Güray Süngü

Güray Süngü

8.5/10
178 Kişi
·
447
Okunma
·
89
Beğeni
·
4.473
Gösterim
Adı:
Güray Süngü
Unvan:
Öykü ve roman yazarı
Doğum:
Kadırga, İstanbul, 1976
Güray Süngü, 1976, Kadırga, İstanbul doğumlu öykü ve roman yazarı. İlk eserlerini Hece Edebiyat Dergisinde yayınlamıştır. Sonraki yıllar Hece Öykü, Aykırı Edebiyat, Vivo Edebiyat, Kaçak Yayın, E-Edebiyat ve Özgür Edebiyat dergilerinde de kısa öyküler yazmıştır. Öykülerinde en çok ölüm, yalnızlık ve yabancılaşma temalarını işlemektedir. Zihin bölünmeleri ile gelişen kurgu ağırlıklı öyküleri tercih etmektedir. İlk kitabını 2006 yılında "Pencereden" adıyla yayınlayan yazarın ikinci romanı "Dördüncü Tekil Şahıs" 2007 yılında kitaplaşmıştır. Güray Süngü Düş Kesiği adlı üçüncü romanını 2010 yılında yayınlamış, Düş Kesiği "Oğuz Atay roman ödülü"nü kazanmıştır. Yazarın son romanı Kış Bahçesi 2011 Türkiye Yazarlar Birliği roman ödülüne değer görülmüştür.
Ama bazen insan anlatmak istemez. Şevki yoktur. Neden yoktur? Neden şevkini kaybetmiştir insan? Bunlar önemli sorular...
Derviş olunca dikeni gül bellemezmiş insan, onu anladım mı diyeyim bunca yıl, bunca yol sonra. İnsan asıl dikeni gül belleyince derviş olurmuş. Bunca yıl, bunca yol hep bunun içinmiş.
Spoiler mı? Evet malesef.

Düş: Uyurken zihinde beliren olayların, düşüncelerin bütünü, rüya

2. gerçek olmayan şey, imge

3. gerçekleşmesi istenen şey, umut

Kesik: kesilmiş olan

2. kesilerek bozulmuş olan

düş kesiği: Bir köpeği öldürebileceğini düşünen romanın ana karakteri M’nin düşlerinden o köpeği kesip çıkararak karısı Z'yi öldürmesi onu aslında köpeği olan Z’nin yerine koyması, sonrasında uzayıp giden bir var etme, anlama ve gökyüzü altında kaybolma hikayesi

“Rüya desem... o rüya...”

Her şey o düşle, düşün gerçeği parçalamasıyla başlıyor. Düşten gerçek olmayana, imgeler dünyasına, gerçek olmayandan gerçekleşmesi istenene, belki umuda.

Buraya kadar geldim ve sürekli başa dönüp tekrar düşünüyorum, uzun uzun kitabın kapağına bakıyorum, kağıttan kesilen bir köpek içinden çıkıp yürüyen bir kadın. Düş kesiği, düş kesiği, tekrarlayıp duruyorum sesli bir şekilde. Sorular soruyorum, cevapları beğenmiyorum, bırak cevapları, soru sormaya devam.
Rüyalardan kesilip yapılmış bir roman ya da hiç tamamlanmayacak olan, hep yarım kalacak olan düşler...

Ne desem yerini bulur anlam bilmiyorum. Düşünmeye, düşlemeye, aramaya ama en çok kaybolmanın büyüsünü yaşamaya devam.
“Gülümsedim karımın kahverengi gözlerine, yeşil de olabilir.”

Her şey olabilir bu romanda. Her şey bir ihtimal, her şey bir o kadar net.

Rüyalar gerçek, gerçekler düş, geçmiş gelecek, gelecek geçmiş ve hepsi birden tam da “ şimdi” olabilir.

Üç bölümden oluşan roman “tavan” ile başlıyor. Evden çıkıyoruz yola. İkinci bölüm “çatı”. Üçüncü bölüm “gök” olmalı diyorum kendi kendime. Öyle oluyor. Evden çatısı gökyüzü olan sokağa çıkıyoruz. Sokağa ama en çok da o parka. Hangi park mı? Bilmem. Çatısı gökyüzü olan o park.

“Ama konumuzun dışında bu, içimizde değerli olan her şey adına değil mi, kurduğumuz her cümle, ne cümlesi kelime, karaladığımız her harf.”

Bu anlam sona yaklaşırken buluyor bizi, biz başa dönelim.

O rüya, güvenlik görevlisi (sıradan) M'nin peşini bırakmayan onu kendisinin peşine düşüren düş.

“Gerçekten ürkütücü ama büyük ölçüde anlamsız bir rüyaydı. Zaten anlamsız olanlar kurcalar ve yapısını bozar insanın.”

Böylece bozulmaya başlıyor gerçeklik, anlamsız bir düşten anlam kesip çıkarmaya kalkışıyor kahramanımız M. Biz de tam burada kayboluyoruz her şeyin birbiriyle kesiştiği bu kurgunun içinde.

“Gerçek ya da rüya... fark etmeyecekti.”

Nasıl anlatayım bir düş kesiğinin bana neler ettiğini.
“Hiçbir şeyi hissettiğiniz ölçüde anlatamazsınız, açıklayamazsınız.”

“Rüya desem... o rüya”

Düşünüyorum, hatırlamaya çalışıyorum ya da biliyor muyum her şeyi.

“Rüyamda yaklaştığım adam, benim.”

Kendini nasıl özgür kılacak kahramanımız?
Diyor ki M: Özgürlük, durduğun yerde durabilmektir.
Ne demek bu? İçinde ara diyorum kendime, kelimelerde değil.

“Sevgilide olmak gibi, onu sevmek gibi değil, onun yanında, yakınında, evinde değil, onda olmak gibi.”
İçimde, dışımda değil. Kaybolmak istediğim o kuyunun içinde belki. Ama kuyu benim içimde.

Devam edelim.

Konakta bizi bekleyen iki adam var. Yalnız olan, 01; bekleyen, 02. Gerçekten bütün kurgunun gelip düğümlendiği yer bu iki adam olabilir mi? Bütün bir ömrü bu iki kelime özetler mi? Bizi hep bekleyen bir yalnızlık, hep yalnız bekleyen biz.

“Zaman sırasının olmadığını söylemiştim sanırım. Hatırlarken yani, anılar zihinde canlandığında.”

Hatırlıyorum zamansız.
“ İnsan bir hatıra oluyor nihayetinde. Birden, kuş olup uçmuş gibi.”

Düşünmekten yoruluyorum, düşle gerçeğin arasında, sürekli geri dönüyorum hatırlayarak. Okumuştum ben bunu diyorum daha önce, kaçıncı sayfadaydı, peki nasıl döndü şimdi bu adam rüyasından gerçeğe, gerçeğinden rüyaya. Kurgu dediğin böyle yapılır. Geçmişinde kaybolmadan nasıl bulacak kendisini bu kahraman ya da bu yazar.

Saçmalamaya başlıyorum uzadıkça ama söylenecek daha çok şey var.

Yabancılaşma var, kendi olabilmek ve özgürlük sorunsalı, gerçekler ve sonuçları, aynalarda hesaplaşma var. Zamanı durdurarak bir anın, bir anının içinde dünyevi olan zamanı sorgulamak var. “Evden sokağa doğru bir yükseliş, şekilden öze.”

Daha romanımızın kahramanı romanın kurgusunu, tekniğini, zamanını, yazarını ve yazarının geçmişini anlatacak bize. Annesini, babasını, kim olduklarını, aslında kim olmadıklarını, Melek var sonra. Z olan Melek. Melek olan Z. Bir sevgili olan köpek. Z köpek aslında. Z kahramanın karısı olan Z. Yazarın karısı mıydı yoksa?

“Benim romanımın hareket noktası, ana fikri, meselesi ne bulacağız.” Arıyorum.

Tutunamayanlar geliyor yardıma, daha en başında kitabı yanıma almıştım, romanın sonuna doğru selamlıyor bizi Oğuz Atay. Oğuz Atay roman ödülü almış bir romandan beklediğim.

“Yedi yüz otuz altı sayfa bağırır adam, tutar küçük burjuva adamının çelişkisi derler. Neresi küçük, neresi burjuva, neresi küçük burjuva? Selimin berber maceralarını biliyor musunuz?”

Hayır bilmiyorum ve ikinci kez Tutunamayanlar okumaya karar veriyorum burada.

Kafka’nın Gregor Samsa'sı, Nietzsche’nin Tanrı öldü’sü ve Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği.
Romanın adı “Var etmenin Dayanılmaz Ağırlığı”
Var olmak değil var etmek, yok hafiflik değil ağırlık. Ağır bir roman bu. Var ediyor yazar kendisini.

Tamam bitiyor.

Diyor ya İsmet Özel “Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?

Diyor ya Oğuz Atay “Neden bana yaşamasını öğretmediler?”

Sen Güray Süngü ne yaşıyorsun kafanın içinde bilmiyorum ama ne güzel yaşıyorsun orda. Sen yaşamayı bilme ve hep yaz. Sonra biz sana ve aklına hayran olalım. Seninle acı çekelim. Acıyla gülelim. Acıyla anlayalım. Hatırlayalım insan oluşumuzu. Seninle sanatı, seninle o bir ah'ı hep yeniden okuyalım. Sen kaybol biz arayalım, aramaya çıktığımıza pişman olup biz de kaybolalım içimizdeki kuyularda. Ama sen hep yaz Gereksizyazar.

Bir de bambaşka şeyler yazmayı planlayıp bambaşka şeyler yazan ben. Hayat garip. Roman garip. Neden köpek yerine karısını öldürdü ki hem? Öldürdü mü gerçekten? Rüya mıydı, gerçek mi? Hayat böyle bir şey.
Öncelikle bazı sorulara cevap bulmak istiyorum incelemeden önce. Güray Süngü neden okunur, kim okur, herkes okumalı mı, Güray Süngü okumak keyifli bir şey mi ya da Güray Süngü'nün edebiyatı hangi zamana karşılık gelir.

Güray Süngü neden okunur sorusu herkese bakmatan ziyade beni kendime bakmama yarayan bir soru. Ben neden okuyorum dediğimde okuma sürecimin bir tesadüften ileri gitmediğini görüyorum özellikle de ilk okuduğum romanımda. Bir hediye, bir tavsiye, birkaç güzel söz mesela. Fakat sonra böyle olmadı, iki kitabını okudum, üç kitabını okudum ve şuan altıncı kitabını bitirmiş haldeyim. Güray Süngü beni mutlu mu ediyor, hayır etmiyor. Aksine rahatsızlandırıyor, kaygılanmama sebep oluyor, düşündürüyor. Ama şöyle de bir şey var ki öykü/roman okurken bile felsefeden, sosyolojiden, psikolojiden kopmadığımı düşündürüyor ve bir de kendi ruh halimin de aslında karakterlerdeki gibi bilmezlik karmaşasıyla dolu olduğu için okuyorumdur.

Kim okur sorusu bana hep 'nasibi olan okur' cevabını aklıma getiriyor. Mesela hep deriz ya; şuraya gittiysen nasibin vardır da gitmişsindir veya şu insanı görmek herkese nasip olmaz. Güray Süngü kitaplarını/kitabını okumak da bana kalırsa böyle bir şey. Çünkü o bir Dostoyevski değil, okumasak bile hepimizin bildiği bir yazar değil. Öyle kitapçıların başköşesine de kitapları konulmuyor. Belki bu sitede görünürlüğü imkansız olmasa da gerçek hayatta inanın çok zor. Edebiyat dergisi takip etmeyen, editörlerle işi olmayan, yayınevi serilerini takip etmiyorsanız tanışamazsınız onunla. E haliyle ben de böyle diyorum işte 'nasibi olan okur'. Diğer sorunun da cevabı çıkıyor o halde, bana kalırsa herkes okuyamaz. Okumasın da zaten. Kusura bakmayın bazı kitaplara karşı bencillik yapıyorum ve siz orada "seninle benim aramda ne fark var, sen okuyabilirsen ben de okurum" diyebilirsiniz, bunu derseniz okuyun zaten, ben Güray Süngü'nün cümlelerinin güzelliğinden ötürü okunmayacağını söylüyorum. Çünkü roman elinizde bazen bir kaya kadar ağır olabiliyor ya da kafanıza bir taş atabiliyor, aynaya bakmanıza yardımcı oluyor veya..

Kaç insan kendinden rahatsız olacağı kitabı okur ki? Pek keyifli de bir şey değil demiş oluyorum böylelikle. Güray Süngü postmodern zamanın postmodern edebiyatına karşılık gelir. Aykut Ertuğrul şöyle diyor yazarımız hakkında ve bence tam isabetli cümleler de bunlar: "Nedir
Güray'ı iyi ve güçlü bir yazar yapan: cesaret, evet. Metnin içinde kendi
imal ettiği yüksek etkili kurgusal patlamalardan korkmayıp üzerine gitmek ve yeni patlamalar çıkarabilmek cesareti. Ve yetenek, formüllerle izah edilemeyecek kadar net bir anlatma ve kurgu yeteneği. Keyif! Yazarken keyif almayan, coşku duymayan, tutkuyla yazmayan hiç bir yazarın dehasından söz edemeyiz. Bu mümkün değil."

Ben hem etkinlik bağlamında hem de kitaplarının yarısından fazlasını okumuş biri olarak önce size yazarımızın bendeki izlenimini anlatmak istedim kitaba geçmeden önce. Belki de kitabı anlatmanın daha zor olacağını bildiğimden girişi güzel yapmak istedim.

"Adam, doğdu, yaşadı, çok acı çekti ve öldü." Yaşarken dönüştü, her insan dönüşürdü, değişirdi elbet, acıları da değişti böylelikle, kimi zaman unuttu, kimi zaman hatırladı, kimi zaman hatırlarken acı çekti kimi zaman da unuttuğunda avı çekti. Hangisi daha zor deseler her gün için kanaya kanaya hatırlamak dersin, fakat insan bir kere unuttu mu tükenmez mi asıl? Tükenince kim yaşar doğru düzgün, hiç kimse. Yanıp tükenince acı kalmaz, acı kalmayan yerde insan mı kalır..

"Neden acı çektiğinin ne önemi var ki, insan bir kere acı çekti mi unutabilir mi, hadi unuttu diyelim bir daha yaşayabilir mi? Hepsi birbirine bağlı anlayacağınız ya yana yana yaşamayı öğreneceksiniz ya da mutsuzluğu unutup mutlu olmayı bilmemeyi seçeceksiniz; ya âşık olup her gün hatırlayacaksınız acısıyla, tatlısıyla ya da aşkınızı unuttuğunuz gibi aşkı da unutacaksınız; ya insan olacaksınız hâliyle ya da acıyı unutup insan olmaktan çıkacaksınız; ya Âdem olmayı becerip dünyanın dışına çıkacaksınız ya da adem olup dünya içinde kıvrılacaksınız.

"Oysa bilinmez mi bilinir, dert pişirir, acı oldurur. Ben nasıl da çiğ kalmışsam derdime rağmen." Kaldın mı sahiden çiğ gibi düşün bakalım şimdi. Hangi derdin seni sen yaptı, hangi acıyla kavruldun bir bak bakalım. Ne adın önemli, ne yaşın, ne de nerede yaşadığın insan ne olduğunu bilmiyorsa, neye güldüğünü, neye ağladığını bilmiyorsa hatta nasıl yaşadığını, kimlerle yaşamak istemediğini bilmiyorsa ne önemi var ismini bilmenin ya da suyun kaç derecede kaynadığını hatırlamasının, İstanbul'da bir semtten bir semte nasıl gideceğini bilmek hangi semte aşkla bağlandığınızı bilmekten daha mı güzel?

İnsan insan olduğunu unutursa ne önemi var ki yanında kafakağıdını taşımanın. Ya olacağız ya da öleceğiz; ortası yok ki bu yaşamanın.

Bu kitap anlatılır mı başka türde hiç, şöyle şöyle bir şeyler yaşayan bir karakter var; yeri geliyor Lizbon'da yeri geliyor Borges'in yanında ya da İstanbul'da demem mi gerekir? İsminin Adem olduğunu söylesem ama âdem olup olamadığını söylesem ne faydası olur? Muhasebeciymiş desem ama hakkıyla muhasebe ediyor mu bilmesek olur mu hiç? Böyle böyle okuyacağız kitabı işte, tamamen istediğimiz için, merak ettiğimiz için. Başka türlü başınıza giren ağrıyla mücadele etmeniz de zorlaşacak. Ama okuyun şansınız varsa. İnsan tarihini, hikayesini bilmeden yaşayabilir mi hiç? Muhtasar bir insanlık tarihi okuyoruz sözün özü. Tek tek somut olayların, tarihi karakterlerin yer almadığı ama “insanlığın” okunduğu bir tarih.

Ve şöyle bitiriyorum incelememi, yazarın cümleleriyle: "Aklın ötesine geçtim sanırsın ki,
Orası kalbin berisidir
O gitmeden insanın başından
Nasıl kalbine döneceksin.”
Bu saatte inceleme yazılır mı, bilmiyorum aslında. Ben pek sevmem, kafam da çok yoğun zaten. Ama bitiremedim kitabı gece, 110 sayfa okumuşken 30 sayfa daha okuyup kitabı bitirmek biraz yorucu geldi çünkü. Hele de, kitaba ismini veren öyküye gelmişken sıra: Deli Gömleği. Biraz incelemeli, biraz anılı, biraz da alıntılı kitap incelememiz başlasın o zaman..

Öncelikle perdelerini çek Mona Roza seni görmemeliyim, hiçbirinizi görmemeliyim. Görürsem anlatamam, nasıl tek başına karanlıklarda, yalnızlığımda okuduysam bu kitabı öyle de yazacağım. Bir rica efendim, lütfen kabul edin...

Öncelikle Güray Süngü'ye teşekkür ederim böyle bir kitabı edebiyatımıza kazandırdığı için sonra da Necip Fazıl Kısakürek ödülünü bu kitaba layık görenlere.. Güray Süngü'nün de dediği gibi bizde biraz edebiyat ödüllerle canlanır eğer bu ödül olmasaydı belki de diğer kitapları da çıkmayacaktı belki de bu kadar bile tanınmayacaktı -ne yazık ama-. Aslında lafı uzatmaya gerek yok öncelikler sırasında aşağıda kalmış gibi görünse de benim en büyük teşekkürüm Burak'a. İmzalı bir kitaba başka türlü nasıl kavuşabilirdim ki -gelmediçünküizmite- hem de bir buçuk ay öncesinden bir doğum günü hediyesi olarak geldi bana. E iyi ki de geldi tabi. Ben de sonra dedim ki Gökçe sen bu kitabı oku ama doğum gününde oku ve bitir. İncelemen de hatta teşekkürün de hem belki böyle bir incelikle güzel hâle bürünür -kabalık olmamıştır inşallah-
Evet evet şimdi biraz pat diye söylemiş oldum ama bugün o gün yani şey işte doğum günü denilen şey. Neyse lafı uzatmayacağım kitap imzalı, hediye falan daha ne olsun değil mi? Çünkü Güray Süngü eminim yani kitap güzel. Başlamadan önce de "vay be ne kifap yazmıştır" idi, başladım bitirdim "vay be yine ne kitap yazmış ama" diyorum. Çünkü bazı şeyler değişmezdir.

Kitabımızda yazılması özellikle son zamanlarda son derece olağanlaşan, yazarı havalı bir duruma sokan konular var: Delilik, yalnızlık, sıradışılık, pasiflik, intihar etme hâlinde olmak, toplumun dışında yaşamak vb. psikolojik, sosyolojik konular.. Fakat iş Güray Süngü'ye kalınca öyle herkesteki gibi eğreti veya sıradan durmuyor. Mesela aşkı anlatıyor en olağan şekliyle ama bir şey sizin yakanızı tutuyor orada. Veya bir insan oluyor ana karakterde diyorsun ki bu başka kitapta geçmez bile. Aykut Ertuğrul'a göre kitabı sıradanlıktan kurtaran şey Süngü'nün dili. Öyle bir iç monolog ve diyolog oluşturuyor ki içeride hayran kalıyorsunuz. "Kitaptaki öyküleri okurken ilk gözümüze çarpan hususlardan biri iyi bir romancının kurgu hassasiyetinin, yazdığı öykülere de mükemmelen yansımış olması. Her öykünün, kelime kelime, karakter karakter incelikle ve sıkıca örüldüğünü anlamak için dâhi olmaya gerek yok." diyor bir de blogundaki yazısında Aykut Ertuğrul. Bence daha fazla anlatmaya pek gerek yok ama birkaç ayrıntı da vermekte fayda görüyorum. Kitabımız 12 öyküden oluşuyor. 3 romanından sonra ortaya çıkan ilk öykü kitabı. Ve ilk öykü kitabıyla da yazarın öykü hayatının nasıl olacağını, nasıl izleyeceğini anlıyorsunuz. Muhayyel serisinin başında neden Güray Süngü var farkediyorsunuz mesela. Daha sonra 'Sizi Görmeliydim' öyküsü bu kitaptan çıkıp sonra Mehmet'i Sakatlayan Serçe Parmağı romanına dönüşüyor ki iyi ki diyorsunuz, iyi ki bu kadarla yetinmemiş Güray Süngü beyefendi. Kitapta beklemek fiili çok göz önünde. Herkes bir şeyleri bekliyor, birisini bekliyor. Bana sorarsanız ölümü bekliyorlar, yoksa o insanların hangi biri bu hayatta bizim mutlu olduğumuz şeylerle mutlu olabilir ki? Bir tren kasabasına beklemek uğruna giden adam mı, aşkı çok uzun zaman önce kaybetmiş bir yazar mı, tutkuları uğruna her şeyini feda etmiş tiyatrocu mu, sevdiğini öldüren adam mı, delirenler mi, hangisi anlayabilir sadece onların avı çekmediğini, oysa ki bizimde içimizde fırtınaların koptuğunu, modern dünyanın bunalımına düştüğümüzü. Tamam biliyorum bizimki çok da havalı olmadı, çünkü biz isteye isteye geldik buralara.

"Bir çok kitap okumuştum ve hayatım değişmemişti; üniversiteye de başlamıştım ve hayatım değişmemişti; bir çok insan da tanımıştım ve hala hayatım değişmemişti (tabii ki her normal insan gibi her geçen gün değişmekteydim, ne kadar anormal hissetsem de kendimi, ama bir kırılmadan bahsediyorum). Hayat sürüyordu ve hiçbir şey olmuyordu."
Galiba asıl sorun da buydu, hiçbir şey olmuyordu hayatımda. Bir sürü kitap okuyordum her geçen gün, ve yakında mezun da olacaktım, denilebilirse sosyolog olacaktım, zaman da geçiyordu yaş alıyordum mesela ama bazen iç sıkıntıma cevap verecek bir şey bulamıyordum ve sanki bütün okuduğum kitaplar boşa gidiyordu. Fakat Güray Süngü'nün cümleleriyle devam edecek olursam: "Mezun olunca muhtemelen hiçbir şey olamayacağım. Bir şeyler olmak gibi bir arzum var mı? Aslında yok. Belki huzurlu olmak denilebilir. Uçuk bir arzu. Bazen öyle hissederim, huzurlu olsam iyi olacakmış gibi." Bu sıralar böyleyim işte, galiba bir kitap okuyup hayatım değişmedi ama yine ruhsal dönemime karşılık gelen kitabıma yine tevafuken rastladım.

Okuyunuz. Güray Süngü okumak iyi gelir çünkü.
Etiket, bir şeyi nitelemesi açısından mühimdir. Etiket sayesinde o nesnenin değeri için uzun uzadıya sil baştan anlatım gerekmez ancak o niteleme üzerinden bir beklenti de meydana gelmiştir. İşte bu kitap da ödül etiketi olan kitaplardan. 2010 yılı Oğuz Atay Roman Ödülü’nü kazanmış. Bu beklentiyi karşılayabilirse, bu belli bir teveccühü kazanmak anlamına da geliyor. Bunun yanında bir de romanın girişi:

“Doktora gittim bir köpek öldürebileceğimi söyledim. Bu günlerde bir köpek öldürebilirim, bunu yapabilirim ve bu beni endişelendiriyor, endişelenmeli miyim sizce, dedim.”

diye başlıyorsa okur bu beklentinin yanına, “acaba nasıl bir şeyle karşı karşıyayım” merakını da ekliyor.

Bir roman, bu çağı anlatan bu çağın romanı olursa elbette ki temel izlekleri; yalnızlık, yabancılaşma ve varoluş problemi olacaktır. Hele de Oğuz Atay Roman Ödülü’nü kazanmışsa, romanın baş karakterinin, tıpkı Tutunamayanlar’ın Turgut Özben’ i gibi bilinç akışıyla roman boyu kendi kendiyle çekişmesi normal olacaktır. Evet, baş karakterimiz (biraz Yabancı’nın yabancı Meursault’ u biraz da varoluş Bulantı’ sı duyan Roquentin ama tamamıyla farklı, özgün bir kurguyla) delilik sınırlarında epey gezdiği için anlama ve anlamlandırma probleminden muzdarip. Delilik, tam da gerçekle bağların koptuğu yerde başlar ya hani, olmayanı, olana yormakla… İşte karakter de böyle yapıyor; kendi kurmacasındaki fantezi dünyayı, bir üst kurmaca yaparak kendi gerçeğine dönüştürüyor. Böyle olunca tabi insanın bütün parametreleri değişir. Hatta karısı bile ona yabancı olacaktır.

“Gülümsedim karımın kahverengi gözlerine. Yeşil de olabilir.”

Bu durumun, Yabancı romanın girişindeki o çarpıcı durumdan pek bir farkı yok.

“Annem ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum.”

Günlük hayatta zihni çok hızlı çalıştığı için insanın, saniyede sayısız düşünce gelip geçer aklından. Bunları yazıya dökmek hele de okumaya çalışmak nasıl olurdu? Tabii ki epey yorucu olacaktır. İşte bu romanı da yorucu ve zor kılan şey bu. Zihin gevezedir. En iyi olanı alternatifleriyle ortaya koyup optimizasyonu sağlama görevinden dolayı buna mecburdur da. Kendi müthiş yalnızlığından dolayı zihnini ortaya koyan başkarakterin bu “zihin gevezeliği” okuru hayli yoruyor. Bir de kültür-edebiyat dergilerinden tanıdığımız, kavramları sorgulamaya ve açıklama dilini kullanmaya düşkün olduğunu bildiğimiz Güray Süngü ‘yse bu kurmacayı kuran… Çünkü yazar, “insan içe doğru konuşur, dışa doğru susar halbuki” diye düşünüyor, karakteri de bundan dolayı içe doğru epey konuşkan. Özgürlük, var olma ve anlam ekseninde mantık ve felsefenin döndürüldüğü dolambaçlı cümlelerle bezenmiş bir üslup var ortada. Bu üsluba alışabilir ve tüm o uzun düşünce rüzgarına tahammül edebilirseniz özgün ve farklı bir karakter ve hikâyesi ile karşı karşıyasınız.

Üç katmanlı bölümden oluşan roman, bölüm isimleri itibariyle zahiri bir yükselişi imliyor olsa da bu aynı zamanda roman karakteri M. ‘nin de özgürlük, anlamlandırma ve bilinç düzeyinde de yükselmesine işaret ediyor. Gittikçe her şeyi anlamlandıran karakter, zaman boyutuna hükmetme özgürlüğünü de elde ederek lineer zaman yapısını bozup kurgu içerisinde pervasızca gezinmeye başlıyor. Böylece romandaki zaman mefhumu sarmal döngüsel bir hal alıyor. Karakter değiştirdiği bu düzenle yazarını kutsamaya çalışıyor. Çünkü kendi yabancı, münzevi, sade ama zor yaşam hikâyesini, anlamı, kelimeye zorlayarak sürdürmeye çalışan yazara, kurgusuna müdahale ederek kişiliğinden taviz verdirip adeta “beni siz delirttiniz!” haline getirmişlerdir.

Bu kitaptan, daha evvel hiçbir kitaptan paylaşmadığım kadar alıntı paylaştım (ki daha altını çizip de paylaşmadıklarım da var). İnceleme sonunda da bu alıntılardan bazılarını veriyorum ki alıntılar sayesinde bu karakterin niteliğini ve haleti ruhiyesini anlayabilmenin yanı sıra, kitaptaki felsefeden bir parça esintiye de vakıf olmak mümkün olacaktır.

Her ne kadar yazar kitabında “Romanın içinde söylenen hiçbir kelime boşa değildir” dese de Güray Süngü’ye, kitabın ortalarında lafı bu kadar dolandırdığı, beni yorduğu ve uğraştırdığı için hayıflandım. Ancak sonrasındaki meseleleri bir bir açıklığa kavuşturması, keskin zekâsı ve böyle bir kurguyu oluştururken gösterdiği sabır, çektiği sancı ve emeğe büyük saygı duydum. Bu kitap dikkate alınması, haberdar olunması gereken bir kitap, sonunda da buna karar verdim.

“Ağrıyan aklımdan irinler sızıyor… ve buna kelime diyorsunuz… ah siz…”

Kurgu içerisindeki bir denklemi değiştirerek yeni bir denklem kuruyorum ve diyorum ki; yazarı size sunduklarının estetiği ile tanımlarsınız. Daha evvelki okuduğum çıldırmanın sınırlarında gezinen öykü kitabında ( #29220820 ) görüşememiştik Süngü’nün ifadesiyle. Çünkü bu kitabında dediği gibi görüşmek, iki tarafın da birbirini görmesiyle olur. Ben onu öykü kitabında tam olarak görememiştim. Ama sanırım şimdi görüştük, öyle mi Güray Süngü?

#32780222
, #32782354 , #32826977 , #32827054 , #32849364 , #32860903 , #32861302 , #32895308 , #32934192 , #32934348
"Dokunma
ki
yaşasın..."


Normalde işler nasıl yürür bilirsiniz, biriyle arkadaşlığınızın ilerlemesi akabinde hediyeleşmeyi getirir. Oysa bana bu kitabı hiç tanımadığım birisi hediye etti ve bu bir arkadaşlığın başlangıcı oldu. Teşekkür ederim Sâirfilmenâm . Güray Süngü ile tanışmamı sağlayan etkinliği düzenlediğin için teşekkür ederim Gökçe . (Zaten ilk seferde de senin incelemenle adına denk gelmiştim :) Ve tabii ki her zaman güzel şeylerin vesilesi olduğun için teşekkür ederim Burak abi.

Bu tarz kitapları okumanın benim için ne kadar zor olduğunu tahmin bile edemezsiniz, hele ki üstüne bir şeyler yazabilmek bin kat daha zor. Evet birileri var, bir şeyler var. Ama okuduğumuzun çok üstünde bir şeyler var, asıl mevzu orda. Sadece hissederek idrak edilmesi mümkün olan şeylerden. "Aman bu cümleyi de kim diyor, bu kimin düşüncesi, peki bu olay hangi zaman diliminde geçiyor, yahu adam böyle afilli lafları nasıl yazıyor helal doğrusu...." dedim. Küçük küçük parçaları bir yere bağlayınca ve anlam verince hayatın anlamını keşfetmişim kadar çok sevindim. Benim için havada kalan kısımlar da oldu, bunlar da ömrüm yeterse bir dahaki okuyuşuma. (Bu site sayesinde tekrar kere okunacak kitaplar listem o kadar uzuyor ki bu iyi bir şey mi emin olamıyorum.. :)

Bütün zorluğuna rağmen okuyanlar kitabı bu kadar beğenmişse bu yaraya dokunuyor olmasından değil de nedir? Güray Süngü bir röportajında demiş: "Yaralar geçer elbet. Ama yaralanmış olanla, hiç yaralanmamış olan bir olur mu?" Ben de diyorum ki yarayı es geçen kitapla, yarayı paylaştığın kitap hiç bir olur mu? Gerisini de siz anlayın işte.


İncelemeyi de kitaptan bir alıntı ile bitireyim, öyle ki "Güray Süngü kitabını incelerken bu kısmı kullanalım diye mi yazmış acaba?" diye düşündürdü beni.

"Bir roman geçti elime. Genç bir adamın tükenişini anlatıyordu. Genç adam bana o kadar benziyordu ki. Gençliğime yani. Vardı böyle bir zaman. Oradan aldım bunu. Başka yerlerin de altını çizdim. Olağanüstü bir roman değildi gerçi.
Yara da olağanüstü bir şey değildir gerçi."


....
Öyle yani.
Evet öncelikle belirtmek isterim ki -tedbir almayı severim- inceleme yazma kabiliyetim olmadığı için kusura bakmayınız. Yani ne kadar uğraşsamda derme çatma oluyormuş gibi hissediyorum. Bu yüzden inceleme yazmıyorum. Ancak kitabı çok sevmemden ötürü bir şeyler yazmak istedim. Saçmaladığımı düşünebilirisiniz yani:)

Okyanusta bir damla olan bu kitabımızın gönlüme yağmur olmasına vesile olan https://1000kitap.com/yogumiyeci Beyefendiye şükranlarımı sunuyorum. Bir damla ile gök ağlar mı, demeyin. Ağlar, topraklarımız aç çünkü. Su ister. Miktar mühim değil, yeterki ıslansın. Toprak çekiyor yani.

Bir sabah uyandığında kendisini yazdığı romanın karakteri "güvenlik görevlisi M" olarak bulan "gereksizyazarın" tuhaf ve sarsıcı hikayesi, incelikle örülmüş bir kurguyla veriliyor. Kitabımızın konusu bu.

2010 yılında Oğuz Atay Roman Ödülüne layık görülen kitabımız zihninizi delik deşik ederek ödülünün hakkını sonuna kadar vermiştir.


Bu kitapta seyyah oldum. İçime doğru. Öyle yazarlarla tanışabiliyorsunuz ki içinizde gezdirmedik yer bırakmıyor yazar. Işte benim okuduklarımdan böyle seyyahvari bir tat almamı sağlayan yazar Güray Süngü' dür. Bu okuduğum 5. Kitabı ve en uzun yolculuğuma bu kitapla çıktım. Kendim ve ben. Kendim ve ben biz olduğumuzda yalnız, ikimiz olduğumuzda arkadaş gibiydik. Ama kendim benden hep bi şeyler saklıyor gibi hissettim ya da ben kendimden. Kendim ayanaya bakınca beni görüyordum. Ben aynaya bakınca kendimi. Birbirimizi ilk böyle gördük. Birbirimizi görebilmemiz için bir aynaya ihtiyacımız olduğunu anladık. Ama aynaya kendim bakınca benin tamamını ben, ben bakınca da kendimin tamamını göremedi kendim. Aynalar gerçek görüntüyü çerçeve sınırlarının içinde yansıtır çünkü. Sınır dedik ama gerçek sınırlanamaz. Birimizden biri aynaya tam sığmıyordu. Kim bakarsa gördüğünü hep eksik görüyordu. Biz bir bütündük ama kendimizi hep eksik gördük.

Kitabı okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum. Ancak dikkali okumanızı. Dikkatli okursanız yüzmeyi öğrenebilir, dikkatsiz okursanız boğulabilirsiniz. Yüzme bilenler de okusun. :D
Kitabın tarafından mı başlasam anlatmaya, kendi tarafımdan mı, hatırlattıklarından mı, hatırlamak istemediklerimden mi, içime oturan bir sızıdan mı, hiç geçmeyen yaradan mı? Hepsini anlatamam tabi. İki kelime edip bırakamam da. Haksızlık olur değil mi? Kitaba mı olur, yazara mı olur, hiç görmediğim kız kardeşime mi olur yoksa yoksa başkalarına mı olur? Hepsine olur. Tanıştırana da olur, yazana da olur, hediye edene de olur, kendime de olur. Ama nasıl desem şimdi, bazen, bazı kitaplara, tüm kitaplara davrandığınız gibi davranamazsınız, seversiniz, çok seversiniz. Ama anlat deseler, anlatamazsınız. Bir yerinize dokunmuştur mesela veya içinizde bir yere düşmüştür çıkaramazsınız. Kardeşimiz demiş ya çukurunuzu açmışsınızdır oraya düşmüştür. Öyle işte..

Okur, yazar derken unutmuşuz Mehmet'i. Mehmet'e haksızlık olmaz mı hiç? İçli çocuktur, alınır, belki üzülür, kafamıza bir tane de geçirebilir tabi. Geçirse ya aslında, anlamıyorum çünkü, aynı hatalar falan, aynı yollar, farklı insanlar, aynı karakterler... Böyle çünkü. Sonra heveskar kız ama unutmamak lazım Burcu'yu. Sonuçta sevilmeye daha doğrusu sevmeye hakkı var, acı çekmeye de, üzülmeye de, capcanlı diye üzülmez değil ya, alışveriş merkezlerinde gezerken de duraksayabilir insan çünkü veya düşeyazar. Çiğdem'in hiç mi hatrı yok sanki. Sevdi o da, ama sevildi de biraz şanslıydı, ayrılık mı? Hatırlatmayın -ölüm Allah'ın emri, şu ayrılık olmasa-. Faruk.. Şairlere kanmıyorum artık, kanmıyorum diye de bahsi geçmeyecek değil ya. Ne desek ki ona? Mehmet'in arkadaşı olmak da zor doğrusu, ama düzgünseniz yani adam olmayı başarabilmişseniz, şeyhiniz de varsa dizinin dibinde yatacağınız olur işte, bununla olmaz dediğiniz adamla güzel de bir arkadaş olursunuz. Böyledir işte Lena vardır, Mamik vardır, Mehmet'in babası vardır, olmaz mı hiç, güzel de oluşturmuşlardır hikayeyi. Ama şimdi bahsini açmasak mı? Baba iyidir ama baba kıymetlidir, bilinmesi gerek. Hangi baba? Hikayedeki baba mı, gerçekteki baba mı? Hikayedeki baba gerçek değil mi sanki, benimki de soru.. İstanbul'da geçiyormuş hikayemiz, Sultanahmet'te, Beyazıt'ta, Süleymaniye'de, Üsküdar'da da tabii. Geçmez mi hiç buralardan, kim geçmemiş ki buralardan İstanbul'dan geçmiş de.. Sonra 1990'ların sonuna denk gelmiş, 28 Şubat sonrasına mesela. Çiğdem'in kalbi kırılmış çünkü, saçları da kesilmiş... Aslında metinlerarasılık diye de bir ayrıntısı var kitabın ama ben bilmiyorum onu yani farkeden kişi ben değilim. Ben sadece okumuştum. Cahit Zarifoğlu'nun bir öyküsüyle alakalı. Artık siz bu kadarını bilin, belki isterseniz yani öğrenmek isterseniz öğrenirsiniz zaten.

Öyle bir şeyler olmuş işte, Mehmet bir serçe kuşuna gönül vermiş kar tanesi gidince ama sonra serçe de gitmiş, sonra bakmış kar tanesi gökyüzünde olmalı, sonra gitmiş uzak diyarlara adını bilmediği ama kar tanesini bulabileceği diyarlara işte.. Biri bulmuş, biri kaybetmiş, biri de özlemeye devam etmiştir heralde. Öyle olmuş olması muhtemel. Belki de değildir, belki hepsi bulmak isterken kaybetmiştir. Ama aramakla bulunmaz ki. Yok yok devamını getirmeyin, arayanlar da kaybeder hatta bulanlar bile kaybeder bir gün.
Kapağına bakıyorum kökünden sökülmüş kanayan bir ağaç içine bakıyorum gayya kuyuları, çorak arazi, derin çatlaklar ve çöl. İçim karanlık, içim çöl. Duydun mu İçimdekiler'i?

Halbuki başta farklı düşünmüştüm bu kitaptaki deliliği. Çünkü Aziz’de gördüğüm delilik neşeli ve pervasızdı, kasvetli değil. Hani uzun süre uyumazsınız günü döndürürsünüz de sabaha halletmeniz gereken o işi de halledersiniz sonra işiniz bittiğinde geriye büyük bir özgürlük kalır ve muhtemelen yatmaya gitme vaktiniz yaklaşır ya (özellikle üniversite zamanları çokça sabahladığım o zamanları hatırlıyorum) işte o zaman anlamsız bir gevezelikle saçmalamaya başlarsınız ama mutlusunuzdur da. Aziz tam da böyle bir deliliği yaşıyor. Herkesle, kendiyle hatta yeri geliyor okurla bile dalga geçiyor, böceğe isim takıp onunla ahbap oluyor. Sonra bunları aslında içindeki çoraklığı es geçmek için yaptığını anlasa da o Süngü’nün alaycı zekasını konuşturduğu bir karakter olarak kalacaktır. Arada bir işin rengi değişse de bence Aziz müstehzi, sarkastik bir karakter en azından onu öyle hatırlayacağım.

“Neyi kaybettiğini hatırla. Kaybettiğin ne yeteneğin, ne de sevgilin. Sen ciddiyetini kaybettin. Ve sonra Aziz Çalışkan kendisi hakkında yaptığı tespiti, kendisine koyduğu teşhisi ellerinin arasına alıp, havaya kaldırıyor ve seyircilere bakarak sırıtıyor gururla.”

Bir de Kumral kız var. İçindeki gayya kuyusuna düşen. Boğuluyorum demek istese sesini çığlığa dönüştüremeyen. Ve yazara yalvaran, “beni bir ses sahibi kıl” diye. Beni bir ses sahibi kıl çünkü bu dipsizlikte boğuluyorum ve eğer bana ses vermezsen beni kimse duymayacak. Çünkü sen ses verirsen bana, “sesin içime saklanır, aklanırsa adım seninle aklanır”. Kumral kız çırpınıyor sadece ne yapacağını ne diyeceğini bilemeden. Ama onu en iyi anlayacak olana, yazara anlatabildi en azından kendini.

Ya Harun’a ne demeli. Ömrünü anlamadan tüketip 50lerinde kendine derin sorular sorup bir cevabın peşi sıra her şeyi bırakıp gitmek… Belki bilinçaltını o en mutlu ve anlamlı an için sıkıştırdığında şairin şiirinde dediğini buldu “Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!” Onu yola çıkaran somut çabası beyhude, anlamsız olsa da aslında arka planda bu vardı. Bunu anlasa da yolu nasıl gideceğini bilemedi, beklemek gerekiyordu, O bekleyemedi. Çünkü “beklemek, en zor halidir, bir yaşamın” Beklenmeyen bir gün gelse de, bekleyen bekleneni göremedi. Harun’nun yaptığı en iyi şey, çocukluğuyla barışıp kendine bir nefes alma alanı açarak yalnızlığa alışmak.

“Bazı insanların kalbi çatlaklarla doludur. Yaşananların pek önemi yoktur, o çatlakların kapanması için olması gerekenler olmadığı müddetçe, yaşanan her şey o çatlakları büyütür.”

Farklı kişi, olay ve mekanların bölüm bölüm ilerlediği ve herkesin bekleyeceği gibi benim de bir düğüm hikâyesi beklediğim ama bir zaman sonra “yok, öyle değilmiş” dediğim sonrasında ise Süngü’den iyi bir gol yediğim romandı. Derli toplu düzenli hikâye anlatımındansa acının gösteriminin daha çok önemsendiği roman…

Bu söylediklerim kitabı okumayanlar için pek bir şey ifade etmese de bir merakı doğuracaktır. İşte o zaman amaç da hasıl olacaktır. Ancak kitabı okuduğunuzda da bu yazı bir halleşme yazısı olacaktır.
https://www.youtube.com/watch?v=Urqo8j_kU9U

Bir tanışmada ya da tanıtımda ilk başta mevzu bahis olan isimlerdir. İsimlerden sonra gerisi gelir. Ben de isimden başlamak istiyorum. Hele ki yazar böyle enteresan, dikkat çekici, merak uyandıran ve orijinal bir isim bulmuşken, buna değinmek gerek. Bu değinmeyi de arka kapaktaki o tek belirginliğin “belirsizlik” olduğu tonda yapmak istiyorum: Mehmet’i sakatlama işinde serçenin bir parmağı olabilir. Bu serçeden ne anladığınıza göre değişir. Yoksa düz serçenin bu işle pek bir ilgisi yok. Mehmet’i Çiğdem’in serçe parmağı da sakatlamış olabilir. Ama bu serçe parmağının temas ettiği yarayla doğrudan ilintilidir. Yoksa düz Çiğdem’in serçe parmağının da bu işle pek bir ilgisi yok.

Evet bütün mesele “yara” ve o yara geçmiyor. Üç temel karakter; maddiyatı umursamayan, adaleti benimsemiş, insani yozlaşmaya tahammülü olmayan kırılgan sessiz çığlıklarıyla Baba, zulme uğramış ama “ikna odaları” nda bir türlü ikna edilememiş aksine meyus edilmiş, hezeyanlara gömülmüş Çiğdem ve hayatı, kavga ederek ve bunalımlarına rağmen ayakta kalmaya gayret ederek yaşayan Mehmet.

Baba’nın çığlıklarının da, Çiğdem’in sayıklamalarının da, Mehmet’in kendiyle monologlarının da vardığı yer “yara”. Belki de serçenin dişisinin sönük renkli olması, babanın da çok uzaklarda olması, bu ışığın Mehmet’in üzerinde yanmasına neden oldu ve anlatımda Mehmet ön plana çıktı. Her ne kadar olay Genç Mehmet’in Acıları ya da Mehmet’in Derin Trajedisi gibi görünse de Çiğdem’in de Baba’nın da acıları gerçek, yaraları sahici. Mehmet’i ise öne çıkaran savaşıyor oluşu, direnci. O yüzden Mehmet’i ancak sakatlayabilirler.

“Hep böyle başlar. Birileri en bıçak olmayacak şeyi kınından çıkarıp… Öldürmeyecek bir yara… açar.”

Kitaptaki ana renk, soluk bir gri ve fluluk hâkim. Çığlıklar, sayıklamalar, kendiyle kavgaların olması ve anlatım şekli bu atmosferi güçlendiriyor. Eğer bu bir film olsaydı kuvvetle muhtemel siyah beyaz olurdu dedim kendi kendime.

Çok büyük bir hikâyesi yok aslında kitabın ama derin trajedileri var. Yoğun bir atmosferi de olduğu için, atmosferiyle etkisi altına alıyor. Anlatımda bilinç akışını benimseyen Süngü, bu romanında da anlatım şeklini değiştirmiyor ama fark olarak bu romanı daha trajik ve eserin ağır bir havası var sanki roman boyu arkada Adagio çalıyor, ya da bu şarkı bu kitaba çok uyuyor sanki romanın arka plan unsuruymuş gibi.

https://www.youtube.com/watch?v=XN5BFIHXs_I

Gerek romandaki Mehmet karakteri gerekse de Süngü’nün diğer romanlarındaki karakterler bana hep birini hatırlatıyor. Bir zamanlar TRT’de Şubat diye bir dizi vardı. Burada da Duble adında bir karakter. Duble kişilik bozukluğu olan, içinde iki farklı karakteri barındıran, sürekli kendiyle kavga eden biriydi. Süngü’nün karakterleri ve bu roman özelinde Mehmet de Duble’yle benzerlik gösteriyor.

https://www.youtube.com/watch?v=BJoJdR0J-TE

https://www.youtube.com/watch?v=i9ZoHhB6iRE

Romandaki zamanın ilerleyişi diğer bilinç akışı eserlerindeki gibi karakterlerin olayları ve kişileri hatırlamasına göre değişiyor yani doğrusal bir ilerleme yok. Olaydan çok trajediye, düzenli aksiyondan çok yaraya odaklanıldığını ve anlatım biçimini göz önüne alırsak kendini hemen ele veren bir romandan çok üzerine düşünülmesi istenen bir romanla karşı karşıyayız. Açık açık yarayı görmeniz değil beklenen, onu hissetmeniz, yaraya ortak olmanız bekleniyor. O yüzden romana nüfuz edemeyip yüzeysel değerlendirenlerin anlamlandırma problemi yaşayacakları açık.

Son olarak, Süngü’nün romanı babasına ithaf etmesi, romandaki genel olay akışı ve karakter şekillenmeleriyle, Baba karakterinin romandaki yerini düşününce akla şöyle sorular geliyor; Acaba ne kadarı gerçek? Otobiyografik mi? Eğer öyleyse ne kadarı otobiyografik?
2011 Yılı Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülü'ne değer görülen Kış Bahçesi Güray Süngü'nün dördüncü romanı.

Bir yazarın hayatı yeniden kurma çabasıyla yola koyulmasıyla başlıyor roman.Daha sonra yazarın karakterleri masumiyet ile ölümsüzlük arzuları arasında dolaşıyor..


Roman denilince aklıma basit sözcüklerle kurgulanmış bir eser gelir. Fakat ‘‘Kış bahçesi’’ adlı romanda yazar Kendisiyle konuşarak kurgu yapmış. Olaylara giriş yapacağı esnada bazı yerlerde 2 sayfadan fazla betimlemeler var.

Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Farklı bir kurgusu var, ama bazı yerlerinde konudan dışarı çıkmış,
sanki bir ara kopukluk vardı. Yada bana öyle geldi.

Yazarın biyografisi

Adı:
Güray Süngü
Unvan:
Öykü ve roman yazarı
Doğum:
Kadırga, İstanbul, 1976
Güray Süngü, 1976, Kadırga, İstanbul doğumlu öykü ve roman yazarı. İlk eserlerini Hece Edebiyat Dergisinde yayınlamıştır. Sonraki yıllar Hece Öykü, Aykırı Edebiyat, Vivo Edebiyat, Kaçak Yayın, E-Edebiyat ve Özgür Edebiyat dergilerinde de kısa öyküler yazmıştır. Öykülerinde en çok ölüm, yalnızlık ve yabancılaşma temalarını işlemektedir. Zihin bölünmeleri ile gelişen kurgu ağırlıklı öyküleri tercih etmektedir. İlk kitabını 2006 yılında "Pencereden" adıyla yayınlayan yazarın ikinci romanı "Dördüncü Tekil Şahıs" 2007 yılında kitaplaşmıştır. Güray Süngü Düş Kesiği adlı üçüncü romanını 2010 yılında yayınlamış, Düş Kesiği "Oğuz Atay roman ödülü"nü kazanmıştır. Yazarın son romanı Kış Bahçesi 2011 Türkiye Yazarlar Birliği roman ödülüne değer görülmüştür.

Yazar istatistikleri

  • 89 okur beğendi.
  • 447 okur okudu.
  • 16 okur okuyor.
  • 328 okur okuyacak.
  • 9 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları