Halid Ziya Uşaklıgil

Halid Ziya Uşaklıgil

Yazar
7.9/10
1.191 Kişi
·
5.965
Okunma
·
453
Beğeni
·
12.223
Gösterim
Adı:
Halid Ziya Uşaklıgil
Unvan:
Servet-i Fünun ve Cumhuriyet Dönemi Türk Yazarı
Doğum:
İstanbul, 1866
Ölüm:
İstanbul, 27 Mart 1945
Bazı edebi yazılarını Hazine-i Evrak dergisinde Mehmet Halit Ziyaeddin adıyla yayımlamıştır. Servet-i Fünun edebiyatının en büyük nesir ustası kabul edilir. İlk büyük Türk romanı olarak kabul görmüş Aşk-ı Memnu'nun yazarıdır.

Aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu'nun Sultan Reşat devri Mabeyn Başkatibi (1909-1912), ve Ayan Meclisi üyesidir.

İstanbul'un Eyüp semtinde doğdu. Babası halı tüccarı Halil Efendi, Uşak'tan İzmir'e göçmüş varlıklı bir ailedendi. Halit Ziya, o sırada İstanbul'a yerleşmiş olan Halil Efendi ile Behiye Hanım'ın üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Mahalle mektebindeki ilk eğitiminin ardından Fatih Askeri Rüştiyesi'ne devam etti. 93 Harbi'nin başlaması ile Halil Efendi'nin işleri bozulunca aile, İzmir'e yerleşti ve Halit Ziya öğrenimini İzmir Rüştiyesi'nde sürdürdü. Ardından İzmir'de Ermeni Katolik rahiplerinin çocukları için kurulmuş yatılı bir okula devam ederek Fransızcasını geliştirdi; Fransız edebiyatını yakından tanıdı. Fransızca çeviri denemeleri yaptıktan sonra henüz öğrenci iken ilk yazılarını yayımlamaya başladı. Önce İzmir çevresinde kendini tanıttı. Bazı edebi yazılarını İstanbul'da Hazine-i Evrak adlı önemli bir dergide "Mehmet Halid" adıyla yayımladı. Son sınıfta iken okuldan ayrıldı, babasının kâtibi olarak iş yaşamına başladı. Aynı yıl, Bıçakçızade Hakkı ve Tevfik Nevzat adlı arkadaşlarıyla Nevruz adlı bir dergi yayımlamaya girişti. 10 sayı kadar yayın hayatında bulunan ve İzmir'in ilk edebiyat dergisi olan bu dergide çeviri şiir ve hikâyeler, mensur şiirler, bilimsel yazılar yayımladı. Babasının yanındaki işi edebiyat merakı ile bağdaştıramadığından farklı bir iş aradı. İstanbul'a giderek hariciyeci olmak için başvurdu; başvurusu kabul edilmeyince İzmir'e döndü. İstanbul'da bulunduğu süre içinde Fransız edebiyat tarihi ile ilgili olarak uzun süredir yazmak istediği kitabı yazdı. Garbdan Şarka Seyyale-i Edebiye: Fransa Edebiyatının Numune ve Tarihi adlı kitabı 1885'te 84 sayfa olarak basıldı. Bu eser, onun basılan ilk kitabıdır ve Türkçede basılmış ilk Fransız edebiyatı tarihi olma özelliği taşır. İzmir'e döndükten sonra İzmir Rüştiyesi'nde Fransızca öğretmenliği yaptı, öğretmenliğe devam ederken Osmanlı Bankası'nda çalışmaya başladı. İzmir İdadisi'nin açılmasından sonra öğretmenliğe bu okulda devam etti; Fransızcanın yanısıra Türk edebiyatı dersleri verdi.
Hayata yırtmaktan ziyade sevmek; fakat sevmekten evvel sevilmek için gelmişe benzer nazenin bir edanın baygınlıkları vardı.
"İnsan, üzüntülü ve sevinçli zamanlarında, kalbinin dayanamayacağından fazlasını duyarlı bir kalple bölüşmek ister…."
Aman Yarabbi! Sevmek bu muydu? İnsanı sanki bir mengene içinde sıkıp da birisinin ayakları altına ezik, bitik, can çekişerek atmak isteyene bu öldürücü şey, sevmek bu muydu?
Kadının sadakatsizliği üzerine yazılmış, mükemmellikleri ya da en iyi oldukları konusunda konsensüse varılmış üç roman vardır.
1) 1856’da yayınlanmış Gustav Flaubert’in Madam Bovary’si.
2) 1877’de yayınlanmış Lev Tolstoy’un Anna Karenina’sı
3) 1916’da yayınlanmış John Galsworthy’nin The Forsyte Saga’sı*.

