Günter Grass

Günter Grass

Yazar
7.5/10
127 Kişi
·
317
Okunma
·
69
Beğeni
·
4236
Gösterim
Adı:
Günter Grass
Unvan:
Alman Yazar
Doğum:
Polonya, 1927
Ölüm:
Almanya, 13 Nisan 2015
Çağdaş Alman Edebiyatının en önemli romancı, oyun yazarı ve şairlerinden biri olan Grass, 1927 Danzig (bugünkü Gdansk, Polonya) doğumludur. Nazi döneminde yetişmiş ve 2. Dünya Savaşı?nı yaşamış Alman kuşağınının edebiyattaki sözcülerindendir. Öteki yaşıtları gibi, küçüklüğünde Hitler Gençliği örgütünde yer aldı. 16 yaşında askere alındı ve savaşta yaralanarak tutsak düştü. Düsseldorf ve Berlin Güzel Sanatlar Akademilerinin heykel bölümlerinde okudu. Geçimini sağlamak için karaborsacılık yaptı, mezartaşı imalathanesinde çalıştı, bir ara da caz davulcusuydu. 1956?da Paris?e gitti ve orada yazdığı Die Blechtrommel (1959; Teneke Trampet, 1972, 1983) ile üne kavuştu. 1962?de Grass?a en iyi yabancı roman ödülü kazandıran ve filme de çekilen Teneke Trampet?in ardından yazdığı Katz und Maus (1961; Kedi ile Fare) ve Hundejahre (1963; Köpek Yılları) ile Danzig?de geçen üçlemesini tamamladı. Grass aynı zamanda siyasi bir kişiliktir. Batı Berlin?de Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SDP) çevresinde faaliyet göstermiş, pek çok önemli sorunda kamuoyu önünde açık tavır almıştır.

Hepsi siyasi içerik taşıyan diğer önemli romanları şunlardır: Örtlich betäubt (1969, Lokal Anestezi), Aus dem Tagebuch einer Schnecke (1972, Bir Sümüklüböceğin Günlüğünden) Der Butt (1977, Pisi Balığı), Das Treffen in Telgte (1977, Telgte?de Toplantı), Kopfgeburten: oder die Deutschen sterben aus (1980, Kafadan Doğumlar, 1987), Die Rättin (1987, Dişi Fare). Oyunlarında Uyumsuzluk Tiyatrosu?yla epik tiyatronun etkileri görülen Grass?ın Noch zehn Minuten bis Buffalo (1957; On Dakika Sonra Buffalo, 1964) adlı oyunu Türkçe'ye çevrilmiştir.
... insanın yüreği dolduğunda gözlerinin de dolması gerektiği gibi bir zorunluluk yoktur; bazıları ağlamayı asla başaramaz,...
Günter Grass
Sayfa 646 - Soğan Mahzeni'nde
... insanların kalbine bakabildiğini biliyordum. Bir tek kendi kalbine bakmadın, yoksa yanımda kalırdın...
Günter Grass
Sayfa 420 - Beton Seyretmek ya da Gizemli, Zalim, Sıkılmış
Sanırım bir taraftan hiçbir şeyden vazgeçememe, diğer taraftan hiçbir şey olmadan geçinebilme huyumu annemden aldım;...
Günter Grass
Sayfa 609 - Gardıropta
Tüm insanların ölmesinin gerektiğini düşünüp düşünmediğini bilmek istiyordu...
Tüm insanların eninde sonunda ölmesi gerektiğinden de emindi ama tüm insanların dünyaya gelmesinin gerekli olup olmadığından emin değildi.
Günter Grass
Sayfa 618 - Klepp
727 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
57. Kurban ses ver dedim kendime
. .
Neden 56 kurbandan sadece bir kısa inceleme var ? Okudukça"söylüyorum ki "Teneke Trampet" e inceleme yazılamaz. .

#SPOİLER ..

Ne söylesek eksik kalacak "bu cepte dursun "
Kitabı sevmedim..
ama sevmiş de olabilirim,algı seviyemi yerden yere vurduğunu kabul ediyorum itiraf ediyorum ki uzun zamandır okuduğum anlamak için bütün çakralarımı zorlayan tek kitap "Teneke Trampet"_ "körleşmeden " bir üst rafa kaldırdım okuduğum "düğümleri"
Çok enteresandır ki kitabı elimden bırakmadım araya hikaye koymadım ve üç gün üstünde kafa patlattım. .yani okumamak yada yarım bırakmak gibi bir his hiç olmadı .. çok sevimsiz bulduğum bölümlerde bile asıl katmanın altında ne var ? merakı beni okuyucu olarak "diri"tuttu ..

Önce dilinden bahsetmek istiyorum bir iki bölüm geçtikten sonra Marquez in Alman versiyonuna dönüşmeye başladı ellerimde .. gerçek bir "büyülü gerçeklik " ve çok sesli anlatıcı orkestrası var ..
Kitap bittiğinde ise "Pitoresk" bir devrim lambası yanıyordu beynimde hatta beynim de lambayla birlikte yanıyordu az daha ...

Tamamen gizli ve sembolik ama bir alt katman otobiyografik bir kitap "Teneke Trampet " okuduğum üçüncü Günter Grass kitabı .. Eğer okuduğunuz yazarı tanımıyorsanız bazı kitaplar sizi "yutar" Teneke Trampet " tam bu kategoride bir kitap sizi çiğ çiğ yer kemiginizi sıyırır atar ..

Grass ın kitap sonundaki artık "sanrı" fırtınasından ben bile kendimi kurtaramadım herşey bir birine girdi ve zor kaçtım ...

Danzing hakkında ne biliyorsunuz mesela ? kendinizi yoklayın ikinci dünya savaşı hakkında bir kitap okurken alt yapıda bir şeyler olmalı ki zemini oturtun gerçi bu kitapta zemin çok oynak zor dengede duruyorsunuz ...

23 Ağustos 1939 da Almanya ve Rusya birbirlerine"saldırmama" anlaşması imzaladıktan sonra

1 Eylül 1939 sabahında savaş ilanı bile yapmak ihriyaci duymadan sevgili Hitler Çekoslovakya sınırından Polonya ya önce hava yollu bombalar daha ilerleyen saatlerde de panzerleri ile giris yapti .
Burada bir üniforma dalaveresi vardır
Nazi subayları Leh uniformlari giyerek bir radyo evini basar .. onu da başka zaman anlatırım :)

Kitapta bu mevcut ..
bir postahanede sıkışan karakterimiz yaşanan bu sıcak saatleri kendi gözünden bize yansıtıyor .. Günter Grass ın doğum yeridir ayrıca Danzing ..bağlantılar yavaş yavaş ortaya dökülüyor ..

Ana karakter Oskar büyümeyi reddeden bir çocuk olarak karşımıza trampetiyle dikiliyor ve bana göre en sevimsiz kitap karakterlerinden biri .. konuyu dağıtmadan tarihsel süreç şöyle devam eder ..
3 Eylül Ingiltere ..
4 Eylül Fransa Almanya ya savaş ilan eder ..
17 Eylülde Ruslar diğer taraftan Polonya ya girer .. Hitler ikinci dünya savaşını başlatmak için Polonya askerinin ateş açtığı "yalanı" üzerinden ilerler ve "ateşe ateşle"karşılık verilecektir bahanesini kullanarak altı milyon insan kaybına yolaçacak asfaltı döşer hem de bol mayınlı .. artık geri dönüş "yok !"
36 gün içinde Almanlar Ve Sovyetler Polonya yı paylaşır .. birlikte şampanya kadehleri tokuşturup " darısı ıngiltere ve fransa'nın başına" diyerek sırıttıklarını ..
bilmem ..
biliyormusunuz...


Kitap 1913 yılından 1950 lere kadar merdivenden düşerek büyümesi hem fiziksel hem zihinsel duran Oskar karekterinden bize yansır bir nevi "peter pan " sendromu tasviri aslında ..
(Daha sonra kafasının arkasına yediği taşla tekrar büyümeye karar verecektir )
asla vazgeçemediği Trampet Günter Grass 'ın bir dönem caz bateristi olarak çalıştığı düşünülünce anlam buluyor ayrıca mezar taşı imalatçılıģi yaptığı dönem de ilerleyen bölümlere dahil edilmiş ve karaborsa satıcılık hepsi kitapta mevcut ..

En büyük silahı olan "cam patlatan" çığlık
Bu çığlığı ilk duyduğumda önce XMan in ilk sahnesi geldi gözümün önüne Magneto çocuktur ve Nazi kampında çamur içinde tekmelenir ışte o sahne ..

Bu çığlık ve cam patlatma özelliği iki şekilde yorumlandı bende birincisi savaş karşısındaki suskunluk ikicisi ise meşhur Kristal gece olayları ..
9Kasım 13 Kasım 1938 arasında gerçekleşen "Kristal gece" senaryosuda soykırımın açılış sahnesi olarak tarihe geçer ...
Grass savaştan sonra bir savaş karşıtı olarak sahnedeydi ama 16 yaşında askere alındığı "Soğan soyarken adlı biyografisinden ve röportajlardan "
1944_1945 yıllarında SS imha gücünde bulunduğu ..
Frundersberg tank birliğinde görev aldığı ve hatta tutsak düştüğü yıllar sonra orta çıkmış ... 17 yaşında SS olduğunu 78 yaşında itiraf etmiş yazar ...

Neden bu kadar süre sakladınız diye sorulduğunda "savaştan sonra yaptığım iyiliklerin yeterli olduğunu düşündüm " demiş yani ona göre "kefaret" ödemiş kitaplarıyla ...

Teneke Trampette bir çok bölümde Isa rolü oynuyor Oskar inançsız bir yol izleyip Isa ve din üzerine yüklenirken sonlara doğru kendini Isa olarak tanıtmaya başlıyor ..30 yaşındayım artık havari mi toplamam gerek diyerek yaşamı sorguluyor. ..

Bir bölüm varki ona değinmeden bitirmek istemiyorum ..
"Yaşamalı mıyım? Yaşamamalı mıyım "
Sayfa 485. .
Burada 21 yaşında ve sürekli bu soruyu kendine soruyor ..cevabı :YAPMALIYIM
yaşamak değil görev tamlamak gibi bir bakış açısı ile ...

Toparlarsak ki toparlanmak mümkün değil ...

Özellikle "beton" denilen aslında sığınak
Soğan mahzen keza daha sonra biyografisini de "Soğan soyarken" adını vermiş ..
Büyük annenin 4 kat bitmek bilmeyen eteği ..
Amerika ya kaçtığı sanılan büyükbaba hiç olmadı ..
Kendi oğlu vardı ama belki hiç olmadı ..
Kibrit çöpleri kundaklama ve anlatmak istediği bombalanan Danzing ..
Limon gazozu köpürtmekten hiç bahsetmiyorum iğrenç ..
At kafası ile yılan balığı tutmak ile anne kaybı arasındaki gel git bir delilik ...
Sonu ama aslında kitabın başı "akıl hastahanesi" iplikten heykeller ...
Salezya hattı ya da Anka muhafızları. .
..diye devam eden bir liste ile tam bir çirkinlik kitabı ...

Asla kendinizi hazır hissetmeden okumayın çünkü altından kalkması "ZOR" bir kitap ...

Dip not :
Yazarı araştırırken 1998 de Yaşar Kemal ile ortak bir ödül aldığını okudum ..
Ne tesadüf ki 2015 yılı da ortak ölüm yılları .. aynı yıl Galeano da vefat etmiş
Onların ardından yas tutmayın diye bir yazıya denk geldim
"Çünkü onlar ölümsüzler "

Sevgiyle iyi okumalar :))


Goethe ve Rasputin etkisinden hiç bahsedemedim bile :)
760 syf.
Danzig kenti doğumlu olan yazar, savaş yıllarını ve Almanların Polonya ve Danzing kentini işgalini bizzat yaşamış, savaş yıllarında küçük çocuk olan yazar, “Teneke Trampet”esasında kendi gözlemlerini, şahit olduklarını ve duyduklarını anlatmıştır. Bu bakımdan bu romandaki Küçük Oscar, yazarın kendisi ve romanını da çocukluk yıllarının bir biyografisi olarak kabul edebiliriz.

"Bu kitaplar o dönemlerdeki hislerimin ve düşüncelerimin birer sonucu." (Günter Grass)

Almanların, Polonyalılar ve diğer azınlıklarla yaşadıkları Danzing'de geçer. Ailesi, Oskar'a üç yaş doğum gününde teneke bir trampet hediye eder. Oskar yeni oyuncağı trampetiyle bodruma iner önemli karar alır, artık büyümeyecektir. Büyüklerin yozlaşmış, sevimsizliklerle dolayı olan dünyalarına girmek istemez, büyümek yerine trampetiyle kendisine yanlış gelen her şeye isyan etmek yeni olayı olur.

İçinde bulunduğu orta sınıf aile yaşantısına dâhil olmak istemeyen büyümese de Oskar için hayat dönüşmeye başlar. Artık radyodan keyifli Melodiler değilde kahramanlık marşları çalar. Sokaklar haçlı resmigeçitlerden yürümez olur. Oskar'ın ailesi dönüşüyor.Çünkü artık Duvarlarında Beethoven resmi yerine Hitler'in tablosunu asmaya uygun bulurlar. Oskar aynı fikirde değildir. Oskar'ın kahramanı mitine, düşlerine, farklılıkları yok eden çoğunluktan olmaya ihtiyaç yoktur.


"Bay Oskar! Benim gibi görmüş geçirmiş bir meslektaşınıza inanın ki, bizler asla seyirciler arasında yer alamayız.Bizlerin yeri sahnedir, arenadır.Bizler gösterilere ışık tutmak, gösterilere yön vermek zorundayız.Yoksa o adamların eline düşeriz.O adamların da bir kez eline düşmeye görelim!"

İsyanın sesli hali trampetine vurmaksa, fiziksel halide etraftaki bütün pencereleri, cam olan hemen her şeyi tuzla buz etmektir. İşte Oskar'ın trampetini almak istediklerinde yeni özelliğini keşfeder. Sesi etraftaki camları kırmaya yetecek kadar güçlüdür. Anlayacağınız trampeti elinden alanın vay haline...

Genel olarak konusundan bahsettik, birazda kitabın ne yönlerini sevemedim, ne yönünü sevdim ondan bahseyim.
Sevmediğim yönleri kitabın;

Büyük annenin 4 kat bitmeyen eteği kış için uygun ama yazda mı giyilir yanar insan...
Amerika'ya kaçan büyükbaba biraz bahsedilip geçmesi,
Oğlum diyor ama oğlu olduğu belirsiz belkide hiç yoktu,
Limon gazozu köpürtmekten hiç bahsetmek istemiyorum Allah'ım ya orda midem bulandı resmen...
At kafası ile yılan balığı tutmak nedir ya biz bir misina ile tutamıyoruz, yazar at kafasıyla tutuyor...
Annesini kaybettiği ana geri dönüyor sonra bir anda geri şimdiki döneme dönüyor... Aklımda kalan kötü yanlarıydı..

Sevdiğim yönleri kitabın;
Aslında kitap büyülü gerçeküstü var, çünkü küçülüp büyümesi,
İki güzel yazar "Goethe ve Rasputin" vardı. Yazar bu yazarlardan etkilenmiş.
Sanat, edebiyat ve kilise mezarların Gotik mimarisinden etkilenmiş, müzikte cabası...
Yazar birde "Apolloncu ve Diyonsoss" görüş vardı, baskın olan Diyonsoss'tu. Tabi ki sanatta...
Bu size örnek alıntı;
"Apollon armoniyi, Dionysos sarhoşluk ve kaosu istiyordu; Oskar ise kaousu armonize eden, aklıbaşındalığı estetikleştiren bir yarı Tanrıydı, ta eski zamanlardan sürüp gelen bulun o tam Tanrılara üstündü: Oskar beğendiği şeyi okuyabilir, oysa Tanrılar kendi kendilerini sansür ederlerdi."
Son olarak 'Kapıların Dışında" Wolfgang Borchert, ait kitaptan bahsetmesi yazarın.

Zorda olsa güzel kitap okuduğumu düşünüyorum. Elbette beğenmediğim yönleri vardı. Yine de herşeye rağmen güzeldi üç kitaplık seri... Tavsiye ederim...
760 syf.
·21 günde·Beğendi·9/10
İnceleme Öncesi Giriş Notu: Bu incelemeyi okumak yerine izlemeyi tercih ediyorum diyenler için:
https://youtu.be/HgauC_zxcXE

Bir inceleme ister edebiyat eleştirmenlerinin kaleme aldığı olsun ve isterse de bizler gibi sıfatı yalnızca okur olanların yazdıkları olsun az ya da çok "spoiler" içerir. O nedenle ben inceleme okuduğumda kitapla ilgili etkileniyorum diyenler bir zahmet kitabı okumadan inceleme falan okumasınlar. Uyarı için değil sadece bilinmesini istediğim için yazıyorum bu inceleme bolca "spoiler" içerir. Bu arada sitemizde yer alan spoiler görür görmez incelemeleri şikayet eden "dangalak"lar için de yazıyorum, artık spoiler uyarısı yazmıyor diye şikayet ettiğiniz incelemeler dikkate alınmıyor; bunu da bilin istedim. Neyse içimi döktükten sonra biraz uzunca olacak incelemeye başlayalım.

Teneke Trampet zor bir kitap, hatta iddiamı biraz daha arttırıyorum, okunması çok zor bir kitap. Birinci Dünya Savaşından başlayarak İkinci Dünya Savaşını ve sonrasını da kapsayan bir zaman dilimine ait olmasına rağmen aslında savaşlarla ilgili anlattıkları zorlayıcı veya çok da can acıtıcı değil. Yazarın kullandığı anlatım teknikleri açısından baktığımızda da esasen okurun beynini çok yoran bir anlatım da söz konusu değil. Peki neden bu kitap çok zor ve dünya sineması tarihinin en önemli kült filmlerinden olan aynı ada sahip "Teneke Trampet"e rağmen sitede bile az sayıda okur tarafından okunmuş. Çünkü karakterimiz bir anti-kahraman olan Oskar, anlattıklarıyla ve yaşantısıyla okuru son derece zorlayan bir karakter. Bunları dedikten sonra hadi biraz da Oskar'ı anlatalım.

Kitabımızda baştan sonra bir belirsizlik havası hakimdir. Bunun da kaynağı "tekinsiz" anlatıcı olan romanımızın ana karakteri Oskar'ın ta kendisi. Oskar, bazen olayları anlatırken eksik bilgi verip bizi şaşırtır, bazen hayal alemine girer, bazen gerçek diyemeceğimiz çok enteresan olayların ya da karakterin içine sürükler okuru. Kitapta anlatılan karakterlerin önemli bir kısmı ve özellikle Oscar'ın başından geçen olaylar gerçek mi yoksa kahramanın kendi beyninde yaşattıkları mı romanın sonuna kadar anlamamız pek mümkün olamaz.

Oskar, cüce Oskar, 21 yaşına kadar boyu yalnızca 94 cm. kalan eciş bücüş Oskar. Oskar'a 3 yaş doğum gününde annesi teneke trampet alır ve doğum gününde küçük Oskar kilerin merdivenlerinden düşerek elim bir kaza geçirir. Güvenilmez anlatıcımız Oskar'a göre cüce kalmasının nedeni büyümeye karşı gösterdiği bir tepki, annesine göre oğlunun, babasının dikkatsizliği yüzünden geçirdiği kaza sonrasında büyümesinin durması, doktorlara göreyse doğuştan gelen bir hastalık kaynaklıdır. Oskar'ın babasının kim olduğunu hikaye boyunca bilemeyiz. Babası resmi olarak bilinen Matzerath mı yoksa annesinin ölene kadar sevgilisi olan Bronski mi bilinmez. Oskar'ın da ve dolaylı olarak okurun da bu konuda bir tahmini vardır elbet ama emin olmak imkansızdır. Belirsizlikler bunla da sınırlı kalmaz. Oskar'ın bir üvey annesi güzeller güzeli Maria vardır. Maria'nın oğlu Kurt'un babası Oskar mı yoksa Matzerath mi bilemeyiz. Oskar'ın çocukluğundan beri tiz sesi sayesinde kırabilip tuzla buz ettiği camlar vardır. Bu camları gerçekten Oskar'ın sesi mi kırar yoksa bu bir gerçeküstü anlatım mıdır bunu da bilemeyiz. Bu bilinmezlik olgusu ve anlatımı kitabın sonuna kadar sürer gider.

Teneke Trampet romanı, akıl hastanesinde yatan Oskar'ın ta anneannesi ve dedesinin hikayesini anlatmasıyla başlayarak birinci dünya savaşı öncesindeki yıllardan 1951'e kadar olan uzun bir zaman dönemini kapsayan, 3 kitap ve 47 bölümden oluşan hacimli bir eserdir. Dediğim gibi pek çok enteresan karakter ve olay kafa karıştırıcı bir şekilde kitapta yer alır. Bunların detaylarına çok girmek istemiyorum ama sanırım en ilginç olay at kafasıyla yılan balığı tutma hadisesi ve karakterse Hitler'in Alman ordusunda yüzbaşı rütbesi alabilen oyuncu cüce Bebra'dır.

Kitapla ilgili biraz da anlatım şeklinden bahsedeyim. Kitap boyunca yoğun bir şekilde "ben anlatıcı" Oskar'ın ağzından hikayeyi dinleriz. Fakat bugüne kadar okuduğum hiçbir kitapta rastlamadığım şekilde paragrafın içinde anlatıcı bir anda "tanrı yazar"a dönüp kendisinden Oskar diye bahsetmeye başlar:

"Açık havada bir dakikayı bulamıyordu işimi görmem. Bu sırada sobada pişmiş elma pencerenin önünde durmaktan biraz soğuyordu. Elmayı ağzımda geveleyerek Truczinski Nine'yle trampetimin yanına dönüyor çok geçmeden yatağa yatıyordum. Oskar uyurken, toz alıcıların İsa adına parti kasalarını, yiyecek kuponlarını ve bunlardan daha önemlisi resmi mühürleri, doldurulmak üzere bekleyen basılı belgeleri ya da Hitler Gençliği Devriye Kolu Üyelerinin isimleri yazılı bir listeyi yürüteceklerinden emin bulunuyordu"

İncelemenin başında yazdığım gibi Oskar bir anti-kahramandır. Peki onu bir anti-kahraman yapan nelerdir? Oskar'a cüce olmasından ötürü ona belki acır ve onun 3 yaş fiziği, okurun içinde merhamet duygularını uyandırmaya yol açar fakat Oskar'ın içinde aslında ciddi bir kötülük bulunmaktadır. Bu kötülüğün kaynağı fiziği nedenli kendinden büyük olanlara karşı bir tepki midir yoksa kendisini herkesten daha büyük görüp kendi ifadesiyle "İsa" olmasından ötürü müdür bilinmez. Fakat kitap boyunca biliriz ki Oskar'ın kötücül bir karakterdir. Öyle ki, kahramanımız dolaylı yollardan da olsa her iki babasının da ölümüne sebebiyet verir. Maria hamileyken kendi oğlu olduğunu düşündüğü bebeği makasla öldürmeye teşebbüs eder. Sesiyle camları kırarak tanıdıklarının hırsızlık yapmasına vesile olur. Toz Alıcılar çetesinin başına geçer ve yine sesini kullanarak hırsızlık vb. birçok olaya aracılık eder.

Gelelim kitabın savaş anlatısına. Olayın önemli bir kısmı Danzing, bugünkü adıyla Polonya'nın Gdansk şehrinde geçer. Bu şehrin özelliği 2. Dünya Savaşı'nın tam orta noktasıdır. Bunları yazdığımda okur kitaptan yoğun ve acıklı bir savaş anlatısı bekler belki ama Günter Grass bunu özellikle yapmaz. Kitap bize, orta sınıf Alman halkının ne kadar da kolay Hitler yanlısı olabildiğini, gayet rahatça mahallenin oyuncakçısının dükkanını sırf Yahudi olduğu için yağmalayabildiğini, asker olan gencecik çocukları, bu çocuklara ve kendi ailelerine isyan eden, düşman olan diğer çeteci çocukları, Polonyalı olup hızlıca Almanlığa adapte olanları, sonra işgal sırasında yeniden Polonyalı olmaya çalışıp arafta kalanları, Rus işgalinde sıradanlaşan tecavüzleri ve savaş sonrasında insanları bir zümreyi çok fakir diğer bir zümreyi ise zengin kılan "Para Reformu"nu okurun canına kastetmeden anlatır.

Son olarak kitap, birbirinden çok bölümü, karakteri ve olayı anlatır. Toplam birbirine bağlantılı 47 bölümden oluşan roman, kimi bölümde harika akıcı bir anlatıma sahipken kimi bölümde anlatımın enteresanlığı kaynaklı kendini okutturmaz. Ana kahramanın karakterinin ve anlattıklarının zorlayıcı yapısı, anlatımdaki bazı duraksamalar kitabın olumsuz yanları olsa da hem Kamuran Şipal'in kusursuz çevirisi hem de Günter Grass'ın yer yer şiirsel ve olağanüstü akıcı anlatımı ve en önemlisi de okurun canını acıtmadan, daha çok satır aralarında ve alt metinlerde verdiği savaş anlatısı sebebiyle kendine ben "nitelikli okurum" diyen herkesin okuması gereken nefis bir roman. İnelemeyi ana kahramanımız Oskar'ın kendi kendini özetleyen şu anlatımıyla bitirmek istiyorum:

"Daha ne söyleyeyim: Ampuller altında dünyaya açtım gözlerimi, üç yaşında kasten ara verdim büyümeme, bir trampete kavuştum, camların canına okudum şarkı ve türkülerimle, vanilya kokusu kokladım, kiliselerde öksürdüm, Luzie'yi doyurdum, karıncaları izledim, büyüyüp gelişmeye karar verdim sonra, trampetimi gömdüm. Batı'ya doğru yola düştüm, Doğu'yu yitirdim, mermercilik sanatını öğrendim, modellik yaptım, yeniden trampetime döndüm, beton yapıları gezdim, para kazandım, bir parmak üzerine titreyip kanat gerdim, parmağı hediye ettim sonra ve gülerek kaçtım, otomatik merdivenle yukarlara çıktım, tutuklandım, mahkum edildim, kliniğe yatırıldım, arkadan beraat ettim, bugün otuzuncu yaş günümü kutluyor ve hala Kara Ahçı Kadın'dan korkup duruyorum - Amin!"
180 syf.
·2 günde
"Bir zamanlar bir baba, yaşlandığından, kızlarını ve oğullarını - dört, beş, altı, toplam sekiz tane - hepsi de uzun bir tereddütün ardından arzusuna boyun eğene dek bir araya toplanmaya çağırmış. Şimdi de masanın etrafında oturmuş, zaman kaybetmeden muhabbete girişiyorlar: her biri kendi kendine, hepsi de aynı anda ve babalarının düşündüğü şekilde, onun sözleri uyarınca da olsa, tüm sevgilerine rağmen onu sakınmadan. Hala kimin başlayacağı konusuna cevap aramakla meşguller."

Az önce kitabın ilk paragrafını okudunuz, gayet anlaşılır, sade bir dille yazılmış. Ama kitaptan benim anladığım sadece bu paragraf. Maalesef Günter Grass'ı bu kitabında da tam olarak anlama mutluluğuna erişemedim. Sanırım okuyacağım diğer kitaplarında da durum değişmeyecek. Grass okumak kolay ama anlamak çok sağlam bir sabır ve bilgi birikimi mi desek ne desek artık ondan gerekiyor. Ama şuna kani oldum ki Grass akademisyenler için yazmış, benim gibi sıradan bir okur Grass'ı hiçbir zaman anlayamayacak.

Kitap dokuz bölümden oluşuyor ve her bölümde yazarın çocuklarından biri söz alıyor ama kimin aldığı o kadar da anlaşılır değil, aslında kimin konuştuğunun da bir önemi yok çünkü arada hepsi koro halinde konuşuyor, kim ne diyor, kime diyor anlamak mümkün değil. Bu çocuklar kim peki? 3 erkek ve bir kız ilk evlilikten, 2 çocuk evlilik dışı bir ilişkiden ve ikinci eşten de 2 çocuk var ortada. Okuduklarınız kulağınıza vızıltı gibi geliyor. Peki genelde nelerden bahsediliyor diye soracak olursanız buna vereceğim cevap da sizleri pek tatmin etmeyebilir. Çocuklar genelde okuduğu okullardan, aşklarından, yaşadıkları evden, aile tartışmalarından bahsediyorlar. Grass ise bu konuşmaların öznesi konumundadır. Kendisiyle ilgili deneyimleri dinler çocuklarından. Konuşmalar da kayıt altına alınır. Hikâyede geniş yer tutan bir de Marie isimli bir kadın var. Bu kadın sanırım Grass'ın eski sevgililerinden ve ömürlük arkadaşlarından biri. Kendisi Grass'ın romanları için Agfa kamerasıyla fotoğraflar çeker. Kameranın sihirli güçleri olduğu, geçmişi ve geleceği çekebildiği iddia ediliyor. Kişilerin rüyalarını ve fantezilerini de ayrıca çekebildiği söyleniyor. Marie de tüm konuşmacıların odak noktası halindedir. Çektiği resimler üzerine çok fazla yorum yapılıyor ama ne amaçla yapılıyor orası belli değil. "Kutu kutu pense, Elmamı yerse" tekerlemesindeki dizeler birbirleriyle ne kadar alakalıysa okuyacağınız bu kitaptaki anlatılan her şey de birbiriyle o kadar alakalı.

Bu kadar şey yazdım ama baktığınız zaman hepsi hava cıva sözler, kitapla ilgili okuru aydınlatıcı pek bir şey yok. Bana bu inceleme nedense okuduğum bir kitabı anımsattı, hangisini acaba?
348 syf.
·22 günde·Beğendi·10/10
Günter Grass, 79 yaşında yazdığı bu otobiyografik romanı ile şimşekleri üzerine çekmişti. O yaşına kadar aktif politikada Sosyal Demokrat görüşleri ile yer almış hayranlık verici “Teneke Trampet”in yazarı Grass’ın, 17 yaşında bir Nazi topçusu olarak 2. Dünya Savaşı’na katıldığı ve savaş sonunda Amerikalıların yönetimindeki esir kampında bir müddet kaldığı anlaşılınca, ona demokratlığı ile prim veren destekçilerinin ne kadar şaşırıp hayal kırıklığına uğradıklarını anlamak mümkün. Hatta, bunca yıl göz önünde olan, 1999 yılında Nobel Edebiyat Ödülü alan bu yazarın bu kadar zaman bu sırrı saklamak için ne gibi taklalar attığı düşünüldüğünde, insanın kendisini aldatılmış hissetmesi de mümkün. Ama madalyonun bir de öteki yüzü var; çok iyi bir yazar olmasına karşın bu geçmişi daha önce afişe olsa Nobel'i alamayacağı da gün gibi ortada... Dolayısıyla "saklanmakta haklıymış büyük Üstad" diyorum. Bu kitabında da görüleceği gibi Grass gerektiğinde kendini saklamayı ve zorluklarla baş etmeyi çok iyi biliyor...

Tamam, dürüst olmadığı için eleştirilebilir ama 17 yaşındaki bir gencin yaşadığı orta-alt seviye aile yaşantısından sıkılıp, yeteneklerini değerlendirecek uygun bir platform bulamayıp, propaganda yıllarındaki cafcaflı üniformalara, Führer’i yere göğe sığdıramayan haberlere, askerlikle birlikte gelen saygınlık ve zenginliğe kanıp, savaşın kan ve acı da içerdiğini hayal bile edemezken orduya katılmak istemesi empati kurulamayacak bir şey mi? Benzer ortamda yaşayan kaç kişi farklı davranırdı? Bugün, çocukluğunda ailesinden şiddet görmesini çevresine uyguladığı şiddet için hafifletici sebep saydığımız, töresi emrediyor diye karısını /kızını öldürenlere seyirci kaldığımız dünyada bu 17 yaşındaki genci geri dönemeyeceği kararı için sorgulamak bana çok iki yüzlü geliyor.

Nasıl bir hayat derseniz Grass’ınki... O zamanki Almanya’nın Danzig (şimdiki adıyla Polonya’daki Gdansk) şehrinde, bakkal dükkanı işleten bir anne ile aşçı bir babanın iki çocuğundan büyüğü. Çocukluğu, orta-alt seviyede; yani aç açıkta olmayan ama öyle çok da varlıklı olmayan bir ortamda, 3 yaş küçük kız kardeşi ile birlikte geçiyor. Anne tarafından sanata yetenekli; annesi sanatçı olmasını çok istemesine karşın o gençlik yıllarında ortamdan etkilenip orduya yazılıyor. Donanmaya katılmak istemesine karşın kendisini topçu eri olarak buluyor; savaşın sonuna doğru ve Alman ordusunun gerilemesi döneminde Doğu Almanya’da Ruslarla karşı karşıya geliyor. Defalarca ölümden şans eseri kurtuluyor; elini silaha atmamasına karşın savaşın tam göbeğinde; bir taraftan Ruslar’dan kaçarken bir taraftan da ordudan kaçan Nazi askerlerini avlayan bölükten uzak durmaya çalışıyor. Savaşın sonunda Amerika’lıların gözetimindeki bir esir kampında bir müddet tutuluyor. Burada, bir cezalandırma yöntemi olarak açlıkla terbiye ediliyor; açlığı, gerçek açlığı burada yaşadığını anlatıyor. Ve, savaş sırasında Yahudilere ve saf Alman ırkından olmayan diğerlerine toplama kamplarında neler yapıldığını da ilk kez burada duyuyor; ilk kez Amerikalıların nezaretinde toplama kampında gezdiriliyor. Ve, ilk tepki olarak yaşandığı söylenenlere inanmayı reddediyor, tüm esir Alman askerleri gibi.

Hüzünlü bir hayat hikayesi Grass’ınki... Savaş yaşamamış bizlerin hiçbir zaman tam olarak anlayamayacağı, hissedemeyeceği dönemlerde yaşanıyor herşey. Günümüzün rahatlığı içerisinde hayatında her şeyi kontrol edebileceği iddiasındaki bizler için, o korkunç savaş döneminde yaşanan itaati, açlığı, yoksunluğu, hayatının dizginlerini bilinçli olarak bırakmayı, kabullenilmiş sürüklenmeyi ve mucizevi şekilde her şeyi bir şekilde unutabilmeyi anlamamız zor. Ailesi çeşitli işkencelere uğramışken, açlık kol geziyorken, Akademi kömür sıkıntısı nedeniyle kapılarını kapatmışken Günter Grass’ın her şeyin kolayına kaçıp akışa teslim olmak yerine mücadeleye devam etmesi her yönüyle saygıyı ve takdiri hak ediyor.

Hayatı boyunca –kendi deyimiyle- üç açlığın peşinden koşuyor : Yemeğe açlık, sanata açlık ve cinsel açlık. Her üçünde de kimi zaman zor da olsa dilediğini alıyor.

Güzel kızımın ödevine yazdığı şekliyle “Hayallerinin peşinden koşmazsan yeteneklerini keşfedemezsin.”
63 syf.
1959’dan beri bir gelenek haline gelmiş Goethe Üniversitesi’ne, Frankfurt Dersleri adı altında edebiyata ilgi duyan öğrencilere yol göstermek ve edebiyat tartışmak amacıyla her yıl çeşitli yazarlar konuşmacı olarak davet edilir. Grass da bunlardan biridir ve bu kitapta orada yaptığı konuşmanın bir metni yer alıyor. Öncelikle şunu açıkça söylemeliyim ki bu kitap bence yazara ve eserlerine aşina olmayanlar için pek bir anlam ifade etmeyecek. Ki aşina olanlar (benim gibi) için de durum pek farklı olmadı. Kitabın yarısı maalesef konuşma dışında metinlerden oluşuyor. (Frankfurt dersleri, konuşmacılar listesi, yazarın hayatı, kısa bir röportaj) Ben bu bölümleri çok gereksiz buldum, keşke bu bölümler yerine yazarın herhangi bir makalesi yer alsaymış.

Grass’ın kitaplarındaki karışıklık buradaki konuşmasında da kendini fazlasıyla gösteriyor. Yazar konuşmasını Auschwitz meselesi üzerine temellendiriyor. İnsan Auschwitz gibi bir utançtan sonra nasıl yazamaya devam edebilir? sorusuna cevap arıyor. Bunu yaparken de günah çıkartıyor biraz. Yazara göre Auschwitz öylesine bir milat teşkil etmiştir ki insanlık tarihi ve insanın varoluşuna dair anlayışımızı Auschwitz’den önce olan olaylar, sonra olan olaylar diye tarihlesek yeridir. Tüm konuşma boyunca zaman zaman bu meseleye dönse de araya serpiştirilmiş farklı konular da var. Sanatın hayatındaki yeri, sanatın iyileştirici gücü, askerlik yıllarındaki görüşleri ve sonrasında yaşadığı pişmanlıklar ve kendi yapıtları üzerine de bir şeyler söylüyor. Bu yazıda biraz otobiyografi kokan öğeler de var. Ancak bana bu konuşma çok kopuk ve dağınık geldi. Bir bütünlük göremedim açıkçası. Kitap bitince de “Ben ne okudum?” diye kendime sormadan edemedim. Neticede beklentilerimin çok altında kalan bir kitap oldu.
727 syf.
·39 günde·Beğendi·8/10
Teneke Trampet (Almanca: Die Blechtrommel) Günter Grass’ın 1956 yılında Paris’te kaleme aldığı 1959 yılında yayımladığı, sinemaya uyarlamasıyla 1979’da Oscar kazanan, dünyada büyük bir ilgi uyandıran romanıdır.
Danzig kentinin Polonya’yla Almanya arasındaki ikili durumunu, sıradan ailelerin giderek Nazi yanlısı olmasını, savaşın yol açtığı ruhsal çöküşü kural tanımaz bir anlatımla dile getiriyor. Kitaptaki karekteri sevmeyebilirsiniz. Bir sürü olay ve farklı farklı konuları, en önemlisi savaşın izlerini etkilerini farklı bir protesto yöntemiyle ele alıyor. O dönemi Gunter Grass çok iyi anlatmış roman tadında. Evet kitap biraz kalın biter mi acaba diye düşündürüyor. Ve 2019 un son romanı olması bakımından bendeki yeri biraz daha özel. Keyifli okumalar...
400 syf.
·9 günde
Sayfa sayıları 3 ila 5 arasında değişen 100 farklı öykü var.

Öyküler 1900 ila 2000 yılları arasını kapsıyor.

Yazar kendince önemli gördüğü olayları anlatıyor.

Yüzyıl bilgisi olmadan okunması kolay ama anlaması zor.

Ansiklopedik bilgiler var.

Alman ve dünya tarihinde gerçekleşen olaylar farklı sesler, farklı bakış açıları, farklı anlatıcılar tarafından anlatılıyor.

Alman tarihinde unutulmuş ya da önemli olaylar mercek altına alınıyor.

Yazar sıradan insanların onları etkileyen olayları ne şekilde gördüklerini, bu olaylara ne anlamlar yüklediklerini anlatıyor.

Tarih, kurgu ve otobiyografik karışımı bir roman.

Bir anı kitabı değil.

Almanya’nın sesi…

Modern Almanya’nın mozaik tarihi…

Yazarın kendi yüzyılı, kendi kişisel ve sanatsal gözlemleri ile yoğruluyor.

Olayları anlatanlar, olayları kendi bakış açılarına göre öznel bir şekilde dile getiriyor.

Tarihi bir kitap olmaktan çok uzak aslında.

Hitler, Vietnam, Nuremberg Duruşmaları, Körfez Savaşı, Boxer İsyanı, Berlin Duvarı…

Yazar sadece 20 yüzyılı ya da önemli dönüm noktalarını anlatmıyor. Bunun yanında daha çok
Alman tarihinde gerçekleşen bir takım sosyal, politik, ekonomik olaylara yer veriyor.

Hikâyeler isimsiz şahıslar tarafından anlatılıyor.

Anlatıcılar kadınlar, erkekler, zenginler, fakirler, bürokratlar, askerler, ev hanımları, gazeteciler, polisler, sanatçılar atletler… Hepsi anlatıma katkı sağlıyor.

Yaşlı bir Alman için anlamlı bir kitap olabilir, ancak Alman olmayan bir okur için, hele de tarih bilgisi zayıfsa çok da bir şey ifade etmeyecek bir eser.

Çoğu hikayede yazar ne anlatıyor, bana ne bunlardan dedirten öyküler...

Grass külliyatını okuma gibi bir derdiniz yoksa rahatlıkla es geçilebilecek kitaplardan.
727 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10
Akıl hastanesindeki beyaz metal yatağında yatarken bakıcısı Bruno’ya tüm geçmişiyle beraber bir dönem Polonya ve Almanya’sını anlatan mavi gözlü cüce kahramanımız Oskar Matzerath’tan hikayesini mutlaka dinlemelisiniz.

Oskar 3 yaşındayken büyüyünce kendisine miras kalacak baba mesleği olan dükkancılığı yapmamak için büyümemeye karar verdi ve kendisine hediye edilen teneke trampetiyle olan büyülü bağının ilmeğini işte tam bu üçüncü yaş gününde attı.

Oskar’ı nasıl tanımlayabiliriz ; trampetçi,hemşire fetişisti,cam kırıcı,şeytan,İsa,çete lideri,anti kahraman,caz müzisyeni,deli,savaş gazisi…Evet bunların hepsi ve daha fazlası Oskar Matzerath…

Bu kitap kesinlikle kolay okunan bir kitap değil. Gerçek üstü ögelerle süslü ağır bir sembolizm içeren bu roman tam anlamıyla eşsiz bir sanat eseri.Okurken o kadar keyif alıyorsunuz ki Grass’ın yarattığı büyülü dünyaya ait trampet seslerini sanki işitiyorsunuz.

Bittiği için içimi hüzünlendiren bu eser, çok çok beğendiğim olağanüstü bir okuma deneyimi oldu benim için.Hayatımda okuduğum en iyi romanlardan biri olarak bir gün mutlaka tekrar okuyacağım.
727 syf.
Dünya savaşı arasında Almanya ve Almanya ile Polonya arasında kalan bir halk kısa bir süre özerk bir bölge olarak yaşamış bir danzing bölgesi Günter Grass ın doğduğu yer..
Büyüklerin yozlaşmış dünyasına isyan edip,büyümek istemeyen bir çocuğun öyküsü..1920 yılında danzingde annesi ve iki babasıyla yaşayan oskar üç yaşına bastığında doğum günü hediyesi olarak kendisine bir teneke trampet hediye edilir...Oscar bu trampeti her çalışında adeta tüm büyüklerini protesto edip,
tüm cam eşyayı kırıp-döken tiz çığlığıyla da karşı koyarak adeta kendi dünyasında yaşamaya başlar.
Küçük Oscar, Nazizmin yükselişine, Yahudi kıyımına, savaşın ilk silah atışlarına, yakınlarının birer ikişer ölümüne tanık olacaktır.

Yazarın biyografisi

Adı:
Günter Grass
Unvan:
Alman Yazar
Doğum:
Polonya, 1927
Ölüm:
Almanya, 13 Nisan 2015
Çağdaş Alman Edebiyatının en önemli romancı, oyun yazarı ve şairlerinden biri olan Grass, 1927 Danzig (bugünkü Gdansk, Polonya) doğumludur. Nazi döneminde yetişmiş ve 2. Dünya Savaşı?nı yaşamış Alman kuşağınının edebiyattaki sözcülerindendir. Öteki yaşıtları gibi, küçüklüğünde Hitler Gençliği örgütünde yer aldı. 16 yaşında askere alındı ve savaşta yaralanarak tutsak düştü. Düsseldorf ve Berlin Güzel Sanatlar Akademilerinin heykel bölümlerinde okudu. Geçimini sağlamak için karaborsacılık yaptı, mezartaşı imalathanesinde çalıştı, bir ara da caz davulcusuydu. 1956?da Paris?e gitti ve orada yazdığı Die Blechtrommel (1959; Teneke Trampet, 1972, 1983) ile üne kavuştu. 1962?de Grass?a en iyi yabancı roman ödülü kazandıran ve filme de çekilen Teneke Trampet?in ardından yazdığı Katz und Maus (1961; Kedi ile Fare) ve Hundejahre (1963; Köpek Yılları) ile Danzig?de geçen üçlemesini tamamladı. Grass aynı zamanda siyasi bir kişiliktir. Batı Berlin?de Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SDP) çevresinde faaliyet göstermiş, pek çok önemli sorunda kamuoyu önünde açık tavır almıştır.

Hepsi siyasi içerik taşıyan diğer önemli romanları şunlardır: Örtlich betäubt (1969, Lokal Anestezi), Aus dem Tagebuch einer Schnecke (1972, Bir Sümüklüböceğin Günlüğünden) Der Butt (1977, Pisi Balığı), Das Treffen in Telgte (1977, Telgte?de Toplantı), Kopfgeburten: oder die Deutschen sterben aus (1980, Kafadan Doğumlar, 1987), Die Rättin (1987, Dişi Fare). Oyunlarında Uyumsuzluk Tiyatrosu?yla epik tiyatronun etkileri görülen Grass?ın Noch zehn Minuten bis Buffalo (1957; On Dakika Sonra Buffalo, 1964) adlı oyunu Türkçe'ye çevrilmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 69 okur beğendi.
  • 317 okur okudu.
  • 13 okur okuyor.
  • 539 okur okuyacak.
  • 20 okur yarım bıraktı.