Güray Süngü

Güray Süngü

8.4/10
143 Kişi
·
355
Okunma
·
73
Beğeni
·
3.813
Gösterim
Adı:
Güray Süngü
Unvan:
Öykü ve roman yazarı
Doğum:
Kadırga, İstanbul, 1976
Güray Süngü, 1976, Kadırga, İstanbul doğumlu öykü ve roman yazarı. İlk eserlerini Hece Edebiyat Dergisinde yayınlamıştır. Sonraki yıllar Hece Öykü, Aykırı Edebiyat, Vivo Edebiyat, Kaçak Yayın, E-Edebiyat ve Özgür Edebiyat dergilerinde de kısa öyküler yazmıştır. Öykülerinde en çok ölüm, yalnızlık ve yabancılaşma temalarını işlemektedir. Zihin bölünmeleri ile gelişen kurgu ağırlıklı öyküleri tercih etmektedir. İlk kitabını 2006 yılında "Pencereden" adıyla yayınlayan yazarın ikinci romanı "Dördüncü Tekil Şahıs" 2007 yılında kitaplaşmıştır. Güray Süngü Düş Kesiği adlı üçüncü romanını 2010 yılında yayınlamış, Düş Kesiği "Oğuz Atay roman ödülü"nü kazanmıştır. Yazarın son romanı Kış Bahçesi 2011 Türkiye Yazarlar Birliği roman ödülüne değer görülmüştür.
Elbet, gelmeyeceğim demişti kabul ama gelmeyeceğim dedi diye insan bu kadar mı gelmezdi.
Güray Süngü
Sayfa 56 - İz Yayıncılık
Gökyüzünü çatı kılıyorsun kendine ama içindeki üç beş odalı bir et parçası seni hücreye atıyor, hayat ne garip.
Güray Süngü
Sayfa 232 - Okur Kitaplığı
Doğru yerine dokunmalı hayatın değil mi? Yoksa bir anlamı olmaz. Yakalayamayız, ya da bize tepki vermez, ya da fark edilmeyiz, ya da bir sürü şey. Doğru yerine dokunmalı hayatın. Böyledir belki.
Güray Süngü
Sayfa 32 - İz Yayıncılık, 2. Baskı, 2017
Bu saatte inceleme yazılır mı, bilmiyorum aslında. Ben pek sevmem, kafam da çok yoğun zaten. Ama bitiremedim kitabı gece, 110 sayfa okumuşken 30 sayfa daha okuyup kitabı bitirmek biraz yorucu geldi çünkü. Hele de, kitaba ismini veren öyküye gelmişken sıra: Deli Gömleği. Biraz incelemeli, biraz anılı, biraz da alıntılı kitap incelememiz başlasın o zaman..

Öncelikle perdelerini çek Mona Roza seni görmemeliyim, hiçbirinizi görmemeliyim. Görürsem anlatamam, nasıl tek başına karanlıklarda, yalnızlığımda okuduysam bu kitabı öyle de yazacağım. Bir rica efendim, lütfen kabul edin...

Öncelikle Güray Süngü'ye teşekkür ederim böyle bir kitabı edebiyatımıza kazandırdığı için sonra da Necip Fazıl Kısakürek ödülünü bu kitaba layık görenlere.. Güray Süngü'nün de dediği gibi bizde biraz edebiyat ödüllerle canlanır eğer bu ödül olmasaydı belki de diğer kitapları da çıkmayacaktı belki de bu kadar bile tanınmayacaktı -ne yazık ama-. Aslında lafı uzatmaya gerek yok öncelikler sırasında aşağıda kalmış gibi görünse de benim en büyük teşekkürüm Burak'a. İmzalı bir kitaba başka türlü nasıl kavuşabilirdim ki -gelmediçünküizmite- hem de bir buçuk ay öncesinden bir doğum günü hediyesi olarak geldi bana. E iyi ki de geldi tabi. Ben de sonra dedim ki Gökçe sen bu kitabı oku ama doğum gününde oku ve bitir. İncelemen de hatta teşekkürün de hem belki böyle bir incelikle güzel hâle bürünür -kabalık olmamıştır inşallah-
Evet evet şimdi biraz pat diye söylemiş oldum ama bugün o gün yani şey işte doğum günü denilen şey. Neyse lafı uzatmayacağım kitap imzalı, hediye falan daha ne olsun değil mi? Çünkü Güray Süngü eminim yani kitap güzel. Başlamadan önce de "vay be ne kifap yazmıştır" idi, başladım bitirdim "vay be yine ne kitap yazmış ama" diyorum. Çünkü bazı şeyler değişmezdir.

Kitabımızda yazılması özellikle son zamanlarda son derece olağanlaşan, yazarı havalı bir duruma sokan konular var: Delilik, yalnızlık, sıradışılık, pasiflik, intihar etme hâlinde olmak, toplumun dışında yaşamak vb. psikolojik, sosyolojik konular.. Fakat iş Güray Süngü'ye kalınca öyle herkesteki gibi eğreti veya sıradan durmuyor. Mesela aşkı anlatıyor en olağan şekliyle ama bir şey sizin yakanızı tutuyor orada. Veya bir insan oluyor ana karakterde diyorsun ki bu başka kitapta geçmez bile. Aykut Ertuğrul'a göre kitabı sıradanlıktan kurtaran şey Süngü'nün dili. Öyle bir iç monolog ve diyolog oluşturuyor ki içeride hayran kalıyorsunuz. "Kitaptaki öyküleri okurken ilk gözümüze çarpan hususlardan biri iyi bir romancının kurgu hassasiyetinin, yazdığı öykülere de mükemmelen yansımış olması. Her öykünün, kelime kelime, karakter karakter incelikle ve sıkıca örüldüğünü anlamak için dâhi olmaya gerek yok." diyor bir de blogundaki yazısında Aykut Ertuğrul. Bence daha fazla anlatmaya pek gerek yok ama birkaç ayrıntı da vermekte fayda görüyorum. Kitabımız 12 öyküden oluşuyor. 3 romanından sonra ortaya çıkan ilk öykü kitabı. Ve ilk öykü kitabıyla da yazarın öykü hayatının nasıl olacağını, nasıl izleyeceğini anlıyorsunuz. Muhayyel serisinin başında neden Güray Süngü var farkediyorsunuz mesela. Daha sonra 'Sizi Görmeliydim' öyküsü bu kitaptan çıkıp sonra Mehmet'i Sakatlayan Serçe Parmağı romanına dönüşüyor ki iyi ki diyorsunuz, iyi ki bu kadarla yetinmemiş Güray Süngü beyefendi. Kitapta beklemek fiili çok göz önünde. Herkes bir şeyleri bekliyor, birisini bekliyor. Bana sorarsanız ölümü bekliyorlar, yoksa o insanların hangi biri bu hayatta bizim mutlu olduğumuz şeylerle mutlu olabilir ki? Bir tren kasabasına beklemek uğruna giden adam mı, aşkı çok uzun zaman önce kaybetmiş bir yazar mı, tutkuları uğruna her şeyini feda etmiş tiyatrocu mu, sevdiğini öldüren adam mı, delirenler mi, hangisi anlayabilir sadece onların avı çekmediğini, oysa ki bizimde içimizde fırtınaların koptuğunu, modern dünyanın bunalımına düştüğümüzü. Tamam biliyorum bizimki çok da havalı olmadı, çünkü biz isteye isteye geldik buralara.

"Bir çok kitap okumuştum ve hayatım değişmemişti; üniversiteye de başlamıştım ve hayatım değişmemişti; bir çok insan da tanımıştım ve hala hayatım değişmemişti (tabii ki her normal insan gibi her geçen gün değişmekteydim, ne kadar anormal hissetsem de kendimi, ama bir kırılmadan bahsediyorum). Hayat sürüyordu ve hiçbir şey olmuyordu."
Galiba asıl sorun da buydu, hiçbir şey olmuyordu hayatımda. Bir sürü kitap okuyordum her geçen gün, ve yakında mezun da olacaktım, denilebilirse sosyolog olacaktım, zaman da geçiyordu yaş alıyordum mesela ama bazen iç sıkıntıma cevap verecek bir şey bulamıyordum ve sanki bütün okuduğum kitaplar boşa gidiyordu. Fakat Güray Süngü'nün cümleleriyle devam edecek olursam: "Mezun olunca muhtemelen hiçbir şey olamayacağım. Bir şeyler olmak gibi bir arzum var mı? Aslında yok. Belki huzurlu olmak denilebilir. Uçuk bir arzu. Bazen öyle hissederim, huzurlu olsam iyi olacakmış gibi." Bu sıralar böyleyim işte, galiba bir kitap okuyup hayatım değişmedi ama yine ruhsal dönemime karşılık gelen kitabıma yine tevafuken rastladım.

Okuyunuz. Güray Süngü okumak iyi gelir çünkü.
Evet öncelikle belirtmek isterim ki -tedbir almayı severim- inceleme yazma kabiliyetim olmadığı için kusura bakmayınız. Yani ne kadar uğraşsamda derme çatma oluyormuş gibi hissediyorum. Bu yüzden inceleme yazmıyorum. Ancak kitabı çok sevmemden ötürü bir şeyler yazmak istedim. Saçmaladığımı düşünebilirisiniz yani:)

Okyanusta bir damla olan bu kitabımızın gönlüme yağmur olmasına vesile olan https://1000kitap.com/yogumiyeci Beyefendiye şükranlarımı sunuyorum. Bir damla ile gök ağlar mı, demeyin. Ağlar, topraklarımız aç çünkü. Su ister. Miktar mühim değil, yeterki ıslansın. Toprak çekiyor yani.

Bir sabah uyandığında kendisini yazdığı romanın karakteri "güvenlik görevlisi M" olarak bulan "gereksizyazarın" tuhaf ve sarsıcı hikayesi, incelikle örülmüş bir kurguyla veriliyor. Kitabımızın konusu bu.

2010 yılında Oğuz Atay Roman Ödülüne layık görülen kitabımız zihninizi delik deşik ederek ödülünün hakkını sonuna kadar vermiştir.


Bu kitapta seyyah oldum. İçime doğru. Öyle yazarlarla tanışabiliyorsunuz ki içinizde gezdirmedik yer bırakmıyor yazar. Işte benim okuduklarımdan böyle seyyahvari bir tat almamı sağlayan yazar Güray Süngü' dür. Bu okuduğum 5. Kitabı ve en uzun yolculuğuma bu kitapla çıktım. Kendim ve ben. Kendim ve ben biz olduğumuzda yalnız, ikimiz olduğumuzda arkadaş gibiydik. Ama kendim benden hep bi şeyler saklıyor gibi hissettim ya da ben kendimden. Kendim ayanaya bakınca beni görüyordum. Ben aynaya bakınca kendimi. Birbirimizi ilk böyle gördük. Birbirimizi görebilmemiz için bir aynaya ihtiyacımız olduğunu anladık. Ama aynaya kendim bakınca benin tamamını ben, ben bakınca da kendimin tamamını göremedi kendim. Aynalar gerçek görüntüyü çerçeve sınırlarının içinde yansıtır çünkü. Sınır dedik ama gerçek sınırlanamaz. Birimizden biri aynaya tam sığmıyordu. Kim bakarsa gördüğünü hep eksik görüyordu. Biz bir bütündük ama kendimizi hep eksik gördük.

Kitabı okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum. Ancak dikkali okumanızı. Dikkatli okursanız yüzmeyi öğrenebilir, dikkatsiz okursanız boğulabilirsiniz. Yüzme bilenler de okusun. :D
Kitabın tarafından mı başlasam anlatmaya, kendi tarafımdan mı, hatırlattıklarından mı, hatırlamak istemediklerimden mi, içime oturan bir sızıdan mı, hiç geçmeyen yaradan mı? Hepsini anlatamam tabi. İki kelime edip bırakamam da. Haksızlık olur değil mi? Kitaba mı olur, yazara mı olur, hiç görmediğim kız kardeşime mi olur yoksa yoksa başkalarına mı olur? Hepsine olur. Tanıştırana da olur, yazana da olur, hediye edene de olur, kendime de olur. Ama nasıl desem şimdi, bazen, bazı kitaplara, tüm kitaplara davrandığınız gibi davranamazsınız, seversiniz, çok seversiniz. Ama anlat deseler, anlatamazsınız. Bir yerinize dokunmuştur mesela veya içinizde bir yere düşmüştür çıkaramazsınız. Kardeşimiz demiş ya çukurunuzu açmışsınızdır oraya düşmüştür. Öyle işte..

Okur, yazar derken unutmuşuz Mehmet'i. Mehmet'e haksızlık olmaz mı hiç? İçli çocuktur, alınır, belki üzülür, kafamıza bir tane de geçirebilir tabi. Geçirse ya aslında, anlamıyorum çünkü, aynı hatalar falan, aynı yollar, farklı insanlar, aynı karakterler... Böyle çünkü. Sonra heveskar kız ama unutmamak lazım Burcu'yu. Sonuçta sevilmeye daha doğrusu sevmeye hakkı var, acı çekmeye de, üzülmeye de, capcanlı diye üzülmez değil ya, alışveriş merkezlerinde gezerken de duraksayabilir insan çünkü veya düşeyazar. Çiğdem'in hiç mi hatrı yok sanki. Sevdi o da, ama sevildi de biraz şanslıydı, ayrılık mı? Hatırlatmayın -ölüm Allah'ın emri, şu ayrılık olmasa-. Faruk.. Şairlere kanmıyorum artık, kanmıyorum diye de bahsi geçmeyecek değil ya. Ne desek ki ona? Mehmet'in arkadaşı olmak da zor doğrusu, ama düzgünseniz yani adam olmayı başarabilmişseniz, şeyhiniz de varsa dizinin dibinde yatacağınız olur işte, bununla olmaz dediğiniz adamla güzel de bir arkadaş olursunuz. Böyledir işte Lena vardır, Mamik vardır, Mehmet'in babası vardır, olmaz mı hiç, güzel de oluşturmuşlardır hikayeyi. Ama şimdi bahsini açmasak mı? Baba iyidir ama baba kıymetlidir, bilinmesi gerek. Hangi baba? Hikayedeki baba mı, gerçekteki baba mı? Hikayedeki baba gerçek değil mi sanki, benimki de soru.. İstanbul'da geçiyormuş hikayemiz, Sultanahmet'te, Beyazıt'ta, Süleymaniye'de, Üsküdar'da da tabii. Geçmez mi hiç buralardan, kim geçmemiş ki buralardan İstanbul'dan geçmiş de.. Sonra 1990'ların sonuna denk gelmiş, 28 Şubat sonrasına mesela. Çiğdem'in kalbi kırılmış çünkü, saçları da kesilmiş... Aslında metinlerarasılık diye de bir ayrıntısı var kitabın ama ben bilmiyorum onu yani farkeden kişi ben değilim. Ben sadece okumuştum. Cahit Zarifoğlu'nun bir öyküsüyle alakalı. Artık siz bu kadarını bilin, belki isterseniz yani öğrenmek isterseniz öğrenirsiniz zaten.

Öyle bir şeyler olmuş işte, Mehmet bir serçe kuşuna gönül vermiş kar tanesi gidince ama sonra serçe de gitmiş, sonra bakmış kar tanesi gökyüzünde olmalı, sonra gitmiş uzak diyarlara adını bilmediği ama kar tanesini bulabileceği diyarlara işte.. Biri bulmuş, biri kaybetmiş, biri de özlemeye devam etmiştir heralde. Öyle olmuş olması muhtemel. Belki de değildir, belki hepsi bulmak isterken kaybetmiştir. Ama aramakla bulunmaz ki. Yok yok devamını getirmeyin, arayanlar da kaybeder hatta bulanlar bile kaybeder bir gün.
Güray Süngü denince akla evvela samimiyet, anlayış, yalnızlık, yabancılaşma gibi duygular gelir. -Bi de https://1000kitap.com/yogumiyeci/Duvar/ dermişim. :) - Noktayı virgülü kağıda attığını sanırsınız ama içinizde ünler bütün kelime ve cümleleriyle. Sessizce. Önemli olanda bu işte noktalama işaretleri bile bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibi. Şiir etkisi mi yapıyor desem içinizde. Neyse işte ne etkisi yaptığıyla ilgilenmiyorum, yeni sarsıldım şu an. Etki alanına bakalım şimdilik. Baya geniş bir yeri etkisi altına aldı. İçimi. Evet, içimize geniş dedim çünkü arada daralır insan. Sonra içine kaçar insan. Dışardan daha geniş olmasa kaçar mı içine insan?

Bu kitabımız bu kadar geniş bir yeri nasıl etkisi altına aldı? Şöyle ki; yazar' dan gelen çukurlaşmış insan izleri ve okurdan gelen o izleri doldurma isteği ister istemez bende de üstüne toprak atma isteği uyandırdı. Hem kendi üstüme hem yazarın çukurlarına. Çukurları kapatmak, kendimi gömmek için. İnsan isteklerinde beklemeyi bilmeli birini yapmadan birden çok şey istememeli... Eee ama gömülmek için çukur lazım idi. Uğraşmamak için bende yazarın çukuruna atladım. Yorgunuz ya hani... Bi de güven veriyor yani... İnsanlar bende de çukur açsaydı buna benzer olurdu düşüncesi falan... Eee noldu sonra çukurun içindeyken nasıl kapatabilirdim acaba o koca boşluğu. Evet böylece çukura düşmüş oldum. İşte böyle... Saklanmak istedim kendimden ama daha çok görünmeye başladım gözüme. Yalnızdım çünkü orda. Herkesten kaybolmuştum ama orda biraz kendimi bulmuştum.

Mesela şöyle bir şey buldum, fazla derinde de değildi:
Kapladığı yerde etrafını saran boşluk ne kadar büyürse insan kendini o kadar yalnız hissediyor. Aslında insana yalnız hissettiren etrafındaki azlık değil çokluk.



Ne diyeyim aradığınız bi şeyler varsa bu çukuru bi ziyaret etmenizi isterim. İllaki bi şeyler bulacağınızı düşünüyorum. Derindi yani iyi kazılmış.
Kitaba dair ilk inceleme olacaksa insan istiyor ki en özel şekilde olsun belki böylelikle başka incelemelerin ve okurların da yolunu açarız.. Ne kadar güzel olur, özel olur bilemem tabi belki sonunda karar veririz ama. Öncelikle kitabımızın Güray Süngü'nün romanlarından biri olduğunu söyleyelim. Hatta yayınlanan da ilk romanı. Okuduğum diğer kitaplarına nazaran daha bireysel ve psikolojik bir roman çıkıyor karşımıza.

Ayhan adında bir karakterimiz var. Ayhan; içe dönük, yalnız bir insan ama bir o kadar da beyefendi, çalışkan, temiz yüzlü birisi. İnsanlarla diyalog kurmakta zorlanır. Anne ve babasıyla konuşurken bile "siz" yahut "efendim" deme ihtiyacı duyar. Babası itiraz etse de bu tavrını sürdürmesi bir inatçılıktan ziyade bir çeşit çaresizlikten, elinden başka bir şey gelmemesinden kaynaklanır.. Evinde yalnız başına yaşar ve onu sık sık gördüğümüz iki mekan var evin içinde; balkon ve boş bir oda -tam boş sayılmaz aslında gazete haberleriyle dolu-.

Olabildiğince dışarı kapalı olan Ayhan hayatına her giren insan tarafından farkedilir, kimisinde ilgi uyandırır kimisinde ise merak. Fakat hiç kimseyle kalıcı bir bağ kuramayan bir Ayhan bu. Nişanlanır, nişanlısından ayrılır, üniversiteden sonra ailesinin yanına geçer ama orada kalamaz. Onun devam eden tek hareketi belki de gazete haberi toplamak. Ayhan oldukça ilginç bir karakter olduğunu misafirlerine davranışından da farkediyoruz: Evet ne kadar yalnız kalmak istese de bu adam evine gelen her kişiye de son derece misafirperver. Acaba diyorsunuz yani yalnızlık bir tercih mi bir zorunluluk mu? Tercih olduğunu söylüyor bana kalırsa zorunluluk ya da daha büyük ifadelerle küçük yaşta yaşadığı dışlanmalar, sosyal hayatının sürekli değişmesi ve ailesinin yanında büyüyememiş olması... Roman belki hep aynı çevrede dolanıp duruyor, nerede başlıyorsa orada bitiyor belki de, ilk başında dediği gibi "yalnızlık kati". Sabahattin Ali'nin sözünü görünce hemen aklıma Ayhan geldi, hatta tek bir cümleyle de ancak böyle anlatılabilirdi: "Kendimi bir balkondan aşağı daha rahat bırakabilirim, bir insana bırakmaktansa.. Öyle çok korkuyorum insandan." Suavi Kemal Yazgıç ise şöyle anlatıyor: Habis bir karakter değil hapis bir karakter Ayhan. Ancak onu kimin ve niçin orada tuttuğunu unutmuş hatta hapisliği biterse sudan çıkmış balığa dönermiş gibi yaşıyor hayatını. Sokağa çıkıyor, bakkalla laflıyor, sinemaya gidiyor ama zihin hapishanesinden çıkamıyor bir türlü..

Şöyle ki ne ben Ayhan olabilirim aslında ne de Ayhan ile olabilirim. Ama severiz her bir Güray Süngü karakterini.. Çünkü kendisini sözleriyle sevdirir. Hem herkes farklı yaşamıyor mu bu hayatı, bırakalım Ayhan da yalnız yaşasın.
Gerek ulaşma sürecimde, gerek okuduğum zaman zarfında, kitabı elimde görenlerin sarf ettiği bütün iltifatları sonuna kadar hak eden yegâne kitap. Bir Adem var, bir Adem'den içeri... Oldukça ilginç. Ve bu ilginçlik dilin ustalığıyla sunuluyor, ortaya muhteşem bir lezzet çıkıyor.
Daha önce Güray Süngü'nün yazı atölyesinde bulunmuştum. Tarzı ilgilimi celbetmişti aslında ama ne yalan söyleyeyim böyle bir şey beklemiyordum. Kitabı okurken yaşadığım duygu karmaşası beni bitirdi. Çok bizden, çok benden esprilerine deli gibi güldüm, anlattığı garip durumu yadırgadım, bir sonraki adımda ne olacak diye kocaman bir heyecanla bekledim ve bitirdiğimde ruhum sımsıkı sıkılıp bırakılmış gibiydi.
İnsanın dünyaya geliş süreciydi sanki okuduklarım, insanın kendini bulma, kendi olma süreci. İnsan sadece basit bilgilerden mi ibarettir? Ad, meslek, yaş... İnsanı kendi yapan asıl şey nedir? Anıları, acıları mıdır? Öyleymiş. Karakterin büyük bir çabayla ulaşmaya çalıştığı bilgiler onun için aslında hiçbir şey ifade etmiyor. Edemiyor çünkü su üzerinde kalan bilgiler onun kendisini tanımasına yetmiyor. Ona suyun altındaki şeyler lazım. Suyun altı ise; anıları, acıları, umutları, hayal kırıklıkları ile dolu ve belki de insan bütünüyle suyun altından ibaret...
"Ama bazen insan anlatmak istemez. Şevki yoktur. Neden yoktur? Neden şevkini kaybetmiştir insan? Bunlar önemli sorular..."
Belki de anlatmak ister ama kimse duymasın ister ya da duysunlar ama duymamış gibi yapsın ister. Ya da sessiz susarken içindeki bütün çığlıklar duyulsun ister insan. İnsan çünkü, ister de durur, durur da ister veya.

Kesinlik aramayın bende, size böyle bir şey vaat ediyor olduğum için yazmıyorum bütün bunları. Belki yazmak için yazıyorum belki de içimde kalsa sadece içimde değil aklımda da kalacağı için yazıyorum. Mesela Güray Süngü bunu niye yazmıştır ki? Bir gün koltukta otururken haberlere bakıp "vay vicdansızlar.." diyip mi yazmaya başlamıştır yoksa "abi vicdan yani sızlar sonuçta." diyip mi yazmıştır. Belki de "ben vicdanlarının sızlayabildiğini hatırlatayım da belki vicdansızın birine vicdanını sızlatabilirim.." diyerek almıştır eline kalemi, kağıdı veya laptopu; son ihtimal yüksek, farkındayım. Böyle böyle yeşermiştir bir öykü kitabının dalları, çiçekleri. Her muhayyel bir gerçeğe, her gerçek de muhayyele dönüşmüştür mutlak. Sonra kesin şey demiştir ama -az da olsa bir muhabbetimiz, tanışıklığımız var tabi biliyoruz- ben en iyisi "Evvel Ahir, Batın Zahir" diye bir hikaye yazayım içine de vicdanlarını hatırlamazlarsa beklediklerini hatırlasınlar. "Cana Kıymık" adlı hikayeyi de yazmasak olmaz şimdi sonuçta benim gibi kentsoylular okudu mu biraz kendilerini bulabilsinler.. Neydi arayanlar bulurdu değildi değil mi, belki de kaybedenler bulurdu, bulanlar da kaybetmiştir çünkü e o zaman kaybedenler ararlar, arayanlar da bulurlar ama neyi bulurlar belasını belki de kesin bir şey yok çünkü, bunlar gibi şeyler işte.

Kafası karışıklara, âşıklara, bekleyenlere, delirmek üzere olanlara, delirmeden de kalanlara veya delirdiğini zannedip de aslında rüyada olanlara, herkese ve hepimize.. Bu kitap yani. Okuyunuz tabi.
Güray ağabeyin kafası çok farklı herkes beğenmeyebilir fakat ben sevdim.
Öykülerinden başlamanız güzel olabilir biraz tanımış olursunuz yazarı.
Ben her romanı okuyamadığımı farkettim. Böyle farklı kurgu olmalı galiba benim için sanırım. Güray Süngü'nün kalemi de öyle. Üç kitabını okudum en çok okumak istediklerinden biri de Düş Kesiği kitabıydı. Başlarda yahu ne diyor bu adam diyebilirsiniz fakat bazı türler zamanla geliştiriyor bizi okuduğumuzda kapağı kapatınca eee neydi bu şimdi dediklerimiz sonradan etkisini gösteriyor. Seviyorum böyle kitapları..
Güraycım Süngü.. Karmaşık romanların, içinde kaybolduğum kitapların şaheseri.
Kitabın içeriğine gelirsek, öylesine derin acıları barındırıyorsun ki içinde Mehmet.. Onunla vakit geçirmeye doyamadığı babasını kaybetmesine mi yansın? Dümdüz kafaya sahip dedeye mi yoksa dedesinin malında gözü olan annesine mi yansın Mehmet? Hangi birine üzülsün? Bir de Çiğdem var tabi. En çok da ona. Sevgili olamadığı, ayrılamadığı, aralarında ne olduğunu hiç bir zaman bilemediğini ama ne zaman gittiğini bildiği Çiğdem. Bu gidişe anca şu söz yakışırdı elbette “bırakıp da giden değil, aslında kalandır terk eden.” Babasıyla, okuluyla, çevresiyle ve Sevgilim bile diyemediği Çiğdemle sızılarını paylaştığı bir roman olmuş Güray abimizin, çok da güzel olmuş.
Aslında bu kitabı şuanlık okumak gibi bir niyetim yoktu. Kitaplığımı şöyle bir elden geçireyim düzenleyim dedim, sonra bi de şu kitabı gözden geçireyim dedim. Sonra sonra derken kitabın sonuna geldik yani. Olacağı varmış. :)

Güray Süngü'nün öykücülüğünü konuşturduğu bir kitap daha. Aşk, yalnızlık, kimsesizlik, çaresizlik, beğenilmek, aşağılık duygusu, sefalet ve tabii ki ruhsal çatışmalar gibi bireysel ve toplumsal konular süngüce bir dil ve kurguyla okuyucuya sunulmuş. Toplamda 10 öykümüz var ve herbirinden alacağınız mesaj içinizi burkabilir ki amaçta bu. Farkındalık lazım bize. Göz önünde yaşanan olayların kahramanları göz ardında kalanlardır. Bu öykülerde de göz ardımızı aralıyoruz içimiz orda bir burkuluyor. Sonra bir de içimizde göz ardı ettiğimiz şeyler var, onları da bir yokluyoruz. Bir de burda burkuluyoruz. Evet, bitince böyle biraz buruk bırakıyor sizi bu yazılanlar.

Yukarda anlattıklarım bu sefer kafamı kuyu gibi hissetmeme sebep oldu. Sanki böyle okudukça kafamdan öyküler helke helke düşünce çekiyor. Bir de hiç böyle önce içine bi taş atayım derinliğini ölçeyim, dolu mu boş mu bir tahminde bulunayım demeden. Öyküleri okumaya başlamamla zihnime sarkıtılan helkenin dolması bir oldu anlayacağınız ve her öykünün sonunda hep dolu çıkması da etrafımda bir düşünce göleti oluşturdu. Neyseki boğulmadım. Ama bunun yüzme bildiğim için mi, yoksa bu düşüncelerin beni boylamamasından mı kaynaklanıyor bilemiyorum. Gölette yüzülür mü onu da bilemiyorum. Gölet insanı boylar mı onu da bilemiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da dipte biraz daha düşünce kaldığı ve kitaba bir öykü daha konulsaydı bunun beni... Neyse ki böyle şeyler sadece kitaplarda olur. :)

-Zihnimde ağırlık yapan düşüncelerim şimdi de sırtımda yük oldu. Ne yapsam? Uyusam.-

Evet kitabımız 10 helkeden oluşuyor. 11 olsaydı demediğim gibi olurdu. İşte böyle. Güray Süngü'nün ipiyle kuyuya inilir, keyifli okumalar efendim. :)

Ve bir de yine diğer öykü kitaplarında yaptığı gibi 'Stultifa Navis' adlı öyküsünde Düş Kesiği romanına gönderme yapmış. Romandaki güvenlik görevlisi M.'nin adını da öğrenmiş oldum. -Aman çok da önemliydi sanki, ama heyecanlandım ne yapayım. :D-

Yazarın biyografisi

Adı:
Güray Süngü
Unvan:
Öykü ve roman yazarı
Doğum:
Kadırga, İstanbul, 1976
Güray Süngü, 1976, Kadırga, İstanbul doğumlu öykü ve roman yazarı. İlk eserlerini Hece Edebiyat Dergisinde yayınlamıştır. Sonraki yıllar Hece Öykü, Aykırı Edebiyat, Vivo Edebiyat, Kaçak Yayın, E-Edebiyat ve Özgür Edebiyat dergilerinde de kısa öyküler yazmıştır. Öykülerinde en çok ölüm, yalnızlık ve yabancılaşma temalarını işlemektedir. Zihin bölünmeleri ile gelişen kurgu ağırlıklı öyküleri tercih etmektedir. İlk kitabını 2006 yılında "Pencereden" adıyla yayınlayan yazarın ikinci romanı "Dördüncü Tekil Şahıs" 2007 yılında kitaplaşmıştır. Güray Süngü Düş Kesiği adlı üçüncü romanını 2010 yılında yayınlamış, Düş Kesiği "Oğuz Atay roman ödülü"nü kazanmıştır. Yazarın son romanı Kış Bahçesi 2011 Türkiye Yazarlar Birliği roman ödülüne değer görülmüştür.

Yazar istatistikleri

  • 73 okur beğendi.
  • 355 okur okudu.
  • 15 okur okuyor.
  • 234 okur okuyacak.
  • 8 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları