Gül İrepoğlu

Gül İrepoğlu

Yazar
7.2/10
55 Kişi
·
172
Okunma
·
6
Beğeni
·
1988
Gösterim
Adı:
Gül İrepoğlu
Unvan:
Sanat Tarihçisi ve Yazar
Doğum:
İstanbul, 1956
Gül İrepoğlu İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü’nü bitirdi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Estetik ve Sanat Tarihi Kürsüsü'nde akademik kariyerine başladı. 1997’de Sanat Tarihi profesörü unvanını aldı, 26 yıl hizmetten sonra yazmaya vakit ayırmak üzere üniversiteden erken emekli oldu.
18.-20.yüzyıllarda Resim Sanatı, Lale Devri, Doğu ile Batının sanatsal ilişkileri ve mücevher tarihi alanlarında çalışmaktadır, bu konularda çeşitli bilimsel kitapları ve makaleleri vardır. TRT2 TV kanalında 2005-07 yıllarında yayınlanan haftalık “Şehir-Mekan” ve “Sanat-Mekan” programınlarını hazırlayıp sundu. 2007-2009 arasında TAÇ Türkiye Anıt Çevre Turizm Değerlerini Koruma Vakfı başkanlığında bulundu. 2006 yılından bu yana UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Yönetim Kurulu üyesidir ve bu kurumda Somut Kültürel Miras Komitesi’nin başkanıdır.
2004’te yayımlanan “Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde” romanı Topkapı Sarayı’ndaki ilişkileri ve Lale Devri’ni anlatır, 2007’de çıkan “Cariye” romanı 18.yüzyılda Osmanlı Sarayı hareminde geçen imkansız bir aşk öyküsünü aktarır. 2008’de “Kadın Öykülerinde İstanbul” Öykü Seçkisi’nde yer alan “Ağaç” öyküsü İstanbul’un eski bir semtini, 2009’da yayımlanan üçüncü romanı “Fiyonklu İstanbul Dürbünü” giysilerden yola çıkarak İstanbul’un son 50 yılını konu almaktadır.
Romanları İngilizce, Portekizce, Yunanca, Arapça, Bulgarca, Romence ve Arnavutça ve Çince’ye çevrilmektedir.

Roman ve öykü çalışmalarını sürdürmekte, yurt içinde ve dışında konferanslar vermektedir. Şu sırada Osmanlı Saray Mücevheri konulu kitabını tamamlamıştır.
Lalenin karşı konmaz güzelliği ve bir hafta süren ömrüyle önlenemeyen gelip geçiciliği, insan yaşamını simgeliyordu içten içe ve bunun farkında olanlar için yaşamak, kaderin sunduğu ayrıcalıkları sonuna kadar tatmaktı.
144 syf.
·8 günde·3/10
“Baba, eğer padişah siz iseniz geliniz ve ordunun başına geçiniz. Yok, eğer padişah ben isem, size emrediyorum! Gelip ordunun başına geçiniz.” “#Fatih Sultan Mehmet Han”

Kitap Padişah I. Abdülhamit Han, Cariye Aşkıdil ve Harem Ağası Cafer’in ortak hikâyelerini konu eder. Kitap birinci tekil şahıs ile üç farklı karakterin anlatımıyla başlayıp, bitmektedir. Gözünü padişah ile açan Aşkıdil’in padişaha aşkını ve padişaha yazdığı sayısız mektuplarını biz okurlara ifşa eder. Bu mektupların sadece bir tanesi padişaha gitmiştir. Diğerleri ise padişaha oluşmayacağı için cesaretle yazılmış cümlelerle bezelidir. Ayrıca çokta sıkıcıdır.

Cafer Ağa, harem ağasıdır ve padişah, şehzade iken sıkı dostlardır. Sultan III. Mustafa hakka yürüyüp, saltanat kapıları I. Abdülhamit’e açılınca yay ustası Cafer’e “en yakınımda ol” diye ricada bulunur. Cafer ise padişahın bu ricasını kabul eder ve hadım olur.

Padişahlık? Zor zanaat. İçtiği çorbaya kaşık atılan adam… Dilediği gibi dağda bayırda gezemeyen adam… Otlarda çimenlerde yuvarlanmayan adam… Akrabalarına gönül rahatlığı ile sarılamayan adam… Ki bu saydıklarım en basiti. Tüm her şeylerden mahrumsun ama padişahsın. Allah hepsinin mekânını cennet eylesin zor mesele her şeyi idare etmek.

“Padişahlara layık.” Bu sözün ata babası kimdir bilmem lakin denizde ya da karada yapılan baskınlarda rehin olan kızların, kadınların güzelliğinin sebep olduğu söz olduğu da aşikârdır.

Kitap dil olarak eski Türkçe kelimelere yer vermesi ile hoş bir görünüm kazanmıştır. Lakin konunun bağnazlığı ve Aşkıdil adlı cariyenin bir dolu, aynı mektupları bolca okuru sıkmaktadır. Kitabı kurtaran karakter ise Hadım Cafer’dir. Cafer ise hadım haliyle Cariye Aşkıdil’e vurgundur.

Algı; Osmanlı padişahına erkek evlat veren kadının başına devlet kuşu konması…
Algı; “Aslında tam da tersi idi beklenen; benliğini yok ederek Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesine hizmet etmekti, yalnızca onu memnun etmekti, yoksa kendi değersiz nefsini tatmin etmek değil.” Bu kısım kitaptan alıntıdır. Lakin bana çok ama çok bağnazca geldi. Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesine hizmet etmek yazarın Hilafet sahiplerine her hakkı tanımasıdır. Günümüz sahte mehdiler ile dolup taşmaktadır. Keza bu insanların psikolojik sorunları olduğu ise aşikârdır. Peki, bunlara inanan insanların psikolojik rahatsızlığı nedir? Tanısı nedir? Bu bilinmez. Ayrıca I. Abdülhamit gerçekten dinine aşırı bağlı, örnek insanlardan birisiydi. Ben okur olarak yazarın bu ithamı padişahımıza yakıştırmasını esefle kınıyorum.

Sözün özü; kitap okunulası ve tavsiye edilesi değil. Okura hiçbir şey katmayacağı ortada, ne için yazıldığı belli olmayan bir eserdir. Kitabın ön sözünde der ki en ayrıntılı şekilde haremi anlatan kitaptır. Lakin ben anlatılanlarla hiç tatmin olmadım.

Sevgi ile kalın.
338 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Kitabın ortalarına doğru okuma isteğim arttı. Son 30-40 sayfaya kadar hep yarım kalmış hikayelerle dolu. Sonlarında bütün o yarım kalmış aşklar ve hükümranlık sona kavuşmuş fakat bence hep yüzeysel sonlar olmuş. Kitabın isminden etkilendiğim kadar kendisinden etkilendiğim söylenemez. Sanırım daha önceki okuduğum tarihi romanlara benzemediği için bende bu izlenimleri bıraktı kitap. Bolca çevre betimlemeleri ve fiziksel tasvirler yazarın önsözünde belirtildiği gibi okuru hayal dünyasına sevkediyor. Fakat benim gibi fiziksel tasvirler yerine ruhsal tespitleri okumayı sevenler için tavsiye edilecek bir kitap değil. Tarihten çok kurgu okuyorsunuz. Benim sevdiğim tarihi roman tarzı çok tarih az kurgu olanlar :). Bu sebeptendir ki çok sevemedim kitabı.
224 syf.
·2 günde·Beğendi·7/10
‘Mesut Bey müziği anlamaya doğmuştu.’
Dürdane Hanım ise Mesut Bey’i sevmeye.
.
Radyonun ilk zamanlarında, bir kız çocuğunun ele avuca sığmaz heyecanı onunkisi.
Kulağından kalbine incecik bir sızı.
Sonra bedenine,şimdi’sine sığmayıp,bu dünyadan ötekine taşan bir sevda.
Ama bu sevdanın rengi ne kırmızı ne kara.. Safi bir mavi. Zorluklara rağmen göğe bakmaktan yorulmayan ve umudunu yitirmeyen.
.
Dürdane Altan ile Mesut Cemil Bey’in gerçekliğinin şeffaf sınırlarında, parmak ucunda ilerleyen hikayesini fısıldıyor Gül İrepoğlu.
Perdeyi araladığımızda güneş gibi doğan şarkılar da var bu kitapta..Safiye Ayla örneğin.. Müzeyyen’siz tutku olur mu? O da giriveriyor tavrına hayran olunarak..
.
Kaybettiğimiz ne çok şey var.
Ama aşk.. O kaybedilenlerin en büyüğü.
.
‘Koşa koşa Gül bahçesine vardım. Gül topluyordum. Fakat bahçe sahibinden de korkup durmaktaydım.Derken ondan tatlı bir ses duydum: Güle ne hacet,ben sana bahçeyi bağışladım.’
.
Yetkin Başarır çalışması olan kapak tasarımı, kitabı okumadan da gülümsetmişti yüzümü ancak kitabı okuduktan sonra daha da anlamlandı
144 syf.
·9 günde·Puan vermedi
Tarixdə hökmdarlıq, tarixi şəxslər, onların həyatı, ölümü və s. kimi mövzular qədər hərəmxana mövzusu da hər zaman maraqlı, gizli və sirli olub. Bu kitabda hərəmxanada yaşanan imkansız bir eşqin hekayəsi yer alır.

Kitabda Osmanlı Padşahı I Əbdülhəmid Xan, cariyə Eşqidil və hərəmağası Cəfər'in ortaq hekayələrindən bəhs edilir. Hekayələr isə həmin 3 nəfərin öz dillərindən nəql olunur.

Əbdülhəmid Xan mərhəmətli, nəzakətli və şəfqətli xüsusiyyətlərilə xalqın sevgisini və rəğbətini qazanmış, padşahlıq vəzifəsinin hər çətinliklərinə rəğmən öhdəsindən gəlməyi bacarmışdır. Lakin, cariyəsinə qarşı yaranan dərin məhəbbət hissi onu aciz, yalvardacaq qədər alçalmış bir vəziyyətə gətirib çıxardacaqdır.

Padşah ilə hərəmdə keçirtdiyi bir gecədən sonra ona saf sevgiylə bağlanan, qəlbində ehtiras dolu eşq oyanan cariyə Eşqidil, Padşaha saysız hesabda məktublar yazır. Ancaq Padşaha bu məktublardan sadəcə biri çatmış olur. Fikrimcə, məktublardan digər heç birinin sahibinə çatmamış olması məktubların yazılmasını bir qədər mənasızlaşdırıb.

Padşah hələ şəhzadə ikən yaxın dost olduğu Cəfər'ə hökmdarlıq taxtına çıxdığı andan ən yaxınında olmağını təklif edir. Ox ustası Cəfər bu təklifi qəbul edir və xədim olur.. Üstəlik Cəfər ağa bu vəziyyəti ilə cariyə Eşqidilə aşiq olur. Kitabdan Cəfər ağanın dilə gətirdiyi bir neçə ifadəni qeyd etmək istəyirəm;
Hökmdarlar, əslində təklif etmirlər, yalnız buyururlar.
O vaxta qədər həmişə hələ də eşqin dadını bilməyən, zövq tanımayan kiçik oğlan uşaqları icazəsiz xədim edilmişdilər.
Mənsə...
Nələrdən əl çəkdiyimi bilirdim, həm də necə bilirdim. Düz iyi doqquz yaşındaydım..

Ümumilikdə dövrün Osmanlı sarayı, sarayın qadınları, Padşahların səltənət taxtı uğrunda keçmiş olduqları yol, duyğularını və həyəcanlarını öz dilləri ilə ifadə etmələri nə qədər yaxşı təsvir olunsa da, kitabın əsas mövzusu düşünürəm ki, bir o qədər də güclü yazılmayıb.
300 syf.
·5/10
Hakan Günday için okuduğum bir kitaptı. 20 farklı hikayeden oluşuyor. 20si de güzel diyemeyeceğim ama Türk edebiyatı açısından farklı ve denendiği için mutlu olduğum bir tarz. Farklı ve hayal gücünüzü uykudan uyandıracak bir şeyler okumak isterseniz tavsiye ederim.Bütün öyküler kar ve cinayet temalı olduğu için sizinle benzer kurguyu hayal eden yazarı keşfedebilirsiniz. Ben yine de Hakan Günday diyorum.
338 syf.
·2 günde·7/10
—> Tarih kitaplarını okudukça şu düşünce aklıma, her defasında daha da kazınıyor;
‘Tarih tekerrürden ibaret.’

—> 16-17. yüzyıl Osmanlı’sının Lale Devri’ne tekabül eden, III. Ahmet dönemi konu olarak esas alınmıştır. Bu dönemde lüks kutlamaların ve lale cennetlerinde geçirilen yaz sefalarının öne çıkması, o dönemin bu adı almasında bir sebep olmuştur. III. Ahmet, döneminde yaptığı reformlarla dikkatlerini üstüne çekmeyi; sanata, kadına verdiği önem ile de ön plana çıkmayı başarmıştır. Fakat, gerek çevresine orantısız inancı gerek saray ile barışının vermiş olduğu rehavetle devlet işlerini aksatması; hem kendi hem de Osmanlı Devleti’nin geleceği için büyük sorunlara sebebiyet vermiştir.

—> Dönem içerisindeki farklı isimlerin de hikaye içerisine katılmasıyla kitap renklendirilmiş. Kimi yerde devlet aklıyla, kimi yerde de aşk penceresinden takip ediyorsunuz hikayeyi. Yazarımız hikayeyi daha da canlandırmak açısından, hayal gücüne başvurmuş ve ortaya, okuyucuyu içine çeken bir kitap çıkarmayı başarmış. Bazı yerlerdeki tempo düşüklüğünü, anın tasviri açısından başvurulan betimlemeden oluştuğunu düşünüyorum. Bu da dönem kitapları için gayet normal bir durum. Ayrıca dönemin bazı cinsel ilişki tercihlerini, oğlancılığı, gayet iyi bir şekilde hikayeye nakşedilmiş, ortaya çıkarılmış.

—> Kitap; Levni ile aşka doyuruyorken, Sadrazam İbrahim ile devlet erkanının gözünden dönemin devlet anlaşınını seyrediyorsunuz. Tabi ülkenin kaderini belirleyen dönemin padişahı III. Ahmet ile de reform-kadın pekiştirmesini izliyorsunuz. Fakat tarih sahnesi çok acımasız. Kılıç kınından çıkmadıkça; reformlarla ördüğün kalen, 7 mevsim padişahı olsan da, düşmanın karşısında zayıf görünür.
300 syf.
·8 günde·8/10
Çok rastlanmayan bir türde yazılmış , birbirinden değerli 20 yazarımızın öykülerinden oluşan bir kitap #karizleriörttü Kimler var kimler :)
*********
Öykülerin hepsinde ortak olan üç tema var. Yılbaşı, kar ve cinayet.
*********
Evet bu yirmi öyküden bazılarını sevemedim, ancak öyle içine alan hikayeler de var ki ..iki-üç sayfalık öykü size çok kalın bir romanı bir solukta okumuşsunuz hazzı veriyor. Bazılarının tadı damağınızda kalıyor. Bu hikayenin devamı gelmeli mutlaka dediklerim oldu, muhtemelen sizinde olacaktır..
*********
Daha önce kalemi ile hiç tanışmadığım ama mutlaka okumalıyım dediğim yazarlar oldu. Bunun yanında iyi ki yazıyor dediklerimi bir kez daha alkışladım.

Yani demem o ki kitaplığınızda bulunması gereken bir kitap :)
300 syf.
·6 günde·5/10
Yirmi farklı hikaye, yirmi farklı yazar.
Ve elbette Hakan GÜNDAY...
Öykülerde ana tema aynı; bir yılbaşı gecesi, kar yağışı ve bir cinayet.
Hakan GÜNDAY'ın öyküsü haricinde Aslı E. Perker, Gülşah Elikbank, Levent METE ve Nermin YILDIRIM'ın öyküsünü beğendim.
Diğer öyküler ise yarıda kesilmiş ya da gereksizce uzatılmış gibiydi.

Yazarın biyografisi

Adı:
Gül İrepoğlu
Unvan:
Sanat Tarihçisi ve Yazar
Doğum:
İstanbul, 1956
Gül İrepoğlu İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü’nü bitirdi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Estetik ve Sanat Tarihi Kürsüsü'nde akademik kariyerine başladı. 1997’de Sanat Tarihi profesörü unvanını aldı, 26 yıl hizmetten sonra yazmaya vakit ayırmak üzere üniversiteden erken emekli oldu.
18.-20.yüzyıllarda Resim Sanatı, Lale Devri, Doğu ile Batının sanatsal ilişkileri ve mücevher tarihi alanlarında çalışmaktadır, bu konularda çeşitli bilimsel kitapları ve makaleleri vardır. TRT2 TV kanalında 2005-07 yıllarında yayınlanan haftalık “Şehir-Mekan” ve “Sanat-Mekan” programınlarını hazırlayıp sundu. 2007-2009 arasında TAÇ Türkiye Anıt Çevre Turizm Değerlerini Koruma Vakfı başkanlığında bulundu. 2006 yılından bu yana UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Yönetim Kurulu üyesidir ve bu kurumda Somut Kültürel Miras Komitesi’nin başkanıdır.
2004’te yayımlanan “Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde” romanı Topkapı Sarayı’ndaki ilişkileri ve Lale Devri’ni anlatır, 2007’de çıkan “Cariye” romanı 18.yüzyılda Osmanlı Sarayı hareminde geçen imkansız bir aşk öyküsünü aktarır. 2008’de “Kadın Öykülerinde İstanbul” Öykü Seçkisi’nde yer alan “Ağaç” öyküsü İstanbul’un eski bir semtini, 2009’da yayımlanan üçüncü romanı “Fiyonklu İstanbul Dürbünü” giysilerden yola çıkarak İstanbul’un son 50 yılını konu almaktadır.
Romanları İngilizce, Portekizce, Yunanca, Arapça, Bulgarca, Romence ve Arnavutça ve Çince’ye çevrilmektedir.

Roman ve öykü çalışmalarını sürdürmekte, yurt içinde ve dışında konferanslar vermektedir. Şu sırada Osmanlı Saray Mücevheri konulu kitabını tamamlamıştır.

Yazar istatistikleri

  • 6 okur beğendi.
  • 172 okur okudu.
  • 3 okur okuyor.
  • 485 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.