Hakan Günday

Hakan Günday

8.6/10
4.125 Kişi
·
11.316
Okunma
·
2.094
Beğeni
·
85.852
Gösterim
Adı:
Hakan Günday
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Rodos, Yunanistan, 29 Mayıs 1976
Hakan Günday (d. 29 Mayıs 1976) Türk yazar. 29 Mayıs 1976’da Rodos'ta doğdu. İlköğrenimini Brüksel’'de tamamladı. Ankara Tevfik Fikret Lisesi’'ni bitirdikten sonra Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransızca Mütercim Tercümanlık Bölümü’nde üniversite eğitimine başladı. Ertesi yıl Universite Libre de Bruxelles’in Siyasal Bilimler bölümüne geçti. Öğrenimine Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’'nde devam etti. İlk romanı Kinyas ve Kayra ile edebiyat çevrelerinin ilgiyle izlediği ve kendi okur kitlesini oluşturan bir yazara dönüştü. İstanbul ve Antalya'da yaşıyor.
"Sorarlarsa, 'Ne iş yaptın bu dünyada?' diye, rahatça verebilirim yanıtını: Yalnız kaldım. Kalabildim! Altı milyar insanın arasında doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından..."
''Yıllar önce okuduğum işe yaramaz bir kitaptaki tek işe yarar cümle şuydu: İnsanın kullandığı ilk alet, başka bir insandır...''
''Ne yapmak istediğini bilmiyorsan, ne yapmamak istediğini düşün!''
Çünkü Oğuz Atay'ı da okudum. Seni de tanıdım...
Diyebilirsin ki bir insanı fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? Haklısın belki de çok az... O zaman şöyle demeliyim... Seni az tanıyorum... Az...
Sen de fark ettin mi? Az dediğin küçük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece 2 harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri Başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi.
Bu yüzden, belki de, az çoktan fazladır. Belki de az, hayat ve ölüm kadardır! Belki de, seni az tanıyorumi demek, seni kendimden çok biliyorum demektir. Bilmesem de öğrenmek için her şeyi yaparım demektir. Belki de az her şey demektir. Ve Belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir.
Hakan Günday
Sayfa 349
"Ben sadece fazlasıyla ciddiye almıştım, küçükken babamın bana birini üzdüğümde söylediği o sözü. “Kendini karşındakinin yerine koy” ve ilk başlarda bunu o kadar çok yapmıştım ki, bir gün dönüş yolunu yani kendimi bulamadım.
Öyle bir çığlık atsam ki dünya çatlasa! Altı milyar insan sağır olsa!
Kendimizi bir binanın tepesinden hep beraber boşluğa bırakmayışımızın tek nedeni yarındı. Lotonun çıkma ihtimalini, aşık olunacak insanla tanışma ihtimalini, sonsuz mutluluk ihtimalini içinde barındıran o sihirli sözcük : yarın.
Hakan Günday
Sayfa 443 - Kinyas
"Oysa hayat, her bölümünde ayrı bir hikayenin döndüğü neşeli bir dizi değil, sonunda herkesin öldüğü ve katilin bulunamadığı sıkıcı bir filmdi.."
girizgahtan önce şunu söylemek isterim ki , "evrene iyilik gönder iyilik bulursun" , "sen pozitif ol hayat da sana güzel olsun" kıvamında görüşleri bugüne dek hep koh koh gülerek karşıladım .. inanmıyorum bunun doğruluğuna çünkü..yani bugün şarkılarını severek dinlediğimiz İlhan İrem gibi sevgi dolu ve hassas bir adamın ya da 70 sonlarına 80 başlarına damgasını vurmuş bir İzzet Altınmeşe ' nin ya da liseli parcasıyla hepimize ruhsal erezyonlar yaşatan bir Burhan Çaçan' ın ( kasıtlı uç örnekler veriyorum ki iyice irite olasınız =) ) meksika sınırında uyuşturucu kaçakçılığı yapan bir çetenin çevresinde dünyaya geldiğini düşünün..ne mi olurdu?

"KONUŞAMIYORUM!!" =)

İzleme şansımız olsaydı kim bilir belinde uzisi ile tahsilata giden bir İlhan İrem , elinde ak-47 si ile toyota bir cipin kasasında insan kaçakçılığı yapan bir İzzet Altınmeşe ya da fajitasını yiyip tekilasını yudumlarken tortoilla ekmeğini soğuk getirdi diye garsonun topuğuna sıkıp gözünün üstüne puro söndüren bir Burhan Çaçan izleyebilirdik.. ( muazzez abacı' yı da psikopat japon mafyası yakuza içerisinde örneklendirmemek adına kendimi zor tutuyorum) bunları niçin anlatıyorum.. çünkü insan denen yaşayan organizmalar bütünü kendisine sunulanı almaya meyillidir..kendisine ne verirseniz onu alır .. hurdacının oğlu zurnacı olmaz .. o da demir bakır toplayıp , günlerini boyası dökülmüş , arka koltukları sökülmüş ,kilometre babında yeterince üzülmüş ve göğüs denen kısmı kösele olup sonra büzülmüş bir torosun içinde "street fitness" yaparak ya da kasası rekorları egale edecek denli doldurulmuş bir ford kamyonetin direksiyonu başında geçirecektir..çevremiz bizi biz yapan etmenlerin en başında gelir.. sonra bu etmenin içerisinde aile olgusu ve aileyi oluşturan bireyler sizi hayatınızda önemli kararlar almaya yönlendirir..

işte kitabımızın kahramanı Gaza da bu iki etmen bakımından hayata 2- 0 yenik başlayanlardan.. olabilecek tüm negatif olguları mıknatıs gibi üstünde toplayan bir baba..insan kaçakçılığı , alkol , erken yaşta sigara ve cinselliğe yönelik atılan adımlar..ve sonunda kendi yarattığı hastalıklı labirentte sürekli doğru yolu arayan ,yanlış yollara saptıkça DÜNYA CİNNET TURUNU uzatan bir isim ve başından geçenler.. şahsen ben okurken inanılmaz zevk aldım.. yazarın okuduğum ilk kitabıydı ama son da olmayacak .. muazzam bir zeka ,müthiş etkili ve akıl dolu metafor kullanımları..kendi siyasi ve dini görüşlerini alttan ısıtıp vermeyi de ihmal etmeyen bir beyin.. toplamı HAKAN GÜNDAY!


ilk kez yeraltı edebiyatı okuyacaklar için ELZEM not : hiç parasız kalıp bakkaldan jilet aromalı çıtır- çıtır taze ata ekmeğin arasında , soğutucuda muhafaza edilen buz kesmiş patates kızartması yemek zorunda kaldınız mı? üstelik kola veya ayran alacak paranızda yok.. olacakları ben söyliyeyim .. o soğuk patatesler kış günleri saçaklardan yerlere uzayan sarkıtlara dönmüştür,üstelik içeceksiz çiğnemeye çalıştığınız için taze ekmek damağınızı yırtar.patateste tahrip gücünü arttırır..çiğneyene ,kum kiremit tuğla yiyor hissiyatı yaşatır. parasızlığınızın günlerinizi geceye çevirmesinden ötürü sosyolojik , ağızda açılan yaralardan ötürü de tıbbi bir buhrandır.. ANLADIN SEN ONU !!
TSK 'LI ANILAR KÖŞESİNDE BU HAFTA: HELİKOPTER "DEYNEKÇİSİ " SAHTEKAR BEKİR VE BEN...

Bir işsiz incelemeden daha hepinize Selamın Hello ÇokoPrens ve Prensesler... Bu aralar zaman yetersizliğinden ötürü yorumlara pek vakit ayıramıyorum zaten takip edenler de bileceklerdir öyle her kitaba da yorum yazmıyorum... Bu kitap için aslında pekte inceleme yazma taraftarı değildim yalnız romanda işlenen karakterin bir benzeri daha doğrusu muadili diyebileceğim bir adamla 15 ay askerlik yapınca bunu da sizlerle hem paylaşayım hem de kitaba dair gözlemlerimi aktarayım dedim.. Şimdiden uyarayım bu bir "İŞSİZ" Tuco "Gezi Gözlem Kolu" (80 ler kuşağı iyi bilir) incelemesidir.. Yani hem hatırat ,hem gezi, hem de kitaba dair az da olsa bir yorum barındırmaktadır..Uzun muzun diyecekler hiç başlamayın...Başlayanlar da bundan kelli yakınmasın.. Beni delirtmeyin =))

Bahse konu şahısla karşılaşmamızdan aylar evvel sündüre sündüre, uzata uzata son derece gerilmiş bir sapan lastiğine döndürdüğüm eğitim öğretim hayatım, hafiften hafiften errorlar vermekteydi..E eğitim öğretim dönemi bir sapan olunca, denklemin diğer ucunda kalan ben de bir çakıl taşı olduğum için , bu denli sünmüş , dolu ve patlamaya hazır 88lik bir tiger obusüne dönüşmüş olan lastiğin ucundan bir an evvel kurtulmak zorundaydım.. Kurtulmak zorundaydım çünkü bu denli gerilmiş bir lastikle destinasyonu belirleme şansınız yok ve yüksek hızlara ulaşacaganız için mesafeyi kestirmeniz , söz konusu mesafeden geri dönüşünüz ve inişte alacağınız yara bereye dair tahmin oranları da havada kalıyor.. Neyse baktık olacak gibi değil bozdurduk tecili , gittik askerlik şubesine .. Sizin alacaklı olduğunuz durumların aksine , Tsk alacaklıysa size hiç sıkıntı yaşatmıyorlar .. Tek bacağım yok desem bana eti susamlı çubuk krakeri protez diye cakıp gönderecekler..öyle hummalı bir koşuşturma.. Sabancının montaj düzeneğiyle kurduğu Toyota fabrikalarında işlenen arabalar misali işlene işlene eklene eklene geçtim gişelerden.. Kiminden imza kiminden fiş gak guk derken gişeye git bileti al diyiverdiler .. Tabi bu arada acemilik Manisa ' ya çıktığı için dünya umrumda değil ..Ege bölgesi yaa !! Tatil hissiyatı çöreklendi kalplere (?!?!?!!!).Huşu ile yanaştığım gişeden, dilenciye verseler onu dahi utandıracak miktarda bozuk paradan oluşan yol paramı ,inekten süt sağar gibi elime akıttılar.Son 3 günümü "ALEM ROKET ATIYOR DÜNYA'DAN MARSA BİZ DE HALAY ÇEKELİM EDİRNE' DEN KARS' A" diyerekten geçirip otobüsün önünde İstiklal marşları okunurken ayıldım..Ne işim var lan benim burda demek istiyorum ama ilhan irem yankılanıyor beynimde ekolu ekolu "Olanlar Olmuş muş muş muş" diye..Gectim oturdum yerime..Ankara'dan çıkmadan yanıma kara kuru sonrasında Kütahyalı olduğunu öğreneceğim ege şivesiyle konuşan über cicoz bir adam oturdu.. Baksanız çocuk dersiniz ama herifçioğlu 36 yaşında.. benim saçlar 3 numara..bağırıyorum askerim diye..Muhabbet muhabbeti açtı.Bizimki evliymiş..2 çocuğu varmış."Üçüncü çocuk ben dönünce 1 yaşında olur." falan deyince atladım sordum: "Hayırdır nerden dönüyorsun?" diye..öyle yaa böyle yolculuk mu olur?!?! Meğer bu yaşına kadar askerden kaçmış.. Karısı ile kaynanası olacak mega bombastik ikili , doğacak çocuğun sağlık problemleri nedeniyle Ankara'ya gelince "hayırlara vesile olsun"(?!?!?!?!) diyerek bunu ihbar edip yakalatmışlar..Bakmış kaçış yok gelmiş askere..Aynı acemi birliğine gidiyoruz .. Mesleği TEZGAHTARLIK!! İsmi Bekir..sigortasız çalışmış bu yaşına kadar yakalanmamak için..sağıma soluma bakıyorum bolu - gerede show haber kameramanı nerede diyerek =) olabilecek bir kombinasyon değil.. sanki Anthony Hopkins' in geceleri New York' ta ayrı bir kimlikle Kahraman Maraşlı dondurma ustası olarak çalıştığını öğrendim.. Bir de şivesi çok komik alışık değiliz...gayet ciddi birşey söylüyor, içten patlamalı motorlara döndüm zor tutuyorum kendimi gülmemek için..Bir otobüs yolculuğunda başlayan arkadaşlığımız acemi birliği ve sonrasında usta birliğinde de aynı bölüğe düşmemizle devam etti..bu süre içerisinde kendisinin pek çok ilginç olayına denk geldim .. Neydi bunlar? Acemi birliğinde soğuktan hastalanan askerlere manisalı bir arkadaşı vasıtasıyla kışlaya getirtip karaborsadan sattığı günü geçmiş öksürük şurupları..Usta askerlere sus payı verip köyden hiç dışarı çıkmamış erlere plastik tespihleri erzurum oltu taşı diye satması ..Boya badana için evine gittiği komutanın eşinin uzun zamandır çocuğunun olmadığını her nasıl olduysa öğrenip kadıncağıza doğurganlığı arttırıyor diye astronomik fiyatlara garip gurup isimli taşlar satması ,(merak edenler için : kadın doğurdu hem de ikiz .. şaka gibi!!! ) fırsatları gole cevirip içinde bir adet orgenaral taşıyan helikopteri indirmek için sarı siyah tulumlar giyip HELİKOPTER DEYNEKÇİLİĞİ YAPMASI ve en sonunda büyük finali yapıp kantini dolandırması ve kışladan elini kolunu sallaya sallaya çıkıp gitmesi =))) Bir tabir vardır anadoluda .. anasını boyayıp babasına satar diye ..Bekir bunların bir üst versiyonuydu...babasını boyayıp çocuk esirgeme kurumuna satmak isteseydi de bunu başarırdı eminim.. burda gezi gözlem kolu incelememe es verip kitaba dönmek istiyorum müsadeniz olursa sayın ceviz-kabukları..

Okumak isterseniz , okuyacağınız bu kitap Antalya da yaşamakta olan ve en az Bekir kıvamında azılı ve insanlıktan çıkmış bir tezgahtarın çevirdiği dolapları anlatıyor..Kitapta yer alan şahıslar arasındaki jargon , yöreye ait son derece kaşarlanmış bir argo tabirler deryası.. Küçük bir inceleme yapıp, internetten bahse konu fiil ve isimler için size yardımcı olacak listeyi edinip okuyun..okumazsanız SEYYAL TANER taytı gibi esneyiverirsiniz benden demesi..Totale bakacak olursak , okuduğum ikinci Hakan Günday kitabı .. bundan öncesinde Daha' yı alıp okumuştum.. Malafa , Daha kadar efsanevi bir kitap değil ama yine insan ilişkilerini olgularla çok güzel birleştirmiş bir zeka söz konusu .. Okurken zerre sıkılmadım .. Hepinize gözüm kapalı tavsiyemdir ..

Buraya kadar üşenmeden okuyanlar için bonus : Sahtekar rollerinin medarı iftaharı Ali Şen' i de anmadan olmaz .. az incir ağacı dikmedi sevenlerin , kalbi saf olanların gönlüne =))

https://www.youtube.com/watch?v=IfW3VrwNgmw
İncelememin daha detaylı ve kitapla ilgili çizimler içeren hali için blog'uma bakmanızı öneririm : https://kitapciziyorum.blogspot.com.tr/...ra-hakan-gunday.html

Taedium vitae = Yaşamın amaçsızlığı, hayatın boşluğu, yaşam bıkkınlığı, hayattan usanma anlamlarına gelebilen Latince bir söz öbeği. Kayra'nın Zippo çakmağında yazan bu söz öbeği bütün romana ve karakterlerine ışık tutabilecek bir öbek aslında.

Kitapta sosyolojik yönden harika eleştiriler bulunmakta. Sorgulamayan insanlara bir savaş açmış kitap neredeyse! Yaşamı ararken sayısızca ölümle karşılaşmış insanların bıkkınlığının kitabı sanki.

Öncelikle Yeraltı Edebiyatı'nın Türkiye'deki bir temsilcisiyle tanıştığım için Hakan Günday'la gurur duyuyorum, son zamanlarda en çok etkilendiğim kitaplardan biri oldu Kinyas ve Kayra, haliyle ben de çok doldum anlatmak istediklerim için. Devrikleşti cümlelerim bile onun yüzünden!

Yeraltı Edebiyatı'ndan biraz bahsetmek gerekirse; bazı kişilerin böyle romanları sevmemesini anlayabilirim. Çünkü size duymak istediklerinizi anlatmaz bu tür romanlar, kaçmaya çalıştığınız, toplum içerisinde görmek, duymak ve konuşmak istemediğiniz her türlü konuyu edebiyatın bu türünde bulabilirsiniz. Eğer Whatsapp'taki üç maymundan biriyseniz okumayın bu kitabı! Sonuç olarak, tam bir üç maymun kesildiğiniz edebiyattır diye nitelendirebiliriz Yeraltı Edebiyatı'nı.

Kayra'yı uzun saçlarından, uzun bıyıklarından ve zihniyle verdiği o çetin savaşından, Kinyas'ı ise mermi izlerinden, dövmelerinden ve vücudundaki izlerle ters orantılı bir şekilde üstünde duran cezbedici kafasından, her ikisini tanımak istersek de doymak bilmeyen uçkurlarından tanıyabiliyoruz aslında! Kinyas ve Kayra adlarının bu yüzden her harflerinin dahi çok değerli olduğunu düşünüyorum.

Yeraltı Edebiyatı'nı gerçekten de yerin altında geçen bir edebiyat türü olarak düşünebiliriz aslında. Bundan dolayı da romanın başlarında Kayra'nın uykucu olması özelliğinden dolayı ve Kinyas'ın beyninin çıkmazlarında volta atmasından ve uykusuzluğundan dolayı Kinyas'ın Kayra'dan daha da derinlerde ve yerin daha da altlarında olduğunu düşündüm ister istemez. Çünkü Kinyas'ın düşünceleri ilk başta benim için Yeraltı Edebiyatı'nın o karanlık yapısına daha uygun geliyordu. Bu nedenle onu daha fazla aşağılarda, derin düşüncelerde ve Kayra'dan daha düşünceli görüyordum. Bununla beraber yukarıda olmak isteyenlerin değil, aşağı tırmananların edebiyatıydı Yeraltı Edebiyatı.


Başlarda Kayra'nın realizmi, Kinyas'ın ise sürrealizmi temsil ettiğini düşünüyordum. Kayra uyumayı seviyordu, Kinyas uyumamayı seviyordu. Kayra yalancı ve ikna ediciydi, Kinyas günahkardı ve cesurdu. Ama bu karşıtlıklardı onları bu kadar da yakın yapan! Karşıtlıklara rağmen ikisi de hayatı ve kendilerini karşılarına çıkan her olay sırasında sorguluyordu, hem de ölümüne. Bu yüzden kitapta bir paragraf kitabın konusuyken diğer paragraf harika alıntıların bulunduğu bir paragraf oluyordu! En sevdiğim şeylerden biri olarak, bizim de günlük hayatlarımızda her gün yaptığımız ve iki karakterin de buluştuğu ortak noktalardan biri olarak karşılarındaki insanlara aslında çok şey demeye çalışıp fakat sonra vazgeçip de onları demeyip, karşılarındaki insanların tam da duymak istediği şeyleri demeleriydi. İşte biz de bunu yaklaşık olarak her gün yapıyoruz, evet, her gün. Her gün karşımızdaki insanlara onların duymak isteyeceği şeyleri söylemek zorunda gibi hissediyoruz.

Kayra'nın 250. sayfada dediği gibi yalnız kalabildiği ve bedeninin çevresinde yıllar boyu inşa etmiş olduğu beynine ait bir yalnızlık katedrali vardı. Bunun tersine Kinyas'ın ise artık fazla sayıda insanla etkileşime geçmekten oluşmuş bir insan kalabalığı katedrali vardı resmen!

Kinyas ve Kayra genel olarak beyinleriyle telekinezi yoluyla konuşuyorlardı sanki, bazen aynı bizlerin yaptığı gibi. İkili bir araya gelince neredeyse hiç konuşmuyorlardı fakat akıllarından esas geçenler günlük hayatlarımızda başka insanlarlayken düşündüğümüz şeyler kadar çeşit çeşit ve daha gerçeklerdi!

Ayrı bir parantez olarak, 540 sayfalık romanda Alp adında kendisine sadece 4 sayfa verilmiş karakterin geçtiği kısımdaki hikayeyi arada açıp açıp okuyorum. Sırf bu Alp adlı karakterin yaşadığı şeylerden bile mükemmel kitaplar yazılır, mükemmel filmler çekilir diye düşünüyorum. Gerçekten harika bir hayalgücü.

--- İncelememin bundan sonraki kısımları spoiler içerebilir, kitabı okumayanlar ya da okumayı düşünenler incelememin devamını okumasa daha iyi olur kendileri için. ---

Bu romanla ilişkilendirdiğim şarkılardan ilki "Yüzyüzeyken Konuşuruz - Kalabalık" adlı şarkı.
https://www.youtube.com/watch?v=OF12dQUZ_IU Kayra'nın Yolu'nun son sayfalarında hissettiğim ve Kayra'nın beynindeki zihinsel kalabalığa tam olarak oturan sözleri var bence. Ayrıca Kinyas'ın Yolu'nda Kinyas'ın dönüştüğü son hal olarak kaçamadığı fiziksel kalabalıktan dolayı altı milyar sıradan insandan birine dönüştüğü için de bu şarkı aklıma geldi.
"Kalabalık kalabalık evin içi, kaçamadık kaçamadık bir gün için, izin ver sana gelim ben." Gerçekten de Kayra, Kinyas'ın beynine ziyarete gitmek istiyordu. Kinyas da Kayra'nınkine!

Romanla ilgili ilişkilendirdiğim şarkılardan ikincisi romanda bir kaç yerde adı geçen "Alpha Blondy" adlı grup. Ben bu grubu dinlemeyi zaten çok seviyordum ve romanda adının geçtiğini görünce şaşırmakla birlikte çok sevindim. https://www.youtube.com/watch?v=WcqK9Ls7Eos adlı şarkısını Kinyas ve Kayra'yı okuduğunuz sırada Afrika'nın sıcağını ve reggae ruhunu hissederek de dinlemenizi tavsiye edebilirim.

Romanda her iki yolun sonuna giderken başta demiş olduğum Kinyas ve Kayra'nın yerin altlarındaki yerleri değişmişti. Kayra, Kinyas'ın üstünde uyuyorken zamanla yeraltına inişe geçerek zihinsel ölümüne doğru sonsuz bir yol almıştı. Çünkü 205. sayfada onun da dediği gibi:
"En derini aynı zamanda da en yükseğidir hayatın." Kinyas ise tam tersine başta Kayra'nın altında beynindeki düşünsel paranoyalar ve uykusuzluğuyla birlikte voltalar atıyorken yerin altından kafasını çıkarmaya karar vermişti ve dünyanın altı milyar sıradan insanından biri haline gelmeyi tamamen kendisi istemişti! Aslında kendi dedikleri gibi, Kayra yazarak ve zihniyle kendi aydınlığı olan zihinsel ölümüne ulaşmıştı. Kinyas ise sıradan insanların arasına karışarak ve Kinyasi özelliklerini kaybederek kendi aydınlığına ulaşmıştı. Onun için Kayra'nın zamanla beynindeki bilgiler uçarken, Kinyas kendine gereksiz de olsa sürüsüyle sıradan bilgi sokuyordu!

Bu hayatta herkes Kayra ya da Kinyas'tan biri olabilir. İstediklerimizi sorgulamalıyız her gün. İstediğimiz ve amaçladığımız ölüm çeşidi zihinsel ölüm mü yoksa fiziksel ölüm mü diye sormalıyız kendimize.

Eğer buraya kadar okuduysan bil ki seviliyorsun, keyifli okumalar dilerim.
Öncelikle herkese merhabalar değerli 1000Kitap Ailesinin üyeleri….

Uzun bir yorumda bulunacağım baştan söyleyeyim. Kızanlar olabilir, yarıda bırakanlar ama bu kitaba böyle bir yorum yapmam şart. Kitabı okuyacak olan arkadaşlara ön bilgi olmasından dolayı yazmam gerektiğini hissediyorum.

İlk Hakan Günday kitabım ve çok etkilendim. Kitabın her okuma listesinde bulunması beni aslında alıp okumaya yöneltti. Hakan Günday’ın bu kadar başarılı bir yazar olduğundan hiç mi hiç haberim yoktu. Simyacı, Martı, Küçük Prens gibi içerisinde güzel alıntılar olan kitaplardan sonra bu kitabı okumak o kadar vurucu ve şaşırtıcı ki. Kesinlikle herkesin harcı değil bu kitap. Gerçekten çok başarılı bir yazar. İçerisinde o kadar altı çizilecek kelimeler, cümleler, paragraflar var ki sadece altı çizilen yerleri okusanız bir kitap olacak zaten. Bunu derken en sitemizdeki kitaplar arasında fazla alıntı yapılan 4. Kitap olduğunu da belirtmek isterim. İlk defa bu kadar uzun süren bir kitap okudum. Başta dedim bu nasıl bir şey okuyamıyorum. Sıkılıyorum. Ama içimde bir his bu kitap güzel devam et diye dürtüyordu. Tekrar başlıyorum. O kadar ağır edebi içerikler var ki anlamlı, mesaj veren. Okuyorum anlamıyorum tekrar okuyorum. Hırslanarak okumak için zorluyorum kendimi çünkü biliyorum devamında çok güzel bilgiler var.
İçeriğe geçersek kitapta ana karakter olarak malum isminden de belli Kinyas ve Kayra var. Bu iki isim üzerinden felsefe, psikoloji, yaşam, insanlık, özellikle karamsarlık, umut, hüzün ne bulduysa anlatmış Hakan Günday. Bu karakterler üzerinde bir çok eleştiri, sorgulama, analiz ve iç hesaplaşma yapmamızı sağlamış. Afrika’da başlayan roman Gambiya ve Ankara’da son buluyor. Roman kendine yeraltı edebiyatı denilen türden yazılmış. Çünkü içinde şiddet, cinsellik ve her türlü illegal faaliyetler içeriyor. Bazı kısımları içerik dolayısıyla beğenmedim bu kadar illegallik yüzünden. (Uyuşturucu, sex, şiddet, vb.) Ama yazar gerçekten bunları da unutturdu kurgularıyla. İlerledikçe ne kadar çok okumuşum diyebilirsiniz. Sürükleyicilik artıyor. Çok etkili aforizmalar da satırlar arasına serpiştirilmiş ve anlatıma güç katmış. Çok fazla karamsarlık içeriyor. Bu yüzden sıkılabilirsiniz katılıyorum ama içerikteki anlamlı metinler bunu öteye atabiliyor. Hikayeler içindeki karakterlerin içsel konuşmaları harikaydı. İnsanın derinliklerinde gizlediği karanlık doğasını ve hiçliğinde kayboluşunu, içten içe ruhuyla hesaplaşmasını anlatan bir eser. Çok da fazla içerikten bahsetmek istemiyorum.
Övgüyü hak eden bir eser. Okuduktan sonra kişisel algı ve edebi zevkte değişiklik oluşturabilir. Hissettirdikleri ile başka bir kitap yazılabilir. Ağır bir kitap roman okumak isteyenler ilk başlarda okumasını tavsiye etmem. Elinden atıp sıkılabilir. Beklentiyi de artırıp size çok dehşet bir kitap deyip üzmek de istemiyorum. Zor okudum, çok sevdim. Tavsiye ederim.
Son alıntılarla bitiriyorum.
Hayatın bir anlamı olmalı buda insanın mutlu olmasıdır. İnsan neden bile bile kendini kör kuyulara atsın ki. Önemli olan mutluluğu aramaktır mücadele etmek. Hayat reddedemeyeceği kadar güzel ve gerçek. Bu hayatta umut, sevgi, dostluk, insanlık var! Ölümse boş bir kağıt !
İyi okumalar ve mutlu pazarlar 1000Kitap Ailesi…
Birçok arkadaşımın okuduğu, incelemeler yaptığı, çok beğendiği, okumaya teşvik ettiği Hakan Günday kitaplarına Kinyas ve Kayra ile giriş yapmış bulunuyorum. Yazar hakkında bir bilgim olmadığı için yine önce yazardan başladım araştırmaya. Sonra kitaplarına kısa bir bakış attım; başladım Kinyas ve Kayra okumaya.

Farklı bir macera oldu benim için Kinyas ve Kayra... Yeraltı edebiyatı çok tercih etmediğim içindir belki de. Duymak, görmek istemediğimiz şeyleri bize açık seçik anlatan bu tarzı sanırım daha çok okuyacağım bundan sonra.

Altı çizilecek birçok cümle, akla yazılacak birçok söz ile karşılaştım bu güzel kitapta. Hiçlik de okudum her şey de. Dostluk da okudum ayrılık da. Ölüm de vardı kitapta, ölmeden ölümü hissetmek de. Kısacası yaşamak da okudum, yaşlanmak da... Bir Kinyas oldum bir Kayra. Kayra'ya kızdım, Kinyas'a hayret ettim. Bir an geldi Kayra'yı çok sevdim, bazen de olmadı bu dedim içimden...

İlk bölümü okurken cümlelerin devrikliği beni biraz yordu açıkcası. Bazı sayfalarda bolca tekrar etmişti kendini yazar. Ama sayfalar ve özellikle de ilk bölüm ilerleyince daha okunabilir ve anlamlı cümlelerle devam etti kitap.

Ve bahsetmeden geçemeyeceğim Alp karakteri... Dört sayfalık bir macera da olsa bu karakteri unutmayacağım hiç. Kayra'nın sorusu ile başlıyor anlatmaya Alp ve o anlattıkça okuma isteği artıyor insanın.

Bitmesin diye yavaş yavaş okuduğum nadir kitaplardandı Kinyas ve Kayra. Her şey vardı ve hiçbir şey yoktu. Yalnızlık vardı, umutsuzluk, hayal kırıklığı, aşksızlık... Aforizmalarla dolu, herkesin gerçeklerle yüzleşeceği bir kitap okudum. İyi ki okudum...

Ve kitaptan en sevdiğim cümle ile bitiriyorum incelememi;
"Sorarlarsa, 'Ne iş yaptın bu dünyada?' diye, rahatça verebilirim yanıtını: Yalnız kaldım. Kalabildim! Altı milyar insanın arasında doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından..."
Farkında olunmayan spoiler içerebilir.
Kitabın özüyle uyumlu bir parça:
https://m.youtube.com/watch?v=5iC0YXspJRM
İyi gider :')

Öncelikle kitabın türünü soranlara ne yanıt versem diye az düşünmedim, hangi kategoriye sokmaya çalıştıysam elimden kurtuldu. Yeraltı edebiyatı desek, benziyor ama tam olarak değil. Felsefe desek içinde bolca var ama felsefi metin değil. Aksiyon zaten seçenek bile sayılmaz, kitabın adı Kinyas ve Kayra'nın maceraları değil neticede. Tabi bu düşünceler saniyeler içinde zihnimde gezerken verdiğim cevap "bilmem ki" oldu.
Bir insanın iç buhranları kelimelere kolayca dökülemezken, Günday iki koskoca dünyayı sığdırmıştı kitabına. Ben iki kelimeyle geçiştiremezdim.

Bir dostum sormuştu, hayatın bir simülasyon olup olmadığını hiç düşünmüş müydün diye. Evet dedim. Olması ile olmaması eşit derecede mümkün. Nihilistleri düşündüm, yarı yarıya haklılardı, aynı derecede de haksız. Bu örnek nerden mi çıktı; hayat aslında bizim bakış açımıza göre şekillenir, bu kitapta da bunun iki zıt kutuplardaki örneğini görüyoruz. Biri hiçbir şey yok, hiçbir şey yok! derken diğeri her şey var, her şey var! diyor. Ve ikisi de buna kendince sebepler buluyor ve kendilerince de haklılar. Bu örnek mutluluğu bazılarının zor şartlarda dahi bulurken bazılarının ise her şey uygun olduğu halde yanından bile geçememesini çok güzel açıklıyor.

Ben, ben olduğumu bildim bileli hayatın anlamını arıyordum. Var oluşun ve yok oluşun değişmez gerçeğini arıyordum. Bu kitapta bunun felsefesini çok güzel bir biçimde buldum. Hayatın öneminin önemsizliğinde yattığını söylersem herhalde parmağınızı şakaklarınızda döndürüp deli mi bu diyeceksiniz. Ama Günday'ın söylemeye çalıştığı şey de bu. Biz insanlar basit canlılardık özümüzde, basit şeylerden mutlu olabilecek şekilde evrilmiştik. Değer verdiğiniz birinin sizi sevmesinin kutsayıcı hazzını düşünün, yada soğuk bir kış akşamında kahvenin sıcaklığı içinizi ısıtırken kitabınızın sayfalarını çevirmeyi. Şimdi, sizin kastettiğiniz anlamda bir deli olmadığımı anlamışsınızdır.

Her insan hayatı taşıdığı gibi ölümü de taşır bedeninde. İyiliğin en doruk noktasını taşıdığı gibi kötülüğün en derinlerini de muhafaza eder içinde. İntihar edenlere rastlanmıştır tarihte, bedenini öldürmek isteyenlere. Oysa ilk defa zihnini öldürmekle tanışmıştım. İnsan, öldürebilir miydi zihnini? Yada neden öldürmek isterdi zihnini? Hayatın gerçeğini kavramaya çalıştığımız çocukluk döneminde güzeldi her şey. Tahminimce sorumlulukların olmaması değildir en büyük sebebi, bilincimizin olmamasıdır. Özbilinç, kendini bulmanın anahtarıdır evet ama o da, hayatın kendisinin çelişkilerle dolu olmasına benzer şekilde, kendini kaybetmek istemenin de anahtarıdır. Toplumun çoğunluğundan sıyrılan ve deliliğin sınırlarında gezinenler farkındadır her şeyin. Ve her şeyin farkında olmanın sonucudur zihnini öldürmek istemek.

Peki ya bir insanın zihni nasıl tekrar yaşama döner, ölmek üzereyken. "Ah ne güzeldi başkalarını sevindirmek" diyordu Zweig olağanüstü bir gece kitabında, bir insanı sevindirmekten daha da güzel olan onu yaşama döndürmekti. İçi ölmüş, kendini bağımlılığın ve yokoluşun bağrına bırakmış birini çekip kurtarmaktı. Bize öğretilen kalp masajı sadece ölmekte olan bedenleri diriltmeye yarıyordu, ölmekte olan zihinler içinse en ufak bir fikrim yoktu. Bunu da Kinyas'tan öğrendim. Kendini mutlu etmenin anahtarı başkasını mutlu etmekten geçiyordu. Bunu tekrar hatırlamak güzeldi.

Ve Kelimeler... Gidiyorum kelimesi en fazla ne kadar şey ifade edebilir? Kelimelerin zihinden geçenlerin binde birini bile anlatamadığını bilen sizden birilerinin cevap verebildiği soru. Diğerlerininse bir sonraki cümleye boş bir zihinle geçtiği, duraksamadığı soru. Yan yana oturup hiçbir şey konuşmadan birbirini anlayabilen insanlarınsa şuan gülümsediği soru.

Neticede en zoru da yaşamak. Her şeye rağmen yaşamaya devam edebilmek. Nasıl olsa bir gün öleceğiz, ne acelemiz var yaşamı küçümsemek için. Bazıları yaşamanın da uzun ve acılı bir intihar olduğunu söylerken haksızdı, acılara odaklanmaktan yaşamayı unutanların zavallı haykırışlarıydı çıkardıkları kuru gürültü.

Bu kitabı okuyanlar kolayca yaşamını ikiye ayırabilir; Günday'dan önce ve sonra olarak. Bazıları kurgu kısmını eleştirse de Günday'ın ilk kitabı olduğunu düşününce eksiklik ortadan kayboluyor.

Sonuç olarak bu kitap herkese göre değil, yeri geldiğinde yer altının foseptik cehennemine inmeyi, yeri geldiğindeyse arşı tutan meleklerin kanatlarına değebilmeyi bilenler için. Önyargılı, sıkı ahlaki tutumlarıyla mutlu olanlar kapağını bile açmasın, kendi iyiliği için. Yeraltından 1000kitap'a, "huzursuz" okumalar.
Önce müziği aç,dinlerken incelemeyi okumaya devam et. ;)

https://www.youtube.com/watch?v=kR8vABQYYKc

Yine Hakan Günday yine kopkoyu, zifiri karanlık bir hikaye. Bu nasıl kitap, bu adam manyak diye diye bir çırpıda okunan kitaplarından birisi DAHA. Hakan Günday’a ait kitaplardan en az bir tanesini okumuş olanlar bilir ki yazar tozpembe sandığınız hayatı sarsıcı uslübuyla oluşturduğu buldozerlerle yıkıp yerine dehşetten vahşi bir kule diker. İlk şoku atlatmaya çalışırken başka bir şok gelip çarpar ve siz bu anlatılanlar gerçek hayatta yok, olamaz diyemezsiniz. Çünkü anlatılanlar gerçektir, bunca zaman burnunuzun ucunda durduğu halde görmek istemediğiniz, yokmuş gibi davrandığınız “başka hayatlara” kafanızı zorla çevirip baktıran cümleler, kafanızı çevirmenize engel bir çift güçlü kuvvetli el etkisi yaratır.

DAHA da böyle yüzünüzde tokat gibi patlayan cümlelerle başlayıp, Ahad ve Gaza’nın sıradışı hayatıyla tanıştırır sizi. Gaza’ya bir taraftan kin kusarken bir taraftan olmaz olsun böyle baba diyerek üzülürsünüz. Burada Gaza karakterinin okuyucuya yansıtılışının çok iyi olduğunu söylemek istiyorum. Okurken Gaza’yla bir nefret ediyor, çocuk zihnindeki bozuklukları, kaçıp gitmekle o lağım çukurundan başka bir hayat bilmemenin verdiği ikilemi yaşıyorsunuz. Aslında tüm o kaçaklara kustuğu nefret yaşamak zorunda bırakıldığı hayata karşı duyduğu nefretin yansımasından başka bir şey değil. Kinyas ve Kayra’dan sonra yarattığı en iyi karakter Gaza olmuş diyebilirim.

Hakan Günday olur da aforizma olmaz mı? Yine bol bol toplumdan, uluslararası ilişkilere, dinlere, eşcinsel evliliklere, toplumsal yasalara, siyasetten, vatan-millet-kültür üçgenine kısaca ne bulduysa vermiş veriştirmiş, bam bam bam vurmuş. Okurken bağırmakla, haklı olmasının verdiği kabullenişle susmak arasında kalıyorsunuz. Evet, haklısın ama kime ne anlatabiliriz diye sorgulamak kalıyor elimizde.

Çok fazla dolu bir kitap.(Her zamanki gibi). Mülteci sorunu, göç, Cuma, Rastin, çukur, Ahad’daki kelime oyunu, Dordor ve Harmin hepsi çok güzel işlenmişti.
Kitap baştan sona karamsarlık yüklü, tam bir umut ışığı meydana çıkıyor sonra yine umutlar paramparça oluyor.

Dikkatimi çeken ve merak ettiğim Budist felsefe ile ilgili oldukça içerik vardı kitapta, Bamiyan’daki Buda heykellerinin 2001 yılında Taliban tarafından yıkılmasını oldukça üzücü bulmuş sanırım ve belki de bu yüzden bunlarla ilgili epey bir araştırma yapmış. Heykellerin mudraları (Budizm’de ellerin, parmakların duruş şekillerinin hepsinin ayrı bir anlamı var bunlara mudra diyorlar),yorumları, ufak tarihçesi… (Ben de baktım ama çok az bilgi bulabildim. ). Kurbağa ve çiçek ile ilgili sanırım yine bir metafor var ama anlayamadım. Bilen varsa aydınlatsın beni.

Kitabın en çarpıcı kısmı bana göre Gaza’nın mahsur kaldığı bölüm ve öncesinde Rastin ve grupla yaptığı projeydi. Hele mahsur kaldığı kısımları okurken nefes alamadığımı hissettim sanki. Kitabın kaza kısmından sonrasını biraz gereksiz uzattığını düşünüyorum, keşke Hakancım Günday şu kendini tekrar etmekten vazgeçse. Her kitabında illaki çok zeki olduğu halde, hayatın kendisini oradan oraya savurması nedeniyle karanlık sularda yüzen ya da bir çeşit topluma ayak uyduramama, kendini soyutlama, insanlardan nefret etme tiksinme, yasadışı yolların müdavimi olmuş über zekalı karakterler çiziyor. İşte bu noktada kendini tekrar ettiğini düşünerek sıkılıyorum. Ne bileyim satrançta birinci olmasın ya da üniversite giriş sınavında dereceye girmesin de normal bir başarı etsin; ama yok yeterli gelmiyor,yazar illa iki zıt uç yaratmak zorunda. Gaza’nın hastane sonrası sanrıları beni çok sıktı, psikolojik tahlil başka şekilde yazamıyor mu bilemiyorum ama her kitabında benzer karakter profili mevcut. Sonuçta gerçek hayatta,bu şartlarla yetişen kimse o kadar zeki değil,o kadar da değil!

Yine bir Hakan Günday klasiği olarak bol argo ve küfür var; ama gerçek hayatta da küfür isyanın bonusu değil mi? Kitapta adam gidip de kaymakama veya doktora yazdığı diyaloğa küfür yazmamış,10 yaşında insan kaçakçısı olan, tecavüz eden tecavüz edilen, katil olan, katilleri gören adam küfretmesin de kim etsin?
Bu sefer sonunu bağlayabilmiş olmasıysa güzel, hep Hakan Günday’ın final yazamama, nasıl bitireceğini bilememe sorunu olduğunu düşünmüştüm. Ama bu insanı bazen tiksindiren, bazen şaşırtan bence çok hüzünlü bir hikâyeydi. Türkiyeli Gaza’nın Pakistanlı Cuma’ya ve tüm o mültecilere karşı bir hayat boyu taşıdığı vicdan azabını bir çeşit vefaya dönüştürmesinden daha tatmin edici bir final olamazdı sanırım.

Bir de Az hariç hep erkek karakterler yazması da yazarın açığı olabilir, final yazamama sorunsalının yanında kadın karakter yazamama gibi de bir sorunu var sanırım.

Kitap 2015’te Médicis Yabancı Yazarlar Ödülü alan bir kitap bu arada. Ayrıca Onur Saylak tarafından filme uyarlandı ve bu günlerde Karlovy Vary Uluslararası Film Festivali’nde gala yaptı. Kristal Küre’yi de alırsa tadından yenmez. <3

Fragman için: https://youtu.be/o8g2mQX8dc0

Anlattıklarım anlatmak istediklerimin üçte biri oldu sanırım ama kitap çok yoğun, incelemeye aktarmak mümkün değil. Belki sonra düzenleme yaparım buralara...

DAHA iyi anlamak için kitabı okuyup öğrenin. :)))

Son olarak meraklısına biraz da morfin sülfat diyerek aşağıdaki linkleri bırakıyorum. :)

https://aymansozakbayeva.wordpress.com/2014/07/29/437/

https://www.thoughtco.com/vairocana-buddha-450134

http://www.aktuelarkeoloji.com.tr/...ile-yeniden-canlandi

http://gencgazete.org/...tarihinden-kesitler/

https://www.hemensaglik.com/...e-korsakoff-sendromu

http://www.sozkimin.com/...zleri-ve-hayati.html

https://www.antoloji.com/arthur-rimbaud/
* "Şimdi kendime bir hikaye anlatacağım ve artık sadece buna inanacağım."

"Daha"... Okuduğum ikinci Hakan Günday kitabı. Yeraltı edebiyatını bana sevdiren, tüyleri diken diken eden cümlelerin sahibidir Hakan Günday. Dünyaya, kalpli pembe gözlüklerle bakanları devirmese de adam akıllı sarsar yazdıkları onun.

* "Babam bir katil olmasaydı, ben doğmayacaktım..."

İşte "Daha", insanı içine çeken bu cümle ile başlıyor. Satırlar ilerliyor, cümleler hız kesmeden beni sarıyor. Bazılarını birkaç kez baştan okuyorum, altını çiziyorum, hayret ediyorum. Sonra sayfaları daha heyecanlı çeviriyorum. ("Kinyas ve Kayra" okurken yaşadıklarımı en baştan yaşıyorum.)

Gazâ'nın öyküsünü okuyoruz kitapta. Babası insan kaçakçısı, kendisi deliliğin ve uçurumun kenarında. Depoda kilitli Afgan mültecileri kontrolü altına alır Gazâ. Onlar üstünde deneyler yapar, saldırganca davranır. Kendisine 10 yaşında tecavüz edilir, o da 14 yaşında tecavüz eder. Zekidir, başarılıdır da aslında Gazâ. Ama hayat onu başka yerlere götürür, acıması yoktur hayatın çünkü... (Okurken sarsar, bitince daha çok sarsar...) Günday; insan kaçakçılığını, mültecilerin mücadelesini, deliliği, baskı ve otoritenin bireyler üzerindeki etkisini anlatır okuyucuya.
Onca şeye ek olarak bir de Gazâ'nın vicdanı girer işin içine. Cuma olarak okuruz biz onu. Hem iç ses hem de bir başkaldırıdır Cuma.

Öylece seçilmiş bir isim değildir "Daha", bir anlamı vardır hatta birçok anlam yüklüdür bu kısacık kelimeye. İnsanın istekleri, umutları, duyguları saklıdır bu kelimede. "Daha ekmek", "daha su", "daha sevgi", "daha umut", "daha özgürlük" ve daha nice dilek gizlidir içinde. Hepsini anlatıyor Hakan Günday yine. Hem ezenin hem de ezilenin "daha"ları gizli okuduklarımda...

Bir kitabını daha böylece bitiriyorum Günday'ın. Bünyesi, midesi kaldıranlara tavsiyedir. Güzel bir "gerçeğe dönüş" olacaktır...
Kitabı yeni bitirdim. On üç gün sürdü. Böyle bir kitabı bir çırpıda bitirmek yanlış olurdu zaten. Sindire sindire, her bir cümlesini irdeleyerek okumak gerekir. Konuya gelirsek ;
Kitaptaki karakterlerin her ikisinin de yaşadığı psikolojik rahatsızlığı tanımlamaya çalışırken, bu durumu özetleyen bir terimden bahsetmek istiyorum : Taedium Vitae.
Araştırmalarım sonucunda genel anlamda 'yaşamdan bıkkınlık' anlamına gelen bu söz öbeği kitabın ana iskeletini oluşturuyor. Karakterlerin uzun iç konuşmalarının bolca yer aldığı kitapta uyuşturucu, cinsellik, şiddet, alkolizm...vb gibi rahatsız edici temalar bu edebi türün (yeraltı edebiyatı) gereği olarak var. Bunun bilinciyle okunması gerekir. Keza bazı okuyucularda ters etki yaratabilir kitap. Hatta beğenmemenize bile sebep olabilir. Ve herkese hitap edeceğini düşünmüyorum.
Yazar, zor bir işi başarmış gibi. Bütün cümleler zekice kurulmuş. Yıllar süren bir çalışmanın ürünü gibi dolu dolu bir eser olmuş.
Ayrıca kitapta birçok konuya göndermeler mevcut : Dine, Faşizme, kapitalizme, ABD ve Anglo-Sakson halka.
Her bir cümlesini çok sevmeme rağmen, tavsiye etmekten de o kadar çekindiğim bir kitap oldu benim için. Üstelik ne anlatıyor? türü ne? gibi sorularla da kitabı kategorize etmek zor.
Ben şunu söylemekle yetinebilirim ancak. Hakan Günday'la tanışın. Ne anlattığını ve amacını okuyucu tecrübe etmeli bence...
Azil, Hakan Günday'ın okuduğum 4.kitabı. Sanırım artık Hakan Günday yazmasa da bir metnin yazara ait olduğunu anlayabilirim. Bir Hakan Günday kitabında bulunan öğeleri sıralamak gerekirse;

-Karamsarlık ve bıkkınlık,çoğu zaman intihar fikri.
-Hayata ve insanlara,topluma karşı serzeniş,
-Genellikle toplumdan kendini soyutlamış,toplumda yaşayan insanlarla arası iyi olmayan,yalnızlığı seven karakterler,
-Alkol ve sigara alışkanlığı,
-Toplumun genelince benimsenmiş genel kurallar bütününe kinaye ve eleştiri,
-Çoğunlukla evden kaçış,kötü yaşam tarzı,
-İnsanları sürekli gözlemleyen ve sanki insanların zihnini okurcasına genellikle hangi harekete ne şekilde tepki vereceğini bilen tipler.
- Bol bol bu konu en güzel bu şekilde ele alınabilirdi dedirten tokat etkisi yaratan çeşitli konulardaki aforizmalar.

İşte Azil'de de yukarıdakilerin toplamından biraz biraz mevcuttu. Hakan Günday'ı gerçekten çok beğeniyorum. Toplumsal konulara,sosyal ilişkilere,insanların paraya olan bağlılıklarına ve ikiyüzlülüklerine yaptığı dokundurmalar çok yerli yerinde.Herkesin gizlediği kötü yönleri görüp,nefretini kağıda kusuyor gibi sanki,okurken çevrenizdeki herkesi irdeleyip tutarsızlıklarından nefret edebilirsiniz. Neyse ki bu his bir süre sonra geçiyor ve kendimizi kandırmaya devam ediyoruz. :)

Azil için en güzel özet aslında kitabın kapağında yapılan "Deha ile delilik arasında seyreden bir hayat... " cümlesi. Azil deli olduğundan hepsini uyduruyor mu yoksa dahi olduğundan mı delirmiş okurken içinden çıkmak mümkün değil. Hakan Günday'ın yarattığı aykırı karakterlerden birisi olarak mümkün olan tüm aykırılıklar mevcut kendisinde. Kafasında yaşayan başka bir Azil'le uzlaşma çabasını izliyoruz kitapta, tek bir bedende yaşayan bazen anlaşan bazen birisinin diğerine baskın geldiği iki Azil var gibi. Ya da Azil öyle olduğuna inanıyor.

Benim en etkilendiğim kısım " Ne kadar kötüsün?" belgeseli ile ilgili olan kısım oldu. Hakan Günday'ın kötü finallerine göre(genelde sanki konuyu nasıl toparlayacağını bilememiş ve geçiştirmiş gibi biten final kısımları) bu kitabındaki finali daha iyi toparlamıştı.

Sonuç olarak kitabın sonunda yazarın not düştüğü kısımdan bir alıntı yapmak istiyorum.

"Delirenler, affedilmez ve terk edilir. Bu da, suçu olmayan bir insana verilebilecek en büyük cezadır. Deliren habercilerin sonu, intihar değilse, linçtir. Benzersiz zihinlerini yönetmeyi öğrenip, hayatta kalanlarsa, peygamber olarak bilinir.
...
İnsanlık tarihi, kutsal olanları anlatır. Tarih, insanlık rahmine düşmüş peygamberleri anlatır. Azledilenlerin tarihini anlatansa, Asil’in hayatıdır. Çünkü hepsinin laneti aynıdır: Düşünmek. Çünkü hepsinin alın yazısı aynıdır: Düşünüyorum, öyleyse, varlığımı yok edebilirim."

Yazarın biyografisi

Adı:
Hakan Günday
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Rodos, Yunanistan, 29 Mayıs 1976
Hakan Günday (d. 29 Mayıs 1976) Türk yazar. 29 Mayıs 1976’da Rodos'ta doğdu. İlköğrenimini Brüksel’'de tamamladı. Ankara Tevfik Fikret Lisesi’'ni bitirdikten sonra Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransızca Mütercim Tercümanlık Bölümü’nde üniversite eğitimine başladı. Ertesi yıl Universite Libre de Bruxelles’in Siyasal Bilimler bölümüne geçti. Öğrenimine Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’'nde devam etti. İlk romanı Kinyas ve Kayra ile edebiyat çevrelerinin ilgiyle izlediği ve kendi okur kitlesini oluşturan bir yazara dönüştü. İstanbul ve Antalya'da yaşıyor.

Yazar istatistikleri

  • 2.094 okur beğendi.
  • 11.316 okur okudu.
  • 375 okur okuyor.
  • 7.198 okur okuyacak.
  • 327 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları