Glenn Meade

Glenn Meade

Yazar
8.6/10
1.507 Kişi
·
3.388
Okunma
·
259
Beğeni
·
7834
Gösterim
Adı:
Glenn Meade
Unvan:
Gazeteci Yazar
Doğum:
Finglas,Dublin, İrlanda, 21 Haziran 1957
Eski gazeteci ve uluslararası üne sahip yazar Glenn Meade, 1957 yılında İrlanda’nın başkenti Dublin’in Finglas kasabasında doğdu. "Irish Times" ve "Irish Independent" gazetelerinde yazdı. İlk romanı "Kar Kurdu"yla şöhreti yakalayan Glenn Meade’in romanları, yirmiden fazla dile çevrildi. Yazarlığının yanı sıra eğitim pilotu olarak da çalışan Meade, 1980’lerin ortalarından, ilk romanını yazana kadar (1994) Dublin’deki Strand Tiyatrosu’nda kendi yazdığı bir dizi oyunun yönetmenliğini de yaptı. Uzun yıllar pilot eğitmeni olarak çalışan Glenn Meade, artık sadece yazarlık yapıyor.

Eleştirmenler, Glenn Meade’in romanlarını, olay ve kurgu bakımından, Frederick Forsythe, John le Carre ve Tom Clancy’nin heyecanlı bir karışımı olarak niteliyor. Uluslararası başarı kazanan romanları, olayların geçtiği Rusya, Mısır, Avrupa ve ABD’de kılı kırk yaran araştırma ve incelemelerin ürünüdür.
564 syf.
·Beğendi·9/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

- VAY GAVUR GORBAÇOV VAAAAAY!!! -

Ey bu incelemeye az sonra gark olacak olan siz canikolar canikosu , lamborghinimin krikosu , robdöşambr üstünde , elinde viski , havuz başında havana purosu ile iştirak eden ve işsizlik özlemiyle kavrulan saygıdeğer ve biricik 1K okuru çokoprens ve prensesler .. İşte "İŞSİZLİK RÜZGARLARI" eserken bir incelemeyle daha beraberiz..Normalde polisiye romanlara , siyasi ve tarihi araştırma kitaplarına inceleme yazmak pek adetim değil.. Çünkü olan biten zaten belli ( pek tabii alternatif tarih severlerdenseniz onu bilemem ).. Neyse efenim ...Bu kitaba da inceleme yazmak niyetinde değildim ama gördüğüm en saçma sapan ve mega bombastik rüyalardan birini bu kitabı okuduktan sonra bu sabah görüp kendi rekorumu kırınca bunda bir "hayır" var diyerek sizinle de paylaşmaya karar verdim =)) Takip edenler bilir bu rüyaları ama ilk kez karşılaştıklarımız için bir kaç örnek vereyim hemen ..

Örneklerden birkaçı için bkz:

* Tuncer Kurtiz ile üstümde Raiders formasıyla arzı endam ettiğim ve Toronto'da KADI ?!?!? olarak görev yaptığım sırada rakı sofrasına oturduğumuz ve sonrasında çıkan anlaşmazlıktan (Yiğit Bulut mezeleri silip süpürünce ) kelli mekanı bmx ile terk ettiğim rüyam..

Bir de yine burda paylaştığım kar yağarken 1 milyoncu tezgahı açmama mutakip yandaki karpuzcuyla anlaşamamızdan kelli karpuzcuyla dövüştüğümüz ve sonrasında emmoğlusu ile benim tezgaha baskın verip ısuzu bir kamyonetten tezgahıma karpuz atmaları suretiyle tezgahımın harap olması sonucu "çok" üzülerek uyandığım rüyam..


Rüyayı anlatıcam son kısımda .. Tatlılar sona kalır ...O yüzden ısrar etmeyiniz.. Yavaş yavaş, sindire sindire ve SLOVAKEEE!! (Slovake ne olaki diyenler.. Fakir Baykurt incelememe bakınız : #26316052 )

Geçen haftasonu yine bir başka sefer "vallahi de billahi de tillahi de kitap almıcam" diyerekten , kendime sözler vererekten indim kızılaya ..Daha önce sipariş verdiğim 2 adet özel basım siparişimi alıp gelmekti amacım sözde Gülden abladan (Kitapçı Yusuf) .. Tabii yine aynı tablo.. Ve tabii yine 3-5 liraya görünce dayanamayıp aldığım bir sırt cantası dolu kitap.. Normalde yazarı sağda solda , korsan kitap satan tayfanın tezgahında falan görüyordum .. Kültür bakanlığında çalışan ve zararlı neşriyat kontrol eden bir arkadaşımla konsere giderken onun arabada ve sitede takip ettiğim bir kaç arkadaşın yorumlarında da rastgelince bir bakayım dedim , yazdım aklımın bir köşesine .. Gülden ablayla kakara kikiri derken baktım onun kasanın önünde polisiyelerin orda duruyor attım çantaya geldim eve .. Azıcık bir ar - ge ve BİNGO !!! soğuk savaş dönemi..

Kitap tarihin görüp görebileceği en cani diktatörlerden biri olan Stalin 'in döneminde , Rusya' nın savaştan muzaffer ayrılıp Hitler' i kovalıyorum diyerek Avrupa ' nın yarısını yuttuğu , söz konusu bölgeyi "Demir Perde" çekerek dünyanın geri kalan kısmından izole ettiği , buna karşılık Amerika' nın örtülü operasyonlarla KINA GECELERİNE göz kırptığı Soğuk Savaş günlerinde geçiyor .. Meraklısı için bu kısım dahi kuzu çevirme - rakı - yoğurt ve KARPUZ (çilek yasaklansın!) dörtlüsünden oluşan bir sofranın üstünde tesadüf eseri uçmakta olan Yumoş reklamlarındaki sevimli ayının bilmem kaç bin fitten paraşütle atlayıp zedelenmeksizin işbu sofrada baş köşeye "KUF" (yere çarpma ses efekti =) ) diye inivermesine eşdeğer şanslara kapı aralıyor.. Şans diyorum çünkü böylesi kitaplara rast gelmek cidden büyük şans..Kurgu mükemmel.. Trafik ve olay örgüsü muhteşem senkronize edilmiş ... Hani bazen olur bir tarafta nefesler tutulur olay koptu kopacak orda araya diğer hikaye girer top yan ağlarda kalır falan fıstık .. Bu amca adrenalinin azalmasına kati suretle müsade etmiyor .. Konuya gelecek olursak ... Dediğim gibi iki büyük dev , iki nükleer güç ve kapının eşiğindeki 3. Dünya Savaşı ile beraber Stalin'e yapılacak olan suikastin startının verilmesi .. Ve son olarak şunu belirteyim kitapta geçen her ama her karakterin geçmişi ve yaşamı muazzam bir şekilde oluşturulmuş , dengeler cidden çok iyi sağlanmış ( şu an Buz Kapanı' nı okuyorum diyebilirim ki aynı özen bu romanda da gösterilmiş.)Roman polisiye gerilim statüsünde geçiyor ama tarih macera gerilim ne ararsan mevcut .. Alıp okuyacaklara zerre sıkılmayacaklarının garantisini veriririm ..

Veeee bu incelememe sebebiyet veren işsiz rüyam..

Peşinen uyarayım akıl - mantık - izan töbe billah arama .. Stalin rusyası dönemindeyim .. Kendisini görmüşlüğüm yok ama bunun bilincindeyim.. Üniversite bursumu geri ödeyemeyince işi gücü bırakmış bana takmış olan politbürodan ?!?!?! tarafıma Yıldırım Gürler imzalı tehdit dolu bir mektubun yeraldığı kara bir zarf geliyor.. Tez zamanda bu borç ödenecek yoksa gulag adalarına gidersin falan filan yazıyor ..İnanılmaz sinirleniyorum.. Ulan ben size gösteririm (ne gösterecek ne yapabileceksem djhflkasjhdflakjsdf =)) ) bursu der demez kapıma pencereme kavrulmuş ve kabuğu kırık tuzlu fındıklar yağmaya başlıyor kjhdflksdjhflaksjdhf.. Beni alıyor bir korku ..Fındıklarda demir aromalı mübarek camdan sekeyim diyen YOK!!! duvara gelen delip giriyor içeri.. Sanki obusten sallıyorlar ..Eğiliyorum , bir süre sonra geçer diyerek .. Ardı arkası kesilmeyince yere yatıyorum hepten .. Bir süre sonra bombardıman yavaşlıyor .. Tabii benim oramdan buramdan boncuk boncuk terler akmakta .. Neyse cesareti toplayıp camdan bir bakıyorum kiiii!!! AŞŞAĞIDA ALNINDA KIRMIZI LEKESİYLE GORBAÇOV ?!?!? VAR !! Elini alnına götürüp ;

- "BUNUN HESABINI VERECEKSİN !" diyor ... ( Ulan Gorbaçov' un alnını da biz yarmışız jdhfaskdhljfalsdkjhfds )

En son bir tarlada koşup , bunlardan kaçarken uyandım =))Bu aradaaaa o göbekli gavur Gorbaçov nasıl koşuyoooooorr!! Herifçioğlu oldu bir ELVAN ABEYLEGESSE !!!

KAÇARKENKİ HİSSİYAT İÇİN BKZ : 7:07 ' DE GİREN PARÇA!!

https://www.youtube.com/watch?v=UL44xq8Xh78

Ve böylece rüyalarımda gördüğüm birbirinden alakasız isimler kervanına Gorbaçov ' u da eklemiş oldum .. Haydi bakalım rüya tabir uzmanları yorun neye yoracaksanız...

RÜYADA GORBAÇOV GÖRMEK!!!

Son olarak, esen ve İŞSİZ kalınız ...
436 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10
Milletçilik denildiğinde Türk’ü de, Fransız’ı da, İngiliz’i de Amerikalısı da mangalda kül bırakmaz. Çünkü hepsi alnına yapıştırılmış bir bayrakla doğmuştur dünyaya. Sonra da ülkesinin politikalarına göre şekillenir hayatı, hayalleri, kariyeri. Okuduğu kitapların bile ülkesinde basılıp basılamayacağına ülkesinin hükümeti karar verir.

Dünya üzerindeki bazı ülkeler dağların yamaçlarındaki rengarenk çiçekler gibi farklı farklı ırklardan kök salar aynı toprağa. Hepsi için güneş aynı yerden doğar, aynı yerden batar. Renkleri farklı bile olsa, farklı dil bile konuşsalar aynıdır bedenleri, ne eksik, ne fazla.

Dünya kötülüğü körüklemek için doğmuş bir avuç soytarı tarafından yönetiliyor. Tek istedikleri pastanın büyük dilimini değil tamamını almak. Ve korkarımki bunda başarılı oldular. Nefret tüm dünyada revaçta, sokaktaki insanların yüzlerine bakın, bankalardaki, iş merkezlerindeki, esnaf lokantalarındaki, okul önlerindeki bütün bakışlar samimiyetten çok çok uzak. Nefret neslimizi tüketiyor.

Bundan tam 23 yıl evvel 11 Temmuz 1995’de tüm dünyanın seyirci kaldığı (bilerek) büyük bir insanlık katliamı gerçekleşmiştir. 2. Dünya savaşından sonra ikinci en büyük insan kıyımının yaşandığı, akıllara mıh gibi kazınması gereken büyük bir katliam gerçekleşmiştir. Srebrenitsa..

Yugoslavya devletinin parçalanacağı anlaşıldığında, ülkedeki Sırp çoğunluk dizginleri ele alıp tüm dünyanın gözünün içine baka baka Bosna’lı, Katolik, Yahudi, Müslüman, Ortadoks, Ateist inansın yada inanmasın hangi dine mensup olursa olsun, insanları acımasızca katletmiştir. Bu sayede bir çok mafya baronu ceplerini doldururken, onların deyimiyle büyük bir etnik temizlik gerçeklemiştir.

Yıkımın boyutu bugün bile tam olarak tespit edilememektedir, toplama kapmlarındaki tecavüzler, akıl almaz işkencelerden geçmiş yüzlerce insan savaş sonrası aleyhte şahitlik edememesi için iş makinalarıyla toplu mezarlara gömülmüşlerdir. Halen ülkede toplu mezarlarda yakın mesafeden kurşuna dizilmiş, çocuk, kadın, erkek iskeletlerine rastlanmaktadır.

Katliamda yakınlarını kaybedenler bugün bile DNA örneklerinden annesinin, babasının, evladının bir mezar taşı olsun diye kemiklerini aramaktadır. Bu ne demek arkadaşlar, tahayyül edebiliyor musunuz? Çok sevdiğiniz ailenizin, sevdiklerinizin, yan komşumuzun, akıl almaz işkenceler yaşayıp toplu bir mezara gömüldüğünü tahayyül edebiliyor musunuz?

Tüm dünyanın ülkemiz dahil (dönemin Başbakanı Çiller kınama mesajı göndermekle yetinmiş-lütfetmiş-) , hele hele 2. Dünya savaşından çıkmış AB ülkeleri, BM (Birleşmiş yılanlar demeliyim ), İnsan hakları savunucusu ileri demokrasi ülkesi iki yüzlü Batı! Emperyalist Amerika hepsi bu katliamı destekler nitelikte sessiz kalmış HEPSİ! BM 600 kişilik Hollandalı bir asker grubu gönderiyor, halka güvenli bölgeler oluşturmak için, Sırplar geldiğinde taburlar halinde ülkelerine geri dönüyorlar! O insanları ölüme terkettiklerini bile bile!

Söylemek istediğim çok şey var aslında, içimde günlerdir kaynayan bi kazanla yaşıyorum. Gazze şeridinde İsrail tanklarına karşı dimdik duran ve bir buldozerin ezmesi sonucu 24 yaşında hayatını yitiren Barış aktivisti Rachel Corrie kadar cesur olamadığım, böyle bir dünyada pasif-agresif bir hayata kendimi mahkum bıraktığım için, mücadeleye müdahil olmadığım için bu kitabın tokadı sert oldu.

Şimdilerde bütün dünya ülkelerinden gönüllülerin katılımıyla 11 Temmuz tarihinde katliamın yıl dönümünde anma törenleri düzenleniyor. Ne büyük iki yüzlülük!! İnsanlar turlar halinde, ellerinde son model telefonlar, fotoğraf makinaları, ayakta terlik güle oynaya kampları geziyor, kurşunlanmış köyleri dolaşıyor. Dünya bir şekilde yine yolunu buluyor. Ölen onca insan kaç saniye hafızamızda yer kaplıyor?

“Milliyetçilik”, “Etnik kimlik”, “Din”, “Mezhep”, “Ten rengi” “İdeoloji”

İnsan bu yargılardan sıyrılırsa, daha çok insana benzer. Bırakın kim neye inanıyor, nasıl yaşıyor, nasıl giyiniyor,teni ne renk diye tartışmayı. Bu savaşın kimseye faydası yok!


Bu kitapta sizi 23 yıl öncesinin tarihi bekliyor. Bu kitaba polisiye demek bu kitabı geçiştirmek olur. Tarihi bir katliam ancak bu kadar etkileyici romanlaştırılırdı, Glenn Meade gerçekten bu işin uzmanı ve tabi Ali Cevat Akkoyunlu çevirisi, yazarın hemen hemen bütün kitaplarını çevirdiği için yazarla özdeşleşmiş bir çevirmen ve gerçekten çok başarılı. Muazzam bir kitap okudum, tavsiye ederim.

İnsanların savaşlarda ölmediği bir dünya dileğiyle.
661 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
SAVAŞ!

Herkesin kafasında savaş denildiğinde farklı bir görüntü oluşuyor fakat bir çoğu maalesef gerçeğin tahayyülünden bile uzak. Savaş binlerce anasız babasız kalmış çocuk demek, binlerce kesik baş, şarapnel parçalarıyla yaralamış kol bacak demek. Savaş makatına elektrik kabloları bağlanmış, sonrada eşlerinin, çocuklarının gözleri önünde tecavüze uğramış analar demek. Savaş hiç bir suçun yokken birilerinin evini basıp tüm komşularınla birlikte seni kurşuna dizme ihtimali demek. Savaş aptalca bir sürü ideolojinin peşinde beyni yıkanmışçasına kana susamış bir sürü vahşi demek. Savaş yaşadığın topraklardan sürülüp ömrün boyunca başka ülke sınırlarında mülteci konumunda yaşayabilmen demek tabi eğer bu kadar şansın varsa. Savaş ölüm demek, binler, yüzler değil milyonlar!

2.Dünya savaşı dünyada ki bütün dengeleri değiştirmiştir. Bildiğiniz gibi Adolf Hitler çok büyük bir kıyıma sebep olmuş, Sovyetler’e saldırısı sonrası St. Petersburg’da sonraki adıyla Leningrad’da durdurulmuş,Almanya büyük bir hezimete uğramıştır. Bu kısmı hemen herkes az çok bilir. Peki sonra ne olmuştur?

Sovyetler’in o dönemde başında Stalin bulunuyor. Stalin en az Hitler kadar acımasız bir lider. Samimi olmak gerekirse en az onun kadar diktatör. Kızıl devrimden sonra Sovyetler birliği sınırlarında bulunan bir çok ülke Stalin’in gazabından payına düşeni maalesef alıyor. Ukrayna’da Estonya’ya Rusya’da Stalin’in Komünist propagandasına karşı geldikleri gerekçesiyle bir çok insan en iyi ihtimalle Sibirya’ya sürülüyor, o kadar şanslı olmayanlar ise taş ocaklarında, toplama kamplarında en fazla 1 yıl içinde acılı bir ölümle hayata gözlerini kapatıyor. Aslında Stalin Yahudi katliamına devam etmek için Hitler’den bayrağı devralıyor desek yanlış olmaz.
Böyle anlatıldığında kulağa istatistik gibi gelsede burda binlerce insanın hayatından bahsediyorum. Sırf birilerinin ideolojik sidik yarışı yüzünden milyonlarca hayatın, ailenin yerle bir oluşu. 2. dünya savaşında ölen insanların resmî kayıtlara göre ortalama 60/65 milyon civarı olduğu söyleniyor. Tabii gayrı resmî ölümler hariç.


Günümüzde de aslında değişen pek bir şey yok, emperyalist ülkeler dünyanın gözünün içine baka baka istedikleri toprakları sudan sebeplerle işgal edip bütün vatandaşlarını katlediyor. Fakat bu kez farklı bir yöntemle, kimse kimsenin kuyruğuna basmıyor mesela. İşgal eden ülke ile bir ticari bağı olan ülke kınama mesajı dışında parmağını oynatmıyor, ölen insanlar kimsenin umrunda değil. Ortadoğu senelerdir cadı kazanı kim ne yapıyor? Hiç kimse, hiç bir şey! Haberlerde ölen çocukları, kadınları, insanları 5saniye görüp üzülüyor sonra elimizde ki telefonla oynamaya devam ediyoruz. Çünkü buna alıştırıldık! Çünkü kitlesel hareket etmemiz için beyinlerimiz tembelleştirildi, benmerkezcileştirildi! Çünkü hepimiz sadece kendini düşünen küçük burjuvalar haline geldik. Bu bizlerin suçu değil böyle olması istendiği için böyle oldu.Gereksiz uzatmak istemiyorum bunlar bir çoğumuzun aklından sürekli olarak geçtiğini varsayıyorum.

Kar Kurdu 2. Dünya savaşından sonra Stalin’in Hidrojen bombasını geliştirip Amerika’ya 3. Dünya savaşını açacağı
haberinden sonra, Amerika’nın 2 ajan gönderip Stalin’e suikast düzenlemek istemesini konu alıyor. Dünya tarihinde Stalin’in beyin kanaması geçirerek öldüğü yazıyor fakat bir çokları bunun uydurma olduğu, Stalin’in bir suikaste kurban gittiği gibi komplo teorileri üretiyor. Nasıl öldüğü muamma fakat doğru zamanda öldüğü dünyanın 2. dünya savaşı akabinde bir 3.’süne girmek zorunda kalmadığı bir gerçek.


Kitap çok sürükleyici, aksiyonu hiç düşmeyen türden,iki günde soluksuz okudum. Tarihe ilgisi olan, komplo teorileri ile ilgilenen, bir solukta okunacak bir kitap okumak isteyen arkadaşlar hiç bekletmesin, nokta atışı bir kitap.

Biliyorum ki dünyada insan varlığı devam ettiği sürece savaşlarda devam edecek bu bir gerçek. Şu an tam bulunduğunuz noktada, her neredeyseniz savaşın tam ortasında kanlar içinde kalmış bir çocuğu bir dakika hayal edip, hayatınıza kaldığınız yerden devam edin.
564 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Üstünden altmış dört yıl geçmesine rağmen Stalin'in ölümünün doğal yollarla gerçekleşen bir ölüm mü olduğu, yoksa Rus liderin cinayete mi kurban gittiği sorusu hala cevap bulamadı. Kitapta da belirtildiği gibi Stalin'in yakın ailesi onun resmi açıklamada yer alan beyin kanaması nedeniyle ölmediğini, öldürüldüğünü ve ölümün gerçek nedeninin de devlet güvenliği gerekçesiyle örtbas edildiğini iddia etti ve bunu destekleyen tarihi gerçekler de var.  Glenn Meade de Kar Kurdu'nda bu konuyu ele alıyor, tabii ki kurgulayarak. Kar Kurdu yaşayan insanlarla bir bağ oluşturmak için yazılmamış olsa da kitapta yer alan bazı olaylar belgelenmiş tarihten alınmış. Kar Kurdu'nu mükemmel yapan noktaların başında da bu durum geliyor. Gerçeklik ve yazarın hayal gücünün bir araya gelmesi sonucu ortaya tek kelimeyle harika bir eser çıkmış. Kar Kurdu için tüm olumlu sözlerin, beğeni ifadelerinin yetersiz kalacağını düşünsem de bu kitabın bugüne kadar okuduğum en iyi kitaplardan biri olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.

Glenn Meade okumaya karar vermemin ardından okumak için ilk olarak Kar Kurdu'nu seçtim. Kitap hakkında tek bir olumsuz yorum görmedim ve açıkçası bu kitap için yapılacak herhangi bir olumsuz yorumu kabul edeceğimi de sanmıyorum. Kitabı bitirdiğimde ilk düşüncem bu kitabın çok farklı bir seviyede olduğuydu.

Kar Kurdu Soğuk Savaş yıllarında yaşanan olayları konu alıyor. Milyonlarca kişinin hayatını kaybettiği İkinci Dünya Savaşı sona ermiş, ABD ve Rusya arasında dünyanın tek süper gücü olmak için kıyasıya bir mücadele başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı'nı, verdiği atom bombası  kullanılması kararıyla bir anlamda bitiren Başkan Truman Oval Ofis'i Eisenhower'a devredecektir. SSCB'nin başında ise Stalin bulunmaktadır. CIA'nin eline Stalin'in psikolojik durumunun her geçen gün kötüye gittiği bilgisi ulaşır, rapor bizzat Stalin'in doktorlarının imzasını taşımaktadır. Ayrıca ABD ile Rusya arasında sular kaynama noktasına gelmiştir ve  Stalin önderliğinde Rusya hidrojen bombası çalışmalarında bir hayli öndedir. Stalin'in bu bombayı kullanma tutkusu sadece iki ülkeyi değil tüm dünyayı yeni bir savaşa sürükleyecektir. ABD'nin 34. Başkanı Eisenhower koltuğu devraldığında tüm dengeleri değiştirecek bir operasyonun da startını verir: Kar Kurdu Operasyonu. Operasyonunun amacı ise Stalin'i öldürmektir. Operasyon hazırlıklarına başlayan üst düzey yöneticilerin bilmediği şey ise, SSCB'nin gizli servisi KGB'nin bu operasyon hakkında bilgisi olduğudur.

Tarih, macera, polisiye ve daha birçok öğenin bir araya geldiği Kar Kurdu okura adeta ziyafet sunuyor. Kitabın başlarında isimler, olaylar biraz karmaşık gelse de, kısa süre sonra isimlere alıştığınızda sayfalar su gibi akıp gidiyor. Glenn Meade şaşırtıyor, bilgilendiriyor, bu tarz bir kitaptan isteyebileceği her şeyi okura veriyor. Çeşitli nedenlerle gitmek istediğiniz ülkeler veya şehirler vardır ve ben belki de sırf bu kitap nedeniyle Moskova ve kitapta sözü geçen diğer yerleri görmek istiyorum. Bir kitapta polisiye öğeleri, dramatik öğeler ve macera öğeleri ancak bu şekilde ustalıkla bir araya getirilebilir. Genel olarak tarihi çok seviyorum ve Kar Kurdu'nun konusunu tarihten alması, geçtigi yıllar kitabı daha ilgi çekici hale getiriyor. CIA, MOSSAD, KGB gibi kurumlar, önemli devlet yetkilileri, çıkar çatışmaları, toplama kampları ve bu şekilde daha birçok unsurla okuyucuyu buluşturan Glenn Meade Kar Kurdu ile size bambaşka bir boyuta taşıyor. Meade okuru alıp o dönemde giriş çıkışların çok zor olduğu, çetin kış şartlarının hüküm sürdüğü Rusya'ya bırakıyor ve olayları okura adeta yaşatıyor.

Yazarın Kar Kurdu için oldukça detaylı bir araştırma yaptığı belli, zaten yazar kitabın giriş kısmında ABD, Rusya ve Finlandiya gibi ülkelerde görev almış birçok kişiden yardım aldığını belirtiyor. Yazım aşamasında bu denli özen gösterilmiş kitaplar ve bu araştırmaları yapan yazarlar daha fazla saygıyı hak ediyor. Son olarak, Stalin'in öldüğü sıralarda ABD'nin normalden daha fazla CIA ajanını Moskova'ya göndermiş olduğu, Stalin'in yaşamının son dönemlerinde psikolojik anlamda gerçekten de rahatsızlıklar yaşadığı, Stalin'in hidrojen bombasını ABD'ye karşı kullanmak şeklinde bir tutkusu olduğu gibi konular göz önünde bulundurulduğunda Rus liderin ölümü daha da gizemli bir hale geliyor. Stalin'in rahatsızlığa yakalandığının bildirildiği günün sabahında kapıdan çıkarılan iki ceset ve bu cesetlerin Moskova'da gömüldüğü mezarlarda yer alan taşlarda isim olmaması gibi noktalar da diğer soru işaretleri. İncelememin son cümlesinde ise şunu söylemek istiyorum: Kullanılan dil, olayların kurgulanışı, konu seçimi, kitaba katılan gizemli durumlarla Kar Kurdu olağanüstü tanımının karşılığı.
686 syf.
·10 günde·8/10
“Brandenburg Kapısı Almanya'nın Berlin şehrinin ana sembollerinden biridir. Hemen kuzeyinde Reichstag bulunur. Soğuk Savaş boyunca, Reichstag Batı Berlin'de, Brandenburger Kapısı Doğu Berlin'de bulunmuştur. Kapı 1788-1791 yılları arasında yapılmıştır.”
*Vikipedi


Tarihi kurgu, komplo teorisi severler beri gelsin!

Özellikle Avrupa’da ve dünya genelinde milliyetçiliğin son yıllarda yükselişe geçtiği dikkatinizi çekmiştir. Kimse ülkesinde göçmen, mülteci istemiyor, biraz daha ileri gidip göçmenlere yönelik çirkin saldırılarda bulunanları hemen hepiniz izlemişsinizdir.

2.Dünya savaşından sonra toparlanma sürecine geçen Almanya vasıflı işçi sıkıntısı çektiği için bir çok ülkeden işçi göçü almıştır. Almanya nüfusunun yaklaşık %7’si göçmendir, bu oran 2.Dünya savaşında Almanya’da bulunan yahudi sayısından daha fazla ve bu göçmenlerin çoğu yoksulluk sınırında yer alıyor. Kendi ülkesindeki, çoğunlukla geçim sıkıntısından buralara göç etmiş binlerce insan kıt kanaat bu ülke kurallara uyum sağlamaya kendilerine ayrılan gettolarda hayatlarını sürdürmeye çabalamaktadır.

**Yazının bu kısmından sonrası spoiler içerir.**

Konumuz, dünya tarihine adını diktatörler listesinin en üstüne yazdıran Adolf Hitler! Adolf Hitler’in üvey ablasının kızıyla olan ilişkisini biliyor muydunuz? Bu konuda bir çok spekülasyon olmasına rağmen ilişiklerinin olduğu bir çok kaynakta doğrulanıyor. Geli Raubal, kendisinden yaklaşık 20 yaş büyük dayısına aşık oluyor. Bu seçim çalışmaları sırasında Almanya’nın yönetimini ele almaya hazırlanan Hitler’in başına dert açacağı farkedildiğinde Geli Raubal, Hitler’in evinde intihar etmiş olarak bulunuyor. Kimi kaynaklar bunu Himmler’in yaptırdığını yazıyor, kimi kaynaklar Geli’nin, Eva Braun sebebiyle ruhsal bunalımda olduğunu intihar etmiş olabileceğini yazıyor. Cenazesi Viyana Merkez mezarlığına gömülüyor. 1951 yılında nereden geldiği hala bilinmeyen bir kararla Viyana merkez mezarlığı ve çevresindeki bütün mezarlar yok ediliyor. Geli’nin cenazesine otopsi yapılmasına izin verilmediği için, mezarlık yerle bir edildikten sonra kemiklerine de ulaşılamıyor. Bunların dışında bir iddia var ki, Geli’nin Hitler’in çocuğunu doğurduğu yönünde. Elbette bunların hepsi komplo teorisi olabilir fakat bu konuya o dönemde yazılarında değinen herkes şiddet sonucu öldürülmüş tarihçilerden, gazetecilere kadar. Ve bu olaydan tam bir ay sonra, henüz Hitler iktidara gelmeden evvel en yakın arkadaşlarından fanatik bir Nazi olan Erhard Johann Sebastian Schmeltz ablası ile ortadan kayboluyor. 17 yıl sonra yani savaş bittikten iki yıl sonra Amerika’lı yetkililerin Nazi altınlarının Güney Amerika’ya taşınmasını araştırmaları sırasında bir SS subayının yazdığı bir mektupta Paraguay’ın başkentinin kuzeyinde ıssız bir bölgede savaş öncesi tanıdığı bir arkadaşının ablasını ve yanında 17 yaşlarında esmer bir gencin bulunduğunu yazdığını tespit ediyor, yani Hitler’in oğlu olduğu düşünelen genç.

Kitap bu verdiğim bilgiler çerçevesinde kurgulanmış. Paraguay’dan İngiltere’ye, İtalya’dan Almanya’ya baş döndürücü bir kurgusu var. Glenn Meade’in okuduğum 4. kitabı. Bu kitapta yer yer çok sıkıldım, kurgu gereksiz uzatılmış gibi hissettiğim çok oldu. Fakat sonunu iyi bağladığı için 9 puan verdim.

Dünya üzerinde insanın insana tahammülü olmadığı sürece bu kurgunun gerçek olması içten bile değil, adı Hitler olmazda Merkel olur farketmez. Yaşadığım dünyaya dönüp baktığımda hiç bir ülkenin geçmişinden ders çıkarmadığını görüyorum. Bunca yıl kandan beslenen ülkelerin daha fazla ileri gitmemesini diliyorum ama sanmıyorum. Türümün sonunu getireceği güne yaklaşmakta olduğumuzun farkındayım. Geri sayım devam ediyor..
564 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
Aksiyon türündeki romanları bir türlü sevemedim. Bu yüzden bugüne kadar hep uzak durdum. Glenn Meade'in bu kitabını ise hem içerdiği konusu ilgimi çektiği için, hem de sitede defalarca olumlu yorumlarla karşıma çıktığı için bir şans verip okumaya karar verdim. Okuduğuma pişman olmadım ve hakkında yapılan olumlu yorumları sonuna kadar hak eden bir kitap olduğunu gördüm.

Yazarın okuduğum ilk kitabı olmasına rağmen beni teknik olarak çok etkiledi. Müthiş bir akıcılık ve sürükleyiciliği var. Yazar, bir aksiyon romanı değil de, hiperaksiyon diye isimlendirebileceğimiz türden, okuyucunun adeta nefes almasına bile fırsat vermeyecek düzeyde hızlı bir şekilde okunan bir roman yazmış. Her ayrıntıyı büyük bir gerçeklikle kurgulayarak anlatmış. İnandırıcı olmayan eylemleri ise diğer aksiyon kitaplarının aksine çok çok aza indirgeyerek adeta yok denecek düzeyde tutmuş. İki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda olan bu tür olayları burada yazmak istemiyorum ama örnek vermek gerekirse; Lebel ile İrena'nın, Auschwitz kampında yaşadıklarının ve Slanski'nin Lubyanka'ya girmesinin bunlara verilecek en önemli örnekler olduğunu düşünüyorum.

Kitabın konusu ise, CİA tarafından Sovyet Rusya'da 1953 yılında gerçekleştirilen bir operasyonun tüm ayrıntılarıyla anlatılmasıdır. Kitap, bazı belgeler üzerinden yola çıkılarak kurgulanmış bir romandır. Olayların ne kadarı gerçek, ne kadarı kurgu, onu ayırt edemiyoruz. Ama yazarın önsözde yazdığı cümlelere dayanarak bu kitabın kesinlikle bir tarih kitabı olmadığını, sadece kurgulanmış bir roman olduğunu ifade edebilirim.

Yazarın bu hızlı temposunu, olayların ayrıntılarını derinlemesine ve eş zamanlı olarak ele alıp, harika denecek düzeyde bir gerçeklikle kurgulamasını çok beğendim. Bu yüzden tarihin önemli olayları üzerinden kurguladığı diğer kitaplarını da okumaya karar verdim.

Burada bir kaç cümle de, Stalin'in ölümü hakkında yazmak istiyorum. Ben, dünyadaki hiç bir diktatörün kendi eceliyle ölmesini istemeyen biriyim. Biliyorum ki bu düşünceme karşı çıkanlar olacaktır. Ama açıkçası insanları katleden , onlara dünyalar kadar kötülük yapan bu kişilerin cezalarını önce bu dünyada çekmelerini isterim. Öbür tarafta zaten çekecekler. Ama bu dünyada da bunun mutlaka cezasını çekmeliler diye düşünüyorum. Bu yüzden yirmi milyondan fazla insanın ölüm emrini vermiş olan Stalin gibi birinin , resmi açıklamlara göre beyin kanaması dolayısıyla eceliyle ölmüş olması, beni hep üzmüştür. Keşke sonu, ölüme gönderdiği milyonlar gibi olsaydı ve onlara çektirdiği acının hiç olmazsa birazını çekmiş olsaydı diye hep düşünmüşümdür. Ama maalesef ortada bir gerçek vardır ve bugüne kadar tartışılan farklı ölüm şekilleri ise bence sadece senaryodan ibarettir.

Sonuç olarak, gerçekten müthiş düzeyde bir aksiyon kitabı okudum. 560 sayfayı nasıl okuyup da bitirdiğimin farkına varamadım desem yalan olmaz. Beğenerek ve büyük keyif alarak okuduğum bu kitabı , özellikle bu tür romanları sevenlerin mutlaka okuması gerektiğini düşünüyorum ve okunmasını da tavsiye ediyorum.
480 syf.
Bu değerlendirme ile ilgili ilk cümlemin ne olması gerektiği konusunda bir türlü karar vermedim. Nihayetinde ilk cümlem, karar vermemek oldu. Evet, açıkçası kitabı beğenip beğenmemek konusunda da kararsızım. Kitap bir polisiye, aksiyon, yüksek tempo, macera ve sair adına kendini okutabilen, başarılı bir kitap ancak bence edebiyat yok, tarih zayıf, bakış açısı ise taraflı!

Bosna konusunda donanımlı birisi olduğum kanısındayım. O coğrafyayı dolaşmanın yanı sıra Aliya İzetbegoviç’ten, İvo Andriç’e, İsnam Taljiç’ten, Mehmed Selimoviç’e kadar pek çok yazarı, bunların dışında Bosna ile ilgili bir sürü roman yahut akademik kitabı okumuş biriyim. Seyrettiğim belgeseller ve filmler ile görüştüğüm Boşnak dostlarım da cabası…

1992-95 yılları arasında cereyan eden Yugoslavya İç Savaşı'nı ve Bosna katliamlarını çok iyi biliyorum. Hatta bir yazar olarak Aida Spahiç karakteri üzerinden Bosna soykırımında Saraybosna kuşatmasını da anlattığım bir romanım var: Yola Düşen Gölgeler

Bütün bunları yazmamın sebebi, aslında kitabı okumamın da sebebidir. Yani, daha önce yazarının hiçbir kitabını okumadığım bu romanın, Bosna’daki katliamlarla ilgili olduğunu öğrenmemle birlikte kitabı temin ettim.

Evet, kitap muhtemelen Glenn Meade tarzına çok uygun. Hacimli bir eser olmasına kaşın kendini okutabilen, tipik modern Amerikan/Avrupa edebiyatı yapısına yatkın; edebiyattan uzak. Çabuk anlatıma dayalı, art arda diyalogların serpiştirildiği, fast food bir romandı. Dan Brown havası vardı diyebilirim. Grange’ın ise daha alt seviyesinde.

Neticede romanı bir Hollywood filmi seyreder gibi okudum. Zaten karakterler de filmlerden çıkıp gelmiş gibilerdi. Çoğunun gerçekçi tipler olmadığı kanısındayım.

Romanı tavsiye etmeyecek olmam ise tarihi, teknik ve sosyal sebeplere dayanıyor.

Soykırıma uğrayanların çok büyük bir kısmı Boşnaklar olmasına ve olayların hemen hepsinin Bosna’da vuku bulmasına rağmen, ilginçti kitapta bir tane bile Boşnak karakter yok!

Sanırsınız Sırplar, o soykırımı Hırvatlara ya da karma bir halka yaptılar.

Yazarın, hikayesine Dubrovnik’ten başlaması ve orada bile Hırvat merkezli bir anlatım üssü belirlemesi ilk işaretti aslında. Zaten romanda da sık sık Dubrovnik’e gitmiş. ( Romanın sonunda yazar, eseri yazma fikrinin ve ilhamının bir Dubrovnik tatilinde geliştiğini anlatıyor. ) Halbuki roman bir Saraybosna, olmasa bile Konjiç, Mostar merkezli olmalıydı. Üstelik Saraybosna'da kuşatma altında kalan aile, oralı bile değildi. Şehirle bir bağları yoktu. Bu ciddi bir hikaye eksikliğidir bence.

Şimdi kısa bir bilgilendirme arası verelim ki, neyi niçin eleştirdiğim, ya da kimin, niçin soykırıma tabi tutulduğu anlaşılsın.

Boşnak, Sırp ve Hırvat denen halklar aslında aynı milletler. Aralarındaki fark din ve mezheptir. Hatta neredeyse aynı dili konuşurlar. Müslümanlara Boşnak, Ortodokslara Sırp, Katoliklere ise Hırvat denir. Yani orada dindar olsun olmasın, herkesin kimliği din üzerinden şekillenir. Bunu da isimler belirler. Yani birinin isminden onun dinini/halkını anlarsınız.

Kitapta gerçekten Boşnak yani Müslüman ismi taşıyan hepi topu bir kişi vardı. Yaşlı kadın Alma! İlginçtir, yazar Boşnak gerçeğini o kadar görmezden geliyor ya da bunun o kadar uzağında ki, bu tek Boşnak isminin bile soyadı Dragoviç! Yani kocası bir Sırpmış. Çocuklarının adları da Sırp, mesela Slavolyub Dragoviç. Ancak ilginçtir, kocası ve diğer oğlu da Çetnikler tarafından öldürülüyor! Yani, Sırplar Boşnaklara değil, de, yine Sırplara soykırım uygulamış oluyor!

Romanda Boşnak olduğu iddia edilen anne Lana teknik olarak Boşnak değil. Herhangi bir dine inanmadığı söyleniyor ancak bir Amerikalı ile kilisede evlenebiliyor! Soyadı da Tanoviç. Karma bir soyad zaten. Katledilen babasının Boşnak olduğu yazılsa da, öldürülme sebebi soyu değil, başka bir düşmanlık.

Keza roman kahramanı, son tanığımız Carla Lane de teknik olarak bir Boşnak değil. Babası Amerikalı, kardeşinin adı ise Luka! Nasıl oluyor da öyle bir aile o kampa düşebiliyorlar, inanılır gibi değil. Şavik'in huzuruna çıkana dek, kampta aylarca tecavüze uğramaması falan da hiç gerçekçi değil.

Omarska Ölüm Kampı'nın fotoğraflarına bakabilirsiniz. Oradakilerin neredeyse tamamı Boşnak idi. Adları Adem, Fikret, Mehmet, Süleyman, Eldin, Elvir ya da kadınların Emina, Lejla, Ajla, Nimeta, Halida falandı… Ancak dediğim gibi gerçekte soykırıma tabi tutulanlar adeta romanda soykırıma tabi tutulmuş gibiler!

Yazarın Hırvat yanlısı bir bakış açısı olduğunu da düşündüm. Mesela, Mostar Köprüsü’nü Sırp topçusunun yıktığını yazmış. Halbuki köprü 1993 yılında Hırvatların top atışlarıyla yıkılmıştı. Bu tarihi bilgiyi bile çarpıtıp roman boyunca tek suçlu Sırplarmış gibi yazması doğru değildi.

Hatta bir yerde Sırp, Hırvat ve Boşnakların benzer soykırımları yaptığını iliştirmiş, bu eşitleme çabası da büyük bir kötü niyet bence. Sırpların ve Hırvatların birbirlerine ve Boşnaklara yaptıkları katliamlar çok canlı, Toplu mezarlar duruyor. Ancak Boşnakların birkaç münferit hadise dışında böyle bir suçları yok. O yüzden “eşitleme çabası” çok ayıp bir şey. Burada yazarın, maalesef Boşnak yerel kaynaklar ya da anlatıcılar yerine Hırvatlardan istifade ettiği kanısındayım. Öyle ki, teşekkür kısmında da bir tane bile Boşnak adı geçmiyor. Romandaki bazı isimlerin de tartışmalı olduğunu söylemem lazım.

Bu arada şunu ifade etmem gerekiyor, bir Müslüman olarak bu konuda taraf tutmuyorum. Gerçeğin yazılmasını istiyorum. Eğer Boşnaklar aynı şeyleri ötekilere yapsa idi tepkim yine aynı olurdu. Benim için mazlumun ve zalimini dininin, milliyetini bir önemi yok; insanlık önemli olan.

Romanın kurgusu, finali, diyaloglar hepsi "newage batılı roman" tipiydi. Benim gibi teknik, tarih ve coğrafya bilgisi çok iyi olan okurlar için, ortalama bir Boşnak için pek bir şey ifade etmeyecek ancak sıradan bir okur için iyi bir macera kitabı olabilecek bir eserdi.

Yazara tavsiyem, daha iyi çalışması...

Yazarın biyografisi

Adı:
Glenn Meade
Unvan:
Gazeteci Yazar
Doğum:
Finglas,Dublin, İrlanda, 21 Haziran 1957
Eski gazeteci ve uluslararası üne sahip yazar Glenn Meade, 1957 yılında İrlanda’nın başkenti Dublin’in Finglas kasabasında doğdu. "Irish Times" ve "Irish Independent" gazetelerinde yazdı. İlk romanı "Kar Kurdu"yla şöhreti yakalayan Glenn Meade’in romanları, yirmiden fazla dile çevrildi. Yazarlığının yanı sıra eğitim pilotu olarak da çalışan Meade, 1980’lerin ortalarından, ilk romanını yazana kadar (1994) Dublin’deki Strand Tiyatrosu’nda kendi yazdığı bir dizi oyunun yönetmenliğini de yaptı. Uzun yıllar pilot eğitmeni olarak çalışan Glenn Meade, artık sadece yazarlık yapıyor.

Eleştirmenler, Glenn Meade’in romanlarını, olay ve kurgu bakımından, Frederick Forsythe, John le Carre ve Tom Clancy’nin heyecanlı bir karışımı olarak niteliyor. Uluslararası başarı kazanan romanları, olayların geçtiği Rusya, Mısır, Avrupa ve ABD’de kılı kırk yaran araştırma ve incelemelerin ürünüdür.

Yazar istatistikleri

  • 259 okur beğendi.
  • 3.388 okur okudu.
  • 81 okur okuyor.
  • 1.570 okur okuyacak.
  • 21 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları