kısa aralarla Kant’ın Eleştirel Felsefesi (1963), Proust ve Göstergeler (1964) ve Bergsonculuk (1966) ile devam etmiştir. 1968 yılında doktora derecesi için tamamladığı iki tez çalışmasını, Fark ve Yineleme (1968) ile Spinoza ve İfade Problemi (1968) kitaplarını yayımlamıştır. Deleuze’ün uzun yıllar sürecek olan akciğerleriyle alakalı rahatsızlığının başlangıcı da bu döneme rastlar. Deleuze 1969 yılında bir eğitim reformunun denendiği dönemde Vincennes’te bulunan Paris VIII’de kalıcı olarak öğretim görevlisi pozisyonunda çalışmaya başlamıştır. Burada daha önceden tanıdığı Michel Foucault ile arkadaşlığı perçinlenecek ve Félix Guattari ile tanışacaktır. Deleuze 1987 yılında emekli olana kadar bu üniversitede çeşiti dersler ve seminerler vermiştir. Burada verdiği derslerin bir bölümü Richard Pinhas ve bazı diğer öğrencilerinin inisiyatifiyle kaydedilmiş, yazıya dökülmüş ve internet üzerinden paylaşıma açılmıştır. Deleuze Paris VIII’de çalışmaya başladığı yıl Anlamın Mantığı (1969) isimli çalışmasını yayımlamıştır. Félix Guattari’yle uzun yıllar sürecek olan beraber çalışmaları da bu kitabın yayımlanması sonrasına rastlamış ve ortak çalışmalarının ilk ürünü üç yıl sonra yayımlanacak olan Anti-Oedipus (1972) olmuştur. Deleuze daha sonra Anlamın Mantığı’nın İtalyanca baskısı için kaleme aldığı sunuş yazısında bu kitabının kendisi için bir dönüm noktası teşkil ettiğini ifade ederken kimi psikanalitik kavramları yeterince eleştirel ele almadığını dile getirecek ve bu noktada Anti-Oidipus’ta ortaya koyacakları yeni kavramlarda Félix Guattari’nin dönüştürücü etkisinin altını çizecektir. Kapitalizm ve Şizofreni başlığı altında topladıkları iki ciltlik çalışmalarının ilk kısmı olan Anti-Oidipus (1972) Mayıs 68 atmosferi içerisinde siyasalın yeniden düşünüldüğü bir çalışma olarak öne çıkar. 1975’te yine Guattari ile birlikte kaleme aldıkları Kafka: Minör Bir Edebiyata Doğru çalışmalarının ardından toplam sekiz yıllık bir aradan sonra Kapitalizm ve Şizofreni çalışmalarının ikinci kısmı olan Bin Yayla'yı (1980) yayımlamışlardır. Bin Yayla’nın, Anti-Oidipus’ta çok temel önem arz eden bazı kavramlara neredeyse hiç değinmeden yeni problematikler, yeni sorular ve yeni kavramlar gündeme getirerek, kavramların durağan ve kopuk bir düzen arz ettiği kapalı bir sistemden ziyade farklı soruların ve bu soruların başlangıç, bitiş ve kesişme noktalarının durmadan yeniden tasarlandığı, bir bakıma tam da mevzubahis çalışmanın altını çizmeye çalıştığı şekliyle, “rizomatik” bir yazma ve düşünme şeklini hayata geçirdiği söylenebilir. 80'li yıllarda Francis Bacon’un resimlerini değerlendirdiği Francis Bacon: Duyumsamanın Mantığı’nı (1981), iki ciltten oluşan sinema çalışması Hareket-İmaj (1983) ve Zaman-İmaj’ı (1985) ve Leibniz monografı Kıvrım: Leibniz ve Barok (1988) çalışmalarını yayımlamıştır. Yine bu dönemde kaybettiği arkadaşı Foucault’nun ilerleme ve kırılmalarıyla düşünsel güzergahını inceleyip zaman zaman yeniden formüle edeceği Foucault (1986) monografını yayımlamıştır. Deleuze, Foucault’nun ölümünün ardından verdiği çeşitli röportajlarda Foucault’nun çalışmalarının ne denli ufuk açıcı olduğunu vurgulamış ve bir röportajında Foucault’ya onun kendisine duyduğu ihtiyaçtan çok daha fazla ihtiyaç duyduğunu ifade ederek Foucault’nun çalışmalarına duyduğu ilgi ve hayranlığı mütevazı bir şekilde dile getirmiştir. 1991’de Guattari ile son ortak çalışmaları olan Felsefe Nedir?’in (1991) yayımlamışlar ve bu yayından bir yıl sonra Guattari yaşamını yitirmiştir. Bu yıllarda Deleuze’ün akciğer rahatsızlığı da ağır ve çalışmalarını engelleyecek bir şekilde seyretmeye başlamış ve çoğunlukla edebi metinler üzerine değerlendirmelerinden oluşan Kritik ve Klinik (1993) kitabının yayımlanmasından iki yıl sonra Deleuze, 4 Kasım 1995’te evinde intihar ederek yaşamına son vermiştir. Deleuze ölümünden kısa bir süre önce Claire Parnet ile birlikte Arte Channel için alfabe formatında kaydettikleri uzun bir söyleşi yapmış ve İçkinlik: Bir Hayat başlıklı kısa bir yazı yayımlamıştır. Yaşamının son yıllarında Deleuze’ün Marx’ın İhtişamı başlıklı bir Marx monografı üzerine çalıştığı bilinmektedir. Deleuze’ün ölümünün ardından çağdaşları Deleuze’ün felsefe tarihini yorumlayışının ve kendi felsefesinin özgünlüğünü vurgulayan yas yazıları kaleme almışlardır. Bu yazılar arasında kuşkusuz en dikkat çekenlerden biri Jacques Derrida’nın Deleuze’ün çalışmalarıyla kendi çalışmaları arasında jestlerdeki aşikar uzaklığa rağmen tezlerde önemli bir yakınlık gözlemlediğini ve Deleuze’ün ardında tamamıyla kendisine özgü ve mukayeseye gelmeyen biz iz bıraktığını ifade ettiği 7 Kasım 1995’te Libération’da yayımlanan yas yazısıdır.

İncelemeler

Tümünü Gör
542 syf.
Zencefil olmak istemez misiniz?
Bir mağazaya girdiniz, reklamlarını gördüğünüz o ayakkabı size bakıyor, nasıl güzel ama koşarak hemen 12 taksitle aldınız, mağazadan çıkıp o herkesin övdüğü kahveyi de aldınız içerken bir yandan da çok okunanlara giren kitabı kaptınız kitapçıdan, güzel bir selfie ile paylaştınız. Mutlu musunuz? Bunlar basit toplumsal sürüklenmeler, bunlar cidden sizi mutlu etti mi? Peki daha ciddi şeylerden bahsedeyim. Doğdunuz, doğmaktan daha ciddi bir şey varsa o da ölmektir; ama daha ona sıra var sabırlı olun :) ne diyorduk doğdunuz, açtınız gözleri hop düştünüz ahlakın kucağına, anında takıldı nazar boncuğunuz altınınız, neyi okuyacağınız nasıl davranacağınız hemen hemen belli, tarzınız bile belli be. Fakat siz büyüdükçe size sunulanları beğenmemeye başladınız, örneğin klasik müziğe arabesk ile karşılık verdiniz, hanım hanımcık ya da beyefendi gibi giyimlere karşı yırtık pırtık giyinmeyi tercih ettiniz, düzenli bir işiniz olsun diye bir tarafını yırtan ebeveynlerinize diss atarak sokakta günlük satıcılık işleri ile uğraştınız, evlilik ve torun beklentisine girenlere güzel bir nah çektiniz. Toplumun kural dediği ne varsa yıktınız fakat herkes sizin kadar cesur mu? Herkes şu her yerimizi sarmış olan kordon bağını koparıp atacak ve köklerinden kendini fırlatabilecek kadar güçlü mü? Mesela siz toplumun hayır dediği şeyleri yaparken kendinizi baskılamıyorsunuz diyelim peki ya bir başkası? Peki bizler kendimizi baskılayalım diye sizce nasıl bir süreç işliyor bu yaşam alanında? İzninizle özetleyeyim, bizler doğuyoruz, evet evet o lanet an, doğduğumuz andan itibaren kodlamalarla kodlanıyoruz, örneğin kadın olmanın erkek olmanın kodları var, kadın anne olmak için yetiştirir kendini gibi, erkek eve ve ailesine bakmak zorundadır gibi, bu kodlar o kadar fazladır ki tabiri caizse tuvalette bile çiş sesimiz dışarıya çıkmasın diye sifona basarız bir süre sonra :) anımsadınız değil mi? :D Bu kodlamalar yavaş yavaş sizin karakterlerinizi çoklaştırır; nerede anne, nerede kadın, nerede çalışan, nerede evlat, nerede sevgili, nerede arkadaş, nerede nefret edilen, nerede tapılan olacağınızı karıştırma ve çoklaşmaya başlarsınız. Ruhunuz şizoidleşir ve hastalanmaya başlarsınız. Hastalıkların en temelinde uyumsuzluk vardır, yaşama uyum sağlayamama vardır. Kocaman bir tüketim fabrikası bu dünya, her birimizi birbirimize benzeterek hasta ediyor. Bunu devlet eliyle, toplum eliyle, aile eliyle, medya ile, kapitalizm ile yapıyor. Bize kim olacağımızı, hangi kimlikle yaşayacağımızı gösteriyor ve biz aslında özümüze dönemiyoruz. Biz biz olamıyoruz, sürüleşip itiraz edemeyen moronlara dönüyoruz. İtiraz ettiğimiz, bu kodları kırmaya çalıştığımız an işaretleniyoruz, dışlanıyoruz. Onlardan olmadığımızda hep kötüleşiyoruz. Ne diyordu Nietzsche, ''Yargılamayın derler, yollarında duran her şeyi cehenneme gönderirler.'' Cehenneme gönderiyorlar tüm farklıları, öğütemedikleri tüm özleri çürüterek yok etmeye çalışıyorlar. İnsan bir makinedir diyor Deleuze, Guattari de ekliyor insan kendine yüklenen bu kodları kırarsa özgürleşir. Kodlarınızın farkında mısınız? Size bir ipucu, neyi yapacağınız sırada çok düşünüyorsanız ve olacaklardan çekiniyorsanız kodlarınız orada gizlidir. Sorun bakalım kendinize kodlarınız neler ve sizin siz olmanıza ne kadar engel oluyor. Cevap sizi eminim şaşırtacaktır. İki değerli yazarımız da insanın ağaç biçimli bu toplumsal güç ile bireyi çökertme planının, ancak köksap olarak ve kodları kırarak aşılacağı konusunda hemfikir. Nedir köksap sizin köklerinizin olmaması ve dolayısıyla kodlanmamanız demektir. Peki bu nedir? Televizyonda gördüğünüz Trendyol indirimlerinde, alışveriş çılgınlığında, aman bir şey demesinler diye evlenmenizde, çocuk yapmayı bile sırf devletiniz üç çocuk dedi diye yapmanızda bulabilirsiniz bu kodlamaları. Örneğin sırf çok beğeniliyor diye okuduğunuz kitabı ya da dinlediğiniz müziği düşünün. Linç yemekten korktuğunuz düşüncelerinizi tahayyül edin. Dışlanmamak için kıramadığınız kodları bir düşünün. Kırın o kodları, inanın aynı olmakta bir halt yok. Farklı olan bizi geliştirir. Arzu duymaktan da çekinmeyin, bir şeyleri istemek kötü değildir, bizler en temelde arzu makineleriyiz. Daha memeden sütü talep ederken bile bir arzumuz vardır. Bu otomatikleşen aygıtsal eylemler arzuların bir makineyi harekete geçirdiğine güzel örnektir Deleuze için. Meme ve ağız ona göre birer aygıttır ve bu aygıtlar arzulama ile bir kodu gerçekleştirir. Öte yandan kitabı okurken Deleuze'ün ve Guattari'nin tanışmış olmasına sevinirsiniz. İşte disiplinler arası ayrımın olmamasının ortaya çıkardığı şenlik diyerek büyük bir keyifle okumuştum. Felsefenin, sosyolojinin, psikolojinin, biyolojinin, ekonominin, politikanın, sanatın ve daha nice bölümün bir araya getirilerek bu alanların var olan kavramlarının farklı anlamlarda kullanılışına şahit gelebilirsiniz. Artaud ile bu kitapta tanıştım, onun yazılarının ne kadar kod kırıcı olduğundan bahsediliyordu örneğin. Ki gerçekten de öyle.. Kavramların yaratımı havada uçuşuyor, bambaşka kelimelerin anlamları değişmiş olarak karşınıza çıkacak kitapta, tabii ilerledikçe felsefenin kavram yaratma sanatı olduğunu iliklerinize kadar hissettirecektir kitap. Birden fazla kez okunması ve okutulması gereken bir eserdir. Bu kitabın üzerine pek çok anlaşılması adına kitap yazılmış olsa da Deleuze ve Guattari'nin ana mesajı açıktır. İnsan bir makinedir ve bu makine kodlarını kırabilirse özgür olur. Şizoid özne yaratımı mevcut kapitalist sistemi ancak farklılaşarak ve geleneklerinden koparak kırabilir. Mevcut sistem bizi paronayaklaştırmıştır. Oysa farklı olmak kötü değildir. Arzu duymak kötü değildir. Bunlar yıllarca geleneksel tutum tarafından yadsınmıştır. Dolayısıyla bir çınar ağacı olmak yerine zencefil olursanız uçmanız daha kolay olur. :) Kodları kırdığınız yerden filizlenirsiniz. Hadi kendiniz için bir kodu kırın bu incelemeyi okuduktan sonra, ve hangi kodu kırdığınızı kendinizle paylaşın, dilerseniz benimle de :) Herkese kodlarını kırmış bir biçimde keyifli okumalar dilerim :)
·
8 yorumun tümünü gör
Reklam
542 syf.
“Şizoanaliz, aynı anda aşkınsal ve materyalist bir analizdir. Oedipus eleştirisine rehberlik etmesi, veya Oedipus'u kendi özeleştirisi noktasına vardırması anlamında eleştireldir. Metafiziksel bir bilinçdışı yerine aşkınsal bir tanesini; ideolojik olmak­tansa maddi; oedipal olmaktansa şizofrenik; imgesel ol­maktansa mecazi-olmayan; simgesel olmaktansa gerçek; yapısal olmaktansa makinesel, molar ve sürüsel olmaktansa moleküler, mikro-fiziksel ve mikro-mantıksal; ifadesel olmaktansa üretken bir bilinçdışını araştırmaya adaydır. Ve burada bu, "sağaltım[ın]" yönleri olarak bir uygulama ilkeleri sorunudur.” Şizoanaliz tarafından savunulan şizofreni süreci, delirmek ya da yalnızca toplumsal baskı kurumlarından bireysel kaçış-hatlarına girmek hakkında değildir; kapitalizm tarafından başlatılan evrensel tarih içinde olanaklı kılınan sürekli devrim ilkesi olarak fark içinde ve farklılaşma aracılığıyla özgürlüğün gerçekleştirilmesi hakkındadır. Deleuze ve Guattari, Anti-Oedipus'ta böyle bir sonuca nasıl ulaşırlar? Aslında Freud, Marx ve Nietzsche'yi birbirlerine karşı yarıştırarak. Kitabın işleyiş tarzının temeli, ‘kasıtlı espri’nin yapısı olabilir: Kitap, arzulama-üretimi ile toplumsal-üretimi birbiriyle ilişki içinde -doğa özdeşliği, rejim farkı- belirlerken, aynı zamanda kapitalizmde ayrılışlarının ve özelleşmelerinin tarihselleştirilmesine ve eleştirisine olanak tanır; böylece ekonomi politiği olduğu kadar, psikanalizi de (Marksist anlamda) devrimci özeleştiri noktasına taşır. Ayrıca, toplumsal-üretim (karakteristik olarak Marksist tarzda) arzulama-üretimini belirlese de, arzulama-üretiminin meşru bilinçdışı sentezleri, hem kötü psişik örgütlenme (Oedipus, psikanaliz) eleştirisinin hem de kötü toplumsal örgütlenme (kapitalizm, çekirdek aile) eleştirisinin (Kantçı anlamda) içkin kriterleri olarak hizmet ederken bile, bu tür belirlenim tarihsel değişime de olanak tanır. Bununla beraber, Marx ve Nietzsche tarafından sunulan müdahalelerden muhtemelen en çok mustarip olan da, Freud'dur; çünkü Freud, Marksist devrimci özeleştiri ışığı altında, kapitalist toplumun eleştirisini sunacakları yerde, yalnızca görünüşteki nesnel hareketini yansıtan Ricardo ve Adam Smith gibi "burjuva savunucuları" kumpanyasına indirgenir. Sonra yine kısmen suç ve öz-ketlemenin yetişme zemini olarak Freudcu Oedipal çekirdek aile teşhisi, şizoanalizin, kapitalist iktidar ilişkileri eleştirisini (Baba sermaye, Anne yeryüzü ve çocukları işçi) Nietzsche'nin kölece reaktifiik ve çilecilik eleştirisine bağlamasına olanak tanır: Çünkü pazar mübadelesiyle desteklenen kodçözümü, hemen başka her yerde egemen olurken, özel ya da aile içi siferde Oedipal biçimde yeniden-kodlanan çileci özneleri üreten, çekirdek ailedir. Aksine Deleuze ve Guattari, daha sonra bu teşhisi (Sartre aracılığıyla) tabi kılınmış grupların Oedipal dinamiklerine genişletir ve böylece (özellikle Komünist Parti'nin de içinde yer aldığı) çoğu geleneksel Marksizmin örgütsel biçimlerini ve politik stratejilerini, geleneksel liberal devletinkilerden söz etmeye bile gerek yok, hedeflerler. Kitabın müdahale kalıplarından en az zarar gören muhtemelen Nietzsche'dir: Nietzsche'nin perspektifi (Spinoza'nınkiyle birlikte), bütün tarihsel ve psikodinamik süreci, bilinçdışı yaşam gücü ya da güç istenci üzerine temellendirir. Ve yine de şizoanaliz tarafından tasarlanan terapötik ve devrimci dönüşümün toplumsal süreçleri, Nietzscheci bireycilikten ne kadar uzaktır. Toplumsal-üretim ve arzulama-üretimi arasındaki ilişkiler, organsız-beden ve socius arasında kurulan benzerlikle, her ikisinde faaliyet gösteren üretim ve anti-üretim güçleriyle birlikte daha öte geliştirilir. Bu benzerlik, kesin biçimde bir eşitlik, ifade ya da yansıma ilişkisi değildir: Socius üzerindeki üretim ve anti-üretim örgütlenmesi, kendi başına, üstelik yalnızca kapitalizmde ortaya çıkan organsız-bedenin örgütlenmesini belirler. Yine de, sırasında organsız-beden üzerindeki enerji ve yatırım örgütlenmesi, Oedipus'un içsel eleştirisinde bilinçdışının sentezlerinin sistematik gayri meşru kullanımını gerçekleştirerek, Oedipal psikanalizden oluşan beş paralojizmi tanımlamaya ve eleştirmeye hizmet eden bir psike modeli sunar. Öyleyse farklı toplumsal-libidinal üretim tarzlarında socius üzerindeki enerji ve yatırım örgütlenmesinin karşılaştırmalı çözümlemesi, Oedipus'un dışsal eleştirisiyle, kapitalist socius'un taleplerine kusursuz biçimde uyan çileci özneler üreterek, arzunun nesnel canlı temsili olarak Oedipus'u kurmak ve empoze etmek için kapitalizmin, sentezlerin gayri meşru kullanımını önceki toplumsal formasyonlardan nasıl kabaca gerçekleştirdiğini gösterir. Bununla beraber kapitalist socius'un ve onun beslediği organsız-bedenin en ayırt edici özelliği, müphemlikleridir. Deleuze ve Guattari, özgür-biçimli arzunun, hem socius hem de organsız-beden üzerindeki temsillerle -kapitalist pazar yersiz-yurtsuzlaştırma ve kodçözme eğilimiyle bu tür bütün temsillerin istikrarını ve gücünü temelden yoksun bırakırken bile- nasıl ele geçirildiğini göstermek için temsil eleştirisini harekete geçirir. Böylece kapitalist aksiyomlaşma, iktidarın ve geçmişin hizmetinde sürekli yeniden-yerliyurtlulaştırıp yeniden-kodlasa da, aynı zamanda Deleuze ve Guattari'nin şizofreni adına savundukları semiosis'in özgür-biçimi için fırsatlar sağlayarak, sürekli yersizyurtsuzlaştırıp kodçözer. Bu yüzden şizofreni organsız-beden üzerinde, sürekli devrimde özgürlük ilkesi olarak evrensel tarihin sonunda ve sonu olarak ortaya çıkar. Bununla beraber, şizoanalize göre şizofreni yalnızca sürekli devrim ilkesi değildir: Devrim sürecinin kendisidir de. Bu yüzden, kapitalizmde sömürüyü ve çileciliği güçlendiren molar temsillerden bireysel kaçış hatlarından ve bu temsillerin kodçözümlerinden daha fazlasını gerektirir: Şizofreni aynı zamanda, varlık ve faaliyet biçimi iktidardaki başat örgütlenme tarzını, tabi kılınmış grupların örgütlenme tarzını yıkan özne-grupların -sanatçı, bilim adamı, eylemci ya da her ne ise modus operandi'sidir. Sırasında sürekli devrimi gerçekleştirme fırsatları, ne bireysel kaçış-hatlarından ne de yalıtım içinde ortaya çıkan özne-grupların faaliyetinden değil, birleşik etkisi sonsuz borcun ipoteğini kaldıracak ve nihayetinde yerleştirdiği sermayeyi ve engelleri özgürlük ve tasarruf için tasfiye edecek kitlesel çoğunluk içinde bireylerin ve grupların kesişimlerinden ve asamblajlarından kaynaklanır. Öyleyse sürekli devrim, şizofreni sürecinin tamamlanması meselesidir: “Süreci tamamlamak ve onu durdurmamak, boşlukta döndürmemek, ona bir amaç tahsis etmemek. (…) Yeni yeryüzü (...) geride olduğu kadar ileride olduğundan, arzulama-üretimi sürecinin tamamlanmasıyla çakışır, devam ederken, devam etmesi koşuluyla her zaman zaten tam olan bu süreçle.”
1 yorumun tümünü gör
248 syf.
Vantrilok'luk nedir? Nasıl yapılır? :)
İnceleme Patlatma Vakti :) Öncelikle bu kitap benim için keyfine okuduğum bir kitap değildi, onu en başta belirteyim ama keyfine okur muydum? Nope :) Deleuze şu an bana kötü kötü bakıyor, şaka yaptığımı söylemeliyim yoksa beni çokluğunda boğacak :) Şaka bir tarafa gerçekten okurdum çünkü bu kitap bir filozofun başka bir filozofu nasıl yorumlayıp, o filozoftan kendi felsefesini nasıl ilmek ilmek ördüğünü görmek için ehemmiyetli bir kanıt olabilir. Kitap harika bir içindekiler kısmı ile okuyucu selamlıyor, Deleuze'ün kendi felsefesi bir çokluk felsefesidir, oluşun oluşturduğu bir yayla felsefesidir. Çok olanın, farklı olanın yadsınmadığı aksine çeşitliliğin masumiyet ve yaşamı çekilir kılan o 'şey'i arttırdığını söyler kendileri.. Aynı zamanda postmodern olduğunu da kabul etmez ama tam bir postmoderndir :) Kötü kötü bakmaya devam ediyor :) Bu nedenle de içindekiler kısmı 5 ana bölümden oluşur ve her bölümün altında en az 14 alt bölüm ve yine onların da altında en az 2 alt başlık bulunur. Bunu neden söylüyorum çünkü filozof kendi felsefesini kitap yazarken bile okuyucuya yaşatıyor, çokluğu bize daha kitaba başlarken gösteriyor. Kitabın içeriği ise Nietzsche'nin 16 kitabının Deleuze'yen bir şekilde yorumlanışıdır. Tüm felsefe tarihinin eleştirisini Nietzsche'nin kavgacı maskesi altında yapar Deleuze.. Herkese saldıran ama aynı zamanda babasının elinden tutan bir çocuk gibidir.. Neyse ki baba sağlam :) İçerik olarak geleneksel felsefenin, özcü (her şeyin tek bir özü vardır), çileci (doğuştan gelen suçun çilesi), tekil (yaşamda her şeyin hakiki olarak imlediği bir tek kendinde şey'i vardır) düşüncelerine karşı bir başkaldırıya sahip olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ağaç biçimli, köklerinden destek alarak ilerleyen felsefeye Deleuze, Nietzsche üzerinden karşı çıkar. Çünkü bu tip bir felsefe anlayışı ancak kendine benzer olanı olumlayıp, kendinden farklı olanı yadsıyacaktır. Deleuze'e göre felsefe köksap düzeninde olmalıdır, yatay olmalı ve dilediğince köklerine bağlı kalma kaygısı çekmeden uçabilmelidir. Evet evet zencefillerin uçtuğunu hayal ediyoruz tam bu noktada :D Aynı zamanda hristiyan çileci ahlakına da bir eleştiride bulunur Deleuze, tabii yine Nietzsche üzerinden yapar bunu, nitekim Nietzsche'nin Güç İstenci kitabı bu konu hakkında detaylı bir eleştiri sunmuştur ve Deleuze bu kitabı hatmetmiş diyebiliriz. Dünyaya biz bir suçla geliriz hristiyan ahlakına göre, evet evet o hepimizin bildiği 'elma' mevzusu, bu suçtan arınmak için çile çekip, acılara gark olmak din adamlarınca olumlanır. Nietzsche de Deleuze de bunu eleştirir, yaşamın Dionysoscu (Şarap Tanrısı - Arzuyu temsil eder) yanının bastırılması demek kendi bedenimize ihanet etmek demektir. Geleneksel felsefe ve hristiyan ahlakı tam olarak bunu gerçekleştirir: insanlığımızın utanılmaması gereken yanını bastırır. Buradan hareketle, Deleuze kendi felsefesini -arzu, fark, oluş- Nietzsche'nin bu eleştirisinden inşa eder. İçerik hakkında daha fazla bilgi vermek değil amacım çünkü içeriği genel bir okuyucunun hiçbir felsefe bilgisine sahip olmadan anlaması pek mümkün değil. Fakat en azından Nietzsche'yi okuduysanız ya da severseniz kendilerini bir de Deleuze'ün gözüyle okumak size çok şey katacaktır. Ki Deleuze'ün felsefesini nasıl kurduğunu anlamak isterseniz de bu eser, en başta okumanız gerekenler arasında yer almalıdır. Ayrıca bu kitabı yazmak için tam 8 yıl bekler Deleuze, sebebi ise Nietzsche'yi gerçekten özümsemektir ki bence de Nietzsche'nin vantrilokluğunu harika bir şekilde icra ediyor. Ve son olarak Deleuze'ün aşk tanımına değinmek istiyorum; “Birine âşık olmak, onu kalabalığın içinden çekip çıkarmak, çokluğun içinde tek kılmaktır.” Der kendileri.. Benim gözümde bu kitap Deleuze'ün Nietzsche'ye olan aşk ilandır, onu çokluğun içinden çıkarıp tüm felsefe tarihinin gözünde tek ve ulaşılmaz kılmıştır. :) Şimdiden okumak isteyen herkese keyifli okumalar diliyorum.. Not: Vantrilok => Birinin bedeninden konuşmak
·
3 yorumun tümünü gör
Reklam
2
4
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42