Geri Bildirim
H. G. Wells

H. G. Wells

8.0/10
659 Kişi
·
1.196
Okunma
·
126
Beğeni
·
4.666
Gösterim
Adı:
H. G. Wells
Tam adı:
Herbert George Wells
Unvan:
İngiliz Yazar
Doğum:
Bromley, Kent, İngiltere, 21 Eylül 1866
Ölüm:
Londra, İngiltere, 13 Ağustos 1946
Herbert George Wells ya da daha çok tanındığı adla H. G. Wells (21 Eylül 1866 - 13 Ağustos 1946), Dünyalar Savaşı, Görünmez Adam, Dr. Moreau'nun Adası ve Zaman Makinesi adlı bilimkurgu romanlarıyla tanınan ama neredeyse edebiyatın her dalında birçok eser vermiş olan İngiliz yazardır. Sosyalist olduğunu açıkça söyleyen H.G. Wells'in çoğu eserinde önemli ölçüde siyasi ve sosyal yorumlar bulunmaktadır. Jules Verne gibi gelecekteki teknolojik gelişmeleri anlattığı kitaplarıyla bilimkurgu dalının öncülerinden hatta yaratıcılarından sayılmaktadır.

Wells'in bilimkurgu romanlarında teknolojinin gözlemlenmesinin getireceği olanaklar bir yana bırakılır. Wells'te spekülasyon bir edebiyat biçimine dönüşür ve teknolojinin değil de onun toplumsal temellerinin araştırılmasına dönük bir boyut kazanır.

Wells'in ilham kaynağı Jules Verne olmuştur, ama Verne'in Aya Seyahat'i (De la Terre à la Lune) ile Wells'in Aydaki İlk İnsanlar (The First Men in the Moon) romanını karşılaştıracak olursak, kolaylıkla görebileceğimiz gibi Wells; Verne'in teknolojiye verdiği önemi paylaşır, ama Verne'in romanında “Nasıl ve hangi teknolojik olanakla?” sorusu ortaya atılırken, Wells'te Ay yolculuğunun teknik sorunu baştan savma bir biçimde geçiştirilir. Çünkü Wells'in derdi, teknolojik olanakların gelecekteki muhtemel ürünlerini tahmin etmek değil, Ay'daki toplumsal hayatın bizzat kendisi üzerine, tıpkı bir zamanlar Thomas More'un “Ütopya Adası” örneğinde olduğu gibi, model düşünceler geliştirmektir.

Wells sadece bilimkurgu içindeki ütopya karşıtı düşüncelerin savunucusu olarak bu türe damgasını vurmakla kalmaz, toplumun şiddet ve zor yoluyla, gereğinden hızlı bir süreç içinde sosyalist bir topluma dönüştürülmesinin sakıncalarına olduğu kadar, sınıf karşıtlıklarınında iyice sivrileceğine karşı da uyarır bizi.

...
"Değişimin ve değişime gereksinimin olmadığı yerde akıl da yoktur."
"Ne kadar iyi eğitimli olsalar da, herkesin içinde birtakım batıl inançlar kalır."
“İnsan hayatı,” der Wells, “evrenin akışı içindeki bir girdap gibi, yanıltıcı bir şekilde sakindir; bilimse insanın karanlığa yaktığı bir kibrittir ve kibritin ateşi karanlığın sandığımızdan daha da karanlık olduğunu gösterir.”
İnsanın kafasını karıştıran bir sürü bilinmeyenin ortasında oturup durmak bir işe yaramaz. Sonunda bunu takıntı haline getirirsin. Bu dünyayla yüzleş.
H. G. Wells
Sayfa 43 - undefined
"Körler Ülkesi'nde Tek Gözlü İnsan'ın Kral olduğunu söyleyen oldu mu size hiç?"
"Kör de ne?" diye sordu kör adam omzunun üstünden fütursuzca.
H. G. Wells
Sayfa 33 - Kolektif Kitap
İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 15. kitaptı ve bu kitap tam bir bilimkurgu roman özelliğine sahip. H.G. Wells çok özgün bir konuyu, zamanda yolculuğu, tarihte ilk işleyen yazar olarak anılıyor ve zamanda yolculuğu işlediği ilk kitap da işte bu kitap...

Zamanda yolculuk yapmak yıllardır insanların aklını kurcalayan bir soru. Bir gün bir bilimadamı çıkıp zaman makinesini icat edebilecek mi, bilmiyorum; ama düşüncesi bile son derece heyecan verici... Düşünsenize zamanda yolculuk yapabiliyorsunuz ve kendinize istediğiniz bir zaman dilimi seçip oraya giderek hayatınızın kalanını o zaman diliminde sürdürüyorsunuz. Ne kadar da güzel bir şey olurdu değil mi?

H.G. Wells, henüz görelilik teorisi bulunmadan, kuantum teorisi ortaya atılmadan dört boyutlu zamandan bahsetmiş bu kitapta. Einstein'dan önce davranmış ve hayal ettiklerini 1890'larda bu kitap ile ortaya koymuş. Kim bilir, belki de Einstein'in kafasındaki ampul bu kitabı okuduktan sonra yanmıştır...

Yazar, kitaptaki ana kahramanına Zaman Yolcusu demeyi tercih etmiş. Zaman Yolcusu, bir bilimadamı olup zaman makinesini icat ederek zamanda yolculuk yapmayı başarmış ilk kişidir. Kitabın konusu da Zaman Yolcusu'nun Zaman Makinesi ile yaptığı yolculukları anlatmaktadır.

Zaman Yolcusu, zamanda yaptığı ilk yolculukta 802701 yılına yolculuk etmiş ve şimdiki dünyamızdan çok daha farklı bir dünya ile karşılaşmıştır. Zaman Yolcusu, bu gelecek dünyasında insan ırkının ikiye bölünerek iki farklı ırk olarak yaşadığını ortaya koymuştur. Bu ırklardan ilki, yeryüzünde yaşayan ve toplumsal gelişmeler neticesinde zekalarını kullanmak zorunda kalmayan, sürekli gülümseyen, barışçıl ve basit birkaç sözcük dışında konuşma yetisini kaybetmiş olan Eloilerdir. Diğer ırk ise, yer altı mağaralarında yaşayan, gün ışığından kaçan, savaşçıl ve yabani Marlocklar'dır.

Bu iki ırk gece ile gündüz gibi birbirinden ayrıdırlar ve birisi gündüzleri hayatlarını sürdürmektedir diğeri ise geceleri sürdürmektedir. Zaman Yolcusu, ilk yolculuğunda bu iki ırkın içerisine düşer ve geri dönebilmek için bir hayli çaba sarf etmek zorunda kalır. Konu ile igili daha ayrıntılı bilgi vermenin doğru olmadığını düşünerek bu kadarı ile yetiniyorum.

Zaman Makinesi kitabının ilgimi çeken bir diğer yönü ise, Darwinci görüşten hareketle oluşturulmuş ve alt metinlerinde evrim teorisini empoze eden bir kitap oluşudur. Geleceğe hareket eden Zaman Yolcusu'nun karşılaştığı manzara Charles Darwin'in geleceğimiz ile ilgili öngörülerinden çok da farklı değildir. Bu sebeple Eloiler ile Marlocklar üzerinde gerçekleşen değişimlerin de evrim teorisi ile açıklanması son derece doğaldır. Kaldı ki, yazarın hocasının Charles Darwin'in çok yakın bir arkadaşı olduğunu da hesaba katarsak, Wells'in Darwin'den etkilenmiş olduğunu söylemek mümkün.

İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisi içerisinde okuduğum ve en etkilendiğim kitaplardan biri bu kitap oldu. Özgün konusu ve akıcı anlatımı ile çok hoşuma gitti. En hoşuma giden yönü ise konuyu dallandırıp budaklandırmadan vermesi gereken mesajı vermesiydi. Zira okuyucuyu gereksiz bilimsel açıklamalar veya gereksiz kurgusal ayrıntılarla boğmamak son derece önemli bana göre.

Son olarak, zamanda yolculuk etme şansım olsaydı, hangi zamana giderdim bilmiyorum. Çok düşündüm ama kendime en uygun zaman dilimini bulamadım. Mutlu olduğum tüm zamanları durdurmak istediğim ise kesin. Bugüne kadar sizin zamanınız nasıl geçti bilemiyorum; fakat bundan sonraki zaman dilimlerinin sizin için mutluluk getirmesini diliyorum.
İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 18. kitap oldu. Bu kitap, görünmezlik fikrinin ilk defa ortaya atıldığı ve işlendiği kitap olarak bilimkurgu alanında son derece önemli bir yere sahip. Zaten kitabın yazım tarihi 1897. Sadece bu iki bilgi bile yazara ve kitaba ciddi bir saygı duymamızı gerektiriyor.

H.G. Wells, önceki okuduğum Zaman Makinesi adlı kitabında zamanda yolculuk kavramını işlemiş ve zamanda yolculuk yapılabileceği fikrini ilk defa ortaya atmış olan yazardır. Bu kitabında da görünmezlik fikrini ilk defa ortaya atması ve bilimsel açıklamalarla görünmezlik fikrini desteklemesi H.G. Wells'i gözümde bambaşka bir noktaya çıkardı. Gerçekten de anlatımına ve zekasına bir kez daha hayran oldum. Sanırım kendisinin bir bilimkurgu üstadı olduğunu söylemeye gerek yok.

Yazarımız ile ilgili bir paragraf daha açmak istiyorum. Bunun sebebi ise, diğer bilimkurgu yazarlarına göre farklı olduğunu düşündüğüm bir yönünü sizlerle paylaşmak... Wells, kitaplarında yarattığı karakterlerinin psikolojik tahlillerini son derece başarılı bir şekilde yapabilen bir yazar. Hatta bir ara Stefan Zweig okuyormuş gibi hissettiğimi de ifade etmek isterim. İlk okuduğum kitabı olan Zaman Makinesi'nde "zaman yolcusu" adını verdiği karakterinin psikolojik tahlillerini de bu kitabındaki Görünmez Adam Griffin'in psikolojik tahlillerini de son derece güzel bir şekilde okurun önüne sunmayı başarmış. Bu yönüyle bir takdiri hak ettiğini söylemek gerekiyor.

Kitap, bir pansiyona gelen ve yazarın "tuhaf adam" diye nitelendirdiği garip bir yabancının karşımıza çıkması ile başlıyor. Bu garip adam tabii ki Görünmez Adam Griffin'in ta kendisi. Ve Görünmez Adam kolaylıkla tahmin edeceğiniz üzere, görünmezlik iksirini bulmuş olan bir bilim adamı. Yalnız, biraz psikopat bir karakter. Mesela babasının intiharına sebep oluyor ve buna dair bir üzüntü duymuyor yahut gözünü kırpmadan hırsızlık yapabiliyor veya insanları terör estireceğine dair korkutabiliyor. Anlayacağınız, tavırları oldukça kaba ve antipatik. Fakat bence Wells'in ana karakterini sempatik göstermek gibi bir amacı da yok. Onun yapmaya çalıştığı tek şey, görünmezlik kavramının olumlu ve olumsuz yönlerini okuyucunun önüne sermek ve bu konu üzerine okuyucunun düşünmesini sağlamak.

Görünmez Adam, bir bilim kurgu kitabı olması nedeniyle görünmezliği ispatlama amacı güdüyormuş gibi görünse de bence gerçek öyle değil. Zira görünmezliği, ışığın kırılması gibi bir takım bilimsel gerekçelere dayandırsa da, aslında yazar görünmezliğin icat edilebileceğini ispatlamaya çalışmıyor. Onun yapmaya çalıştığı tek şey, görünmezlik tutkusuyla yanıp tutuşan bir bilim adamının, Griffin'in, görünmezliği keşfettikten sonra başına gelenleri, hissettiklerini, sonu gelmez bir çaresizliğe ve trajik bir maceraya sürüklenişini anlatmak.

Zira, görünmezliğin birçok olumsuz yönleri de var. Şöyle ki; Görünmez Adam'ımız üzerine bir şey giyerse hemen şekil alıyor ve doğal olarak görünür hale geliyor; soğuk havalarda bile üstüne bir şey giyemiyor ve dışarıda çıplak dolaşmak zorunda kalıyor; çamurlu yollardan yürüyemiyor, çünkü ayak izleri hemen belli oluyor; yemek yiyemiyor, çünkü yedikleri dışarıdan bakanlar tarafından midesinde hemen görülüyor... İşte görünmezliğin de böyle olumsuz yönlerini ortaya koyuyor yazar... Ayrıca Görünmez Adam, kitabın başından beri kime güvendiyse hep güveni boşa çıkarılan ve adeta sırtından bıçaklanan biri. Böyle olunca da kitabın sonlarına doğru, öfke dolu ve intikam dürtüsüyle yanıp tutuşan, hissiz bir yaratığa dönüşüyor.

Görünmez Adam, H.G. Wells'in okuduğum ikinci kitabıydı ve Zaman Makinesi'nde olduğu gibi yine beni kendisine hayran bırakmayı başardı. Son derece beğendiğim ve tavsiye ettiğim bir eser oldu. Görünmezlik fikri üzerine bir kere daha düşünmemi sağladı. Daha fazla ilginizi çekmesi için düşündüren bir soruyla yazımı sonlandıracağım. Çünkü görünmezlik üzerine biraz düşünmenizi istedim...

Görünmez bir insan olsaydınız ilk yapacağınız şey ne olurdu ve bunu yaptığınızda vicdanen rahatsız olur muydunuz?
Bildiğiniz gibi kısa bir süre önce 'Farklı Türleri Keşfet' adında bir etkinliğe başladık. (#28549333) Bu etkinlik ile amacımız, herhangi bir nedenden dolayı uzak kaldığımız veya hiç tanışamadığımız türlere yönelerek kendimizi farklı okuma deneyimlerinde test etmekti... Bu çerçevede, ben de kendime Bilim-Kurgu türünden bir eser seçtim. Çünkü benim için bilim-kurgu sadece sinemada bildiğim, takip ettiğim bir türdü. Bunun edebiyattaki karşılığını uzun zamandır merak ediyordum. Bu türde kitaplar okuyan arkadaşların buraya yazdıkları incelemelere denk geldikçe büyük bir ilgiyle okudum. Başlangıç kitabı olarak da fazla risk almadan, bu türün babalarından sayılan, çok okunan, çok beğenilen, bol referanslı ve kısa bir kitap olan Zaman Makinesi'ni tercih ettim. Bu incelemeyi de çok fazla uzatmadan bu deneyimin sonuçlarını sizinle paylaşmak adına kaleme alıyorum...

Açık konuşmak gerekirse kitap tam anlamıyla beklentilerimi karşılamadı diyebilirim. Kitabın açılış bölümlerindeki atmosferi sevdim. Başka bir ifadeyle, zaman yolculuğu başlayana kadar geçen hazırlık bölümlerini daha akıcı buldum. Ancak zaman yolculuğu başladığı andan itibaren kitaba bir durağanlık çöktü. Sanki zaman durdu ve her şey çok yavaş ilerlemeye başladı. Oysa ki, kitabın asıl muhtevasını içeren bu bölüm, sanırım sinemadan kalma bir alışkanlıktan olsa gerek, biraz daha hareketli olmalıydı bana göre...

100 sayfalık bir kitabı 10 günde tamamlamış olmam her ne kadar gündelik hayatımdaki yoğunluktan kaynaklanıyor olsa da ben bu durağanlığın da etkili olduğunu düşünüyorum. Her kurmacada kırılma alanları vardır ve kurgu basamaklar şeklinde okuru yukarı taşır... Bu kitapta ise bir basamaktan diğerine çıkmak için arada baya yol yürümek zorundasınız. Bu durum bir yerden sonra yorucu olmaya başlıyor...

Bunun yanında, hikayeyi de çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim... İki farklı canlı türünün olduğu bir ortam var ama iki tür hakkında da yazarın bizimle paylaştıkları çok yetersiz kalmış... Bunun yerine bol bol tekrar var. Halbuki bu tekrarlar yerine türler hakkında biraz daha detay verip okuru hikayenin biraz daha içine sokabilirdi...

Bir başka eleştirim de kitabın son bölümüne olacak... Zaman yolcusu, tüm bu hikayeyi 4-5 kişilik nitelikli bir ekibe anlatıyor. Ekipte bilim insanları falan var. Doğal olarak zaman yolcusu hikayesini tamamladığında bu ekipten sıkı bir beyin fırtınası bekliyorsun... En azından zaman yolcusunun yaşadıkları üzerine bilimsel ve sosyolojik argümanların kapıştığı bir tartışma dönebilirdi ekip içerisinde... Ancak bizim ekip, 807 bin bilmem kaç yılında geçen bir zaman yolculuğu hikayesi dinlememiş de mahallenin kahvesinde Galatasaray-Başakşehir maçını seyretmeye gelmiş abiler gibi, hikaye biter bitmez çil yavrusu gibi dağılıyor...

Konuyu çok da fazla uzatmadan toparlamak istiyorum... Netice itibariyle, bilim-kurgu türüyle tanışma kitabım, üzerimde büyük bir etki bırakmadı... Tabii ki tek bir kitap, bu tür hakkında bir yargıya varmak için ölçü olamaz... Ancak sanırım bilim-kurgunun görsel sanat alanlarındaki uyarlamalarını her zaman daha çok seveceğim. Böyle bir çıkarım yapabilirim diye düşünüyorum. İlerleyen dönemlerde de zaman zaman elime bilim-kurgu türünden kitaplar almaya devam edeceğim... Mutlaka içlerinden bir tanesi beni kendine daha fazla çekecektir...

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.

Herkese keyifli okumalar...
Kafeste doğan kuşlar uçmayı hastalık gibi görürler yada öyle görmeleri istenir garip bir tepkidir bu , tıpkı körler ülkesinde görmenin de anormal karşılandığı gibi .

Körler Ülkesinde görmek bir ayrıcalık mıdır yoksa farklılık mı, avantaj mıdır yoksa tam tersi mi?

Öncelikle hikayenin konusu üzerine şu soruları da içimden dökerek başlamak istiyorum;
Sahi, herkes gibi mi olmak normallik? Kendini ifade etmek farklılıklarımızı ortaya çıkarmak niye bu kadar güç? Normallik nedir kime yada kimlere göre belirlenir? Bizim kabul ettiğimiz mi yoksa çoğunluğun kabul etmesi mi? Normal yaşamak için kalabalığa göre mi şekil almalı onları mı kabul etmeli yoksa kendi görüşlerimize mi bağlı kalarak başka yol bulabilir miyiz ?

Evet bir düşünün:
Körlere ve görmeyi bilmeyenlere bu duyuyu nasıl anlatıp inandırabilirdiniz?
Sonuna kadar haklı ve emin olduğunuz bir gerçeği, bunu bilmeyen , inanmayan insanlara nasıl ispatlardınız hem de bildiklerinden başka bir bilgiye ihtimal bile vermeden kestirip atanlara ?

Gelin bu sorular doğrultusunda bu kitap üzerine incelememi ve yorumumu sizlere anlatmaya çalışayim ;

Sevdiğim kadın sanatçılardan olan ve muhteşem bir şarkının buluşmasıyla ortaya çıkan bu şarkıyı da dinlemek isteyenlere armağan ederim.
Ayrıca bu şarkının hikayesini de öğrenmenizi öneririm, üzüntülü ve acı dolu bir hikayesi bulunmakta.
https://www.youtube.com/watch?v=Bd4QO2NsdaM

UYARI:
(İpuçları olduğunu düşünmüyorum ama hikaye özetine değindiğim kısımlar vardır *BURADAN başlığı ile başlayıp *BURAYA KADAR başlığı arasında geçen kısımları isteyenler okumayabilir kendi kararlarına bırakırım.)

Wells’in bu kitabını elinize aldığınızda içindeki müthiş hikayeyi okumadan önce Elena fernandez’in resimli sayfalarını karıştırarak bir göz atıyorsunuz okuyacağınız bu distopik kurgu romanını. Ayrıca kitabın kapağında ki yürüyen siyah insanın beyaz gölgesi yada yansıması ile düşüncelerin içine çekerek kitabı okumaya hazırlıyor sizi yazarımız.

Kitabın hikayesi öncelikle olayın geçeceği mekanın tasvirleri ve betimlemeleriyle başlıyor.
Güney Amerika kıtasında bulunan oldukça uzun, birden fazla ülkeler boyunca uzanan And dağlarının vahşi ve ıssız topraklarında insanlardan yoksun bir bölge , vadide geçen bu olaya tanık olmaya başlıyorsunuz. Zorlu ve tehlikeli boğazlar, buzlu geçitler aşıldıktan sonra ancak ulaşılabilecek zorlu bir bölge de olan Körler ülkesi diye tabir edilmiş bir yer vardır. Zamanın bir döneminde İspanya zulmünden kaçarak buraya sığınan bir grup insanlar burada yaşamlarına devam etmeye başlamışlar. Fakat burada ilginç bir körlük hastalığı ile karşılaşıyorlar. Burada doğan, burada dünyaya gelen insanlar bu hastalıkla başlıyorlar hayatlarına. Sebebi bilinmeyen körlük belası hastalığı bölgenin durumundan mı kaynaklanıyor yada inançları yüzünden mi bu konuda ortada belirsiz düşünceler dolaşıyor. Bu hastalıkla uğraşan, sebeplerini ve çözümünü arayan insanlardan birisi bunun için bu ülkeden diğer ülkelere zorlu yolculuğa çıkar fakat geri dönüşü olmayan bir yolculuktur bu. Bu kişinin bu hastalığa çözüm ararken anlattığı bu ülke ve sorun, diğer ülkelerde dilden dile, kulaktan kulağa dolaşarak bir söylenti olarak masalsı hikaye haline geliyor.
Günün birinde bu vadide 17 gün gibi bir süre boyunca karanlığa yol açan bir yanardağ patlamasının ardından başka ülkelere gitme şansları kaybolur ve diğer ülkelerle de bağlantıları koparak etkileşimleri kaybolur, ülkenin geçit yerlerdeki toprak parçalarının yıkıntısı ve tahribi üzerine oldukça zorlu (körler için), bir dağ yamacı oluşur. Volkan patlamasının üzerine oluşan heyelanlar, seller ve yıkıntılar ile kaşiflerin de bu ülkeye gelme şansı kaybolarak ulaşım kapıları kapanır. Bunun üzerine adada kendi başlarına çaresizce kalan az sayılı insanlar körlük hastalığıyla hayatlarını idame ettirmeye devam ederler. Nesiller boyunca bu insanlar, soylarını aynı hastalıkla sürdürürler.

BAHSETTİĞİM KISIM BURADAN

Ve günün birinde And dağlarında gezi yapan bir gruptan olan normal özellikte ki dış dünyadan olan Nunez, gezi sırasında kazaya uğrayarak dağlardan oldukça alçak yamaçlara düşer. Uyandığında bulunduğu yeri gözlemlemek ve tanımak üzere gezmesi üzerine gördüğü üzerine garip hareketli insanların , farklı özellikteki bu bölgenin ‘’Körler ülkesi’’ adlı söylentinin burası olduğunu anlar ve onların dünyasına dahil olarak iletişime geçerek kendisine çıkış yolu aramaya koyulur. Gözlemleri üzerine bu insanların görmenin ne olduğunu dahi bilmediklerini hatta bu kavramı duymadıklarını anlar zamanla. Gözlerinin körleşmesi gibi zihinlerinin de köreldiğini düşünür. Onları tanımaya devam eder, bu kör insanlar kendi dünyalarında gerekli olmayan her şeyi unutmuşlar, çoğu kavramı kaybetmişler ve yeni bilgilere, kendilerine aykırı gelmesinden dolayı inanmıyorlardı! Kendi düzenlerine göre düşünce ve konuşma kavramları belirlemişlerdi, kendi dünyalarını benimsemiş ve alıştıkları düzende yaşam koşullarını şekillendirmişlerdi. İnançlar ve gelenekleri sorgulayarak kendi düzenlerine uygun, kendilerine mantık derecesinde mümkün olan tanımlar koymuşlardı, kendi felsefe ve yaşam amaçlarını değiştirmişlerdi.
Fakat Nunez körler ülkesinde tek farklı kişi, tek gören kişiydi. Ve körler ülkesinde gören tek insanın kral olabileceğini düşünüyor onlara bunu ispatlamayı düşünüyordu. Nunez bu özelliklerinden dolayı onlara üstten bakıyor ve kendisini üstün görüyor yapacaklarını, hayatlarını değiştireceğini düşünüyordu.
Nunez mi körlerin hayatını değiştirecekti , yoksa Körler mi hayatlarını kendisine kabul ettirecekti? Bunun üzerine gelişen olaylarla ve mücadelelerle hikaye devam ediyor.

BURAYA KADAR

Buradaki geçen mücadele de anlatılan mesajı okurken düşünüyor ve görüyoruz ki ; Topluma doğruları , gerçekleri anlatan kurtarıcıların başarısızlıklarla karşılaşması , hitap ettiği kişilerin bunu anlamamaları , hazmetmeye yeterli bir zihinleri olmamalarından kaynaklanıyor çünkü yeni kavramlara olan inanç ve düşüncelerden yoksun olmaları bunu oluşturuyor. Farklılıklarımız; üstünlük hatta bir başarı bile olsa toplumun ilkelerine görüşlerine uymuyorsa onların hoş karşılanmayacağı hatta bundan bizi bile vazgeçirmek için faaliyet gösterecekleri mesaj olarak verilmek istenmiş. Topluma karşı kendi fikirlerimizi açıklama ve onlara anlatma durumunun zorluğunu hikaye ile geliştirerek okurlarına aktarmış yazarımız. İnsanların algısının neye göre belirlenip neye göre şekillendiğini göstermek istemiş.

Anlatmak istediği mesajı ustalıkla 60 sayfalık kitabın yarısında anlatmayı başarmakla kalmayıp bu mesajı kafama yerleştirmeyi gerçekleştirip , canlılığını her zaman koruyacağını düşünüyorum.
Bu kitabın 30 sayfasını okuyor fakat 300 sayfa kadar düşüncelerle buluyorsunuz kendinizi bitirdikten sonra.
60 sayfalık kitabın yarısı hikaye yazılı yarısı da resim baskılı sayfalardan oluşmakta. Sanırım okuduğum en kısa kitaplardan biriydi, bu kadar kısa kitapların Zweig'e has bir tarz olduğunu düşünürdüm bu kitapla karşılaşana kadar.

Kesinlikle tavsiye ederim, bu distopik romanı bir nefeste 1 saatte ama düşüne düşüne 1 gün bile sürmeden okuyabileceğiniz ve uzun süreli etkisinde kalabileceğiniz bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Ve eklemek isterim ki bu yazarın düşüncelerini keşfetmek, geleceği ve bugünü keşfetmek , anlamak olacağı için bundan mahrum kalmayın ve yazarla yeni tanışacak olanlara yada Wells’in henüz bu eserini okumamış olanlara mutlaka bu eserini okumalarını tavsiye ederim. Wells’in bilimkurgu alanında ki amacını da kısaca bahsedecek olursam gelecekte çılgın fikirler oluşturmak yerine toplumsal sorunların da mesajını vermeyi amaç ediniyor. Salt bilime değil aynı zamanda sosyal konuların üzerine de mesajlar vermek istiyor.

Şunu da eklemek isterim ki zaman makinesi eserinde ki gibi sonu biraz boşlukta, bağlanmamış durumda buldum fakat anlatılan hikaye o kadar başarılı ve etkileyici ki bunun sizi fazla üzmeyeceğini düşünüyorum.

Ayrıca ek olarak şunlara değinmek isterim;
Platonun mağara hikayesini bilenler yada duyanlar vardır ki ben de bir kısmını arkadaşımdan öğrendiğim kadarını açıklayacağım. Bir mağarada zincirlerle bağlanmış ve sabitlenmiş olan insanlar sırtları mağara girişine dönük bir bir haldeler iken dışarıdan yansıyan ışıkların mağara duvarında ki oluşturduğu gölgeleri gözlemleyip bunlarla birlikte hayatları üzerine fikir yürütürler. Bir süre sonra zincirlerden kurtulabilen bir kişi mağaranın kapısına kadar gelip , dünyanın farklı eylemlerinin somut , gerçek boyutlarını görerek fikirleri değişir bunun üzerine dönerek bunu zincirli haldeki arkadaşlarına anlatması üzerine onu kimisi deli kimisi ise yalancı olarak yaftalar ve şiddetle karşı çıkarak inanmazlar kendisine.

Ve birde Saramago'nun körlük kitabını okuyanlar da varsa bilirler ki, toplumda körlük hastalığına yakalanan herkesin aslında görmenin sadece gösterilen veya göz önünde bulunanın arkasında da farklı gerçekleri olduğunu , bunu düşünerek hissederek ve anlayarak görmenin önemine değinmiştir.

Körler ülkesi kitabının da bu hikayelere benzeyen noktaları olduğunu eklemek istedim. Verilmek istenen mesajın birbirine yakın olduğunu düşünüyorum.

''İlerlemeyi, bizi şikayet edenler borçluyuz. Memnun insanlar hiçbir değişiklik istemezler.'' Wells

Kitabın içinden beğenerek paylaştığım alıntılar bir arada buraya ekliyorum:
#29462707 - #29686266 - #29659878 - #29504183

Ayrıca Farklı Türleri Keşfet etkinliğinin de tarihini geçirmiş olsam da yine de etkinlik okurlarına sunarım bu kitabı.
Etkinliğin mimarı olan Necip Gerboğa'ya bu zengin etkinlikte farklı türleri keşfettiren yolculuğa bizleri çıkardığı için kendisine teşekkürlerimi iletirim, yolculuğumuzdan memnuniyet duyduğumu belirtirim.
İyi ve keyifli okumalar …
Sonuna kadar haklı olduğunuzu bilseniz bunu insanlara nasıl gösterirdiniz?
Oldukça rahat okunabilir, bitirmesi bir saat bile sürmeyecek bir kitap. Fakat o kadar güzel ki. En başta size olmayan bir dünyayı anlatıyor; buradan bir puan. Sonra ise "önyargı" üzerine kurulmuş felsefesiyle ikinci büyük vuruşunu yapıyor.

Sonuna kadar haklı olduğunuzu bilseniz bunu insanlara nasıl gösterirdiniz? Körlere görmeyi nasıl anlatırdınız? Üstelik görmek diye bir şeyin olmadığından eminlerse. Topluma karşı kendi fikirlerimiz durumunu oldukça güzel işlemiş.

Yayınevinin baskısının ve kitaptaki çizimlerin harika olduğunu ve okumaya büyük bir keyif kattığını es geçmemek gerek.

Tek bir ufak eksisi var ki o da daha sağlam bir bitiriş yapabilecekken biraz ortada bırakılmış olması.

Yazarın diğer kitaplarını şimdiden merak etmeye başladım.
Tek kelimeyle harikaydı!

Spoiler olabilir de olmayabilir de.
Bilmiyorum :D
(Ha bir de, kitap yanımda değil. Bu nedenle bazı küçük şeyleri yanlış hatırlayabilirim. Uyarırsanız güzel olur.)


5 yıl değil, 10 değil, 100 değil, tam 150 kavanoz bal–

Yıllar yıllar sonrasına, sekiz yüz iki bin yedi yüz bir yılına gitmek ister misiniz? O halde Zaman Makinesi'nin selesine oturup kemerlerinizi sıkı bağlayın. Ufak çaplı mide bulantılarından müessesemiz sorumlu değildir. Yanınıza konmuş torbaları kullanabilirsiniz. İşte başlıyoruz!

Kitap bir grubun arasında geçen sohbetle başlıyor. Hekim, ruh bilimci, zaman gezginimiz ve kitabı anlatan kişinin olduğu bir grup. (Daha var mı hatırlayamıyorum.) Bu grup içilen purolar eşliğinde cisimlerin dördüncü boyutlarından bahsederlerken, konu gelip çatıyor zamanda yolculuğa. Zaman gezginimiz sözü kendisine alıp, daha büyüğü üzerinde çalıştığı minik zaman makinesi maketinden bahsediyor. Tabii herkes deli bu, zamanda yolculuk mu olurmuş, diye tepki gösterirken o istifini bozmayarak makinedeki kolu çalıştırıyor. Ve bum! Makine kayboluyor. Bunun üzerine tartışmalar başlıyor...
Daha sonra herkes evlerine dağılıyor.

Bir zaman sonra, gezginimiz makinesini tamamlıyor ve kolu ileri iterek çalıştırıyor. Ve başlıyor zamanda ileriye gitmeye...

Hatırlayamıyorum en son ne zaman bilim kurgu okumuştum. Distopya'ya girememiştim bir türlü. Hatta büyük dörtlü'ye (1984, Fahrenheit 451, Cesur Yeni Dünya, Biz) elimi sürmemiştim bile. (Yakında, çok yakında :D) Bu nedenle, yeni yeni tanıştığım bir tür diyebilirim buna. Ve inanın, tadı damağımda kaldı. Yazar, kurguladığı zamanı hem çok iyi hem de çok akıcı ve sürükleyici anlatmış. Hayalinizde net bir şekilde canlanıyor, ve olayları bizzat orada, gezginle birlikte yaşıyorsunuz. Hele bir de zaman yolculuklarına da meraklıysanız, kitaplığınızda güzel bir yer kapacak bir kitap.

Okumadan geçmeyin. Keyifli okumalar... :)
Kitabı sevmedim ama bana bir çok şey düşündürdü. İNK kitabının zamanla ilgili açıklamalarına inanıyorum: uzayda, âlemlerde asli zaman denen hakiki, gerçek ve tek bir zaman akışı var. İnsanlar bu asli zaman akışı içerisinde doğdukları andan öldükleri âna dek bir nokta üzerinde çemberler çizerek ölümlerine doğru yol alıyorlar. Öldükleri an aslında asli zamanda ilerlenmiş olmuyor. Ama bize yaşadığımız süre çok uzunmuş gibi geliyor.

Kitapta da zaman makinesiyle çok çok ileriki tarihlere yolculuk yapılıyor ve orada dünyanın, insanlığın geleceğiyle ilgili yazarın öngörü ve hayâl gücünün örneklerini okuyoruz. Yanlış zamanda okumuş olabilirim, ya da doğru zamandı ama yazara ısınamamış olabilirim. Ama bana hatırlattığı şeyler oldu: öncelikle Spielberg'ün Yapay Zekâ filminin son kısımları...ayrıca her zaman en sevdiğim dizi olan Battlestar Galactica'nın tamamı. Scalzi'nin Yaşlı Adamın Savaşı kitabı. Bir de kendi zaman makinemizi; hafızamız ve hatıralarımızı. İleriye gidemeyen bir zaman makinemiz var, işte onunla geçmişe dalıp dalıp gidiyoruz. Ve nasıl bilimkurgu yazarları gelecekle ilgili öngörüleri ya da hayâl güçleriyle bizi hayâli mekânlarda dolaştırıyorlarsa biz de sürekli hatırlayan ya da geçmişe dönen belleğimizle gezinir dururuz. Bu bellek görüntü ve kelimelerle geçmişi döndürür, geçmişimiz ya hakikaten olduğu gibi, ya da hatırlamayı sevdiğimiz gibi gözümüzde belirir, yaş ilerledikçe belki gerçekle hayâl de birbirine sarınır, bir süre sonra belki bir manası da kalmaz hangisiydi diye düşünmenin...

Kitapta bilim adamının korkutucu zaman yolculuğu edebiyatta, bilimkurgudaki tek örnek değil muhakkak. En ürkütücü yolculuklardan bir tanesi de Arthur C.Clarke'ın 2001:Bir Uzay Efsanesi'ndeki yolculuktu. Kubrick'in de sinema klasiği olan 2001'in renkleri fotokimyasal yöntemle yenilenmiş ama hiç bir kurgu ya da efektle oynanmamış 70 mmlik analog versiyonu mayıs ayında Cannes film festivalinde gösterilecek. Bu filmi izleyenler filmin son kısımlarında bitmek bilmeyen renk cümbüşünde nasıl kaybolup gittiklerini hatırlayacaktır. 2001'de, Maymunlar Gezegeni'nde, Zardoz'da hep yolculuklar vardır. Bilimkurgu hep bir gitmek meselesinden söz ediyor gibi. Ursula K. Le Guin'in Mülksüzler'inde de Shevek kapitalist dünyaya gider. Zaman makinesine binmeseler de bu bilimkurgu karakterleri H.G.Wells'inki gibi bir gelecek tasviri yaparlar: bugünden çok farklı, başka kuralların olduğu, belki başka sistemlerin geliştiği, hatta ölümsüzlüğün bulunduğu ya da insan türünün hakimiyetini kaybettiği düşündürücü, belki korkutucu ama Le Guin örneğinde görüldüğü gibi insana umut da verebilen tasvirlerle dolu gelecekler...Galactica'da insanın köklerini keşfetmek için sonsuz uzayda devasa ve çok güzel bir nuh'un gemisi olan savaş yıldızı Galactica ile yuva arayışını anlatır. Bilimkurgular acaba hep bir burada ve şu anda olan, olduğu gibi olmasa ve başka şeyler olsa, başka şeylere dönüşse herşey arzusu ile mi yazılıyor? Belki de... ama bu örneğe uymayan bir sürü bilimkurgu kitabı da büyük olasılıkla vardır. Benim okuduklarımda ya da izlediğim bilimkurgu dizilerinde gördüğüm ortak noktalardan birisi de buydu ama.

Herkese iyi okumalar.

Yazarın biyografisi

Adı:
H. G. Wells
Tam adı:
Herbert George Wells
Unvan:
İngiliz Yazar
Doğum:
Bromley, Kent, İngiltere, 21 Eylül 1866
Ölüm:
Londra, İngiltere, 13 Ağustos 1946
Herbert George Wells ya da daha çok tanındığı adla H. G. Wells (21 Eylül 1866 - 13 Ağustos 1946), Dünyalar Savaşı, Görünmez Adam, Dr. Moreau'nun Adası ve Zaman Makinesi adlı bilimkurgu romanlarıyla tanınan ama neredeyse edebiyatın her dalında birçok eser vermiş olan İngiliz yazardır. Sosyalist olduğunu açıkça söyleyen H.G. Wells'in çoğu eserinde önemli ölçüde siyasi ve sosyal yorumlar bulunmaktadır. Jules Verne gibi gelecekteki teknolojik gelişmeleri anlattığı kitaplarıyla bilimkurgu dalının öncülerinden hatta yaratıcılarından sayılmaktadır.

Wells'in bilimkurgu romanlarında teknolojinin gözlemlenmesinin getireceği olanaklar bir yana bırakılır. Wells'te spekülasyon bir edebiyat biçimine dönüşür ve teknolojinin değil de onun toplumsal temellerinin araştırılmasına dönük bir boyut kazanır.

Wells'in ilham kaynağı Jules Verne olmuştur, ama Verne'in Aya Seyahat'i (De la Terre à la Lune) ile Wells'in Aydaki İlk İnsanlar (The First Men in the Moon) romanını karşılaştıracak olursak, kolaylıkla görebileceğimiz gibi Wells; Verne'in teknolojiye verdiği önemi paylaşır, ama Verne'in romanında “Nasıl ve hangi teknolojik olanakla?” sorusu ortaya atılırken, Wells'te Ay yolculuğunun teknik sorunu baştan savma bir biçimde geçiştirilir. Çünkü Wells'in derdi, teknolojik olanakların gelecekteki muhtemel ürünlerini tahmin etmek değil, Ay'daki toplumsal hayatın bizzat kendisi üzerine, tıpkı bir zamanlar Thomas More'un “Ütopya Adası” örneğinde olduğu gibi, model düşünceler geliştirmektir.

Wells sadece bilimkurgu içindeki ütopya karşıtı düşüncelerin savunucusu olarak bu türe damgasını vurmakla kalmaz, toplumun şiddet ve zor yoluyla, gereğinden hızlı bir süreç içinde sosyalist bir topluma dönüştürülmesinin sakıncalarına olduğu kadar, sınıf karşıtlıklarınında iyice sivrileceğine karşı da uyarır bizi.

...

Yazar istatistikleri

  • 126 okur beğendi.
  • 1.196 okur okudu.
  • 50 okur okuyor.
  • 1.408 okur okuyacak.
  • 12 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları