Halid Ziya Uşaklıgil

Halid Ziya Uşaklıgil

Yazar
8.0/10
3.303 Kişi
·
16.243
Okunma
·
795
Beğeni
·
22273
Gösterim
Adı:
Halid Ziya Uşaklıgil
Tam adı:
Halit Ziya Uşaklıgil
Unvan:
Servet-i Fünun ve Cumhuriyet Dönemi Türk Yazarı
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1866
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 27 Mart 1945
Bazı edebi yazılarını Hazine-i Evrak dergisinde Mehmet Halit Ziyaeddin adıyla yayımlamıştır. Servet-i Fünun edebiyatının en büyük nesir ustası kabul edilir. İlk büyük Türk romanı olarak kabul görmüş Aşk-ı Memnu'nun yazarıdır.

Aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu'nun Sultan Reşat devri Mabeyn Başkatibi (1909-1912), ve Ayan Meclisi üyesidir.

İstanbul'un Eyüp semtinde doğdu. Babası halı tüccarı Halil Efendi, Uşak'tan İzmir'e göçmüş varlıklı bir ailedendi. Halit Ziya, o sırada İstanbul'a yerleşmiş olan Halil Efendi ile Behiye Hanım'ın üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Mahalle mektebindeki ilk eğitiminin ardından Fatih Askeri Rüştiyesi'ne devam etti. 93 Harbi'nin başlaması ile Halil Efendi'nin işleri bozulunca aile, İzmir'e yerleşti ve Halit Ziya öğrenimini İzmir Rüştiyesi'nde sürdürdü. Ardından İzmir'de Ermeni Katolik rahiplerinin çocukları için kurulmuş yatılı bir okula devam ederek Fransızcasını geliştirdi; Fransız edebiyatını yakından tanıdı. Fransızca çeviri denemeleri yaptıktan sonra henüz öğrenci iken ilk yazılarını yayımlamaya başladı. Önce İzmir çevresinde kendini tanıttı. Bazı edebi yazılarını İstanbul'da Hazine-i Evrak adlı önemli bir dergide "Mehmet Halid" adıyla yayımladı. Son sınıfta iken okuldan ayrıldı, babasının kâtibi olarak iş yaşamına başladı. Aynı yıl, Bıçakçızade Hakkı ve Tevfik Nevzat adlı arkadaşlarıyla Nevruz adlı bir dergi yayımlamaya girişti. 10 sayı kadar yayın hayatında bulunan ve İzmir'in ilk edebiyat dergisi olan bu dergide çeviri şiir ve hikâyeler, mensur şiirler, bilimsel yazılar yayımladı. Babasının yanındaki işi edebiyat merakı ile bağdaştıramadığından farklı bir iş aradı. İstanbul'a giderek hariciyeci olmak için başvurdu; başvurusu kabul edilmeyince İzmir'e döndü. İstanbul'da bulunduğu süre içinde Fransız edebiyat tarihi ile ilgili olarak uzun süredir yazmak istediği kitabı yazdı. Garbdan Şarka Seyyale-i Edebiye: Fransa Edebiyatının Numune ve Tarihi adlı kitabı 1885'te 84 sayfa olarak basıldı. Bu eser, onun basılan ilk kitabıdır ve Türkçede basılmış ilk Fransız edebiyatı tarihi olma özelliği taşır. İzmir'e döndükten sonra İzmir Rüştiyesi'nde Fransızca öğretmenliği yaptı, öğretmenliğe devam ederken Osmanlı Bankası'nda çalışmaya başladı. İzmir İdadisi'nin açılmasından sonra öğretmenliğe bu okulda devam etti; Fransızcanın yanısıra Türk edebiyatı dersleri verdi.

 
"İnsan, üzüntülü ve sevinçli zamanlarında, kalbinin dayanamayacağından fazlasını duyarlı bir kalple bölüşmek ister…."
İnsanlar tuhaftır! Kötü bir şey yapmakta olduklarını hissedecek olurlarsa mutlaka en önce vicdanlarını susturacak sebep bulurlar.
Hayata yırtmaktan ziyade sevmek; fakat sevmekten evvel sevilmek için gelmişe benzer nazenin bir edanın baygınlıkları vardı.
Aman Yarabbi! Sevmek bu muydu? İnsanı sanki bir mengene içinde sıkıp da birisinin ayakları altına ezik, bitik, can çekişerek atmak isteyene bu öldürücü şey, sevmek bu muydu?
400 syf.
·5 günde·8/10
Servet-i Fünün edebiyatı denince aklımıza gelen en önemli isimlerden birisi Halid Ziya. İlk olarak Mai ve Siyah kitabını okudum ve korkularıma rağmen açıkçasası çok sevdim.

Eğer öncesinde Tanzimat romanlarından okuduysanız, Mai ve Siyah'ı okuyunca dönem edebiyatının ne kadar ilerlediğini çok net fark ediyorsunuz. Zaten Halid Ziya, Mai ve Siyah'ı 'en iyi kitabım' diye tanımlıyor. Her şey Ahmet Cemil'in hayalleri ile başlıyor. Ahmet Cemil duygusal, edebiyat düşkünü, hayalleri olan, romantik bir karakter. Babasının vefatından sonra ailesini ayakta tutmak, zengin olmak, sevdiği kıza kavuşmak istiyor. Fakat en büyük emeli ise hayalindeki eseri yazıp çok ünlü bir şair olmak. Tutkulu şekilde istiyor bunu. Hatta bunu da "....Öyle bir şey yazmak istiyorum ki yukarı bakılsa mai ve daima mai; aşağı bakılsa siyah daima siyah... Bir şey ki mai ve siyah olsun." cümleleriyle ifade ediyor. -Kitapta en sevdiğim kısım- Okurken realizm kavramını çok net idrak ettim çünkü Ahmet Cemil bunca saydığı hayallerinin birer birer ellerinden kaydığını gördükçe, çaresizliği dibine kadar hissedince pişman olmak dışında geriye bir şey de kalmıyor.

Evet, dili döneminden dolayı ağır fakat Özgür Yayınları'nın baskısında zaten en basit kelimenin bile yanında açıklaması var. Bu başta çok rahatsız edici geliyordu ama sonradan aksine hoşuma gitmeye başladı; hatta öğrendiğim bir iki kelimeyi gün içinde farkında olmadan kullandım :) Çok yoğun tamlamalar, betimlemeler, ruh tahlilleri var; bazen okurken zorluyor.

*Uzun bir inceleme oldu, eğer okuduysanız teşekkür ederim. Hepinize bol kitaplı günler. :)
400 syf.
Kadının sadakatsizliği üzerine yazılmış, mükemmellikleri ya da en iyi oldukları konusunda konsensüse varılmış üç roman vardır.
1) 1856’da yayınlanmış Gustav Flaubert’in Madam Bovary’si.
2) 1877’de yayınlanmış Lev Tolstoy’un Anna Karenina’sı
3) 1916’da yayınlanmış John Galsworthy’nin The Forsyte Saga’sı*.

Böyle bir tanıtım yapıp şereflerine kadeh kaldırıyor Raisa Enverovna. Bu ufak tefek kitap kurduna bakarken ne çok Enver oğlu, Enver kızıyla tanıştığım geliyor aklıma. Enver Paşa, Sovyet Türkleri için kendini ifade edebilmenin simgesi olmuş en karanlık günlerinde rejimin. Yazara da okura da içelim diyor, Tatyana Viktorovna. Gözleri gözlerime dikili devralıyor konuşmayı, herhalde okumayan olmadığı için de, itirazı olan yoktur, diyor. Onun derdi, İngilizce tıpkı basımını hediye etiği The Forsyte Saga’yı okuyup okumadığımı kontrol etmek. Gülümsüyorum. Evet, diyor muyum, demiyor muyum, sorun değil. Kadehimden kocaman bir yudum Seperavi eksiliyor.

Şostakoviç’in iki numaralı valsinin ortalarını bulmuşuz. Sahnede Anna, gövdesi ayaklarının izinden gidiyor. Gözle kaş arasında birbirlerini bulduklarını görüyorum. Vronski’nin Anna’ya bakışlarının içimde yeşerttiği haset dalgaları şiddet sosuyla halvet olup gözlerimin içine oturuyor. Gözlerim kızarıyor.
Durun, demek geliyor içimden, hepsi bu değil. “Aşkı Memnu” var. Ah Bihter. Behlül bir de. Filmiyle karıştırmayın ama. Bu bir roman. 1900 yılında yayınlanmış hem de. Zaten konumuz roman değil mi?

Kafamdaki Valsleri uğurluyorum. Bir muhasebe süreci başlıyor beynimde. Üç değil, dört roman, dört kadın olsun istiyorum. Flaubert’in Emma’sı, Tolstoy’un Anna’sı, Galsworthy’nin Irene’si, Uşaklıgil’in Bihter’i. Hepsinin ortak özelliği ruhsal yalnızlıklarını sona erdiren prenslerini bulmaları. Emma, içlerindeki en gözü kara olanı. Çok “günah” işliyor. Anna, Bihter ve Irene ise birer kez “uyuyorlar şeytana”

Flaubert “Emma benim der,” gözü kara savunur.

Tolstoy, Anna’yı, hatalarını mazur gördüğü, sempati duyabileceğimiz etten ve kemikten bir insana dönüştürür.

Galsworthy “İrene’ne nötrdür. Ne lehine ne alehine yorum yapar. Okura bırakır her şeyi.

Uşaklıgil “ Bihter’i sevmez. Basitleştirir, nefret öğesi yapar: Motifleri ve sebepleri yeterince işlenmemiş, çiğ bir Emma veya Anna’dan ibaret, atar okurun önüne.

Ben Bihter'e ne kızdım ne de affedecek denli taraf oldum. Yazarına da kızmadım Zeitgeist'e yenildi diye. Keşke, dedim, keşke Bihter'i önümüze atıp parçalatmasaydın. Aynı suda iki kez yıkanamazlığa küsüp kadehimi boşaltıyorum, bitiyor Seperavi..


*İlk ikisini Türk okurları çok iyi bilir. Üçüncüsü konusunda emin değilim. Ne Nobel sahibi yazarını ne de bu en önemli eserini tanırlar. Bihter'i zaten bilirsiniz.
400 syf.
·Beğendi·10/10
Aşk-ı Memnu'nun romanını da okudum, dizisini de izledim. İnsanlar orada bölünmüş aile yapısını, amcasını aldatan bir yeğeni, eşini aldatan bir kadını görüyor. Hatta daha da ileri giderek Behlül'ü Bihter'in baştan çıkardığını söylüyorlar. Halbuki hikaye, toplumun kadına bakış açısını muhteşem bir ustalıkla gözler önüne seriyor. Gelin bir de hikayeye şu açıdan bakın:

50 yaşlarında bir adam, kendi kızından yalnızca birkaç yaş büyük bir kızla evleniyor. Öyle bir zamanlama ki hem kızın babasının ölümünden kısa bir süre sonra hem de kız, annesinin babasına olan ihanetinden ötürü annesinden nefret ederken, onu suçlarken.. Çok manidar değil mi? Adnan Bey, kızı yaşında bir kıza göz dikmenin bedelini ödedi, kızın en zayıf anında, bir baba figürüne en çok ihtiyaç duyduğu anda ondan faydalandı. Ama insanlar bunu tamamen göz ardı etti ve Bihter'i suçladı.
Bihter, Behlül'den uzun süre kaçmaya çalıştı, reddetti. Behlül sürekli hep bir şekilde üzerine gitti. Dediler ki "Bihter'in bu davranışı Behlül'ü ayartmak içindi." Ama Bihter geri durmasaydı, yine kötü kadın gözüyle bakacaklardı, nitekim baktılar da.
"Adnan'la evlenmeseydi" diyeceksiniz, kız babasının, annesinin ihaneti yüzünden öldüğünü düşünüyor ve ondan nefret ediyor. Adnan'la evlenmeseydi nefret ettiği, dahası sızlanmaktan başka bir iş yapmayan bir kadınla aynı evde yaşamaya mahkum kalacaktı, dahası kalan borçlar için annesinin utanmadan babasını suçlamasını duyarak yaşayacaktı. Adnan'la evlenmek onun için bir çıkış oldu. Ama hayır, toplumun gözünde suç olan bu, bir adamın kızı yaşında kadına göz dikmesi değil!

Olanların vicdan azabını, hayal kırıklığını, acısını Bihter tek başına üstlendi. Adnan mutluydu, Behlül mutluydu, umursamadan devam ettiler ama Bihter öldü ve şimdi hala bir şekilde Bihter'i suçluyorlar. Çünkü suçlu olan daima kadın, öyle değil mi?
336 syf.
·10 günde·Puan vermedi
Kitabı okumadan önce(hep yaptığım gibi, yazar hakkında bilgi edinirim) Halit Ziya'ya baktım biraz okuduktan sonra Servet-i fünûn'u inceledim; hani şu lise yıllarında tek tek özelliklerini ezberlediğimiz Servet-i fünûn varya o...:)

Benim de bu döneme ait yalnızca teknik olmayan ve bizi ilgilendiren kısmına dair bir kaç birşey söylemem gerek, çünkü romanı anlatmam için bu dönemin bilinmesi elzem gelir:

Servet-i fünûn bir batılılaşma hareketidir aslında.2.Abdülhamit döneminin özgürlükleri kısıtlayan, her türlü eleştiriyi yasaklayan baskıcı rejiminin aydın kesim ve yazarlar üzerindeki yansımasıdır.Bana göre bir tepki...Sınırları dahilinde yaptıkları bir aksiyon. Bu baskı sebebiyle "sanat sanat içindir" demişler.Arapça ve Farsça'dan etkilenip oldukça ağır ve süslü bir dil kullanmışlardır. Toplumsal sorunlardan mümkün mertebe çekinerek uzak durmuşlar ancak roman ve hikayelerinde daha çok bireysel konulara yer vermişlerdir.Yaptıkları gözlemlerle kişileri, karakter analizlerini, ruhsal durumlarını ve çevreyle etkileşimlerini işlemişlerdir. Aydın kesimin İstanbul'da yaşadığı düşünülerek (ki halâ öyle aslında:)) konular mekân olarak İstanbul'da geçmiş, hatta öyle bir baskı ve korku havası mevcuttur ki(hapis cezası, sürgün vs.) aydın yazarlar arasında, olaylar genellikle kapalı mekânlarda tezahür ettirilmiştir. Sevmediğim bu dönem den sevdiğim bir roman; kendime şaşırıyorum bazen:))

Mai ve Siyah için batılı standartlara uygun ilk roman diyebiliriz.Ayrıca Halit Ziya'nın Servet-i fünûn döneminde yazdığı ilk romandırda..Romanın ana karakteri Ahmet Cemil bu neslin sembolü olmuştur adeta. Ahmet Cemil'in yaşadıkları bu kuşağı anlatıyor sanki.. Romanda işlenen genel olarak bir hayal kırıklığıdır; Hayal(Mai gece) ile gerçek(Siyah gece) çarpışmış ve gerçek kazanmıştır.Halit Ziya'nın yaşadığı dönem itibariyle neden Ahmet Cemil gibi bir karakter oluşturduğunu şimdi anlıyorum.

Beni (ilkinde kızımın, ikincisinde eşimin yakaladığı:)) romanın sonlarına doğru bir ağlama tuttu. Duygusal biri olarak Ahmet Cemil'in olan biten karşısındaki o çaresizliği beni çok etkiledi. Ahmet Cemil naif, gururlu, onurlu, mütevazı ve herşeyi alttan alan iyi niyetli bir gençtir. Babası sanki onların koruyucu meleğidir de o öldükten sonra herşey değişmiştir. Geçim sıkıntısı başlar. Annesi(Sabiha hanım) ve kız kardeşi(İkbal) ile bir başlarına kalırlar. Babalarından başlarını sokacak bir tek Süleymaniye'deki ev kalmıştır onlara. Ahmet Cemil akşamları derslere gitmeye ve bir matbaada çalışmaya başlar. Olaylar bundan sonra başlar işte.Spoi vermeyi sevmediğim için devamından bahsetmeyeceğim müsadenizle..

Başta da söylediğim gibi tipik bir Servet-i fünûn eseri; kişilerin özellikleri ve ruhsal durumları, çevreyle ilişkileri çok iyi işlenmiş bu kitapta.Olay İstanbul'da geçiyor zaten ve genellikle kapalı alanlar kullanılmış.

Benim için aslında Ahmet Cemil'in ön plandaki dramından ziyade kısmen arka planda kalmış üç kadının dramı oldukça dikkat çekiciydi. Başta Ahmet Cemil'in kardeşi, onu sevmeyen hatta nefret eden ve en sonunda da ölümüne sebep olan bir kocaya sahip İkbal, sonra eşini kaybetmek yetmiyormuş gibi bir de evlat acısını yaşamış ve oğlunun bedbahtlığına tanık olmuş bir kadın, annesi Sabiha hanım ve son olarakta onun hulyalarını(evet hülya değil hulya!:)) süsleyen, onsuz yaşayamayacağını düşündüğü ve sonradan karşılıksız olduğunu öğrenip aslında yanıldığı aşkı Lamia...Bu kadınların dramı da oldukça etkileyici şekilde anlatılmış..

Dili çok ağır diye okumamazlık etmeyin lütfen!.. Tükçe açıklamalı olan baskısını tercih ettiğinizde inanın hiç zorluk çekmiyorsunuz:)Sonunu ağlayarak bitirdiğim(üzüntü veya sevinçten) romanları seviyorum. Eski Türk Edebiyatı severler mutlaka okumalı hem tipik bir dönem romanı olması sebebiyle hem de sizi derinden etkileyeceği gerçeğiyle...
Keyifle....
400 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Servet-i Fünûn dönemi 1896 ile 1901 tarihleri arasında var olan, Türk edebiyatının yenilenme sürecinin önemli bir aşamasıdır. Diğer adı Edebiyat-ı Cedide ( Yeni Edebiyat) dönemidir.

Sultan Abdülhamit'in edebiyat çevresi üzerinde oluşturduğu baskılardan da kaynaklanan bir sebeple yazar ve şairler edebiyatı eleştirel bir unsur olarak kullanmaktan ziyade " sanat için sanat" mantığını benimsemişlerdir.

Halit ziya Uşaklıgil bu dönemin roman ve hikaye türünün en önemli ismidir. Mai ve Siyah Servet-i Fünûn döneminde yazdığı ilk romanıdır. Batılı standartlara uygun ilk büyük roman olarak değerlendirilir. Mai, hayali siyah gerçeği temsil eder bir nevi hayal ile gerçeğin çatışmasıdır.

Halit Ziya Uşaklıgil edebiyat hayatına çeviri ve şiir ile başlamıştır tıpkı romanın baş karakteri Ahmet Cemil gibi...

Yazar oluşturduğu kurgu üzerinden bize o dönemin edebiyat dünyasını anlatır. Romanda baş karakterimiz Ahmet Cemil şiirler yazar ve yeni bir üslup dener. Eleştirilmesinden ve anlaşılmamasından endişe ederken aynı zamanda eseriyle de gurur duyar. Açıkcası bu benim aklıma o dönemde yaşanan göz için uyak mı kulak için uyak mı tartışmalarını getirdi. Dönemin yazarları arasında yaşanan kalem savaşlarını pek çoğumuz biliriz bi şekilde okuduk.

Nitekim Ahmet Cemil'in eseri yayınlanmadan arkadaş çevresinde ciddi eleştirirler alır ve o pes eder. Ben isterdim ki Ahmet Cemil ayakları yere sağlam basan bir karakter olsun gerek eseri gerekse aşkı hususunda gösterdiği zayıflık beni çileden çıkardı.

"Mai ve Siyah" eser ilk orijinal halinde değil yazarın kendisi tarafından sadeleştirilmiş olmasına rağmen bu hali bile sıradan okuyucuyu zorlayacak nitelikte. Yalnız Özgür Yayınları kitapta bilinmeyen kelimeleri parantez içinde açıklama yoluna gitmiş ki bu oldukça kolaylık getirmiş bildiğiniz sözcükler yahut kelime öbeklerinde parantez içindeki yazıyı kolaylıkla görmezden gelebiliyorsunuz bilmediklerinize ise dikkat kesiliyosunuz.

Uzun süre çekimser kaldığım ve her sohbette adını andığım bu eseri nihayetinde kızım getirip "lütfen artık oku anne" deyip elime tutuşturmasıyla başlayarak kolaylıkla ve umduğumdan da büyük bir zevkle okudum.

Pasif ve zayıf insanlardan haz etmiyorum kendilerine bi düşmanlığım yok ama ruhumu daraltıyorlar. Ahmet Cemil de ben de bu etkiyi uyandırdı hiç de şiddet düşkünü biri olamamama rağmen eniştesine attığı tokatla içime su serpip gözümdeki itibarını bir nebze kurtardı.

Oldukça uzun zamandır uzak kaldığım Türk edebiyatına yeniden merhaba çakarak kah tekrar hatırlamak kah yeni yazarlar keşfetmek adına 2020 de oldukça yoğun bir okuma yapmayı planlıyorum.

Son olarak ben belirttiğim gibi eseri Özgür Yayınları'ndan okudum diğerlerini bilemem ama buradan okumak size çok büyük kolaylık sağlayacaktır sevgili okur.

Keyifli okumalar...
352 syf.
·Puan vermedi
Kitabı okumaya başladığımda dikkatimi ilk çeken yabancı kelimelerin çokluğu oldu. Gün görmemiş yada benim neslimin pek bilmediği kelimeler. Zorlandım açıkçası metne girerken. Yeri geldi bırakmayı düşündüm. Sabrettim. Zamanla alıştım. Bir müzik ritmine dönüştü kelimeler, cümlelerin akışı. Sakin ağır ağır akan inceden hüzünlü bir müsıki şölenine. Türk halk müziği misali. Diğer sanat dallarına da dönüştü müsiki zamanla. En çok da yakın dostu resme. Yıldızlı Gece. Ahmet Hamdi Tanpınar’ı düşündüm. O da sever müsikiyi, resmi. Ritmiktir, en esaslı tablolardır cümleleri.

Yazılma yılını düşündüm. İlk tefrika edilmeye başlanması 1896. Batılı anlamda yazılmış ilk roman. İlkliği batılı anlamda olmasından mı yoksa roman olmasından mı? Yoksa ikisini beraber mi değerlendirmek gerekir. Her ikisi de demek en uygunudur zannımca. Konu ve teknik olarak. Doğuda roman yoktur, roman yerine mesneviler vardır. Uzun manzumeler. Aşka bakışı da farklıdır bu mesnevi yazarlarının, tekniği de.

Bu derin etkinin, derin tahlillerin kaynağı neresi? Çok düşünmemize gerek yok, romantizm deyince akla ilk gelen ülke. Fransa. Yazar da metinde Lamartine, Hugo, Musset etkisi altına sokuyor baş kahramanını. Bir de romantizmin nirvanası Sheakspeare’ın trajedyaları. Bilmiyorum benden başka Ahmet Cemil’i trajedya kahramanlarına benzeten oldu mu? Umudu, hayalleri, yıkılışı, arınması…

Sanatın konusunun yine sanat ve yayın dünyası olması sonra. Bir eser yaratmak istiyor Ahmet Cemil. Sanata ilişkin görüşlerini tartışıyor. Yayın dünyasının pisliğini. Çektiği sancıları. En sonunda yazmak istediği eserin içinde kendisini bulması.

Bir kanal var Türk edebiyatında, Halit Ziya Uşaklıgilin öncülüğünü yaptığı, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz ATAY ile devam eden. Daha önceden de AHT ve Atay’ın Mai ve Siyah’ı çok beğendiklerini anlattıkları söyleşilerine rastlamıştım. Eserin kendisini okuyunca fark ettim ne kadar etkilendiklerini. Müzik ve resimden AHT’nin. Ahmet Cemil’in yalnızlığından, içe kapanıklığından ATAY’ın.

Eser çok iyiydi. Ben çok beğendim. Yazılma zamanından bağımsız olarak çok beğendim. Günümüzde yazılmış olsaydı yine çok beğenirdim. Hayatın küçücük detaylarındaki derin manaya nüfus ediş, tablosal ve ritmik anlatış, derin ruh tahlilleri… Hepsi devasaydı. Türk Edebiyatı kesinlikle Halit Ziya Uşaklıgilsiz olmaz.
400 syf.
Üç Kadın-Ortak Yazgı: Bovarizm Ekseninde Aşk-ı Memnu

Anahtar Kelimeler: Halit Ziya Uşaklıgil, Aşk-ı Memnû, Edebiyat-ı Cedide, Bovarizm, Madam Bovary, Anna Karenina, Roman, Evlilik, Yasak İlişki.

Halit Ziya Uşaklıgil, Edebiyat-ı Cedide’nin roman dalında en önemli yazarı. Onun Bovarizm etkisinde yazdığı Aşk-ı Memnu romanı, Tanzimat döneminde modernleşmeye başlayan Türk nesri için yetkin bir avangard. Uşaklıgil’in bu romanından önce yazdığı romanları acemilik ürünleri olarak nitelendirilir ve bu acemilik ürünlerinin Aşk-ı Memnu’ya bir hazırlık olduğu kabul edilir. Dahası Uşaklıgil, Aşk-ı Memnu’dan sonra yazdığı Mai ve Siyah’ta bile Aşk-ı Memnu’daki kadar başarılı olamadı. Teknik anlatı bakımından kusursuz sayılabilecek Aşk-ı Memnu, Türk edebiyatının başarılı ilk romanı olması bakımından bir yapı taşı ve kendinden önceki edebiyat ile kendinden sonraki edebiyatı birbirinden ayıran bir çizgi.

Aşk-ı Memnu, küçük yaşta, maddi çıkarlar uğruna, annesinin zorlamasıyla evlendirilen küçük Bihter’in yazgısına başkaldırışı. Bihter’in gerek baba motifinin eksikliğini doldurmak gerekse maddi kaygılar ve lüks yaşam beklentisiyle yapılan anlık seçimleri, Adnan’la evlenmeyi kabul etmesinin iki önemli nedeni. Bihter, Melih Bey takımı olarak adlandırılan babasız ailenin, borç batağındaki annesi Firdevs’in kızıdır. Firdevs hafifmeşrepliği ve paraya, lüks yaşama olan zaafıyla ün yapar. Bu ün, Bihter’in eş seçimini de sınırlar. Romana genel pencereden bakıldığında, Bihter’in de annesinin yolunda ilerlediği görülür. Genç Bihter’in damarlarında dolaşan Firdevs kanı, onu bir felakete götürür. Uşaklıgil’in romanını natüralist çizgide vermesi burada, “soya çekim”le desteklenir. Bihter ile Firdevs arasındaki fark, Bihter’in daha sonra bu yoldan dönmesi ve dönem dönem annesiyle hesaplaşmasıdır.

Bihter, ilk başlarda evliliğin büyüsüne kapılsa da büyü bozulunca bir birey olarak âşık olma ve seçim yapma ihtiyacını hisseder. Kadının toplumsal alandaki yerinin evle sınırlı olduğu Osmanlı toplumunda dar bir çevrede, bir yalıda yaşayan Bihter, yaşam alanı içinde kendi yaşına yakın ve beğenilerine uygun olan Adnan’ın öksüz yeğeni Behlül’e yönelir. Bihter’in duygusal yönelimine Behlül tensel arzuyla karşılık verir ve tensel arzunun doyuma ulaştığı anda da Behlül artık başka hedeflere, Nihal'e güdümlenir. Bihter ve Behlül’ün bu “aşk-ı memnû”su yani yasak aşkı, Behlül tarafından yüz üstü bırakılması sonucunda Bihter’in intiharıyla sonuçlanır. Bütün bu süreçte ise kurban, Behlül ile evlilik yolundaki yetim Nihal’dir.

Nihal’in yetim ve Behlül’ün de öksüz olması, Uşaklıgil’in romanındaki parçalanmış aile dramının izini sürer. Nihal ve Behlül’ün yetim ve öksüzlüğü ölüm dolayısıyla doğal bir yaşam akışı iken bu parçalanmış aile dramı, Bihter ve Behlül arasındaki ilişki nedeniyle doğal sebeplerin dışına çıkar ve Adnan Bey’in ailesi üçüncü defa kişilerin kendi tercihleri doğrultusunda parçalanır.

Dikkat çekilmesi gereken bir nokta Bihter’in intihar ediş biçimi. Çoğunlukla silah kullanılarak edilen intiharlarda silahın dayandığı nokta sağ ya da sol şakaktır. Bihter’in silahı kalbine dayaması ise kendisini bu sona getiren çetrefilli yolun kalbinden geçmiş olmasıdır. Bihter’in bu sembolik intiharı romanın kilit mesajlarından birini içerir. Bihter, bu yasak aşkın bedelini Emma Bovary ve Anna Karenina gibi canıyla öder.

Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu’da kullandığı sembolleri Bihter’in intiharıyla sınırlı değildir. Romandaki Ziyagil yalısı kentli, kültürlü ve soylu kesimin sesi olan Uşaklıgil için önemli bir mekân. Bu yalıda görev yapan siyahî hizmetçi Beşir’de yine dönem toplumundaki kadın cariye ve erkek köle geleneğini vurgular. Bunun yanında Nihal’in Fransız mürebbiyenin elinde yetişmesi ve piyano dersleri alması modernleşmeye gönderme yapar. Dönem romanlarında hem Fransız mürebbiye hem de piyano yönünü Batı’ya dönen Osmanlı toplumunun modernleşmesindeki simge. Bir başka dönem romanı Eylül’de de yine piyano modernleşmenin ifadesi.

Uşaklıgil’in romanında karakterlerin iç dünyası da dâhil her şeyi bilme yeteneğine sahip tanrısal anlatıcı söz sahibi. Olayın akışına müdahalede bulunmayan anlatıcı, olay, durum, karakter ve mekânları incelikle ve realist olarak betimler. Uşaklıgil’in dili günümüz Türkçesi ile karşılaştırıldığında ağır. Fakat Uşaklıgil’in dilini yaşadığı dönemin Türkçesi içinde değerlendirmek gerekir.

Özet olarak Aşk-ı Memnu, içerdiği yenilikler ve kurgusal mükemmelliğiyle hem Uşaklıgil’in en yetkin romanı hem de Türk edebiyatının modernleşme sürecindeki ilk ve döneminin en önemli eseri. Eserde, eş seçiminin doğru yapılmamasının bireyi ve bireyle birlikte onun çevresindekileri de felakete sürüklemesi, dönemin sosyolojik yapısına yapılan göndermelerle anlatılır. Natüralzim’den Bovarizm’e geniş bir etki alanı olan romanın dili bugünün okuyucusunun sözlüksel çalışmayla ya da dipnotlu, parantez içli sadeleştirmeyle okuyabileceği düzeyde. Uşaklıgil’in telif haklarının son yıllarda ortadan kalkmasıyla pek çok yayınevi tarafından romanın günümüz Türkçesine uyarlanmış basımları yapıldı. Ancak Uşaklıgil’in şiirsel dilinin eserlerini başarılı kılan bir unsur olduğu unutulmamalı.
336 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
İtiraf ediyorum, korkarak başladım.
Edebiyat derslerinden kafama yer eden o bilgilerle, nedense Mai ve Siyah benim için korkulu bir rüya olmuştu. Ama şimdi...
Şimdi bu güne kadar bu şahane kitabı niçin okumadığımın derdine düştüm.
Sanırım en büyük şansım, eserin günümüz Türkçesi'ne çevrilmiş halini okumamdı. Bu sebeple kelimesel anlam düzeyinde hiçbir sıkıntı yaşamadım. Buna rağmen bazı yerlerde betimlemeler, ruhsal ve mekansal tasvirler o kadar yoğundu ki, okumayı biraz ağırlaştırıyordu. Ama muhteşemdi. Kitabın baştan sona her kelimesi muhteşemdi.
Okumaya başlayacaklara şunu söyleyebilirim; ilk 50 sayfası en zoru. Burayı atlattıktan sonra öyle içten ve öyle gerçekçi bir hikaye karşılayacak ki sizi, elinizden bırakmak istemeyeceksiniz.
Servet-i fünun edebiyatının en güzel örneklerinden olan bu kitabı biraz da konusundan bahsetmek gerekirse; edebiyat aşığı, hayalperest ve romantik ana kararkterimiz Ahmed Cemil, babasının ölümü üzerine hayallerinin ipini göğe salıp, gerçek hayatla yüzleşmek zorunda kalıyor. Artık evin erkeği olan Ahmed Cemil, ailesinin geçimini üstlenirken bir yanda da hayallerini gerçekleştirmeye çalışıyor. Böylelikle, ana karakterimizin hayatından trajik bir kesim okumaya başlıyoruz.
O kadar çok söylemek istediğim şey var ki aslında hikayeye yönelik... Ama kopya vermemek için söyleyemiyorum.
Mai ve Siyah oldukça karamsar bir hikaye. Bunun büyük kısmı hayatın gerçeklerinin getirdiği dayatmalardan, kalan kısmı ise Ahmed Cemil'in karakteristik özelliklerinden kaynaklanıyor. Ağır ve kasvetli bir havası var; o kadar ki sonuç bölümüne girdiğinizde göğsünüzün sıkıldığını, nefesinizin daraldığını hissediyorsunuz.
Ah, ben bu kadar acı çekiyorsam kim bilir onun acısı ne denli büyük, diye düşünüyorsunuz.
Yine lafı çok uzattım. Velhasılı kelam; ilk sayfadan son sayfaya kadar Ahmet Cemil'in mai göğünün nasıl siyaha döndüğünü okuyorsunuz.
Tereddüt duyuyorsanız hiç düşünmeyin, çok beğeneceğinize eminim.
352 syf.
Dilinin ağır olmasından kaynaklanan sıkıntıları yaşamak mümkün fakat konusu ve psikolojisi dikkatinizi hemen çekecektir. Okurken hayatımdaki mavileri ve siyahları sorgular buldum kendimi. Keyifli okumalar.
336 syf.
Çok beklentim olmadan başlayıp beni hayran bıraktıran bir türk edebiyatı klasiği.

Mai hayal ve ümitleri, siyah ise hayal kırıklıklarını ve hayatın gerçeklerini temsil etmektedir. Kitap bittiğinde adı çok daha anlamlı hale gelmekte.
Halit ziyanın ustalık eserlerinden biri olarak geçen bu kitap gerek kurgusu, gerek betimleme ve psikolojik çözümlemeleriyle sizi içine alıyor.
Kitabın anakarakterinin serveti fünun dönemi yazarlarının hayatlarıyla örtüştüğü söylenmekte. Belki de bununda etkisiyle karaktere daha bir yakınlık duyuluyor.
Son söz olarak kendisi gerçekten beğendiğim ve önereceğim bir kitap.

Yazarın biyografisi

Adı:
Halid Ziya Uşaklıgil
Tam adı:
Halit Ziya Uşaklıgil
Unvan:
Servet-i Fünun ve Cumhuriyet Dönemi Türk Yazarı
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1866
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 27 Mart 1945
Bazı edebi yazılarını Hazine-i Evrak dergisinde Mehmet Halit Ziyaeddin adıyla yayımlamıştır. Servet-i Fünun edebiyatının en büyük nesir ustası kabul edilir. İlk büyük Türk romanı olarak kabul görmüş Aşk-ı Memnu'nun yazarıdır.

Aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu'nun Sultan Reşat devri Mabeyn Başkatibi (1909-1912), ve Ayan Meclisi üyesidir.

İstanbul'un Eyüp semtinde doğdu. Babası halı tüccarı Halil Efendi, Uşak'tan İzmir'e göçmüş varlıklı bir ailedendi. Halit Ziya, o sırada İstanbul'a yerleşmiş olan Halil Efendi ile Behiye Hanım'ın üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Mahalle mektebindeki ilk eğitiminin ardından Fatih Askeri Rüştiyesi'ne devam etti. 93 Harbi'nin başlaması ile Halil Efendi'nin işleri bozulunca aile, İzmir'e yerleşti ve Halit Ziya öğrenimini İzmir Rüştiyesi'nde sürdürdü. Ardından İzmir'de Ermeni Katolik rahiplerinin çocukları için kurulmuş yatılı bir okula devam ederek Fransızcasını geliştirdi; Fransız edebiyatını yakından tanıdı. Fransızca çeviri denemeleri yaptıktan sonra henüz öğrenci iken ilk yazılarını yayımlamaya başladı. Önce İzmir çevresinde kendini tanıttı. Bazı edebi yazılarını İstanbul'da Hazine-i Evrak adlı önemli bir dergide "Mehmet Halid" adıyla yayımladı. Son sınıfta iken okuldan ayrıldı, babasının kâtibi olarak iş yaşamına başladı. Aynı yıl, Bıçakçızade Hakkı ve Tevfik Nevzat adlı arkadaşlarıyla Nevruz adlı bir dergi yayımlamaya girişti. 10 sayı kadar yayın hayatında bulunan ve İzmir'in ilk edebiyat dergisi olan bu dergide çeviri şiir ve hikâyeler, mensur şiirler, bilimsel yazılar yayımladı. Babasının yanındaki işi edebiyat merakı ile bağdaştıramadığından farklı bir iş aradı. İstanbul'a giderek hariciyeci olmak için başvurdu; başvurusu kabul edilmeyince İzmir'e döndü. İstanbul'da bulunduğu süre içinde Fransız edebiyat tarihi ile ilgili olarak uzun süredir yazmak istediği kitabı yazdı. Garbdan Şarka Seyyale-i Edebiye: Fransa Edebiyatının Numune ve Tarihi adlı kitabı 1885'te 84 sayfa olarak basıldı. Bu eser, onun basılan ilk kitabıdır ve Türkçede basılmış ilk Fransız edebiyatı tarihi olma özelliği taşır. İzmir'e döndükten sonra İzmir Rüştiyesi'nde Fransızca öğretmenliği yaptı, öğretmenliğe devam ederken Osmanlı Bankası'nda çalışmaya başladı. İzmir İdadisi'nin açılmasından sonra öğretmenliğe bu okulda devam etti; Fransızcanın yanısıra Türk edebiyatı dersleri verdi.

 

Yazar istatistikleri

  • 795 okur beğendi.
  • 16.243 okur okudu.
  • 542 okur okuyor.
  • 5.411 okur okuyacak.
  • 512 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları