Halide Edib Adıvar

Halide Edib Adıvar

8.0/10
1.819 Kişi
·
8.639
Okunma
·
834
Beğeni
·
14.369
Gösterim
Adı:
Halide Edib Adıvar
Unvan:
Türk Yazar, Siyasetçi, Akademisyen, Öğretmen. Halide Onbaşı Olarak da Bilinir.
Doğum:
İstanbul, 1884
Ölüm:
İstanbul, 9 Ocak 1964
Halide Edip Adıvar (Osmanlıca: خالده اديب اديوار; d. 1884 - ö. 9 Ocak 1964) Türk yazar, siyasetçi, akademisyen, öğretmen. Halide Onbaşı olarak da bilinir.
Halide Edip, 1919 yılında İstanbul halkını ülkenin işgaline karşı harekete geçirmek için yaptığı konuşmaları ile zihinlerde yer etmiş usta bir hatiptir. Kurtuluş Savaşı'nda cephede Mustafa Kemal'in yanında görev yapmış, sivil olmasına rağmen rütbe alarak bir savaş kahramanı sayılmıştır. Savaş yıllarında Anadolu Ajansı'nın kurulmasında rol alarak gazetecilik de yapmıştır.
II. Meşrutiyet'in ilanı ile birlikte yazarlığa başlayan Halide Edip; yazdığı yirmi bir roman, dört hikâye kitabı, iki tiyatro eseri ve çeşitli incelemeleriyle Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemleri Türk edebiyatının en çok eser veren yazarlarındandır. Sinekli Bakkal adlı romanı, en bilinen eseridir. Eserlerinde kadının eğitilmesine ve toplum içindeki konumuna özellikle yer vermiş, yazıları ile kadın hakları savunuculuğu yapmıştır. Bir çok kitabı sinemaya ve televizyon dizilerine uyarlanmıştır.
1926 yılından itibaren yurtdışında yaşadığı 14 sene boyunca verdiği konferanslar ve İngilizce olarak kaleme aldığı eserler sayesinde zamanının dış ülkelerde en çok tanınan Türk yazarı olmuştur.
İstanbul Üniversitesi'nde edebiyat profesörü olan Halide Edip, İngiliz Filoloji Kürsüsü Başkanlığı yapmış bir akademisyen; 1950'de girdiği TBMM'de ise milletvekilliği yapmış bir siyasetçidir.
I. TBMM hükümetinde sağlık bakanı olan Adnan Adıvar'ın eşidir.

Çocukluk ve öğrencilik yılları

1884 yılında Beşiktaş, İstanbul'da doğdu. Babası, II. Abdülhamit devrinde Ceyb-i Hümayun (Padişah Hazinesi) kâtipliği, Yanya ve Bursa Reji Müdürlüğü yapan[1]Mehmet Edip Bey, annesi Fatma Berifem Hanım'dır. Annesini küçük yaşta veremden kaybetti.[2] Evde özel dersler alarak ilköğrenimini tamamladı. Yedi yaşında iken yaşını büyüterek girdiği Üsküdar Amerikan Lisesi'nden kısa bir süre sonra padişahın "Hristiyan okullarında Müslüman öğrencilerin okuyamayacağı" emri ile alınmış ve evde özel ders görmeye başlamıştı. Kolejde İngilizce ve Fransızca öğrenmeye başlayan Halide Edip’in İngilizce öğrenirken çevirdiği kitap 1897’de basıldı. Bu, Amerikalı çocuk kitapları yazarı Jacob Abbott'un "Ana" adlı eseri idi.[3] 1899 yılında bu çeviri nedeniyle II. Abdülhamit tarafından Şefkat Nişanı ile ödüllendirildi. Aynı yıl yeniden Üsküdar Amerikan Koleji’ne kaydolabildi. Bu okulda aldığı eğitimin yaşamında büyük etkisi oldu. Okulda, Rıza Tevfik Bey'in Fransız edebiyatı derslerine katıldı ve Doğu edebiyatıyla ilgilendi. 1901 yılında mezun oldu, okulun mezun ettiği ilk kız öğrenciler arasındaydı.

İlk evliliği ve çocukları
Halide Edip, kolejin son sınıfında iken matematik öğretmeni olan Salih Zeki Bey ile okuldan mezun olduğu yıl evlendi. Eşi rasathane müdürü oluğu için evleri hep rasathane içinde oldu ve bu yaşam ona sıkıcı geldi[4]. Evliliğinin ilk yıllarında eşine Kamus-u Riyaziyat adlı eserini yazmada yardımcı oldu, ünlü İngiliz matematikçilerin yaşam öykülerini Türkçe’ye çevirdi. Birkaç Sherlock Holmes hikayesinin de çevirisini yaptı. Fransız yazar Emile Zola’nın yapıtlarına büyük ilgi duymaya başladı. Daha sonra ilgisi Shakespeare’e yöneldi ve Hamlet adlı yapıtının çevirisini yaptı. 1903 yılında ilk oğlu Ayetullah, bundan on altı ay sonra da ikinci oğlu Hasan Hikmetullah Togo dünyaya geldi. 1905 yılında gerçekleşen Japon-Rus savaşında batı uygarlığının bir parçası sayılan Rusya'yı Japonların yenmesinin verdiği sevinçle oğluna Japon Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Togo Heihachiro'nun ismini vermiştir.
Yazım alanına girişi
Meşrutiyetin ikinci kez ilan edildiği 1908 yılı Halide Edip’in hayatında bir dönüm noktası oldu. 1908'de gazetelerde kadın haklarıyla ilgili yazılar yazmaya başladı. İlk yazısı Tevfik Fikret'in çıkardığı Tanin'de yayımlandı. Başlangıçta, -eşinin isminden ötürü- yazılarında Halide Salih imzasını kullandı. Yazıları, Osmanlı içerisindeki muhafazakâr çevrelerin tepkisini çekti. 31 Mart Ayaklanması sırasında öldürülme endişesiyle kısa süre için iki oğluyla Mısır'a gitti. Oradan İngiltere’ye giderek kadın hakları konusundaki yazıları nedeniyle kendisini tanıyan İngiliz gazeteci Isabelle Fry’ın evinde konuk oldu. İngiltere’ye gidişi o dönemde kadın-erkek eşitliği konusunda sürüp giden tartışmalara tanık olmasına, Bertrand Russell gibi fikir adamlarıyla tanışmasına vesile oldu .
1909'da İstanbul'a geri döndü; siyasi içerikli yazıların yanı sıra edebi yazılar da yayımlamaya başladı. Heyyula ve Raik'in Annesi adlı romanları basıldı. Bu arada Kız Öğretmen okullarında öğretmenlik ile vakıf okullarında müfettişlik görevlerinde bulundu. İleride yazacağı Sinekli Bakkal adlı ünlü romanı, bu görevler gereği İstanbul’un eski ve arka mahallelerini tanıması sayesinde ortaya çıkmıştı.
Eşi Salih Zeki Bey'in ikinci bir kadınla evlenmek istemesi üzerine ondan 1910 yılında boşandı ve artık yazılarında Halide Salih yerine Halide Edip adını kullanmaya başladı. Aynı yıl Seviyye Talip romanını yayımladı. Bu roman, bir kadının kocasını terk ederek sevdiği erkekle yaşayışını anlatır ve feminist bir eser olarak değerlendirilir. Basıldığı dönemde bir çok eleştiriye maruz kalmıştır. Halide Edip, 1911 yılında ikinci kez İngiltere'ye gitti, kısa bir süre kaldı. Yurda döndüğünde Balkan Savaşı başlamıştı.

Balkan Savaşı yılları
Balkan Savaşı yıllarında kadınlar toplum yaşamında daha aktif rol almaya başlamışlardı. Halide Edip de bu yıllarda Teali-i Nisvan Cemiyeti’nin (Kadınları Yükseltme Derneği) kurucuları arasında yer aldı ve yardım işlerinde çalıştı. Öğetmenlik mesleğinin içinde olduğundan eğitim ile ilgili bir kitap yazmaya yöneldi ve Amerikalı düşünür ve eğitimci Herman Harrell Horne'un The Psychological Principle of Education (Eğitimin Psikolojik Temeli) adlı eserinden yararlanarak Talim ve Edebiyat adlı kitabı yazdı[1]. Aynı dönemde Türk Ocağı içinde Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Hamdullah Suphi gibi yazarlarla tanıştı. Bu kişilerle dostluğu sonucu Turancılık fikrini benimseyen Halide Edip, bu düşüncenin etkisiyle Yeni Turan adlı eserini yazdı. 1911'de Harap Mabetler ve Handan isimli romanları yayımlandı.

1. Dünya Savaşı yılları
Balkan Savaşları 1913’te sona ermişti. Öğretmenlikten istifa eden Halide Edip, Kız Mektepleri Umumi Müfettişliği görevine getirildi. I. Dünya Savaşı başladığında bu görevdeydi. 1916'da Cemal Paşa'nın daveti üzerine okul açmak üzere Lübnan ve Suriye'ye gitti. Aynı yıl bir aşk romanı olan Son Eseri adlı kitabı basıldı. Arap eyaletlerinde iki kız okulu ve bir yetimhane açtı. Orada bulunduğu sırada babasına verdiği vekalet ile Bursa’da, aile doktorları Adnan Adıvar ile nikahları kıyıldı. Lübnan’da iken Kenan Çobanları adlı 3 perdelik operanın librettosunu yayımladı, eseri Vedi Sebra besteledi. Yusuf Peygamber ve kardeşlerini konu alan bu eser, o yıllarda savaş koşullarına rağmen yetimhane öğrencileri tarafından 13 defa sahneye kondu[8]. Türk ordularının Lübnan ve Suriye'yi boşaltması üzerine 4 Mart 1918’de İstanbul'a döndü. Yazar, hayatının buraya kadar olan bölümünü Mor Salkımlı Ev adlı kitabında anlatmıştır.
Milli Mücadele yılları ve ABD mandası tezi
Halide Edip, İstanbul’a döndükten sonra Darülfünun'da Batı edebiyatı okutmaya başladı. İzmir'in işgalinden sonra "milli mücadele" en önemli işi haline geldi. Türk Ocakları’nda çalıştı. Karakol adlı gizli örgüte girerek Anadolu’ya silah kaçırma işinde rol aldı. Vakit Gazetesi'nin sürekli yazarı, M. Zekeriya ve eşi Sabiha Hanım'ın çıkarttıkları Büyük Mecmua'nın başyazarı oldu.
Milli Mücadele taraftarı aydınların bir kısmı işgalcilere karşı ABD ile işbirliği yapma düşüncesiydi, Halide Edip bu düşüncedeki Refik Halit, Ahmet Emin, Yunus Nadi gibi aydınlarla 14 Ocak 1919'da Wilson Prensipleri Cemiyeti'nin kurucuları arasında yer aldı. Halide Hanım, milli mücadelenin önderi Mustafa Kemal'e yazdığı bir mektupla ABD mandası tezini açıkladı. Ancak bu tez temmuz ayında Mustafa Kemal önderliğindeki Erzurum Kongresi'nde uzun uzun tartışılacak ve reddedilecektir. Yıllar sonra Mustafa Kemal'in Nutuk adlı eserinde tam metnine yer vereceği mektubu yüzünden Halide Edip, "mandacı" olarak suçlanmış, hatta "hain" olarak değerlendirilmiştir.
Yıllar sonra Halide Edip Türkiye'ye geri döndüğünde verdiği bir röportajında Milli Mücadele için , "Mustafa Kemal Paşa haklıymış !" demiştir.

İstanbul mitingleri ve idam kararı
15 Mayıs 1919 günü İzmir’i Yunanlıların işgal etmesi üzerine İstanbul’da ardı ardına protesto mitingleri düzenlenmekteydi. İyi bir hatip olan Halide Edip, 19 Mayıs 1919 günü Asri Kadınlar Birliği’nin düzenlediği ve kadın hatiplerin de konuşmacı olduğu ilk açıkhava mitingi olan Fatih Mitingi’nde kürsüye çıkan ilk konuşmacıydı, attığı nutuk ile belleklerde büyük iz bıraktı. 20 Mayıs’ta Üsküdar mitingi, 22 Mayıs’ta Kadıköy mitingine katıldı. Bunları Halide Edip’in başkahramanı haline geldiği Sultanahmet mitingi izledi. Önceden hazırlanmadan ve yazmadan yaptığı konuşmada sarf ettiği “Milletler dostumuz, hükümetler düşmanımızdır.” cümlesi bir vecize halini aldı.
İngilizler İstanbul’u 16 Mart 1920’de işgal ettiler. Hakkında idam emri çıkardıkları ilk kişiler arasında Halide Edip ve eşi Dr. Adnan da vardır. 24 Mayıs’ta padişah tarafından onaylanan kararda idama mahkum edilen ilk 6 kişi şunlardı: Mustafa Kemal, Kara Vasıf, Ali Fuat Paşa, Ahmet Rüstem, Dr. Adnan ve Halide Edip.

Anadolu'da mücadele
Haklarında idam kararı çıkmadan önce Halide Edip, eşi ile birlikte İstanbul'dan ayrılıp Ankara’daki milli mücadeleye katılmıştı. Çocuklarını İstanbul’da yatılı okulda bırakarak 19 Mart 1920 günü Adnan Bey ile at sırtında yola çıkan Halide Hanım, Geyve’ye ulaştıktan sonra buluştukları Yunus Nadi Bey ile birlikte trene binip Ankara’ya gitmiş ve 2 Nisan 1920 günü Ankara’ya varmıştı.
Halide Edip, Ankara’da Kalaba(Keçiören)’daki karargahda görev aldı. Ankara yolunda iken Akhisar İstasyonu'nda Yunus Nadi Bey ile birlikte kararlaştırdıkları gibi Anadolu Ajansı isimli bir haber ajansının kurulması Mustafa Kemal Paşa'dan onay görünce ajans için çalışmaya başladı. Ajansın muhabiri, yazarı, yöneticisi, ayakişlerine bakanı olarak çalışıyordu. Haber derleyip milli mücadeleye ilişkin bilgileri telgrafı olan yerlere telgrafla iletmek, olmayan yerlerde cami avlusuna afiş olarak yapıştırılmalarını sağlamak; Avrupa basınını takip edip batılı gazetecilerle iletişim kurmak; Mustafa Kemal'in yabancı gazetecilerle görüşmesini sağlamak, bu görüşmelerde tercümanlık yapmak; Yunus Nadi Bey'in çıkardığı Hakimiyet-i Milliye gazetesine yardımcı olmak ve Mustafa Kemal'in diğer yazıişleri ile ilgilenmek Halide Edip'in yürüttüğü işlerdi.
1921’de Ankara Kızılay başkanı oldu. Aynı yılın Haziran ayında Eskişehir Kızılay’da hastabakıcılık yaptı. Ağustos’ta orduya katılma isteğini Mustafa Kemal’e telgrafla iletti ve cephe karargâhında görevlendirildi. Sakarya Savaşı sırasında onbaşı oldu. Yunanlıların halka verdiği zararları incelemek ve raporlamakla sorumlu Tetkik-i Mezalim Komisyonu’nda görevlendirildi. Vurun Kahpeye adlı romanının konusu bu dönemde oluştu. Türk'ün Ateşle İmtihanı(1922) adlı anı kitabı, Ateşten Gömlek(1922), Kalp Ağrısı (1924), Zeyno'nun Oğlu adlı romanlarında Kurtuluş Savaşı'nın değişik yönlerini gerçekçi biçimde dile getirebilmesini savaştaki deneyimlerine borçludur.
Savaş boyunca cephe karargahında görev yapan Halide Edip, Dumlupınar Meydan Muharebesi’nden sonra ordu ile İzmir’e gitti. İzmir’e yürüyüş sırasında rütbesi başçavuşluğa yükseldi. Savaştaki yararlılıklarından ötürü İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi.

Kurtuluş Savaşı sonrası
Kurtuluş Savaşı, Türk ordusunun zaferiyle sonuçlandıktan sonra Ankara'ya döndü. Eşi, Dışişler Bakanlığı'nın İstanbul temsilciliği ile görevlendirilince birlikte İstanbul'a gittiler. Anılarının buraya kadar olan kısmını Türk'ün Ateşle İmtihanı adlı eserinde anlatmıştır.
Halide Edip, cumhuriyetin ilanından sonra Akşam, Vakit ve İkdam gazetelerinde yazdı. Bu arada Cumhuriyet Halk Fırkası ve Mustafa Kemal Atatürk ile siyasi fikir ayrılıkları yaşadı. Eşi Adnan Adıvar'ın Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kuruluşunda yer alması sonucu iktidar çevresinden uzaklaştılar. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kapatılıp Takrir-i Sükun kanununun kabul edilmesiyle tek parti dönemi başlayınca, kocası Adnan Adıvar ile birlikte Türkiye'den ayrılmak zorunda kalarak İngiltere'ye gitti. 1939 yılına kadar 14 yıl boyunca yurtdışında yaşadı. Bu sürenin 4 yılı İngiltere'de, 10 yılı da Fransa'da geçti.
Halide Edip, yurtdışında yaşadığı dönemde kitap yazmayı sürdürdüğü gibi Türk kültürünü dünya kamuoyuna tanıtmak amacıyla pek çok yere konferanslar verdi. İngiltere'de Cambridge, Oxford; Fransa'da Sorbonne Üniversitelerinde konuşmacı oldu. 2 defa Amerika Birleşik Devletleri'ne bir defa da Hindistan'a davet edilerek gitti. 1928 yılında ABD'ye ilk gidişinde Williamstown Siyaset Enstitüsü'nde yuvarlak masa konferansına başkanlık yapan ilk kadın olarak büyük ilgi çekti. Artık ABD'de yaşamakta olan oğullarını, Anadolu'da milli mücadeleye katılmak için onlardan ayrılışından 9 yıl sonra ilk defa bu gezi sırasında tekrar görebildi. 1932 yılında Columbia Üniversitesi Bernard Kolej'den gelen çağrı üzerine ikinci kez ABD'ye gitti ve ilk gidişindeki gibi seri konferanslarla ülkeyi dolaştı. Yale, Illinois, Michigan üniversitelerinde konferanslar verdi. Bu konferansların sonucu olarak Türkiye Batıya Bakıyor adlı eseri ortaya çıktı[1]. 1935 yılında İslam üniversitesi Jamia Milia'yı kurmak için açılan kampanyaya katılmak üzere Hindistan'a çağırıldığında Delhi, Kalküta, Benares, Haydarabad, Aligar, Lahor ve Peşaver Üniversitelerinde dersler verdi. Konferanslarını bir kitapta topladı, ayrıca Hindistan izlenimlerini içeren bir kitap yazdı.
1936 yılında en ünlü eseri olan Sinekli Bakkal’ın İngilizce orijnali "The Daughter of the Clown" yayımladı. Roman aynı yıl Türkçe olarak Haber gazetesi'nde tefrika edildi. Bu eser 1943 yılında CHP Ödülü’nü aldı ve Türkiye’de en çok baskı yapan roman oldu.
1939'da İstanbul'a döndü ve 1940 yılında İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Filolojisi kürsüsünü kurmakla görevlendirildi ve 10 yıl kürsü başkanlığını yürüttü. Shakespeare hakkında verdiği açılış dersi büyük yankı uyandırdı.
1950 yılında Demokrat Parti listesinden İzmir milletvekili olarak TBMM'ye girdi ve bağımsız milletvekili olarak görev aldı. 5 Ocak 1954 günü Cumhuriyet Gazetesi'nde Siyasi Vedaname başlıklı bir yazı yayımlayarak bu görevinden ayrıldı ve tekrar üniversitede görev aldı. 1955'te eşi Adnan Bey'in kaybı ile sarsıldı.
Halide Edip Adıvar, 9 Ocak 1964 yılında İstanbul'da 80 yaşındayken böbrek yetmezliği nedeniyle yaşamını yitirdi. Cenazesi, Merkezefendi Mezarlığı’na defnedildi.

Romanları

1909 Heyulâ
1909 Raik’in Annesi
1910 Seviyye Talip
1912 Handan
1913 Yeni Turan
1918 Mev’ud Hüküm
1923 Ateşten Gömlek
1923 Vurun Kahpeye
1924 Kalp Ağrısı
1928 Zeyno'nun oğlu
1936 Sinekli Bakkal
1937 Yolpalas Cinayeti
1939 Tatarcık
1946 Sonsuz Panayır
1954 Döner Ayna
1958 Akile Hanım Sokağı
1958 Kerim Usta'nın Oğlu
1959 Sevda Sok
.
- ...Eski azatlıların çocuklarına bayramda bir şey yapmazsam gözüm açıkta giderim. Kendime bir şey aldığım yok ki...

Üç günlük ömrüm kaldı.

-Eğer bir gün eski servetin eline geçse, ne yaparsın?

-Eski yaptıklarımın tıpkısını.
.
Mustafa Kemal Paşa'ya doğru, kalbimde mutlak bir hürmetle gittim.O mütevazi odada, bütün gençliğin bir millet yaşasın diye ölmeyi göze alan kararını temsil ediyordu. Ne saray ne şöhret ne herhangi bir kudret onun o odadaki büyüklüğüne yaklaşamaz.
Hoca Hanım, namus kadının yüzünü açıp açmamasında değildir. Din de peçe demek değildir. Öyle kapalı kadınlar vardır ki kapı arasından her türlü rezaleti yaparlar.
Kalp ağrısı…
Ne derin bir kelime grubu. Ne etkileyici ne hisli..

Halide Edip’in okuduğum ilk kitabı. İyi ki de öyle olmuş çünkü bu kitabı çok sevdim…
Ortaokul ikideyken, öğretmenimiz zorla Ateşten Gömlek’i okutturmuştu. Zaten okuma alışkanlığı olan tek tük öğrenci var sınıfta. Kitabın çantamda üç ay gelip gittiğini hatırlıyorum. O kadar sıkılmıştım o kadar baymıştı ki içimi o kitap tarif edemem:/ Tabii ki kitabı bitirememiştim:))
Öğretmenlerimiz belki de Kurtuluş Savaşımızda neler yaşandığını birebir görmemiz için o kitabı zorunlu bir şekilde okuttuyordu. Ancak kitap okumayı sevmeyen, alışkanlığı olmayan tüm öğrenciler için bu kitaplar işkenceye dönüşüyor kitap okumaktan iyice uzaklaşıyorlardı. Buna küçük İnci Küpeli de dahildi:))

İlk ve orta okul öğretmenlerimize tavsiyem, nacizane benim fikrim elbette, daha kolay okunabilir keyifli kitaplar tavsiye etmeleri ya da sınıf kitaplıklarını bu şekilde oluşturmaları…

Lisede de klasikler okutturuluyor. Okutturulsun elbet, okutturulmalı da ancak bunların ağırlık dereceleri dikkate alınarak okutturulmalı.
Tamam öğretmen İnci Küpeli’yi susturdum. Sırada kitap hakkında düşüncelerini aktaracak olan okur İnci Küpeli’yi davet ediyoruz:)

Kitapta güzel bir aşk hikayesi mevcut. Bir araya gelmesi mümkün olmayan iki aşık, imkansız bir aşk hikayesi var. Aşk-ı Memnu tadında bir şeydi. Uzak durmaya çalışan ancak büyük bir çekimle kendilerini yine birbirlerinin sıcaklığında bulan iki insanın bir araya gelmemek için verdikleri çaba, fedakarlıkları, geçmişte yaptıkları tercihler için pişmanlıklarını okurken çok keyif aldım. Devamı niteliğinde olan Zeyno’nun Oğlu’nu da yakın zamanda okuyacağım, kısmet olursa:) kısmet, kader dahilinde tabii her şey takdir-i ilahi:))) (Evlenecek kızı-oğlu olan teyze konuşmaları:D)

Eski kitapların verdiği farklı bir hava ve lezzet var, bunu Türk edebiyatı için daha baskın hissediyorum bizim kültürümüzü yansıttığından mütevellit sanırım. Her zaman daha keyifli geliyor okuması.

“İnsan bir kere birine geç kalır ve bir daha kimse için acele etmez.”

Yaşar Kemal’e ait olan bu güzel derin söz şu sıralar sürekli karşıma çıkıyor. Evren hem bana hem de kitaba gönderme yapıyor sanırım bu sözü sürekli karşıma çıkararak…
Birine geç kalmak, onun için mücadele edemiyor olmak kim bilir ne derin bir kalp ağrısıdır… Onun sesini bir daha duyamayacak olmak, enerjisini, sıcaklığını hissedemeyeceğini bilmek nasıl bir acıdır?


İşte bunları yaşamamak için sımsıkı tutunmalı O ‘yaşam kaynağına’ !
En küçük zorlukta bırakmamalı önümüze taş çıktı diye… Taşları kenara koyup devam etmeli bu yolculuğa.
Nereye gittiğinin bir önemi olmadığını sen de biliyorsun. Elini tuttuğun kişiye bak, yol boyunca sızlanırsa sen de pes edersin, yol boyunca gülümseyip sana destek verirse ne dağları aşarsın farkında olmadan. Hayat yolculuğunda elini, yüreğini tuttuğundur sana güç veren ya da kendini küçücük hissettiren…

Yolculuk zorluklarla dolu olsa da sana bunu hissettirmeyecek bir yol arkadaşı seç, bir gülüşüyle her şeyi unuttuğun birini bul ki yolculukta zorlukları değil onun yüreğinin bahçesindeki keşfedilmeyen yerleri keşfet!

Hayat birine geç kalamayacak kadar kısa, ilkine bu kadar şey doldurmuşken sonrakilere yetişmeyi kim ister ki zaten?

Hiç kimseye, hiçbir şeye geç kalmamanız dileğiyle…

“Sevgi anlaşmak değildir nedensizce sevilir...
Bazen küçük bir an için ömür bile verilir...”

Özdemir amca... söz sende!

https://youtu.be/8NqLHLSMdZM
Erkek;kırılgan,naif,kedi gibi koltuğunun altına giren kadından hoşlanır. Güçlü,ayaklarının üstüne basan kadın pek işine gelmez.Şu "Ağzını Kırdığımın" dünyasında,kendi gücünü kadının üstünde hissetmeye deli gibi ihtiyaç duyar.

Kadın dersen daha beter.Kadın güçlü kadından nefret eder ( Ama olmuyor feminist ablam.Ağzınıza küfür hiç yakışmıyor.)

Sonuç olarak da nur topu gibi global dünyamda kadın kahramanları ne kitaplarda ne de filmlerde görmekten pek de haz etmiyoruz.

Kitaptaki Rabia Ablamıza gelince keçi gibi inatçı,yaşadığı tüm zorluklara rağmen kimsenin karşısında eğilmeyen bir hafız.

Adıvar' ın sürgünde yazdığı bu kahramanının da akibeti pek farklı olmadı.Sevdiremedi kendini ama farklı nedenlerle.

Cumhuriyetçi bebeler, hafız ve kapalı olduğu için uzak durdu. ( Kızıyorsun ama öyle...)

Muhafazakar bebeler ise, erkeklerle bu kadar sıkı fıkı olmasını ve müziğe olan ilgisini beğenmedi.

Bakmayın siz hiç birine efenim.

Rabia iyi kız hem de çok kafa kız.

Cebren okutalım

Not: Amma Can yayınlarından çıkan 13.baskıyı okuyacaksanız işiniz zor.
Özüne sadık kalalım demişler. Pek iyi etmemişler.

Ortaya çıkan ne deve ne de kuş.

O kadar çok dipnotla bölünüyorsunuz ki kitabın tadını tam çıkaramıyorsunuz.

Tahammül edememek kelimesinin bile dipnotla sayfanın aşağısında açıklanmasına, tahammül edebilecek misiniz çok merak ediyorum.
Kitap hakkında uzun bir inceleme yazacağım, kitabı okumadan önce okumayınız. Umarım canınızı sıkmadan, beni çok etkileyen bu roman üzerine uzun bir inceleme yazacağım.

Halide Edip Adıvar'ın Kurtuluş Savaşı yıllarında orduda onbaşı rütbesiyle gönüllü olarak görev yaparken yazdığı Ateşten Gömlek, okuyucunun, özellikle bir Türk okuyucunun, heyecanla okuyacağı, sürükleneceği ve kıpır kıpır olacağı bir roman . Kitabın ön sözünde Yakup Kadri'ye yazdığı açık mektupta belirttiği gibi aslında Yakup Kadri'nin tasarısı olan Ateşten Gömlek ismini o kadar beğeniyor ki kendi romanına da bu adı koymak istediğini söylüyor. Bu açık mektupta ayrıca bu iki Ateşten Gömlek 'i zaman eğer söndürüp atmazsa Türk romanları arasında aynı isimde iki kurtuluş romanı olacağını ve belki elli sene sonra raflarda yan yana oturacağını ve uzak Türk gençliğini harlayacağını, yüksek umutlarla belirtiyor.

Yazar, romanda ilginç bir anlatım tekniği kullanmış, hastanede iki bacağını savaşta kaybetmiş Peyami'nin hatıra defterinden ve anılarından dinliyoruz olayları. Silik, cansız bir Hariciye memuru iken tanıdığı birkaç insan "sayesinde" nasıl ateşten gömleği giydiğine tanık oluyoruz. Aslında olayın kahramanlarının onlar olduğunu, kendisinin ise yalnızca onların arasında bulunduğunu ve kendi hayatının da onların hikayesiyle başladığını söylüyor bize. Etkileyici bir girişe sahip roman beni daha ilk cümlelerden heyecanlandırmayı başardı. Annesi bir şişli hanımı olan Peyami, annesinin onu uzak akrabaları olan Ayşe adında bir köylü kızıyla evlendirme ısrarı üzerine Peyami'nin yurdun karışıklığından da faydalanıp yurtdışına kaçması ve geri döndüğünde Ayşe'nin abisi Cemal' ile iyi ilişkiler kurmasıyla başlar hikayemiz. Cemal Peyami ile savaş konuşurken, İzmir'de evli ve çocuklu olan Ayşe'nin ailesinin öldürülmesi ve Ayşe'nin kendisinin de yaralanması üstüne İstanbul'a gelişiyle harlanır olaylar. Bir savaş gazisi görülen Ayşe gözlerindeki ateş ve intikam hırsı gençleri arkasına alarak İzmir'in Kurtuluşu simgesine dönüşür. Birlik beraberlik sanki o zamana dek bir işaret bekliyormuş gibi oluşur ve İstanbullu gençler Anadolu'nun kurtuluşu için gözlerini karartıp yollara düşlerler. Peyami bu anıları anlatırken ara ara kendi zamanına döner ve kafatasında olan merminin ameliyatla alınacağını, bundan biraz tedirgin olduğu belirtir ve hafızasını yitirmekten de korkuyordur. Sathı müdafaya geçen Türk milleti, komutanların da katılımıyla bir kurtuluş savaşı başlatır. Peyami' de İhsan , Cemal ve Ayşe ile bu savaşın içindedir. Anılarının sonunda hepsi ölür ve Peyami'de anlatmaya son verip girdiği ameliyatta hayatını kaybeder. Doktorlar ameliyatta sayıklayan Peyami'nin bağırdığı isimleri araştırırlar fakat ne İhsan adında bir komutan ne de Ayşe adında bir kadının varlığına dair en ufak bir bilgi bile bulamazlar. Halide belki de yaşananları bir kabus gibi gördüğü için böyle bir final yapmıştır.

Halide Edip Adıvar bu olayları Peyami'nin hatıra defterinden bize o kadar ustaca kurgulayıp anlatmış ki yaşanmış bir gerçeğe ek olarak, harika bir roman görüyoruz. Karakterleri bize Peyami'nin anı defterinden tanıtırken karakterlerin nasıl öldüğünü öğreniyoruz. Biz artık öleceğini bildiğimiz karakterlerin hikayesini dinliyoruz. Sonunu bildiğimin bu karakterler, bizim onların peşinden gitmemize engel olmuyor. Bu kurgu biçimini bir de Gabriel Garcia Marquez' in " Kırmızı Pazartesi" adlı kısa romanında görmüştüm. Orda da hoşuma gitmişti fakat bu romandan sonra kimin daha yaman bir yazar olduğunu kendimce çok net bir biçimde anladım. Bu eşi benzerine rastlamadığım güçlü eser üzerine çokça düşündüm, kıyasladım. Bu roman ancak keskin bir zeka, yoğun bilgi birikimi ve hepsinden daha önemlisi savaşın içinde, ölülerin arasında, vatan için gözünü karartmış, her şeyi geride bırakıp hayatının sadece bir amaçta birleştirmiş ve bunun uğruna savaşmış olmanın verdiği tutku ile yazılabilirdi ve bu yüzden okuduğum diğer tüm romanlardan daha güçlü ve samimi geldi bana. Hatta " daha " demek yanlış olur, bu roman kıyaslanacak bir eser değil. İçinde bir insanlık var çünkü. Zaten bir eser bir şey anlatıyorsa, sahibinin anlattığı şeyi yaşaması gerekir diye düşünüyorum. Büyük bir sanat eseri oluşturmanın bence ilk şartı budur. Bu eserin yaşanmışlığı ise büyük bir gerçektir. Bir vatan kurtuluşu , bir çocuğun silah tutuşu, halktan yaşlı, genç herkesin giydiği ateşten gömlek... Bunlar kumar borcu yaşanmışlığına benzemeyen şeyler. Üstelik savaş henüz devam ederken yazılmış. Çok fazla edebiyat yapmak istemiyorum ama resmen mürekkep kandanmış. Tüm bunların yanında ustaca kurgulanıp, şairane diyalogları da ekleyince olağanüstü bir iş olmuş. Sadece savaştan bahsedilmemiş, bu karmaşanın ve zorluğun içinde bizi sürükleyen karakterlerin insanoğlu olduğunu unutturmayacak bir aşk hikayesi de var. Üstelik baş karakter Peyami'nin tüm olaylar gibi bu olaya da yalnızca bir gözlemci gibi. Romanda yer alan her karakterin kendi sorunları, kendi istekleri var fakat hepsinin de bir ortak amacı var ,o da kurtuluş. Mesela baş karakter Peyami iki bacağını kaybetmekten yakınmıyor, sadece yoldaşlarının onu bu halde göremediği için, kendisinin de onlar gibi bu mücadelede yer aldığını, ateşten gömleği giydiğini, pasif bir hariciye memuru olmadığını kanıtlamadan öldükleri için üzülüyor. Yani her karakterin psikolojik boyutları da ustaca ele alınmış. Romanın çok yönlülüğünü vurgulamak için şöyle bir alıntı yapmak istiyorum.

"Allah kalbimi olduğu gibi görüyor. Ben, demir gibi şeref ve haysiyete bağlı asker utanmadan itiraf ederim ki,o bir gün bana “muharebeden kaç! ”diyeydi, beş dakika sonra beynimi kendi elimle parçalamak şartıyla o söyledi diye hattı-harbı terk ederdim." Syf. 110

Sonuç olarak yüce gönülden çıkma yüce bir roman olmuş. Bu romandan çok etkilendim ve Halide Edip Adıvar'ı merak edip biraz daha araştırdım, araştırdıkça daha da etkilendim. Hemen Sinekli Bakkal adlı romanını da okudum ve ustalığına tamamen inandım. Böyle bir gerçeği fark ettiğim, böyle bir yazarı daha iyi tanıdığım için şanslı hissediyorum.
İnceleme yazısı yazmayı beceremediğim için inceleme yapmayacağım diye bir karar almıştım ki bu kitabı okuyana kadar.
Kurtuluş Savaşımızın ilk romanı olma özelliğini taşımakta ve 1922'den belli kütüphanelerimizde yerini almaktadır.
Halide hanımın okuduğum ilk kitabı iyi ki bu kitapla başlamışım dedim ve neden bu kadar geç kalmışım diye de kızdım kendime.
İçinde bulunduğu ortamı o kadar güzel analiz etmiş ve bunu bize o kadar güzel yansıtmış ki... Dilinin ağır olması bile kitabın akıcılığını bozamıyor.
Vatan aşkının yanı sıra İhsan beyin Ayşe hanıma olan aşkı gözlerimi doldurdu.
Okumalı ve okutmalıyız.
Epeyce ses getiren filmin bir sahnesinde; komutan, gece üç-beş nöbetinde uyuya kalan askere en karizmatik sesiyle bağırıyordu: “ Sen uyursan herkes ölür…”

Bu kitap da sanki bize bağırıyor: “ o rahmetlilerden sadece biri bile savaşa katılmasaydı, bu vatan ölürdü…”

Kaybedilmesi “mantıklı” ve “ realist” zihinlerde kesin gözüyle bakılan bir savaşa koşa koşa giden , “mantıksız”, “hayalperest” ve dibine kadar duygusal atalara sahip olduğumuz için ne kadar şanslı olduğumuzu bir kez daha hatırlatıyor.

Ve son olarak aşktan bahsediyor, Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşine inat; zaman, koşul, mekan tanımayan, en minöründen en majörüne, her daim hep önde olan aşktan…

Cebren okutunuz efenim…
Kurtuluş Savaşının ilk romanı...
Nereden nasıl başlasam bilemiyorum. Kitapla birlikte ben de bittim. Halide teyzem o nasıl bir içtenliktir. Kitabı bizzat yaşadım resmen.

Kitabın baş karakteri Peyami, kurtuluş savaşı sürecini kendi ağzından, bir hastane odasındayken yazarak anlatıyor.
Olaylar Ayşe adında İzmirli bi hemşirenin etrafında gelişiyor.
Bizzat içinde bulunduğu savaş zamanlarını karakterlerle birlikte yaşadım. Fazlasıyla etkileyici oldu benim için. Hâla okumayan varsa lütfen okuyun.

"Arkamdan bütün koğuş gürleyerek devam etti: 'Senin için ey sancağımız, güle güle kurban oluruz.'"

Biz onlara çok şey borçluyuz. Bu Cumhuriyet kolay kurulmadı.
Belki kitapta biraz fazlaca bilmediğimiz kelimeler çıkabiliyor ama eğer kendi yazarlarımızı tanımak, okumak, o dönemlere şahitlik etmek istiyorsak, zamanla üstesinden daha kolay gelebileceğimiz bu kelimeleri öğrenmeliyiz. Zira yazarlarımız olsun, tarihimiz olsun her yönüyle okunmayı hak ediyorlar. "Ateşten gömlek" gerek vatan gerekse aşk uğruna, her yönüyle tam bir mücadele örneği. Bu kitap, bugün yaşadığımız bu toprakların bedelini ödeyenlerin, kanlarıyla yazılmış hikayesidir.
Ateşten Gömlek romanı, İzmirli Ayşe etrafında, Anadolu’da, önce çetelerle başlayan, sonra düzenli ordu ile devam eden ve zaferle sonuçlanan Türk Kurtuluş savaşının hikâyesini anlatıyor. Okumanızı tavsiye edrim :-) :-)
" İçimi dökeceğim bir Sakarya kaldı; asıl facia ve son perde..."
Asıl facia, son perde Kurtuluş Savaşı...

Anadolu cayır cayır yanıyordu... Her kafadan, her topluluktan ayrı bir ses: Padişah!.. Hilâfet!.. İngiliz Mandası!.. Amerikan Mandası!..

Hiçbiriyle yetinmeyip yaralarını geçici merhemlerle dindirmek yerine kanata kanata istiklâl merhemi için koştu şehitlerimiz, gazilerimiz. Destekçileri az, köstekçileri çoktu. Kimine göre hayalperest kimine göre deliydiler ama onlar özgürlüğe susuz kalmış, vatanını ölümüne seven neferlerdi... Esirliğin yanında göğüste açılan yaranın, kopan kolun, kesilen ayağın lafı bile olmadı. Düşman Anadolu'nun göğsüne bayrağını saplamışken alınan yarım nefes yaşatır mı bu aziz milleti, düşmanın bayrağının gölgesi altında serinler mi yanan yürekler?.. Bağımsızlık hasreti ekmekleri, intikam hırsı katıkları oldu, inançlarıyla ferahlattılar yüreklerini. Etten tepelere diktiler yine de yere değdirmediler sancağımızı.
Anadolu'nun sırtına geçirilen bu ateşten gömleği kendilerini kül ederek soydular.
Bu vatanın bir karışı için şehit olanlara ne yapsak ne söylesek kâfi gelir şimdi?..
Ruhunuz şad olsun!

Halide hanım şehitlerimize olan minnetini Kurtuluş'umuzun ilk romanını yazarak sunmuş. Savaşın içinde yer alan yazarımız henüz savaş bitmeden sıcağı sıcağına kaleme alıyor romanını. Peyami'nin notlarıyla, mektuplarıyla aktarıyor bize o zorlu mücadeleyi. Yağmur gibi inen mermileri, patlayan gülleleri, yaralıların iniltilerini, Allah Allah nidalarını... Yazar, İzmir ile tutuşan Ayşe'yi, Ayşe'nin sevdası ile yanan Peyami ve İhsan'ın daracık aşk üçgeni içinde sıkışan yüreklerinin üzerinden cephede yaşananları ve cephe arkasındaki acı izleri gösteriyor. Cephe arkasında kalan insanı duygular da yerli yerince duruyor tabi. Aşk, kıskançlık, dostluk...
Vatan sevgisinden ziyade beşeri aşkla yanan yüreklerin daha baskın çıkıyor olması, İzmir'i Ayşe için kurturmaya çalışmaları beni birazcık hayal kırıklığına uğrattı. Mehmet Çavuş'un, Kezban'ı kıskanmasıyla nefret ettiği hilafet tarafına geçmesi, İhsan gibi yiğit bir komutanın Ayşe savaşı bırak gel dese kafamı ezer yine gelirim, demesini yazarın aşkı daha üstün tutmasını kabullenemedim.
Kurtuluşumuzun ilk romanından beklentim daha fazlaydı.
Romanın dili biraz ağır olup sık sık sözlüğe baksamda olaylardan kopmadan akıcı bir şekilde ilerledik.

Bu vatanın ne şartlarda kazanıldığını elbet biliyoruz ama tekrar tekrar hatırlamak gerekir ne de olsa insan "unutan" demekti.
Kitabı sonunda bitirebildim. Oradaki "sonunda" kelimesinin benim için birçok manası var. Çünkü kitabı hastalığımdan dolayı, arkadaşlarım ve geçirdiğim güzel zamanlardan dolayı tamamiyle iki buçuk haftada bitirdim. Siz de katılırsınız ki her yutkunduğunuzda boğazınıza binlerce iğne saplansa, yürürken kemiklerinizin üzerinde bir bıçak dolaştığını hissetseniz okurken zorlanırdınız. Velhasıl iki buçuk haftada bitirmemin faydaları da her zamanki gibi yorumladığım gibi içimde hissetmem. Sinekli Bakkal edebiyat dersinde töre romanı olarak öğrendiğim, almam gereken bir eser ve yorumlamam lazım gelen bir şaheserdi. Normalde Töre romanlarını televizyonda gördüklerimiz gibi kanlı manlı, doğu romanları gibi hayal etmiştim fakat öyle değilmiş. İnterneti gene bir kitap için kullandım. Her zaman da dediğim gibi; Bir kitap için üşenmeyip araştırma yapmak o kitabı çok sevdiğinizin ve o kitabın siz de önemli kalıntılar bıraktığının göstergesidir. Ayrıca Halide Edib kitaplarını denemek, en sevdiğim yazarlardan biri olan Ayşe Kulin'in "ustam" olarak tanımladığı bir yazarla tanışmak istiyordum. Yazarın kalemine de aşık oldum, cümlelerine de aşık oldum, üslubuna ve tecrübesine de aşık oldum. Bu denli mükemmel yazabilmek, bir sokağı, insanlarını, yaşanan olayları, dönen entrikaları bu şekilde aksettirebilmek anca bir ustanın işi olsa gerek. Dediğim gibi kitabı iki buçuk hafta da bitirdim ve hemen hemen hergün oturup bu kitap hakkında düşünme zamanım oldu. Rabiayı, kişiliğini, hal ve davranışlarını en uzun zamanda değerlendirme şansı da bulabildim. Hatta kitapla o kadar bütünleşmiştim ki bitirip arka kapağını kapattığımda bir boşluk hissi, yokluk hissi sardı bedenimi. O kadar alışmışım ki bir an tekrar başlayıp okumak istedim. Fakat bu kişiye yeni kitaplar, yeni deneyimler de lazım :) Konusuna gelecek olursak; Sinekli Bakkal aslında bir sokaktır. Burada yaşayan, herkes tarafından korkunç olarak tanımlanmış, cennetten çok cehhenemi ve gazabını anlatan, eğlenmenin haram olduğunu düşünen bir imam yaşar. Kızı Emine bir gün parasını tiyatroyla kazanan, işi sebebiyle kadın kılığına giren ve zaman zaman birçok insan tarafından böyle çağırılan, çocuk ruhlu bir adamla evlenir. Tevfik evlendikten sonra da çocuklarla çocuk olmaya devam etmiştir. Bu durum Emine'nin hoşuna gitmez. Bir süre sonra kapı dışarı olan Tevfik sürülür. O sürgündeyken bakarlar ki Emine hamile! Doğar çocuk. Rabia doğar. Akıllı kız, geleceğin billur seslisi, erkek gibi kızı, söz geçirilmeyen ve diğer kızlar gibi muamele yapılamayan nur topu gibi bir kız. Kız İmamın verdiği "eğlenmeyin, haramdır" öğütleriyle ve korkutucu vesveselerinle bir hayli dine sarmıştır ve sesinin billurluğu burada şekil bulur. 6 yaşında bile konaklara, mevlitlere Kur-an okumaya çağırılan bu kız herkesi sesinle bayıltır. Zaman geçer ve Rabia dönemin paşasının konağında Vehbi Dede gibi alim birinden ders almaya başlar. Sürekli konağa gidip ders alan ve onların ev işlerine yardım eden Rabia bakkalın içinde bir adam görür. Babasını anımsar. Onu tanımıyordur ama içten bir yerden gelen "bulma" duygusu tüm vücudunu sarmıştır. Bunun sonrasında babasınla tanışır ve yeni bir hayata atılır. Onunla yaşamaya başlar. Burada durmak istiyorum. Tüm kitabı anlatabilsem buraya okuması güç, yazması güç. Ayrıca çok da fazla kitabın olaylarını anlatmak istemiyorum. Sonra kitabın içine çeken yazımı mahvolur. Ayrıca buralarda -yorumlarda- okuduğuma göre kitapta doğu - batı çekişmesine yer verilmiş.Ben kitabın içinde sürekli Doğu-Batı tartışmasını aradım ama pek de bulamadım. Tamam elbet ki var ama ben bu konunun üzerinde çok durulduğunu sanmıştım çünkü yorumlar da hep doğu-batı çekişmesi görülüyor diye yazılmıştı. Sonraları bu karşılaştırma sahnelerini beynimde birleştirip sıraya koyduğumda anladım ne kadar fazla üzerinde durulduğunu. Buna ek olarak kitap, birçok konuyu ele alıyor. Aşktan tutun insan psikolojisine kadar. Bu yüzden töre romanı, aşk romanı,psikolojik roman gibi örneklerin hepsinde Sinekli Bakkalı önereceğim. Kitabın hikayesi 2.Abdülhamid zamanını ele alır. Bazı sayfalarda dönemin siyasal olayları da ele alınmıştır. Bu dönemde yeni yeni yapılmaya başlanan özentilikler bariz betimlenmiştir. Alıp okumanızı tavsiye ediyorum. Sonuna kadar da tavsiye ediyorum. Kitabın içinde bulunan ve anlaşılması güç eski kelimeleri pek de dert etmenize gerek yok çünkü yeni baskılar alt tarafında anlamlarıyla birlikte veriyor. Bazı yerlerde günümüzde kullanılan bir kelimeyi bile yazıyorlar ve bu da sıkıcı bir durum ama bir süre sonra okuya okuya kelimelerin anlamlarını öğreniyorsunuz ve alt tarafa bakma ihtiyacı duymuyorsunuz. Bu da insana öğrenmişliğin verdiği gururu tattırıyor. Ben çok yazdım. Malum uzunca zaman düşününce bir kitap hakkında böyle sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Ben kitabı pek bir sevdim. İyi okumalar...

Yazarın biyografisi

Adı:
Halide Edib Adıvar
Unvan:
Türk Yazar, Siyasetçi, Akademisyen, Öğretmen. Halide Onbaşı Olarak da Bilinir.
Doğum:
İstanbul, 1884
Ölüm:
İstanbul, 9 Ocak 1964
Halide Edip Adıvar (Osmanlıca: خالده اديب اديوار; d. 1884 - ö. 9 Ocak 1964) Türk yazar, siyasetçi, akademisyen, öğretmen. Halide Onbaşı olarak da bilinir.
Halide Edip, 1919 yılında İstanbul halkını ülkenin işgaline karşı harekete geçirmek için yaptığı konuşmaları ile zihinlerde yer etmiş usta bir hatiptir. Kurtuluş Savaşı'nda cephede Mustafa Kemal'in yanında görev yapmış, sivil olmasına rağmen rütbe alarak bir savaş kahramanı sayılmıştır. Savaş yıllarında Anadolu Ajansı'nın kurulmasında rol alarak gazetecilik de yapmıştır.
II. Meşrutiyet'in ilanı ile birlikte yazarlığa başlayan Halide Edip; yazdığı yirmi bir roman, dört hikâye kitabı, iki tiyatro eseri ve çeşitli incelemeleriyle Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemleri Türk edebiyatının en çok eser veren yazarlarındandır. Sinekli Bakkal adlı romanı, en bilinen eseridir. Eserlerinde kadının eğitilmesine ve toplum içindeki konumuna özellikle yer vermiş, yazıları ile kadın hakları savunuculuğu yapmıştır. Bir çok kitabı sinemaya ve televizyon dizilerine uyarlanmıştır.
1926 yılından itibaren yurtdışında yaşadığı 14 sene boyunca verdiği konferanslar ve İngilizce olarak kaleme aldığı eserler sayesinde zamanının dış ülkelerde en çok tanınan Türk yazarı olmuştur.
İstanbul Üniversitesi'nde edebiyat profesörü olan Halide Edip, İngiliz Filoloji Kürsüsü Başkanlığı yapmış bir akademisyen; 1950'de girdiği TBMM'de ise milletvekilliği yapmış bir siyasetçidir.
I. TBMM hükümetinde sağlık bakanı olan Adnan Adıvar'ın eşidir.

Çocukluk ve öğrencilik yılları

1884 yılında Beşiktaş, İstanbul'da doğdu. Babası, II. Abdülhamit devrinde Ceyb-i Hümayun (Padişah Hazinesi) kâtipliği, Yanya ve Bursa Reji Müdürlüğü yapan[1]Mehmet Edip Bey, annesi Fatma Berifem Hanım'dır. Annesini küçük yaşta veremden kaybetti.[2] Evde özel dersler alarak ilköğrenimini tamamladı. Yedi yaşında iken yaşını büyüterek girdiği Üsküdar Amerikan Lisesi'nden kısa bir süre sonra padişahın "Hristiyan okullarında Müslüman öğrencilerin okuyamayacağı" emri ile alınmış ve evde özel ders görmeye başlamıştı. Kolejde İngilizce ve Fransızca öğrenmeye başlayan Halide Edip’in İngilizce öğrenirken çevirdiği kitap 1897’de basıldı. Bu, Amerikalı çocuk kitapları yazarı Jacob Abbott'un "Ana" adlı eseri idi.[3] 1899 yılında bu çeviri nedeniyle II. Abdülhamit tarafından Şefkat Nişanı ile ödüllendirildi. Aynı yıl yeniden Üsküdar Amerikan Koleji’ne kaydolabildi. Bu okulda aldığı eğitimin yaşamında büyük etkisi oldu. Okulda, Rıza Tevfik Bey'in Fransız edebiyatı derslerine katıldı ve Doğu edebiyatıyla ilgilendi. 1901 yılında mezun oldu, okulun mezun ettiği ilk kız öğrenciler arasındaydı.

İlk evliliği ve çocukları
Halide Edip, kolejin son sınıfında iken matematik öğretmeni olan Salih Zeki Bey ile okuldan mezun olduğu yıl evlendi. Eşi rasathane müdürü oluğu için evleri hep rasathane içinde oldu ve bu yaşam ona sıkıcı geldi[4]. Evliliğinin ilk yıllarında eşine Kamus-u Riyaziyat adlı eserini yazmada yardımcı oldu, ünlü İngiliz matematikçilerin yaşam öykülerini Türkçe’ye çevirdi. Birkaç Sherlock Holmes hikayesinin de çevirisini yaptı. Fransız yazar Emile Zola’nın yapıtlarına büyük ilgi duymaya başladı. Daha sonra ilgisi Shakespeare’e yöneldi ve Hamlet adlı yapıtının çevirisini yaptı. 1903 yılında ilk oğlu Ayetullah, bundan on altı ay sonra da ikinci oğlu Hasan Hikmetullah Togo dünyaya geldi. 1905 yılında gerçekleşen Japon-Rus savaşında batı uygarlığının bir parçası sayılan Rusya'yı Japonların yenmesinin verdiği sevinçle oğluna Japon Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Togo Heihachiro'nun ismini vermiştir.
Yazım alanına girişi
Meşrutiyetin ikinci kez ilan edildiği 1908 yılı Halide Edip’in hayatında bir dönüm noktası oldu. 1908'de gazetelerde kadın haklarıyla ilgili yazılar yazmaya başladı. İlk yazısı Tevfik Fikret'in çıkardığı Tanin'de yayımlandı. Başlangıçta, -eşinin isminden ötürü- yazılarında Halide Salih imzasını kullandı. Yazıları, Osmanlı içerisindeki muhafazakâr çevrelerin tepkisini çekti. 31 Mart Ayaklanması sırasında öldürülme endişesiyle kısa süre için iki oğluyla Mısır'a gitti. Oradan İngiltere’ye giderek kadın hakları konusundaki yazıları nedeniyle kendisini tanıyan İngiliz gazeteci Isabelle Fry’ın evinde konuk oldu. İngiltere’ye gidişi o dönemde kadın-erkek eşitliği konusunda sürüp giden tartışmalara tanık olmasına, Bertrand Russell gibi fikir adamlarıyla tanışmasına vesile oldu .
1909'da İstanbul'a geri döndü; siyasi içerikli yazıların yanı sıra edebi yazılar da yayımlamaya başladı. Heyyula ve Raik'in Annesi adlı romanları basıldı. Bu arada Kız Öğretmen okullarında öğretmenlik ile vakıf okullarında müfettişlik görevlerinde bulundu. İleride yazacağı Sinekli Bakkal adlı ünlü romanı, bu görevler gereği İstanbul’un eski ve arka mahallelerini tanıması sayesinde ortaya çıkmıştı.
Eşi Salih Zeki Bey'in ikinci bir kadınla evlenmek istemesi üzerine ondan 1910 yılında boşandı ve artık yazılarında Halide Salih yerine Halide Edip adını kullanmaya başladı. Aynı yıl Seviyye Talip romanını yayımladı. Bu roman, bir kadının kocasını terk ederek sevdiği erkekle yaşayışını anlatır ve feminist bir eser olarak değerlendirilir. Basıldığı dönemde bir çok eleştiriye maruz kalmıştır. Halide Edip, 1911 yılında ikinci kez İngiltere'ye gitti, kısa bir süre kaldı. Yurda döndüğünde Balkan Savaşı başlamıştı.

Balkan Savaşı yılları
Balkan Savaşı yıllarında kadınlar toplum yaşamında daha aktif rol almaya başlamışlardı. Halide Edip de bu yıllarda Teali-i Nisvan Cemiyeti’nin (Kadınları Yükseltme Derneği) kurucuları arasında yer aldı ve yardım işlerinde çalıştı. Öğetmenlik mesleğinin içinde olduğundan eğitim ile ilgili bir kitap yazmaya yöneldi ve Amerikalı düşünür ve eğitimci Herman Harrell Horne'un The Psychological Principle of Education (Eğitimin Psikolojik Temeli) adlı eserinden yararlanarak Talim ve Edebiyat adlı kitabı yazdı[1]. Aynı dönemde Türk Ocağı içinde Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Hamdullah Suphi gibi yazarlarla tanıştı. Bu kişilerle dostluğu sonucu Turancılık fikrini benimseyen Halide Edip, bu düşüncenin etkisiyle Yeni Turan adlı eserini yazdı. 1911'de Harap Mabetler ve Handan isimli romanları yayımlandı.

1. Dünya Savaşı yılları
Balkan Savaşları 1913’te sona ermişti. Öğretmenlikten istifa eden Halide Edip, Kız Mektepleri Umumi Müfettişliği görevine getirildi. I. Dünya Savaşı başladığında bu görevdeydi. 1916'da Cemal Paşa'nın daveti üzerine okul açmak üzere Lübnan ve Suriye'ye gitti. Aynı yıl bir aşk romanı olan Son Eseri adlı kitabı basıldı. Arap eyaletlerinde iki kız okulu ve bir yetimhane açtı. Orada bulunduğu sırada babasına verdiği vekalet ile Bursa’da, aile doktorları Adnan Adıvar ile nikahları kıyıldı. Lübnan’da iken Kenan Çobanları adlı 3 perdelik operanın librettosunu yayımladı, eseri Vedi Sebra besteledi. Yusuf Peygamber ve kardeşlerini konu alan bu eser, o yıllarda savaş koşullarına rağmen yetimhane öğrencileri tarafından 13 defa sahneye kondu[8]. Türk ordularının Lübnan ve Suriye'yi boşaltması üzerine 4 Mart 1918’de İstanbul'a döndü. Yazar, hayatının buraya kadar olan bölümünü Mor Salkımlı Ev adlı kitabında anlatmıştır.
Milli Mücadele yılları ve ABD mandası tezi
Halide Edip, İstanbul’a döndükten sonra Darülfünun'da Batı edebiyatı okutmaya başladı. İzmir'in işgalinden sonra "milli mücadele" en önemli işi haline geldi. Türk Ocakları’nda çalıştı. Karakol adlı gizli örgüte girerek Anadolu’ya silah kaçırma işinde rol aldı. Vakit Gazetesi'nin sürekli yazarı, M. Zekeriya ve eşi Sabiha Hanım'ın çıkarttıkları Büyük Mecmua'nın başyazarı oldu.
Milli Mücadele taraftarı aydınların bir kısmı işgalcilere karşı ABD ile işbirliği yapma düşüncesiydi, Halide Edip bu düşüncedeki Refik Halit, Ahmet Emin, Yunus Nadi gibi aydınlarla 14 Ocak 1919'da Wilson Prensipleri Cemiyeti'nin kurucuları arasında yer aldı. Halide Hanım, milli mücadelenin önderi Mustafa Kemal'e yazdığı bir mektupla ABD mandası tezini açıkladı. Ancak bu tez temmuz ayında Mustafa Kemal önderliğindeki Erzurum Kongresi'nde uzun uzun tartışılacak ve reddedilecektir. Yıllar sonra Mustafa Kemal'in Nutuk adlı eserinde tam metnine yer vereceği mektubu yüzünden Halide Edip, "mandacı" olarak suçlanmış, hatta "hain" olarak değerlendirilmiştir.
Yıllar sonra Halide Edip Türkiye'ye geri döndüğünde verdiği bir röportajında Milli Mücadele için , "Mustafa Kemal Paşa haklıymış !" demiştir.

İstanbul mitingleri ve idam kararı
15 Mayıs 1919 günü İzmir’i Yunanlıların işgal etmesi üzerine İstanbul’da ardı ardına protesto mitingleri düzenlenmekteydi. İyi bir hatip olan Halide Edip, 19 Mayıs 1919 günü Asri Kadınlar Birliği’nin düzenlediği ve kadın hatiplerin de konuşmacı olduğu ilk açıkhava mitingi olan Fatih Mitingi’nde kürsüye çıkan ilk konuşmacıydı, attığı nutuk ile belleklerde büyük iz bıraktı. 20 Mayıs’ta Üsküdar mitingi, 22 Mayıs’ta Kadıköy mitingine katıldı. Bunları Halide Edip’in başkahramanı haline geldiği Sultanahmet mitingi izledi. Önceden hazırlanmadan ve yazmadan yaptığı konuşmada sarf ettiği “Milletler dostumuz, hükümetler düşmanımızdır.” cümlesi bir vecize halini aldı.
İngilizler İstanbul’u 16 Mart 1920’de işgal ettiler. Hakkında idam emri çıkardıkları ilk kişiler arasında Halide Edip ve eşi Dr. Adnan da vardır. 24 Mayıs’ta padişah tarafından onaylanan kararda idama mahkum edilen ilk 6 kişi şunlardı: Mustafa Kemal, Kara Vasıf, Ali Fuat Paşa, Ahmet Rüstem, Dr. Adnan ve Halide Edip.

Anadolu'da mücadele
Haklarında idam kararı çıkmadan önce Halide Edip, eşi ile birlikte İstanbul'dan ayrılıp Ankara’daki milli mücadeleye katılmıştı. Çocuklarını İstanbul’da yatılı okulda bırakarak 19 Mart 1920 günü Adnan Bey ile at sırtında yola çıkan Halide Hanım, Geyve’ye ulaştıktan sonra buluştukları Yunus Nadi Bey ile birlikte trene binip Ankara’ya gitmiş ve 2 Nisan 1920 günü Ankara’ya varmıştı.
Halide Edip, Ankara’da Kalaba(Keçiören)’daki karargahda görev aldı. Ankara yolunda iken Akhisar İstasyonu'nda Yunus Nadi Bey ile birlikte kararlaştırdıkları gibi Anadolu Ajansı isimli bir haber ajansının kurulması Mustafa Kemal Paşa'dan onay görünce ajans için çalışmaya başladı. Ajansın muhabiri, yazarı, yöneticisi, ayakişlerine bakanı olarak çalışıyordu. Haber derleyip milli mücadeleye ilişkin bilgileri telgrafı olan yerlere telgrafla iletmek, olmayan yerlerde cami avlusuna afiş olarak yapıştırılmalarını sağlamak; Avrupa basınını takip edip batılı gazetecilerle iletişim kurmak; Mustafa Kemal'in yabancı gazetecilerle görüşmesini sağlamak, bu görüşmelerde tercümanlık yapmak; Yunus Nadi Bey'in çıkardığı Hakimiyet-i Milliye gazetesine yardımcı olmak ve Mustafa Kemal'in diğer yazıişleri ile ilgilenmek Halide Edip'in yürüttüğü işlerdi.
1921’de Ankara Kızılay başkanı oldu. Aynı yılın Haziran ayında Eskişehir Kızılay’da hastabakıcılık yaptı. Ağustos’ta orduya katılma isteğini Mustafa Kemal’e telgrafla iletti ve cephe karargâhında görevlendirildi. Sakarya Savaşı sırasında onbaşı oldu. Yunanlıların halka verdiği zararları incelemek ve raporlamakla sorumlu Tetkik-i Mezalim Komisyonu’nda görevlendirildi. Vurun Kahpeye adlı romanının konusu bu dönemde oluştu. Türk'ün Ateşle İmtihanı(1922) adlı anı kitabı, Ateşten Gömlek(1922), Kalp Ağrısı (1924), Zeyno'nun Oğlu adlı romanlarında Kurtuluş Savaşı'nın değişik yönlerini gerçekçi biçimde dile getirebilmesini savaştaki deneyimlerine borçludur.
Savaş boyunca cephe karargahında görev yapan Halide Edip, Dumlupınar Meydan Muharebesi’nden sonra ordu ile İzmir’e gitti. İzmir’e yürüyüş sırasında rütbesi başçavuşluğa yükseldi. Savaştaki yararlılıklarından ötürü İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi.

Kurtuluş Savaşı sonrası
Kurtuluş Savaşı, Türk ordusunun zaferiyle sonuçlandıktan sonra Ankara'ya döndü. Eşi, Dışişler Bakanlığı'nın İstanbul temsilciliği ile görevlendirilince birlikte İstanbul'a gittiler. Anılarının buraya kadar olan kısmını Türk'ün Ateşle İmtihanı adlı eserinde anlatmıştır.
Halide Edip, cumhuriyetin ilanından sonra Akşam, Vakit ve İkdam gazetelerinde yazdı. Bu arada Cumhuriyet Halk Fırkası ve Mustafa Kemal Atatürk ile siyasi fikir ayrılıkları yaşadı. Eşi Adnan Adıvar'ın Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kuruluşunda yer alması sonucu iktidar çevresinden uzaklaştılar. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kapatılıp Takrir-i Sükun kanununun kabul edilmesiyle tek parti dönemi başlayınca, kocası Adnan Adıvar ile birlikte Türkiye'den ayrılmak zorunda kalarak İngiltere'ye gitti. 1939 yılına kadar 14 yıl boyunca yurtdışında yaşadı. Bu sürenin 4 yılı İngiltere'de, 10 yılı da Fransa'da geçti.
Halide Edip, yurtdışında yaşadığı dönemde kitap yazmayı sürdürdüğü gibi Türk kültürünü dünya kamuoyuna tanıtmak amacıyla pek çok yere konferanslar verdi. İngiltere'de Cambridge, Oxford; Fransa'da Sorbonne Üniversitelerinde konuşmacı oldu. 2 defa Amerika Birleşik Devletleri'ne bir defa da Hindistan'a davet edilerek gitti. 1928 yılında ABD'ye ilk gidişinde Williamstown Siyaset Enstitüsü'nde yuvarlak masa konferansına başkanlık yapan ilk kadın olarak büyük ilgi çekti. Artık ABD'de yaşamakta olan oğullarını, Anadolu'da milli mücadeleye katılmak için onlardan ayrılışından 9 yıl sonra ilk defa bu gezi sırasında tekrar görebildi. 1932 yılında Columbia Üniversitesi Bernard Kolej'den gelen çağrı üzerine ikinci kez ABD'ye gitti ve ilk gidişindeki gibi seri konferanslarla ülkeyi dolaştı. Yale, Illinois, Michigan üniversitelerinde konferanslar verdi. Bu konferansların sonucu olarak Türkiye Batıya Bakıyor adlı eseri ortaya çıktı[1]. 1935 yılında İslam üniversitesi Jamia Milia'yı kurmak için açılan kampanyaya katılmak üzere Hindistan'a çağırıldığında Delhi, Kalküta, Benares, Haydarabad, Aligar, Lahor ve Peşaver Üniversitelerinde dersler verdi. Konferanslarını bir kitapta topladı, ayrıca Hindistan izlenimlerini içeren bir kitap yazdı.
1936 yılında en ünlü eseri olan Sinekli Bakkal’ın İngilizce orijnali "The Daughter of the Clown" yayımladı. Roman aynı yıl Türkçe olarak Haber gazetesi'nde tefrika edildi. Bu eser 1943 yılında CHP Ödülü’nü aldı ve Türkiye’de en çok baskı yapan roman oldu.
1939'da İstanbul'a döndü ve 1940 yılında İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Filolojisi kürsüsünü kurmakla görevlendirildi ve 10 yıl kürsü başkanlığını yürüttü. Shakespeare hakkında verdiği açılış dersi büyük yankı uyandırdı.
1950 yılında Demokrat Parti listesinden İzmir milletvekili olarak TBMM'ye girdi ve bağımsız milletvekili olarak görev aldı. 5 Ocak 1954 günü Cumhuriyet Gazetesi'nde Siyasi Vedaname başlıklı bir yazı yayımlayarak bu görevinden ayrıldı ve tekrar üniversitede görev aldı. 1955'te eşi Adnan Bey'in kaybı ile sarsıldı.
Halide Edip Adıvar, 9 Ocak 1964 yılında İstanbul'da 80 yaşındayken böbrek yetmezliği nedeniyle yaşamını yitirdi. Cenazesi, Merkezefendi Mezarlığı’na defnedildi.

Romanları

1909 Heyulâ
1909 Raik’in Annesi
1910 Seviyye Talip
1912 Handan
1913 Yeni Turan
1918 Mev’ud Hüküm
1923 Ateşten Gömlek
1923 Vurun Kahpeye
1924 Kalp Ağrısı
1928 Zeyno'nun oğlu
1936 Sinekli Bakkal
1937 Yolpalas Cinayeti
1939 Tatarcık
1946 Sonsuz Panayır
1954 Döner Ayna
1958 Akile Hanım Sokağı
1958 Kerim Usta'nın Oğlu
1959 Sevda Sok

Yazar istatistikleri

  • 834 okur beğendi.
  • 8.639 okur okudu.
  • 150 okur okuyor.
  • 3.772 okur okuyacak.
  • 204 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları