Gökhan Özcan

Gökhan Özcan

Yazar
8.5/10
556 Kişi
·
1.753
Okunma
·
649
Beğeni
·
34,8bin
Gösterim
Adı:
Gökhan Özcan
Unvan:
Türk Yazar-Gazeteci
Doğum:
İnegöl, Bursa, 19 Mart 1965
19 Mart 1965 tarihinde İnegöl’de doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini İnegöl’de tamamladı. 1987 yılında Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Zaman gazetesi Kültür-Sanat Servisi’nde çalıştı. Daha sonra TRT'de aralıklı olarak Mimar Sinan, Yayla Yollarında, Yunus Emre ve Kırk Ambar, Havuçlu Pilav, Zamanın Seyyahları, Çek Bir Film gibi yapımlarda çeşitli görevler aldı, senaryo ve metin yazarlığı yaptı. Panel ve İzlenim dergilerinde çalıştı. Birçok farklı dergide çocuklara hikayeler ve denemeler yayınladı. İlk çıktığı yıllarda Yeni Şafak gazetesinde Tersköşe’yi yazdı. Bir süre Medyakronik isimli internet sitesinde TV eleştirileri kaleme aldı. Ardından Hakan Albayrak ve Levent Gültekin ile birlikte Gerçek Hayat dergisini çıkardı. Hiçbişey, Altmışikiden Tavşan, Günlerin Gölgeleri, Ruh Yordamı, Kim Duma Dum Kime, Serçe Parmağı isimli kitapları kaleme alan yazar halen Yeni Şafak’ta yazılarına devam ediyor.
Heyhat, kimseye kalmayacak bu dünyada !

Bir fazla karışı için kan döktüğümüz topraklar, üzerimizi örtmeye bile yetmeyecek belki de.
Ne yaşadığımız yere aitiz, ne içimize gurbet acıları bırakan başka bir yere... Her gün olduğumuz yerdeyiz hep ama sanki yine de kaybolmuşuz.
Bir dağ başında koyunlarıyla söyleşen çobanın yalana ihtiyacı yoktur.

Yalan, iki insanın yanyana geldiği yerde başlar..
172 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10 puan
BU İNCELEMEYİ https://1000kitap.com/incierdem/Duvar/ HOCAYA İTHAF EDİYORUM (BAŞKA TÜRLÜSÜ MÜMKÜN DEĞİLDİ)

GÖKHAN ÖZCAN : KELİMELERİ VİCDAN İPİYLE BİRBİRİNE BAĞLAYAN ADAM

Yazarı birkaç senedir takip ederim , zaman zaman yazılarını okurum. Yeni şafak gazetesinde yazıyor şimdilerde ve İzdiham dergisinde. Bu kitap da köşe yazılarından oluşuyor fakat 20 sene önceki yazıları. Bu öyle garip geldi ki okurken , ne kadar da her şey aynı değişen pek bir şey yok dedirtti bana. Uzatmadan beğendiğim yerlerden çeşitli alıntılar paylaşmak istiyorum, bu bir öykü ya da roman değil zaten, ancak bu şekilde bir şeyler aktarabilirim. Başlık ve birkaç cümle o yazıdan.

Kitaptaki yazılar özetle büyük bir vicdan çağrısı ve özeleştiri arzusu olarak tanımlanabilir. Birkaç tanesine biraz değinelim.

Dün Gece TV Seyretmedim ,

Dün gece hiç televizyon seyretmedim ve bugün kendimde hiçbir eksiklik hissetmiyorum. Hatta huzur gibi bir fazlalığım var. Bana bu imkanı bahşeden elektrik arızasına müteşekkirim. Meğer geceler ne kadar uzun, zaman da ne kadar bereketliymiş.

Güvenmek ,

Yaşamanın akıl almaz bir kıyıcılığı var ve biz kendimiz dışında birilerine güvenmek istiyoruz yaşarken. Bu, yalnızca bilincimizin yol göstericiliğinde ulaştığımız bir nokta değil, duygularımız da böyle bir mahkumiyete gönüllü kılıyor bizi. Çünkü “tek başınalık yükü”nü kaldıramıyoruz.

Bütün sözlerimizi rüzgara karşı söylüyoruz.Olan ve olması gereken arasındaki trajik uçurum bizi yolumuzdan döndürmüyor. Çünkü güvenmek ihtiyacındayız.Güvenmek ısrarını yitirmekten şiddetle korkuyor,güvenilir kalabilmenin ölümcül bir mücadele gerektirdiğini bıkmadan usanmadan tekrarlıyoruz. Ümit kuşlarını ürkütmekten sakınıyoruz.

Konuşulmayan,

Görünenin dışındaki varlığınız kimseyi ilgilendirmiyor.Zihni ya da kalbi üretiminiz , kariyer denen tek boyutlu cetveldeki puanınızı yükseltmiyor. Kafanızda çileleşen bir düşünce , avucunuza düşen bir hikmet pırıltısı , biyografiniz içinde bir yer tutmuyor. Çünkü dünyanın , mevcudu kemikleştirici dayatmalar ve maddi olana motive eden ilkeler dışında bir soyut alana, içinizi gezdirmeye çıkarabileceğiniz bir soyut ülkeye tahammülü yok.

Kendinizle konuşun!Sizi sarsması mukadder olan sosyal çerçevenin bir cendereye dönüşmemesi için kendinizle konuşun.Bunu yaparsanız; vakit kaybedecek ve belki de bu çılgın yarışı kaybedeceksiniz. Ama kazanırsanız ;zaferiniz,tarihin bu kör noktasında kazanılmış en parlak zafer olacaktır.

Ayıptır Söylemesi,

Terzilerin neden kefenli cep dikmeyi akıl edemediklerini düşündükçe sinirden deliye dönüyoruz. Satınalma gücümüzün bir ömürden daha fazlasına güç yetirememesi canımızı en esaslı yerinden şiddetle sıkıyor. Bozuluyoruz icabında..

İmtihan,

Çoğumuz ,korkarız güzel yoksulluğumuzun bir köşede paranın muhteris gözleriyle karşılaşmasından.

Sana Benzemek Zorunda Mıyım? ,

Bazen çorabı delik,bazen pantolonu ütüsüz, bazen geleceği karanlık,bazen geçmişi kalabalık dolaşabilirim.Ama gönlü yamuk, beyni bükük dolaşamam.

Herkesi kendine benzetmeye değil ;sadece kendine benzemeye çalışanlara helal olsun!
156 syf.
·8/10 puan
Rilke’nin kitaplarını okurken yıllar öncesinden bir söz çıktı geldi beyin kıvrımlarının arasından. Bir şairin sözcükleri kaynatarak baldıran ürettiğini iddia eden bir sözdü bu. Söz konusu şair ise Rilke. Kitabı aldım elime, 18.02.2012 diye not düşmüşüm okuduğum tarihi. O zamanlar Rilke’den haberim bile yokken nasıl da dikkatimi çekmiş bu söz. Biraz karıştırayım elime almışken kitabı dedim, fark ettim ki zaten kitapta yazılı olan hemen hemen her cümle benimleymiş bunca senedir. Beni ben yapanlardanmış anlayacağınız. Çok iyi biliyordum bazı şeyleri, mesela “prensip olarak insanların örümceklerin gözlerinin önünde canlarına kıymalarına karşı” olmasını. Yahut ‘düşüncelerin son zamanlarda kişilik kazanmaya başladıklarını’ da. Kalbini elinde taşıyan Bayan Fildişi’yi de çok iyi hatırlıyorum mesela, düşmesin diye kulağını yerinden çıkaran adamla sohbet eden, hani Bir Yalan Kulübünde tanışmışlardı ya. 7 gizli hikayesini de hatırlıyordum, Ölü Prenses ve Yedi Cüceler’deki yedi gizli cücenin. Peki ya kafasındaki deliklere dünyayı gezdiren bir adam ile tanıştınız mı hiç? Ben tanışmıştım bu sayfalarda. Onu hatırlamıyordum ama hatırladım görünce. Peki ya Ölümlü bir insanla karşılaştınız mı? Ona “İnsanı bilir misin? Oralıdır.” Diye sorarsınız bir gün, karşılaşırsanız eğer, o da size cevap verecektir “Ölüm büyüktür. Kimse kimseyi bilmez.” O zaman “İnsan insanı bilmez mi hiç?” demeyin sakın, “Asıl insan insanı bilmez.” Cevabını alırsınız sonra. Peki siz bildiğiniz bütün şarkıları ilk kimden öğrendiniz? Bildiği bütün şarkıları “hiçkimseden!” öğrenen biri de var bu sayfalarda. Diyor ki, “Etrafa notalarını dökmeden kim şarkı öğretir başka insana!” Bir gün batan bir gemi ile kalabalık bir adaya düşen ıssız bir adamın öyküsü peki? Onu da mı bilmiyorsunuz? Aslında ne kadar da tanıdık bize bir bilseniz… Katlanamıyor gürültüye, sürekli konuşmalara, bağırmayı deniyor en sonunda. Bütün o gürültüyü yırtacak bir isyanla bağırıyor ve ne oluyor dersiniz? Yalnızca saniyenin onda biri kadar bir süre duruyorlar. Saniyenin onda biri…

Garip bir inceleme gibi mi geldi sevgili okurlar? Bir de Gökhan Özcan'dan dinlemeyi deneyin bu birbirinden garip ama bir o kadar tanıdık 22 hikayeyi. Bu anlattıklarım yalnızca yarısıydı. Daha binyıl yalnız yaşayan, eski kaşıntılarını özleyen adamdan yahut ömrünü serçelere adayan, konsunlar diye bir çift parmak sunandan da bahsetmedim. Hangi birinden bahsedeyim bu büyülü dünyanın? Yıllardır aklımdan çıkmayan, birbirinden farklı cümleler ve hikayelerle dolu 'karpuzlu kekine' ithaf edilmiş bu kitapla tanışmayı niçin hiç düşünmüyorsunuz sayın Ölümlüler?
240 syf.
John Berger’in Kral adlı kitabından alıntıladığı, yanlışlıkla bir odaya giren fakat başlangıçta açık pencereyi bulamayarak gagasında kandamlalarının oluşmasına ve her seferinde daha da artmasına sebebiyet verecek şekilde cama çarpan ve cama olan inancını yitirdiği anda son bir çılgın hamle ile hapsolduğu ağı parçalayabilecekmişçesine pencereye doğru kanat çırpan fakat hedeflediği pencere camını şaşırarak açık olandan geçen kırlangıç hikâyesiyle giriş yapar Gökhan Özcan, kitabı Açık Pencere’ye, sanki insanın yeryüzündeki serüvenine telmih yapmak istercesine.

Gerçi insanın yeryüzündeki mevcudiyeti bir talihsizlik sonucu değil, tesadüf eseri hiç değil. İnsan bir amaca mebni olarak bulunuyor dünyada ve misafir konumunda; orada geçirdiği ömrün asli vatanına avdet ettiğinde geçireceği süreye kıyasla. İnsan, nisyan ile malûl, unutuyor çoğu zaman geçici olanla kalıcı olanı. Bu yüzden olsa gerek, sapla samanı karıştırıyor bazen, deni olanla değerli olanın yerini değiştiriyor. İşte o zaman açık pencerenin yerini ve yönünü şaşıran kırlangıç misali cebelleşip duruyor insan; en başta kendisiyle, sonra etrafındaki herkesle ve emrine musahhar kılınan her nesneyle. Bu süreçte onun bedeninde ve ruhunda açılan yaraların mahiyetine bakıldığında kırlangıcın gagasında biriken kandamlalarının esamisi bile okunmaz, ama bir yönüyle son derece zayıf fakat bir yönüyle de son derece dayanıklı kılınan insan, göstereceği say ve gayret neticesinde bir ikram olarak açık pencereyi bulabilecek ve o vakit onun vasıl olduğu nimet sınırları yokmuş gibi görünen bir gökyüzü değil zaman ve mekân kavramının yeniden tanımlandığı bir cennet olacak.

Gökhan Özcan, her biri iki sayfadan müteşekkil, birbirinden bağımsız gibi görünse de aslında birbirinin mütemmimi olan yüz kadar yazısına yer verdiği kitabında “Meselesi Olan İnsan” diyor ilk yazısının başlığında. Bir meselesi, bir derdi, bir şikâyeti olmayan insanı hakikatten nasibi olmamakla eşdeğer tutuyor. Sanki biraz da “insan derdi kadardır” demeye getiriyor. Nedir derdimiz, dert edindiklerimiz? İncir çekirdeğini doldurmayacak kadar eften püften gerekçelerle mi hayatı zindan ediyoruz kendimize; yoksa aziz dertlere müptela olup dermanına bile bakmaz hâle mi geliyoruz, “Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş” diyen Niyazi-i Mısrî misali.

İnsanın maddi ve manevi boyutu olduğu gibi dış âleminin yanında bir de iç âlemi var; hiç biri ihmale gelmeyen, biri bir diğerine diğerini tamamen yok sayacak şekilde tercih edilemeyen. Hayat mütemadiyen devam eden bir yolculuk hâli… Her birimiz de anne rahmine düştüğümüz andan itibaren ölüme kadar uzanan tek yönlü bir yolda yolcu olmaya hüküm giymiş birer seyyah... Ama dikkatli bir nazarla baktığımızda bu mecburi yön içinde tek yönlü olmayan başka küçük yollar ve yolculukların varlığını da fark edebiliriz. Yan yana yolculuk eden iki yolcu, fiziki açıdan imkânsız görünmesine rağmen, halet-i ruhiyeleri bakımından tamamen ters yönde yol alıyor olabilirler, her ne kadar varış noktaları aynı olsa da bütün sırların çözülmesiyle büyük bir ayrışmanın gerçekleşeceği o sarsıcı güne kadar tercih ettikleri yol üzerinde sabitkadem kalmanın bir neticesi olarak. Bunun tam tersi de mümkün; fiziki açıdan bir arada bulunması imkân dâhilinde olmayan iki yolcu, zaman ve mekân boyutunda çok farklı kulvarlarda olsalar dahi söylem ve eylem birlikteliği onları aynı neticede buluşturabilir. Doğruyu her seçtiğimizde doğruluk nezdindeki yerimizi sağlamlaştırmış oluyoruz. Yanlışı her seçtiğimizde ise doğrulukla aramızdaki yakınlığı yitirmiş oluyoruz bir parça. Bir de bu yolculukların iç dünyamıza olanı var, kilometreye vurulduğunda epeyce bir yekûn tutan dış dünyamızdaki mesafelerin, kendisi yanında pek küçük kaldığı. Evvel zaman seyyahlarının seyahatlerindeki tek amaç idraklerini artırmak, artan idrakleriyle birlikte kendi insanlıklarına varabilmek ve nihayetinde hakikatle buluşabilmek olmuş. Bugün modern çağın insanları olarak ne uçsuz bucaksız iç âlem yolculuklarına çıkmayı göze alabiliyor ne de oradan gelen seslere kulak vermeye heves edebiliyoruz, iç sesleri sevmiyor, dış seslerle iç seslerin üstünü örtmeye çalışıyoruz. Hâlbuki Özcan’a göre dış hayat ile iç hayat çizgisini birbirine yakınlaştırabildiğimiz ölçüde bir bütün olmaya yaklaşabiliyoruz.
Farklı boyutlarımız arasında gereken bağı kuramadığımızdan olsa gerek, parçalanmışlık hâlinden azade olamıyoruz. Bu hâl ise ömür sermayesinin değerlendirilmesi değil tüketilmesi gibi bir sonucu ortaya çıkarıyor. Zaman, içini neyle doldurduğuna muadil olarak uzayıp kısalabilen bir özelliğe sahip. Büyük bir arzu ve mutlulukla dâhil olduğumuz herhangi bir aktivite anında zaman hızla akıp giderken tam tersi durumlarda zaman sanki donuyor. Bazen değil günler/saatler, saniyeler bile geçmek bilmezken bazen de koskoca bir ömür bir günmüş, hatta bir günden bile daha kısa bir süreymiş gibi elimizden kayıp gidiyor. “Hayatın boyunu ölçmek için elimizde bir ‘hayat mezurası’ olmalı.” diyor Özcan, “Üstünde rakamlar olmayan ve görünmeyen bir mezura.” ve ilave ediyor: “Öyle zannediyorum ki hayatın boyunu belirleyecek olan asıl şey zamanın ne kadarının gerçekten yaşandığıdır.” Hâl böyleyken kim itiraz edebilir ki, henüz yirmili yaşlarında olan bir gencin seksenli yaşlarına merdiven dayamış bir ihtiyardan daha uzun yaşamış olabileceğine. Dingin bir yürüyüşte alınan mesafeler, telaşlı bir koşuda alınandan daha fazla olmaz mı genellikle.

Erdemlerin ötelendiği, hatta saygısızca itelendiği bir zamanı yaşıyoruz. Herkes kendisi için yaşar hâle geldi; bir gönle girmek, bir yüreğe dokunmak, bir derde deva olmak, bir yarayı sarmak, ağlayanı susturmak, gülenin sevincine ortak olmak, yıkılanı yapmak, kırılanı onarmak, dağılanı toplamak gibi ulvi amaçlarımız yok artık. Haz ve hız içinde yaşarken tek meselemiz menfaatlerimiz oldu; o yüzden birbirimize selam veremez, hâl hatır soramaz, dertlerimizle dertlenemez, tasalarımızla ilgilenemez hâldeyiz; neredeyse bir mahallenin nüfusunu taşıyan devasa apartmanlar içinde yalnızlıklar içindeyiz; ne tutunacak bir elin ne yaslanacak bir omuzun sahibiyiz. Bu durumda “Neden hem bu kadar kalabalık hem bu kadar insansız kaldı dünya?” diyen Özcan’a haksızsınız, diyebilir miyiz?
Fasit dairenin dışına çıkmayı, hayatın günden güne daha da sığlaşan çemberinin ötesine taşmayı bir türlü beceremiyoruz. Bize giydirilmeye ve yedirilmeye çalışılan sahte gündemlerin pençesinde çırpınıp dururken yazılı ve görsel basında altı çizilmeyen, öne çıkarılmayan, gözümüze sokulmayan sahici hikâyeleri, daha derin hayat ayrıntılarını, gerçek başarıları, hakiki dostluk ve düşmanlıkları, hatta duygu türlerinin bile samimi olanlarını kaçırıyoruz. “Gerçek şu ki, konuşma balonlarımızın neredeyse tamamını medyanın önümüze koyduğu başlıklar, durumlar, insanlar ve bütün bunlarla ilgili tartışmalar dolduruyor.” Kendimize ait sözcüklerimiz sürekli buharlaşıyor gibi, hepimize zihnimizin sürekli kendi dışında bir şeylerle meşgul olduğu bir yaşama biçimi dayatılıyor sanki.

Bir parça mürekkep yalamış ya da birçok badireleri atlatarak bugünlere gelmeyi başarmış kuşak dışında hiçbirimiz, kendimizi ve dünyamızı yansıtacak dili bulabilmiş değiliz. Bunun sebebini sadece kelime hazinemizin fukaralığına indirgemek ne kadar hakikatin hakkını teslim olur, bilmiyorum. Acaba, hayatlarımızdaki derinliğin kaybolmasının, niteliksel açıdan zafiyetler barındırmasının ve sığlıkla muallel olmasının bu hazin sonda hiç mi etkisi yok. “Üç beş kelime ile anlatılabilecek yüzeysel hayatlarımız var artık bizim, derine inmeyen insanlar olduk çoğumuz.” Yaşadığımız toprakların sadece tek bir dilin değil farklı dillerin zengin mirasını taşıdığını düşündüğümüzde, yaşadığımız mahrumiyetin giderilmesinin yolu, kelime hazinemize birkaç kelime daha tıkıştırmaktan değil yaşam kalitemizi artırmaktan geçiyor gibi. Besbelli ki sözün gücünü ortaya çıkaracak etken de bununla alakalı, sesin desibelinin yükseltilmesiyle değil. Duygularımızdaki derinlik kayboldukça kelimelerimizin de kaybolduğuna güzel bir örmek teşkil etmez mi, henüz yedi yaşında küçücük bir kız çocuğu iken annesinin kendisini bir vesileyle azarlaması üzerine “Duhterine böyle ider mi maderi söyle bana / Görmedim cihanda böyle bir azar ana.” diyerek üzüntüsünü etkili bir dille ifade etmeyi başaran Kastamonulu Feride’nin feryadı.

Sözlerimiz bu kadar akim, kelimelerimiz bu kadar kısırken pervasızca herkesin her konuda konuştuğu katlanılması zor bir dönemi yaşıyoruz. “Göz ve kulak ucuyla medyadan edinilmiş az buçuk malumat, azıcık asabiyet, azıcık heva ve heves, azıcık aşağılık kompleksi ve çokça cehalet!” Ama öyle bir popüler kültür düzeni kuruldu ki herkesin görüntü alanına girdirilenlerin hiçbiri topluma artı bir değer katma potansiyeline sahip değil maalesef. “Fikrin, bilginin, hikmetin, yani sözün; zamanın imbiğinden geçmemiş, demini almamış, tavrını bulmamış hâlleri tarihin hiçbir sayfasında bugünkü kadar rağbet görmemişti.” Hâlbuki aklıselim sahipleri her konuda fütursuzca konuşmayı değil sükûtu tercih ederlerdi çoğu zaman ve onlar sükûtları ile konuşanlardan daha çok şey anlatmayı, konuşanlardan daha çok hakikati ifşa etmeyi, konuşanlardan daha çok muhabbet etmeyi ve konuşanlardan daha çok faydalı olmayı becerirlerdi. Eskiler bilge adamı sükûtundan ve sükûnetinden tanımazlar mıydı? “Bunun için elzem olan her lafın belini kıran iddia sahipleri değil, mana dükkânında her biri ayrı bir zembereği kuran küçük saat tamircileridir.”
Kendisi olmasının önüne geçilmeye çalışılan, giydirilmiş yeni bir insanlık kıyafetiyle kurgulanmış uğraşlara tâbi tutulan günümüz insanı hem kendi tabiatından uzaklaşıyor hızla hem de kendine sığınak ve barınak olan tabiattan. Teknoloji, tüketim, haz/hız, heva/heves derken kalpleri mühürlenen insanoğlu, tabiatın sesine kulağını sağır, görüntüsüne gözünü kör etmiş durumda. Geçip giden mevsimlerin farkında bile değiliz artık. Bir yağmurun yağışı meteorolojik bir olay olmanın ötesine geçemiyor, rahmet olma özelliğini çoktan yitirmiş durumda; kar, her biri bir diğerinden farklı eşsiz güzellikteki kristalleri ile tefekkür vesilesi olma miadını çoktan doldurmuş, artık beyaz felaketlerin habercisi konumunda. Bugün, henüz şafak sökmeden varlığını gösteren Ülker Yıldız takımından hareketle “Kalkın bi artık, Ülker çoktan doğmuş!” diyerek evlatlarını uykunun en tatlı ve en derin anında yataklarından kaldırmaya kalkışan ve etrafı velveleye veren anneler de yok, güneşin hareketlerine ve oluşturduğu gölgeye göre vakti tayin edenler de… Tabiatın varlığını en güzel hâlleriyle hissettirdiği türkülerimizdeki “ayva çiçek açmış, yaz mı gelecek”, “akasyalar açarken”, “ibibikler öter ötmez ordayım”, “allı turnam bizim ele varırsan”, “kızılcıklar oldu mu, selelere doldu mu” gibi diziler handiyse bir nostaljiye dönüşme tehlikesi içinde.
Hayatımızı kuşatan şeylerin büyük bir çoğunluğu bizim kendimizle baş başa kalmamızın önüne geçecek şekilde kurgulanmış Özcan’ın tabiriyle “modern dünya oyuncakları”ndan oluşuyor. “Hayatımızı daha kolay ve daha eğlenceli kılmak üzere icat ettiğimiz bütün bu oyuncaklar, zaman içinde büyüye genişleye ilerleyerek her şeyimiz oldular âdeta.” Onlar olmadan nefes alamaz hâle geldik sanki. Bir elektrik kesintisinin anlamının, bir enerjinin kullanımının kısıtlanması olmasının ötesine geçmesinin üzerinden yıllar geçti, bugün bir elektrik kesintisi, elimizin/kolumuzun, gözümüzün/kulağımızın, fikrimizin/zikrimizin işlevsiz hâle gelmesiyle eşdeğer oldu neredeyse.

Yazar, Açık Pencere’de insanın, kendini dört duvar arasında hapsolmuş ve elinin kolunun bağlanmış gibi olduğunu hissettiği bütün olumsuz koşullara rağmen doğan her yeni günün umutlarımızı canlı tutabilmek için bir fırsat olabileceğini ve içinde boğulduğumuz dehlizlerden çıkış için hâlâ açık olan bir pencerenin varlığını ve necatın mümkünatını göstermeye çalışıyor. Bunun için de içimizin duvarlarında asılı olan “Keşkeler Listesi”nin bir kopyasını çıkararak odamızın duvarına asarak görünür kılmayı ve gücümüzün hâlâ yetebilecek düzeyde olanlarını hayata geçirmemizi salık veriyor.
172 syf.
·20 günde
Aklınıza geldikçe kitabı açıp içindeki herhangi bir konu hakkında yazılmış yazıyı okuyarak rahatlayabilir, düşünebilir, üzülebilir, sevinebilir, geçmişe dalıp gidebilir ve bu kitabı yazan kim diye araştırma yapmaya kalkabilirsiniz. Ben yaptım.
200 syf.
·Beğendi·10/10 puan
"Hangi tatlı rüzgar söndürebilir hayallerimizi kundaklayan bütün o şuursuzluk yangınlarını?"
'Hangi altı çizili cümle ile başlasam' diye uzun uzun düşündüğüm bir vakitte kalbim bu cümleyi seçiverdi. O kadar altı çizili, o kadar kalbe değen, o kadar içli, o kadar naif, o kadar 'merhametli', o kadar haklı cümleler vardı ki... Öyle sarıp sarmalıyordu ki... Okuyanlar belki hissetmiştir; Nazan Bekiroğlu'nun zarafeti vardı bu kitapta. Ablam Gökhan Özcan için "Nazan Bekiroğlu'nun erkek versiyonu" demişti hatta.
Sayfalar ilerledikçe bir adam nasıl bu denli zarif olabilir diye geçirdim içimden çoğu vakit. Babam da "Filozof bu adam ya hu" demişti. Anlayacağınız evdeki hemen herkesin bir tanımlaması vardı Gökhan Özcan için. Sahi bendeki yeri neydi?
Birkaç kelimeye sığmaz ama...
Kendi kelimelerimi ararken, hissettiklerimi bulduğum bir kalemdi. Kalbimdeki yeri tam olarak bu: "bulmak". Bazen yitirdiğimi, bazen aradığımı, bazen korkularımı, bazen zamanı, bazen de kendimi...

"Bizler yakılıp yıkılmaya müsait şehirlerdik. Yağmalanmaya hazır çok eski söylenceler... Yenilmekle bitmeyecek kadar çoktu kendimizi kaybedişlerimiz."

Kırgınlığımı da bulduğumu söylemiş miydim?

Bu defa tavsiye edilir falan demeyeceğim. Sadece ve sadece; okuyun.
131 syf.
Sayın Özcan'ı geç keşfetmek beni bir hayli üzdü. 1997 yılında yazılmış bir kitap. Günümüze ışık tutuyor.
Vicdanımızı yoklatıyor. Özümüzü bulmamızı sağlıyor. Sonunda yer alan dua kısmı kitabı daha ayrıcaklı yapmış kişinin kurtuluşu duadır.
Yazarın dediği gibi;

"Aslında herkes ne yaparsa, ben de onu yapıyorum.
Hayatın ikircikli hikayelerinde zorlu roller alıyorum.
Ellerimle bir ruh yordamı arıyorum.
Uzun bir imtihan veriyorum"
200 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Kitap, her ne hâlde okursanız okuyun bi' yanınızdan tutuyor içinde geçen bir cümleyle/kelimeyle ve alıp götürmüyor sizi, zaten size orada olduğunuzu hatırlatıyor.
Akıp giden zaman içerisinde hayata ayak uydurmaya çalışmaktan hayatı yaşamayı ıskaladığımızı, gözümüzün önünde gün gibi ortada dururken hakikatler, onlara ne kadar kör ve sağır kesildiğimizi, hiçbir şeyimiz yok diye sızlanırken aslında etrafımızın nimetlerle donatılmış olduğunu göremeyişimizi, hiçbir güzelliği zamanında fark edemeyişimizi, hayatımıza anlam katacak olanın dışarıda değil, kendi özümüzde saklı durduğunu... kısacası bize kendi varlığımızdan haber veren bir dost...
Gökhan Özcan Üstad'ın kalemi, gönül mürekkebindendir; bundandır özümüze seslenişi, dokunuşu....
Ve's-selam.

Yazarın biyografisi

Adı:
Gökhan Özcan
Unvan:
Türk Yazar-Gazeteci
Doğum:
İnegöl, Bursa, 19 Mart 1965
19 Mart 1965 tarihinde İnegöl’de doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini İnegöl’de tamamladı. 1987 yılında Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Zaman gazetesi Kültür-Sanat Servisi’nde çalıştı. Daha sonra TRT'de aralıklı olarak Mimar Sinan, Yayla Yollarında, Yunus Emre ve Kırk Ambar, Havuçlu Pilav, Zamanın Seyyahları, Çek Bir Film gibi yapımlarda çeşitli görevler aldı, senaryo ve metin yazarlığı yaptı. Panel ve İzlenim dergilerinde çalıştı. Birçok farklı dergide çocuklara hikayeler ve denemeler yayınladı. İlk çıktığı yıllarda Yeni Şafak gazetesinde Tersköşe’yi yazdı. Bir süre Medyakronik isimli internet sitesinde TV eleştirileri kaleme aldı. Ardından Hakan Albayrak ve Levent Gültekin ile birlikte Gerçek Hayat dergisini çıkardı. Hiçbişey, Altmışikiden Tavşan, Günlerin Gölgeleri, Ruh Yordamı, Kim Duma Dum Kime, Serçe Parmağı isimli kitapları kaleme alan yazar halen Yeni Şafak’ta yazılarına devam ediyor.

Yazar istatistikleri

  • 649 okur beğendi.
  • 1.753 okur okudu.
  • 91 okur okuyor.
  • 1.065 okur okuyacak.
  • 24 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları