Giorgio Agamben

Giorgio Agamben

Yazar
7.8/10
22 Kişi
·
79
Okunma
·
20
Beğeni
·
1328
Gösterim
Adı:
Giorgio Agamben
Unvan:
Siyaset felsefesi düşünürü ve eğitimcisi
Doğum:
Roma, 1942
Giorgio Agamben günümüzde yaşayan bir İtalyan siyaset felsefesi düşünürü ve eğitimcisi.

1942'de Roma'da doğdu. Hukuk ve Felsefe eğitimi aldı. Doktora tezini Simone Weil'in siyasi düşüncesi üzerine yazdı. 1966'da ve 1968'de Heidegger'in Hegel ve Herakleitos seminerlerine katıldı. Walter Benjamin'in bütün eserlerinin İtalyanca basımını yayıma hazırladı. Öncelikle dilbilim, filoloji, şiir alanında yapıtlar verdi; daha sonra ağırlıklı olarak siyaset kuramı alanında çalışmaya başladı. Halen Verona Üniversitesi'nde ve Collège International de Philosophie'de felsefe dersleri veriyor.En önemli katkıları "Homo sacer" ile "istisna hali kavramları üzerinde katkıları ile isim yapmıştır.

Günümüz İtalyan felsefesinin ve radikal siyaset kuramının önde gelen isimlerinden biri olan Agamben'in başlıca eserleri şunlardır: Stanze (Dörtlükler, 1977), La communità che viene (Gelecek Cemaat, 1990), Mezzi sensa fine (Amaçsız Araçlar, 1996), Kutsal İnsan(Ayrıntı, 2001), Auschwitz'den Artakalanlar (Bağımsız Kitaplar, 2004), Olağanüstü Hal(Varlık, 2008).
“Tanrı’nın” diye yazıyor Şehristani “iki işi ya da praksisi vardır: biri yaratımıyla ilgilidir, diğeri Emriyle. Emir işini yerine getirmek için peygamberler, yaratma işinde ise melekler aracı olarak hizmet ederler. Ve Emir yaratımdan daha yüce olduğundan Emrin aracısı yaratımın aracısından daha yücedir.”(...)
İslami gelenekte kurtarmanın sıralamada yaratımdan önde olması, takip eder gibi görünenin aslında önce olması çok önemlidir. Kurtarma yaratılanların cennetten kovulmalarına çare olmaz ama yaratımı anlaşılır kılan, ona anlamını veren de odur. Bu yüzden İslamda peygamberin ışığı varlıkların ilkidir. (...)Ve hiçbir şey, kurtarma işinin yaratma işine olan önceliğini yine kurtarma işinin, yaratılanda herhangi bir haksızlığın ortaya çıkmasından önce gelen bir onarım ihtiyacı olarak sunulması kadar iyi ifade edemez. (...)
Şehristani’nin yukarıda verdiğimiz sözleri, gerçekten de şöyle devam ediyor: “Ve şu hayrete şayandır: ruhsal varlıklar[melekler] doğrudan Emir’den gelseler dahi yaratımın aracıları oldular, yaratılmış cismani varlıklar [peygamberler] ise Emir’in aracıları oldular.” Burada, hayret verici olan, yaratılmış olanın kefaretinin yaratıcıya(ya da doğrudan yaratıcı güçlerden gelen meleklere) değil de bir yaratılana emanet edilmiş olmasıdır. Demek yaratım ve kurtarma bir şekilde birbirine yabancı kalır; yani ürettiğimiz şeyi kurtarabilecek şey içimizdeki yaratım ilkesi değildir. Bununla birlikte, yaratma işini kurtarabilecek—ve kurtarması gereken—şey yine yaratma işinin sonucudur ve ondan gelir. Mevkide ve saygınlıkta önde gelen kendisinden aşağıda olandan türer. (...)
Modern çağ kültüründe felsefe ve eleştiri peygamberin kurtarma işini miras edindi. Şiir, teknoloji ve sanat meleklere özgü yaratma işinin mirasçılarıdır. Ancak dini geleneğin sekülerleşmesi sürecinde bu disiplinler kendilerini son derece içsel bir şekilde birbirine bağlayan ilişkiye dair hafızanın tamamını peyderpey yitirdiler. İlişkilerini belirler gibi görünen karmaşık ve neredeyse şizofrenik mizaç buradan gelmektedir. Bir zamanlar şair şiirini anlatmayı bilirdi( “Şiiri nesirle açmak” diyordu Dante), eleştirmen de şairdi. Şimdi yaratma işini yitirmiş olan eleştirmen onu yargılıyor gibi yaparak öcünü alıyor; artık kendi eserini korumayı bilmeyen şair, kendini meleğin uçarılığına gözü kapalı teslim ederek bedel ödüyor. Aslında bu iki iş(özerk ve birbirinden bağımsız görünürler) aynı tanrısal gücün iki çehresidir; ve en azından peygamberle ilgili olduklarında tek bir varlıkta toplanırlar. Yaratma işi gerçekte peygamberin kurtarma işinden kopmuş bir kıvılcımdan ibarettir; kurtarma işi de meleklere özgü yaratımın kendi bilincine varmış bir parçasından. Peygamber bir melektir, tam da kendisini eyleme iten dürtüde, yaşayan bedeni aniden farklı bir aciliyetin sızısını hisseder. Belki bu sebeple antik biyografiler Platon’un aslında bir tragedya şairi olduğunu, ancak üçlemesini oynatmak üzere tiyatroya giderken Sokrates’in sesini işitip tragedyalarını yaktığını anlatırlar.
Başkaları tarafından tanınma arzusu insan olmaktan ayrılamaz. Bu tanınma öylesine esastır ki, Hegel’e göre, herkes hayatı pahasına onu elde etmeye hazırdır. Aslında söz konusu olan basitçe kendini sevme ve tatmin meselesi değildir: daha çok yalnızca başkalarının tanıması aracılığıyla insanın kendini kişi olarak inşa edebilmesidir.
İktidar insanları yalnızca ve daha çok yapabileceklerinden değil, fakat her şeyden öte ve daha çok yapmayabilecekleri şeyden ayırır. Potansiyel-sizliğinden ayırılmış, yapamayabileceği eylemin deneyiminden yoksun bırakılmış günümüz insanı her şeyi yapabileceğini zannediyor ve o şen şakrak “mesele değil”ini ve o sorumsuz “olabilir”ini tekrarlayıp duruyor, özellikle tam da üzerlerinde her türlü kontrolü yitirdikleri güçlere ve süreçlere görülmemiş ölçüde teslim edilmiş olduklarını anlamaları gerektiği zamanda. Becerilerine karşı değil ama beceriksizliklerine karşı, yapabileceğine değil yapamayacağına ya da yapmayabileceğine karşı körleşmiştir.
Hınç; der Nietzsche, istencin bir şeyin olmuş olmasını kabul etmesinin olanaksız oluşundan doğar, kendisini zamana ve zamanın “böyle oldu”suna alıştıramamasından doğar.
Giorgio Agamben
Sayfa 72 - Dipnot Yayinevi
180 syf.
·4 günde·Beğendi
Theodor Adorno, Auschwitz'den sonra şiir yazılamaz, demişti. Auschwitz'den sonra tanıklık edilebilir mi? Agamben, Tanık ve Arşiv eserinde nazi kamplarından kurtulanların ne ölçüde tanık olabileceğini,  bunun olanaklı mi olanaksız mi olduğunu ele alır. Aslında olanaksizlikta olanak bulunabilir mi? Belki de böyle sorulmalıdır. Agamben, tezlerinin çoğunu kimyager olan ve kamplerdeki vahşete tanık olan Primo Levi' nin Tanıklığını konu edinerek ele alır. Tabi ki yalnızca onunla sınırlı tutmaz. Etimolojiye ve dile hakim olan bir filozof olan Agamben, Tanıklığı şu biçimde tanımlar;

"Latince’de “tanık” anlamına gelen iki sözcük vardır. Birinci sözcük (İngilizce’deki testimony -tanıklık- sözcüğünün kökeni olan) testis, etimolojik olarak, bir duruşma veya davada iki hasım taraf arasında üçüncü taraf konumundaki kişiyi ( terstis) ifade eder. İkinci sözcük superstes ise, bir şeyi yaşamış, olayı başından sonuna bizatihi kendisi yaşamış olduğu için buna tanıklık edebilecek kişiyi belirtir. "

  Agamben, Tanıklık halini işlerken bunun için dilin kullanımını yapı-söküme uğratarak arkeolojik derinliğe inmeye çalışır. Dilinin oldukça ağır olması kitabı birçok yerde zorlastirsa da sırf tanıkların dilinden yaşananların asıl yüzünü ortaya çıkarmak açısından okunması gereken bir kitaptır.

  Fasistler tarafindan vahsice katledilen italyan yonetmen Paulo Pierre Passoloni'nin Sadom'un 120 Günü filminde sergilenenler ile faşizme bire-bir tanık olan tanıkların gerçekliğini yanyana koyduğumuz da belki asıl yaşanan gerçekliğe bir adım daha yaklaştırabilir bizi. Bir daha yaşanmaması için bunu engelleyecek güç nedir diye sorduğumuzda ne yazık ki halkların bile tarihlerinden bihaber olduğunu bilmek, faşizm tehlikesini her geçen gün daha da tehlikeli kılıyor.

  Umberto Eco, 21. Yy insanının asıl yanılgısı, faşizmin tekrar nazi  üniformalarıyla geleceğini sanmasıdır, der. Bugün de sağ iktidarların yerini faşizme bıraktığını görmemek için hiç bir biçimde yaşamıyor olmak gerekir. Başlıca ABD'de ve Brezilya'da olmak üzere birçok ülkede faşizm esintileri hissedilmektedir.

 
160 syf.
·6 günde
Aslında son zamanlarda okuduğum en garip kitaptı. İçindeki bakış açıları gerçekten çok farklıydı. Hepsine katıldığım söylenemez ama çoğu içimizdeki dünyayı ve gördüğümüz dünyayı anlatıyordu. Agamben'e göre insanlarin yeni dini kapitalizm ve bu din insanları ayrıştırıyor. Fazlasıyla üzerinde düşünülmesi gereken bir cümle. Ayrıca kaptilizmin kültürü ve gerçek inancı yok ettiğini ileri sürüyor. Kültürü yok eden en önemli etken ise Agamben için, moda ve pornografi.
Kitap ilgi çekici ve gerçekten günümüzü yansıtan bir içerikle karşınıza çıkıyor. Eğer felsefeyle de aranız iyise tavsiye ederim.
176 syf.
·14 günde·Puan vermedi
Yoksa sen de mi Auschwitz külüsün,
sessizlik madalyası?
Cam kavanozlarda uzun saç örgüleri,
muskalar bağlı hâlâ,
ve gölgesi küçük yahudi pabuçlarının...
[ Salvatore Quasimodo]

Giorgio Agamben Tanık ve Arşiv'de toplama kampından kurtulabilmiş ender insanlardan biri olan Primo Levi'yi ele alarak: "Nasıl tanık olunur?", "Tanık nedir?", "Tanık olmak mümkün müdür? " gibi sorulara cevap arıyor.

Huzur dolu bir manzara bile Üzerinde kargaların uçuştuğu, kuru otların yakıldığı, hasat kaldırılan bir tarla bile... Arabaların, köylülerin ve çiftlerin geçtiği bir yol... Hatta, köy pazarı ve çan kulesiyle kırsaldaki bir köy bile sizi bir toplama kampına götürebilirdi.[Nuit Et Brouillard]

Evet ansızın, sise yüz tutmuş bir gece vakti sürüklenebilirdiniz Auschwitz'e...
Levi de bütün güzelliklerden koparılıp sürüklenmişti. Peki Levi nelere tanık oldu en önemlisi neler yaşadı?
İki çeşit tanık vardır: birincisi cehennemin yakıcı sıcaklığını duyumsamadan seyredip tanık olanlar, ikincisi ise kendini o cehenemin alevlerinin ortasında bulmuş, bütün sıcaklığı iliklerine kadar hissetmiş olan tanıklar...
Levi cehennemden (toplama kampından) döndüğünde Coleridge’in ihtiyarına bürünür...
İhtiyar denizci düğünden başka bir şey düşünmeyen konuklara ıssız suların ortasında yapayalnız kalmış hikayeyi anlatır. Kim dinler denizcinin tanıklığını? Herkesin gözü süsler içinde süzülen gelindedir. Hatta çoğu İhtiyar Denizci'den korkar. "Deli mi yahu bu sakallı ihtiyar?"
Ve müzikle beraber yitip gider acılı yazgı...ve sesi ihtiyarın.
Simone de Beauvoir, Denemeler (Pyrrhus ile Cineas)'de yalnızlığın insana özgü olmadığını dile getirir: Güzel manzaralı bir dağda yalnız yaşayan bir insan bile tanık olduğu gezindiği yerlerin güzelliklerini birilerine anlatma ihtiyacı duyar.
Levi'yi de tanık olduğu cehennemi tasvir etmeye iten budur. SS subaylarının:" kimse size inanmayacak çünkü sizle birlikte her şeyi yok edeceğiz." gibi çirkin söylemlerine inat anlatması, hatırlatması gereklidir yaşananları. Ve Levi çareyi yazmakta bulur. Tanık olduğu o kadar çok şey vardır ki... ama hangisi anlatabilir bizlere , hangisi duyumsatabilir soğuk duvarlar arasındaki uçuşan külleri? İşte tam da bu noktada şu soru karşımıza çıkıyor: bu acıyı yaşamış insanların tanıklığı ne kadar olanıklıdır? Tıpkı Jacques Derrida'nın "Bağışlamak" kitabında bu yaşananların bağışlanmasının zorluğu ve olanaksızlığını gördüğümüz gibi tanıklığın da ne denli zor olduğunu görüyoruz Tanık ve Arşiv'de.

"Bağışlama," der Jankelevitch,
"ölüm kamplarında ölmüştür."

Bu iki kitabı birlikte okumanızı öneririm, ikisini birlikte okumak benin için çok verimli oldu. "Tanık" ve "Bağışlamak"ın birbirini tamamladığını düşünüyorum. Özellikle notlar kısmında geçen önemli bilgiler var bunları araştırmanızı da öneririm.

Kitaptan bir alıntıyla devam edelim:

"İnsan varlığın “temeli”nde, görmenin olanaksızlığından başka bir şey olmaması -işte Gorgo budur, bakışı insanı insan-olmayana dönüştürendir. Tam da görmenin insani-olmayan bu olanaksızlığının insanı çağıran ve insana seslenen şey olması, insanların kaçamayacağı seslenim olması -işte tanıklık budur, başka bir şey değil. Gorgo ve onu görmüş olan, Muselmann ve ona tanık olan tek ve aynı bakıştır; onlar görmenin yegane olanaksızlığını oluştururlar."

***
Giorgio Agamben ayrıca Ölümün değersizleştirilmesi, utanç ve etik kavramları üzerinde de durmuştur.
*Bugün etik adına ileri sürülen ilkelerin hiçbirinin belirleyici sınavdan, Auschwitz'in bizi karşı karşıya bıraktığı etik sınavdan geçemediğini dile getirir.

Hesaplaştığı bir çok düşünür arasından Nietzsche ile ilgili kısımlar daha çok ilgimi çekti diyebilirim.

[ Yirminci yüzyıl etiği, Nietzsche’nin hınç ile boğuşmasıyla başlar, istencin geçmiş karşısındaki iktidarsızlığına karşı, onulmaz bir şekilde gerçekleşmiş ve artık arzulanamayacak şeye yönelik intikam tinine karşı Zerdüşt, insanlara geriye dönük istemeyi, her şeyin kendisini tekrarlamasını arzulamayı öğretir. Yahudi-Hıristiyan ahlakının eleştirisi yüzyılımızda, kişinin kendisini suçluluk ve vicdan azabından kurtararak geçmişi olduğu gibi kabullenme gücü adına tamamlanmıştır. Bengi dönüş her şeyden önce hıncı alt etmektir; her “böyle oldu”yu “böyle olmasını istedim”e dönüştüren, olmuş olanı isteme olanaklılığıdır -amor fati (yazgını sev).]

Kurtulanların Utancı üzerine;

"Ne olursa olsun, o öğrenci kurtulduğu için utanmamıştır. Bilakis, kurtulan, hayatta kalan bizatihi utançtır. Kafka bu açıdan da iyi bir kahindi. Dava’nın sonunda Josef K.’nın “bir köpek gibi” ölmek üzere olduğu ve celladın bıçağı kalbine ikinci kez saplandığı anda Josef K.’da utanç benzeri bir şey uyanır: “Sanki onu kurtaracak olan utancıymış gibiydi.” Peki Josef K.’nın utandığı şey nedir? Bolognalı öğrencinin yüzü neden kızarmıştır? Sanki yanaklarının kızarması varılan sınırı bir an için ele vermiş gibidir; canlı varlıkta yeni bir etik malzeme benzeri bir şeye temas edilmiş gibidir. Doğal olarak bu, onun başka türlü tanıklık edemeyeceği, yine de sözcükler aracılığıyla ifade edebileceği türeden bir gerçek değildir. Ama ne olursa olsun, o yüz kızarması, bize ulaşmak için, o insana tanıklık etmemiz için zaman içinde akıp gelen sessiz bir çağrıya benzer."

***
Anlatılabilecek o kadar çok şey var ki malesef yazamıyorum. Küçük yahudi pabuçlarının gölgesinden acı yayılıyor her yerime...
Anne Frank'ı düşünüyorum. Hatıra defterindeki son tarih hafızama kazınmış geçmiyor. Bence en iyi tanık Otto Frank'ın gözlerinden yansıyan tarifsiz görüntüdür: https://youtu.be/KjaNISIndDY

Sorumuza geri dönelim, peki nelere tanık oldu Levi? Bunu en iyi cevaplandıracak şeyin "Bağışlamak" kitabında denk geldiğim Nuit Et Brouillard - Gece ve Sis adlı belgesel olduğunu düşünüyorum:
https://tamfilmizle.com/...-night-and-fog-1955/

Bugün, güneş aynı raylar üzerinde parıldıyor.
Üzerinde yavaşça ilerliyoruz, ama neyi görmeyi umuyoruz? Vagonların kapıları açıldığında yere düşen cesetlerin izlerini mi? Yoksa namluların ucunda, Nazilerin gözde manzarası insan yakılan fırınların alevleri uzaklara ışıldarken kör edici projektörlerin ve havlayan köpeklerin arasında kamplara sürüklenen insanları mı?
[Nuit Et Brouillard ]

İyi okumalar diliyorum...
154 syf.
·Beğendi·9/10
Okuduğum, en mükemmel kitaplardan biri. Agamben, Nesir Fikri'nde, dil fikri, hakikat fikri, aşk fikri, gibi pek çok konuyu içeren bu küçük hacimli ancak kompleks eser, okurken zihnin sınırlarını zorlayı, mümkün olan açıların tümünü tanımlamaya zorluyor kişiyi. On binlerce kez okusam bakmam herhalde dediğim eserde Agamben'in en yalın hâline rastlayabiliyoruz. Eserin ardından ise kişi; Kafka, Benjamin, Dante gibi isimleri yeniden, bambaşka gözlerle okuma istenci duyuyor insan.
144 syf.
·Puan vermedi
Çok uzun bir süre bir alanın içerisinde bulununca kişi o alanla ilgili olarak orijinal ve öznel fikirler üretmeye başlıyor. Bunu yaparken son safhada edindiği bilgileri bu fikirlerin içerisine serpiştirerek hem kaynağını sağlıyor hem de asıl gerçekliğin (çıplaklığın) zamanımızdan apayrı bir gerçeklik olduğunu görmeye başlıyor.

Çıplaklıklar kitabı da yazarın kırk yılı aşkın bir süre felsefeyle iç içe oluşundan sonra oluşturduğu bir seçki kitabı. Bu seçkide; yaratma, çağdaşlık, kişilik-kimlik, şefaat, beden gibi konular inceleniyor.

Felsefeden sanat ve edebiyata, dine uzanan bir yolculukla yazar, aslında çağdaş olanın tam da kendi zamanına uymayan, ona ulaşamayan kişiler olduğundan bahsediyor. "...çağdaş olan vakitsiz olandır...".

Felsefe ve eleştiri üzerine konuşurken peygamberlerin insanları kurtarma işlevine bakarak modern zamanda bireylerin kurtarıcısını felsefeye ve eleştiriye bağlıyor. Son aşamada sadece düşünsel açıdan zihinsel gelişimimizi ve bireysel kurtarılmamızı bunlara borçlu olduğumuzu söylüyor.

Yazarın biyografisi

Adı:
Giorgio Agamben
Unvan:
Siyaset felsefesi düşünürü ve eğitimcisi
Doğum:
Roma, 1942
Giorgio Agamben günümüzde yaşayan bir İtalyan siyaset felsefesi düşünürü ve eğitimcisi.

1942'de Roma'da doğdu. Hukuk ve Felsefe eğitimi aldı. Doktora tezini Simone Weil'in siyasi düşüncesi üzerine yazdı. 1966'da ve 1968'de Heidegger'in Hegel ve Herakleitos seminerlerine katıldı. Walter Benjamin'in bütün eserlerinin İtalyanca basımını yayıma hazırladı. Öncelikle dilbilim, filoloji, şiir alanında yapıtlar verdi; daha sonra ağırlıklı olarak siyaset kuramı alanında çalışmaya başladı. Halen Verona Üniversitesi'nde ve Collège International de Philosophie'de felsefe dersleri veriyor.En önemli katkıları "Homo sacer" ile "istisna hali kavramları üzerinde katkıları ile isim yapmıştır.

Günümüz İtalyan felsefesinin ve radikal siyaset kuramının önde gelen isimlerinden biri olan Agamben'in başlıca eserleri şunlardır: Stanze (Dörtlükler, 1977), La communità che viene (Gelecek Cemaat, 1990), Mezzi sensa fine (Amaçsız Araçlar, 1996), Kutsal İnsan(Ayrıntı, 2001), Auschwitz'den Artakalanlar (Bağımsız Kitaplar, 2004), Olağanüstü Hal(Varlık, 2008).

Yazar istatistikleri

  • 20 okur beğendi.
  • 79 okur okudu.
  • 3 okur okuyor.
  • 184 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.