Böyle bir tanıtım yapıp şereflerine kadeh kaldırıyor Raisa Enverovna. Bu ufak tefek kitap kurduna bakarken ne çok Enver oğlu, Enver kızıyla tanıştığım geliyor aklıma. Enver Paşa, Sovyet Türkleri için kendini ifade edebilmenin simgesi olmuş en karanlık günlerinde rejimin. Yazara da okura da içelim diyor, Tatyana Viktorovna. Gözleri gözlerime dikili devralıyor konuşmayı, herhalde okumayan olmadığı için de, itirazı olan yoktur, diyor. Onun derdi, İngilizce tıpkı basımını hediye etiği The Forsyte Saga’yı okuyup okumadığımı kontrol etmek. Gülümsüyorum. Evet, diyor muyum, demiyor muyum, sorun değil. Kadehimden kocaman bir yudum Seperavi eksiliyor.

Şostakoviç’in iki numaralı valsinin ortalarını bulmuşuz. Sahnede Anna, gövdesi ayaklarının izinden gidiyor. Gözle kaş arasında birbirlerini bulduklarını görüyorum. Vronski’nin Anna’ya bakışlarının içimde yeşerttiği haset dalgaları şiddet sosuyla halvet olup gözlerimin içine oturuyor. Gözlerim kızarıyor.
Durun, demek geliyor içimden, hepsi bu değil. “Aşkı Memnu” var. Ah Bihter. Behlül bir de. Filmiyle karıştırmayın ama. Bu bir roman. 1900 yılında yayınlanmış hem de. Zaten konumuz roman değil mi?

Kafamdaki Valsleri uğurluyorum. Bir muhasebe süreci başlıyor beynimde. Üç değil, dört roman, dört kadın olsun istiyorum. Flaubert’in Emma’sı, Tolstoy’un Anna’sı, Galsworthy’nin Irene’si, Uşaklıgil’in Bihter’i. Hepsinin ortak özelliği ruhsal yalnızlıklarını sona erdiren prenslerini bulmaları. Emma, içlerindeki en gözü kara olanı. Çok “günah” işliyor. Anna, Bihter ve Irene ise birer kez “uyuyorlar şeytana”

Flaubert “Emma benim der,” gözü kara savunur.

Tolstoy, Anna’yı, hatalarını mazur gördüğü, sempati duyabileceğimiz etten ve kemikten bir insana dönüştürür.

Galsworthy “İrene’ne nötrdür. Ne lehine ne alehine yorum yapar. Okura bırakır her şeyi.

Uşaklıgil “ Bihter’i sevmez. Basitleştirir, nefret öğesi yapar: Motifleri ve sebepleri yeterince işlenmemiş, çiğ bir Emma veya Anna’dan ibaret, atar okurun önüne.

Ben Bihter'e ne kızdım ne de affedecek denli taraf oldum. Yazarına da kızmadım Zeitgeist'e yenildi diye. Keşke, dedim, keşke Bihter'i önümüze atıp parçalatmasaydın. Aynı suda iki kez yıkanamazlığa küsüp kadehimi boşaltıyorum, bitiyor Seperavi..


*İlk ikisini Türk okurları çok iyi bilir. Üçüncüsü konusunda emin değilim. Ne Nobel sahibi yazarını ne de bu en önemli eserini tanırlar. Bihter'i zaten bilirsiniz.
Servet-i Fünün edebiyatı denince aklımıza gelen en önemli isimlerden birisi Halid Ziya. İlk olarak Mai ve Siyah kitabını okudum ve korkularıma rağmen açıkçasası çok sevdim.

Eğer öncesinde Tanzimat romanlarından okuduysanız, Mai ve Siyah'ı okuyunca dönem edebiyatının ne kadar ilerlediğini çok net fark ediyorsunuz. Zaten Halid Ziya, Mai ve Siyah'ı 'en iyi kitabım' diye tanımlıyor. Her şey Ahmet Cemil'in hayalleri ile başlıyor. Ahmet Cemil duygusal, edebiyat düşkünü, hayalleri olan, romantik bir karakter. Babasının vefatından sonra ailesini ayakta tutmak, zengin olmak, sevdiği kıza kavuşmak istiyor. Fakat en büyük emeli ise hayalindeki eseri yazıp çok ünlü bir şair olmak. Tutkulu şekilde istiyor bunu. Hatta bunu da "....Öyle bir şey yazmak istiyorum ki yukarı bakılsa mai ve daima mai; aşağı bakılsa siyah daima siyah... Bir şey ki mai ve siyah olsun." cümleleriyle ifade ediyor. -Kitapta en sevdiğim kısım- Okurken realizm kavramını çok net idrak ettim çünkü Ahmet Cemil bunca saydığı hayallerinin birer birer ellerinden kaydığını gördükçe, çaresizliği dibine kadar hissedince pişman olmak dışında geriye bir şey de kalmıyor.

Evet, dili döneminden dolayı ağır fakat Özgür Yayınları'nın baskısında zaten en basit kelimenin bile yanında açıklaması var. Bu başta çok rahatsız edici geliyordu ama sonradan aksine hoşuma gitmeye başladı; hatta öğrendiğim bir iki kelimeyi gün içinde farkında olmadan kullandım :) Çok yoğun tamlamalar, betimlemeler, ruh tahlilleri var; bazen okurken zorluyor.

*Uzun bir inceleme oldu, eğer okuduysanız teşekkür ederim. Hepinize bol kitaplı günler. :)
Aşk-ı Memnu'nun romanını da okudum, dizisini de izledim. İnsanlar orada bölünmüş aile yapısını, amcasını aldatan bir yeğeni, eşini aldatan bir kadını görüyor. Hatta daha da ileri giderek Behlül'ü Bihter'in baştan çıkardığını söylüyorlar. Halbuki hikaye, toplumun kadına bakış açısını muhteşem bir ustalıkla gözler önüne seriyor. Gelin bir de hikayeye şu açıdan bakın:

50 yaşlarında bir adam, kendi kızından yalnızca birkaç yaş büyük bir kızla evleniyor. Öyle bir zamanlama ki hem kızın babasının ölümünden kısa bir süre sonra hem de kız, annesinin babasına olan ihanetinden ötürü annesinden nefret ederken, onu suçlarken.. Çok manidar değil mi? Adnan Bey, kızı yaşında bir kıza göz dikmenin bedelini ödedi, kızın en zayıf anında, bir baba figürüne en çok ihtiyaç duyduğu anda ondan faydalandı. Ama insanlar bunu tamamen göz ardı etti ve Bihter'i suçladı.
Bihter, Behlül'den uzun süre kaçmaya çalıştı, reddetti. Behlül sürekli hep bir şekilde üzerine gitti. Dediler ki "Bihter'in bu davranışı Behlül'ü ayartmak içindi." Ama Bihter geri durmasaydı, yine kötü kadın gözüyle bakacaklardı, nitekim baktılar da.
"Adnan'la evlenmeseydi" diyeceksiniz, kız babasının, annesinin ihaneti yüzünden öldüğünü düşünüyor ve ondan nefret ediyor. Adnan'la evlenmeseydi nefret ettiği, dahası sızlanmaktan başka bir iş yapmayan bir kadınla aynı evde yaşamaya mahkum kalacaktı, dahası kalan borçlar için annesinin utanmadan babasını suçlamasını duyarak yaşayacaktı. Adnan'la evlenmek onun için bir çıkış oldu. Ama hayır, toplumun gözünde suç olan bu, bir adamın kızı yaşında kadına göz dikmesi değil!

Olanların vicdan azabını, hayal kırıklığını, acısını Bihter tek başına üstlendi. Adnan mutluydu, Behlül mutluydu, umursamadan devam ettiler ama Bihter öldü ve şimdi hala bir şekilde Bihter'i suçluyorlar. Çünkü suçlu olan daima kadın, öyle değil mi?
Dilinin ağır olmasından kaynaklanan sıkıntıları yaşamak mümkün fakat konusu ve psikolojisi dikkatinizi hemen çekecektir. Okurken hayatımdaki mavileri ve siyahları sorgular buldum kendimi. Keyifli okumalar.
Çok fazla Türk romanlarına inceleme yazamıyorum ancak yazmak istedim diye yazıyorum. Çok bir şey beklemeden okuyun okuyacaksanız tabi :))

Ben kitabı Dergah Yayınlarından okudum. Çok fazla Osmanlıca kelime içeriyor fakat altına kelimelerin günümüz Türkçe karşılığı da mevcut. Ama tek tek bakmak beni baya yordu kitaba kendimi vermekte zorlandım.
Ama güzeldi. Evet bundan sonrası kitaptan şeyler var.Öğrenmek istemeyen okumasın.


Ah ulan hala.! Her şey halanın suçu. Çocukluktan kardeş gibi büyüyen Vecdi 'den ne istedin. Gerçi Hüsam ile Nigar ' da az değiller. Ya evlenmişsin sen ne istiyorsun da adamın gözüne sokar gibi geliyorsun yanına. Of be Vecdi! Acınla savaşa gidiyorsun, kolunu kaybediyorsun... Tüm bunların sorumlusu Hala ... Başka biri değil yani. Neyse keyifli okumalar efendim:)
Yazar olma çabası içinde olan Ahmet Cemil, babasının ölümünden sonra üstlenmek zorunda kaldığı sorumlulukla ve ailevi sorunlarıyla boğuşmak zorunda kalır.
Karakterin hayat hikayesinde çaresizlik, geçim sıkıntısı,hayal kırıklıkları ve karamsarlık hakim.
Günümüz Türkçesiyle olan versiyonunu okudum. Ona rağmen yine de bilinmeyen Osmanlıca kelimeler vardı. Kitapta geçen mekanları gözümün önüne getirerek okuyunca daha bir keyif aldım. Sirkeci'deki Bab-ı Ali yokuşu bana sürekli bu romanı hatırlatır. Edebi eser yaftasını kesinlikle hakeden bir kitap. Beğendim.
Bu kitabı okurken bir hayli boş zamanım vardı.Baştan belirtmek gerekiyor ki yeteri kadar vaktiniz yoksa başlamayın uzun süre bir kenarda tozlanacaktır aksi halde.Eser edebiyat tarihimizde ilk batılı tekniğe uygun roman olarak biliniyor ancak ben psikolojik tahlillerin çok başarılı olduğunu ve Eylül'den önce basıldığına göre ilk psikolojik roman olması gerektiğini de düşünüyorum.Dizisinden malum herkes karakterleri kendince tanıyor.Sözü uzatmak yerine asıl olaydan bahsetmek uygun olacaktır.Öncelikle 'Memnu' kelimesi yasak demektir.Yani kitabın kurgusu 'Yasak Aşk ' üzerinedir.Kitabın kurgusunu sağlamlaştıran ise psikolojik tahlillerin üst düzeyliği ve kahramanların özelliklerini çok iyi yansıtmalarıdır.Firdevs hanım aslında tüm kurgunun başıdır.Onun yalı düşkünlüğü ya da maddi emelleri olmasa tüm olaylar meydana gelemezdi.Bihter ise annesi gibi olamaktan korkan-annesi aslında kocasını aldatmış bir kadındır- bu durumdan kaçmak için yaşayan biridir.Behlül ise dönemin batılı hayranlığını tatmin edecek ölçüde her açıdan muhteşem biridir.Yaşam amacı neredeyse kadınlardır.Arsız biridir ve istediğini elde edene kadar asla vazgeçmez.Bihter aslında Behlül'e aşık değildir.Korktuğu ve kaçtığı her şeyin başına gelmesi kaçınılmazdır.Çünkü yaşlı kocası Adnan Bey onun ruhundaki boşluğu asla dolduramayacaktır.Behlül aslında Bihter'in ruhundaki boşluğu doldurmaktadır.Maddi her şeye kavuşmuştur ancak o boşluk tüm maddi eşyaları içine alıp yok etmektedir.Sonuçta kaçınılmaz arayış herkesin acı çekmesine mal olacak en çokta annesini çok erken kaybeden naif ruhlu Nihal zarar görecektir.Ancak bu zararı babasıyla birlikte yeni umutlarla yok etmek için zamanları vardır.Bihter bu fırsata asla sahip olamayacağını bildiği için o derin boşluğa sürüklenip intihar edecektir.Behlül ise yalnızca utanç duymuştur tüm bu olanlardan.Ancak böylesine bir karakterin sonu getirilmemiş ve zihinlerimizde yaşamaya devam edecek.Arada kurgu içerisinde bir çok olay geçer bunları okumanız için size bırakıyorum.
"Halid Ziya Uşaklıgil'in unutulmaya yüz tutmuş metinleri" diye tanıtılıyor kitabın arka kapağında "Bu muydu?" Bunu bilmiyorum. Benim okul görevimin son günlerinde işime yaradı diyebilirim. Koca okulda dört beş kişi öğrencileri bekliyoruz. Liseye geçiş sürecinin terini beraber atıyoruz. Okulun korusunda soluklanıyorum. Bir de şımarık kedi musallat oldu, tırmalamadan rahat etmiyor. Arada onunla oynuyorum. Çoğunu benim geçen seneki kütüphane tasfiyemden getirdiğim kitaplarla oluşturduğumuz okul kütüphanesinde kendime kitap arıyorum. Bir sürü güzel Çehov var burada. Yasin'in incelemesinden sonra birden Vişne Bahçesi'ni de okuyasım geldi, ama sonra yine o aynı yorgunluk hissi. İşte o ara buldum Bu muydu?'yu.

Hikâyeler 1880'lerin sonunda yazılmış. Üç hikâye var. İlk ikisini okudum ve üçüncüyü okumadım. Fazla sıcak var. Öğretmenler odasındaki pervane kesinlikle işe yaramıyor. Aslında yarıyor da ancak o kanepeye uzanarak okuyabilirsem kitabı o zaman bu dediğim oluyor. Arada Elif hanım çay getiriyor. Kitabı bu şekilde, iki güne yayarak ve kanepeye yayılarak okudum. Okuduğum hikâyelerin ilki yaşayamamanın bedelini ağır ödeyen bir adamın günlüğüydü; ikinci ise sempatik bir evlilik hikâyesiydi. Yazarın ilk eserlerinden olduğuna göre eserde acemi bir yazar hissi olmaması güzel bir şey. Bu hikâyeler tanıdık bir his veriyor, benzerlerini defalarca okuduğumuz hikâyeleri anımsatıyor. Daha önce hiç Uşaklıgil okumamıştım, ancak Mai ve Siyah ve elbette Aşk-ı Memnu'yu bir gün okuyabilirim diye düşünüyordum. Bu muydu? bir başlangıç olsun... üçüncü hikâyesini okumadım ama en azından Aşk-ı Memnu'yu okumam lâzım, şart, kesin!

herkese iyi okumalar!
Halid ziya nın okuduğum ilk romanı icerisinde fazla eski kelimeler olduğu icinmidir bilmem kitaptan etkilenemedim belkide yoğun vize dönemi olduğu için kitapa alışamadım sevemedim belki ilerleyen zamanlarda açıp bir daha okurum.
Bir arkadaşım bu kitabı dönemin başında öğretmen tavsiyesi üzerine alıp çantasında gezdiriyordu.Bir gün bunu etrafındakilere komiklik olsun diye anlatırken kitabın bu haline üzülüp ondan okumak için izin aldım.Eser o dönem için fazlasıyla anlamadığım kelimelerle dolu olmasına rağmen cümlelerin sonunda beyin boşlukları bir şekilde dolduruyor bu konuyu çok problem etmemek gerekir zannımca.Ahmed Cemil'in ince ruhunun sonuçları üzerinde dönen kurgu oldukça kasvetlidir.Kitapta neredeyse olumlu sonuçlara rastlanılmaz.İnsanın kayıpları ve her kaybın daha fazla kayba yol açması şeklinde sürer.Babasının ölümünden sonra Ahmed Cemil ve ailesi sürekli bir çöküş içerisindedir.En büyük rüyası iyi bir yazar olmaktır bunun için bir eser bile oluşturmaya başlamıştır.Hayatta tutunduğu diğer şey ise arkadaşının kardeşi olan Lamia'dır.Ona karşı platonik bir aşk beslemektedir.Fakat Lamia bir subayla nişanlanıp kayıplar listesine eklenmiştir.Kız kardeşi evlendiği adam tarafından şiddete maruz kalıp çocuğunu düşürüp ölmüştür.Ahmed Cemil tüm bu olup biteni sadece seyre dalmıştır.Bu derin seyirden uyandığında ise artık tutunacak tek bir dalı annesi kalmıştır.Tüm hayallerini üzerinde çalıştığı eserleri yakarak kaybettiğini sembolleştirir.Mavi gökyüzü siyaha dönüşmüştür.Artık yaşama dair her şey karanlık olmuş ve tüm hayallerinden ya da kayıplarından bir gemiyle uzaklaşırken belkide ufak bir umuda yelken açmıştır.Servet-i Fünun'cuların duygusal yapısı ve karamsar özleri eserde vücut bulmuştur.

Yazarın biyografisi

Adı:
Halid Ziya Uşaklıgil
Unvan:
Servet-i Fünun ve Cumhuriyet Dönemi Türk Yazarı
Doğum:
İstanbul, 1866
Ölüm:
İstanbul, 27 Mart 1945
Bazı edebi yazılarını Hazine-i Evrak dergisinde Mehmet Halit Ziyaeddin adıyla yayımlamıştır. Servet-i Fünun edebiyatının en büyük nesir ustası kabul edilir. İlk büyük Türk romanı olarak kabul görmüş Aşk-ı Memnu'nun yazarıdır.

Aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu'nun Sultan Reşat devri Mabeyn Başkatibi (1909-1912), ve Ayan Meclisi üyesidir.

İstanbul'un Eyüp semtinde doğdu. Babası halı tüccarı Halil Efendi, Uşak'tan İzmir'e göçmüş varlıklı bir ailedendi. Halit Ziya, o sırada İstanbul'a yerleşmiş olan Halil Efendi ile Behiye Hanım'ın üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Mahalle mektebindeki ilk eğitiminin ardından Fatih Askeri Rüştiyesi'ne devam etti. 93 Harbi'nin başlaması ile Halil Efendi'nin işleri bozulunca aile, İzmir'e yerleşti ve Halit Ziya öğrenimini İzmir Rüştiyesi'nde sürdürdü. Ardından İzmir'de Ermeni Katolik rahiplerinin çocukları için kurulmuş yatılı bir okula devam ederek Fransızcasını geliştirdi; Fransız edebiyatını yakından tanıdı. Fransızca çeviri denemeleri yaptıktan sonra henüz öğrenci iken ilk yazılarını yayımlamaya başladı. Önce İzmir çevresinde kendini tanıttı. Bazı edebi yazılarını İstanbul'da Hazine-i Evrak adlı önemli bir dergide "Mehmet Halid" adıyla yayımladı. Son sınıfta iken okuldan ayrıldı, babasının kâtibi olarak iş yaşamına başladı. Aynı yıl, Bıçakçızade Hakkı ve Tevfik Nevzat adlı arkadaşlarıyla Nevruz adlı bir dergi yayımlamaya girişti. 10 sayı kadar yayın hayatında bulunan ve İzmir'in ilk edebiyat dergisi olan bu dergide çeviri şiir ve hikâyeler, mensur şiirler, bilimsel yazılar yayımladı. Babasının yanındaki işi edebiyat merakı ile bağdaştıramadığından farklı bir iş aradı. İstanbul'a giderek hariciyeci olmak için başvurdu; başvurusu kabul edilmeyince İzmir'e döndü. İstanbul'da bulunduğu süre içinde Fransız edebiyat tarihi ile ilgili olarak uzun süredir yazmak istediği kitabı yazdı. Garbdan Şarka Seyyale-i Edebiye: Fransa Edebiyatının Numune ve Tarihi adlı kitabı 1885'te 84 sayfa olarak basıldı. Bu eser, onun basılan ilk kitabıdır ve Türkçede basılmış ilk Fransız edebiyatı tarihi olma özelliği taşır. İzmir'e döndükten sonra İzmir Rüştiyesi'nde Fransızca öğretmenliği yaptı, öğretmenliğe devam ederken Osmanlı Bankası'nda çalışmaya başladı. İzmir İdadisi'nin açılmasından sonra öğretmenliğe bu okulda devam etti; Fransızcanın yanısıra Türk edebiyatı dersleri verdi.

Yazar istatistikleri

  • 453 okur beğendi.
  • 5.965 okur okudu.
  • 150 okur okuyor.
  • 2.040 okur okuyacak.
  • 176 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları