Giriş Yap

Halide Edib Adıvar

Yazar
Çevirmen
8.3
11,9bin Kişi
Unvan
Türk Yazar, Siyasetçi, Akademisyen, Öğretmen
Doğum
İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu, 1884
Ölüm
İstanbul, Türkiye, 9 Ocak 1964
Yaşamı
Halide Edib Adıvar (Osmanlıca: خالده اديب اديوار; d. 1882 veya 1884 - 9 Ocak 1964), Türk yazar, siyasetçi, akademisyen, öğretmen. Halide Onbaşı olarak da bilinir. Halide Edib, 1919 yılında İstanbul halkını ülkenin işgaline karşı harekete geçirmek için yaptığı konuşmaları ile zihinlerde yer etmiş usta bir hatiptir. Kurtuluş Savaşı’nda cephede Mustafa Kemal’in yanında görev yapmış bir sivil olmasına rağmen rütbe alarak savaş kahramanı sayılmıştır. Savaş yıllarında Anadolu Ajansı’nın kurulmasında rol alarak gazetecilik de yapmıştır. II. Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte yazarlığa başlayan Halide Edib; yazdığı yirmi bir roman, dört hikâye kitabı, iki tiyatro eseri ve çeşitli incelemeleriyle Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemleri Türk edebiyatının en çok eser veren yazarlarındandır. Sinekli Bakkal adlı romanı, en bilinen eseridir. Eserlerinde kadının eğitilmesine ve toplum içindeki konumuna özellikle yer vermiş, yazıları ile kadın hakları savunuculuğu yapmıştır. Birçok kitabı sinemaya ve televizyon dizilerine uyarlanmıştır. 1926 yılından itibaren yurt dışında yaşadığı 14 sene boyunca verdiği konferanslar ve İngilizce olarak kaleme aldığı eserler sayesinde zamanının dış ülkelerde en çok tanınan Türk yazarı olmuştur. İstanbul Üniversitesi’nde edebiyat profesörü olan Halide Edib, İngiliz Filoloji Kürsüsü Başkanlığı yapmış bir akademisyen; 1950’de girdiği TBMM’de ise milletvekilliği yapmış bir siyasetçidir. I. TBMM hükûmetinde sağlık bakanı olan Adnan Adıvar’ın eşidir. Çocukluk ve öğrencilik yılları 1882 yılında Beşiktaş, İstanbul'da doğdu. Babası, II. Abdülhamit devrinde Ceyb-i Hümayun (Padişah Hazinesi) kâtipliği, Yanya ve Bursa Reji Müdürlüğü yapan[1] Mehmet Edib Bey, annesi Fatma Berifem Hanım'dır. Annesini küçük yaşta veremden kaybetti. Evde özel dersler alarak ilköğrenimini tamamladı. Yedi yaşında iken yaşını büyüterek girdiği Üsküdar Amerikan Kız Koleji'nden bir öğrencinin jurnali üzerine bir sene sonra padişah II. Abdülhamit'in iradesi ile uzaklaştırıldı[3] ve evde özel ders görmeye başladı. İngilizce öğrenirken çevirdiği kitap 1897’de basıldı. Bu, Amerikalı çocuk kitapları yazarı Jacob Abbott'un "Ana" adlı eseri idi. 1899 yılında bu çeviri nedeniyle II. Abdülhamit tarafından Şefkat Nişanı ile ödüllendirildi. Daha sonra kolejin yüksek sınıfına geri dönerek İngilizce ve Fransızca öğrenmeye başlayan Halide Edib, Üsküdar Amerikan Kız Koleji'nden lisans derecesi alan ilk Müslüman kadın olmuştur. İlk evliliği ve çocukları Halide Edib, kolejin son sınıfında iken matematik öğretmeni olan Salih Zeki Bey ile okuldan mezun olduğu yıl evlendi. Eşi rasathane müdürü olduğu için evleri hep rasathane içinde oldu ve bu yaşam ona sıkıcı geldi. Evliliğinin ilk yıllarında eşine Kamus-ı Riyaziyat adlı eserini yazmada yardımcı oldu, ünlü İngiliz matematikçilerin yaşam öykülerini Türkçeye çevirdi. Birkaç Sherlock Holmes hikâyesinin de çevirisini yaptı. Fransız yazar Emile Zola’nın yapıtlarına büyük ilgi duymaya başladı. Daha sonra ilgisi Shakespeare’e yöneldi ve Hamlet adlı yapıtının çevirisini yaptı. 1903 yılında ilk oğlu Ayetullah, bundan on altı ay sonra da ikinci oğlu Hasan Hikmetullah Togo dünyaya geldi. 1905 yılında gerçekleşen Japon-Rus Savaşı'nda Batı uygarlığının bir parçası sayılan Rusya'yı Japonların yenmesinin verdiği sevinçle oğluna Japon Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Togo Heihachiro'nun ismini vermişti. II. Meşrutiyet'in ilan edildiği 1908 yılı Halide Edib’in hayatında bir dönüm noktası oldu. 1908'de gazetelerde kadın haklarıyla ilgili yazılar yazmaya başladı. İlk yazısı Tevfik Fikret'in çıkardığı Tanin'de yayımlandı. Başlangıçta, -eşinin isminden ötürü- yazılarında Halide Salih imzasını kullandı. Yazıları, Osmanlı içerisindeki muhafazakâr çevrelerin tepkisini çekti. 31 Mart Ayaklanması sırasında öldürülme endişesiyle kısa süre için iki oğluyla Mısır'a gitti. Oradan İngiltere’ye giderek kadın hakları konusundaki yazıları nedeniyle kendisini tanıyan İngiliz gazeteci Isabelle Fry’ın evinde konuk oldu. İngiltere’ye gidişi o dönemde kadın-erkek eşitliği konusunda sürüp giden tartışmalara tanık olmasına, Bertrand Russell gibi fikir adamlarıyla tanışmasına vesile oldu. 1909'da İstanbul'a geri döndü, siyasi içerikli yazıların yanı sıra edebi yazılar da yayımlamaya başladı. Heyyula ve Raik'in Annesi adlı romanları basıldı. Bu arada kız öğretmen okullarında öğretmenlik ile vakıf okullarında müfettişlik görevlerinde bulundu. İleride yazacağı Sinekli Bakkal adlı ünlü romanı, bu görevler gereği İstanbul’un eski ve arka mahallelerini tanıması sayesinde ortaya çıkmıştı. Eşi Salih Zeki Bey'in ikinci bir kadınla evlenmek istemesi üzerine ondan 1910 yılında boşandı ve artık yazılarında Halide Salih yerine Halide Edib adını kullanmaya başladı. Aynı yıl Seviyye Talip romanını yayımladı. Bu roman, bir kadının kocasını terk ederek sevdiği erkekle yaşayışını anlatır ve feminist bir eser olarak değerlendirilir. Basıldığı dönemde birçok eleştiriye maruz kalmıştır. Halide Edib, 1911 yılında ikinci kez İngiltere'ye gidip kısa bir süre orada bulundu. Yurda döndüğünde Balkan Savaşı başlamıştı. Balkan Savaşı yılları Balkan Savaşı yıllarında kadınlar toplum yaşamında daha aktif rol almaya başlamışlardı. Halide Edib de bu yıllarda Teali-i Nisvan Cemiyeti’nin (Kadınları Yükseltme Derneği) kurucuları arasında yer aldı ve yardım işlerinde çalıştı. Bu dönemde genç yaşta ölen arkadaşı ressam Müfide Kadri'nin hayatından esinlenerek Son Eseri adlı aşk romanını kaleme aldı. Öğretmenlik mesleğinin içinde olduğundan eğitim ile ilgili bir kitap yazmaya yöneldi ve Amerikalı düşünür ve eğitimci Herman Harrell Horne'un "The Psychological Principle of Education" (Eğitimin Psikolojik Temeli) adlı eserinden yararlanarak Talim ve Edebiyat adlı kitabı yazdı. Aynı dönemde Türk Ocağı içinde Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Hamdullah Suphi gibi yazarlarla tanıştı. Bu kişilerle dostluğu sonucu Turancılık fikrini benimseyen Halide Edib, bu düşüncenin etkisiyle Yeni Turan adlı eserini yazdı. 1911'de Harap Mabetler ve Handan isimli romanları yayımlandı. I. Dünya Savaşı yılları Balkan Savaşları 1913’te sona ermişti. Öğretmenlikten istifa eden Halide Edib, Kız Mektepleri Umumi Müfettişliği görevine getirildi. I. Dünya Savaşı başladığında bu görevdeydi. 1916'da Cemal Paşa'nın daveti üzerine okul açmak üzere Lübnan ve Suriye'ye gitti. Arap eyaletlerinde iki kız okulu ve bir yetimhane açtı. Orada bulunduğu sırada babasına verdiği vekâlet ile Bursa’da, aile doktorları Adnan Adıvar ile nikâhları kıyıldı. Lübnan’da iken Kenan Çobanları adlı 3 perdelik operanın librettosunu yayımladı, eseri Vedi Sebra besteledi. Yusuf Peygamber ve kardeşlerini konu alan bu eser, o yıllarda savaş koşullarına rağmen yetimhane öğrencileri tarafından 13 defa sahneye kondu. Türk ordularının Lübnan ve Suriye'yi boşaltması üzerine 4 Mart 1918’de İstanbul'a döndü. Yazar, hayatının buraya kadar olan bölümünü Mor Salkımlı Ev adlı kitabında anlatmıştır. Millî Mücadele yılları ve ABD mandası tezi Halide Edib, İstanbul'a döndükten sonra Darülfünun'da Batı edebiyatı okutmaya başladı. Türk Ocakları'nda çalıştı. Rusya'daki Narodnikler (Halka Doğru) hareketinden esinlendi ve Türk Ocakları içindeki küçük bir grubun Anadolu'ya uygarlık götürmek amacıyla kurduğu Köycüler Cemiyeti'nin reisi oldu. İzmir'in işgalinden sonra "millî mücadele" en önemli işi hâline geldi. Karakol adlı gizli örgüte girerek Anadolu’ya silah kaçırma işinde rol aldı. Vakit Gazetesi'nin sürekli yazarı, M. Zekeriya ve eşi Sabiha Hanım'ın çıkarttıkları Büyük Mecmua'nın başyazarı oldu. Millî Mücadele taraftarı aydınların bir kısmı işgalcilere karşı ABD ile işbirliği yapma düşüncesindeydi. Halide Edib bu düşüncedeki Refik Halit, Ahmet Emin, Yunus Nadi, Ali Kemal, Celal Nuri gibi aydınlarla 14 Ocak 1919'da Wilson Prensipleri Cemiyeti'nin kurucuları arasında yer aldı. Cemiyet, iki ay sonra kapandı. Halide Hanım, Amerikan mandası tezini Sivas Kongresi hazırlıklarını sürdürmekte olan Millî Mücadele'nin önderi Mustafa Kemal'e yazdığı 10 Ağustos 1919 tarihli bir mektupla açıkladı. Ancak bu tez kongrede uzun uzun tartışılacak ve reddedilecekti. Yıllar sonra Mustafa Kemal Nutuk adlı eserinde "Amerikan Mandası için Propogandalar" başlığı altında Arif Bey, Selahattin Bey, Ali Fuat Paşa ile telgraf görüşmeleri yanında Halide Edib'in mektubuna da yer vermiş ve mandaterliği eleştirmiştir. Yıllar sonra Halide Edib Türkiye'ye geri döndüğünde verdiği bir röportajında Millî Mücadele için "Mustafa Kemal Paşa haklıymış!" demiştir. İstanbul mitingleri ve idam kararı 15 Mayıs 1919 günü İzmir’i Yunanların işgal etmesi üzerine İstanbul’da ardı ardına protesto mitingleri düzenlenmekteydi. İyi bir hatip olan Halide Edib, 19 Mayıs 1919 günü Asri Kadınlar Birliği’nin düzenlediği ve kadın hatiplerin de konuşmacı olduğu ilk açık hava mitingi olan Fatih Mitingi’nde kürsüye çıkan ilk konuşmacıydı, attığı nutuk ile belleklerde büyük iz bıraktı. 20 Mayıs’ta Üsküdar mitingi, 22 Mayıs’ta Kadıköy mitingine katıldı. Bunları Halide Edib’in başkahramanı haline geldiği Sultanahmet mitingi izledi. Önceden hazırlanmadan ve yazmadan yaptığı konuşmada sarf ettiği “Milletler dostumuz, hükûmetler düşmanımızdır.” cümlesi bir vecize halini aldı. İngilizler İstanbul’u 16 Mart 1920’de işgal ettiler. Hakkında idam emri çıkardıkları ilk kişiler arasında Halide Edib ve eşi Dr. Adnan da vardı. 24 Mayıs’ta padişah tarafından onaylanan kararda idama mahkûm edilen ilk 6 kişi Mustafa Kemal, Kara Vasıf, Ali Fuat Paşa, Ahmet Rüstem, Dr. Adnan ve Halide Edib idi. Anadolu'da mücadele Haklarında idam kararı çıkmadan önce Halide Edib, eşi ile birlikte İstanbul’dan ayrılıp Ankara’daki Millî Mücadele’ye katılmıştı. Çocuklarını İstanbul’da yatılı okulda bırakarak 19 Mart 1920 günü Adnan Bey ile at sırtında yola çıkan Halide Hanım, Geyve’ye ulaştıktan sonra buluştukları Yunus Nadi Bey ile birlikte trene binip Ankara’ya gitmiş ve 2 Nisan 1920 günü Ankara’ya varmıştı. Halide Edib, Ankara’da Kalaba'daki (Keçiören) karargâhta görev aldı. Ankara yolunda iken Akhisar İstasyonu’nda Yunus Nadi Bey ile birlikte kararlaştırdıkları gibi Anadolu Ajansı isimli bir haber ajansının kurulması Mustafa Kemal Paşa'dan onay görünce ajans için çalışmaya başladı. Ajansın muhabiri, yazarı, yöneticisi, ayak işlerine bakanı olarak çalışıyordu. Haber derleyip Millî Mücadele’ye ilişkin bilgileri telgrafı olan yerlere telgrafla iletmek, olmayan yerlerde cami avlusuna afiş olarak yapıştırılmalarını sağlamak, Avrupa basınını takip edip Batılı gazetecilerle iletişim kurmak, Mustafa Kemal'in yabancı gazetecilerle görüşmesini sağlamak, bu görüşmelerde tercümanlık yapmak, Yunus Nadi Bey'in çıkardığı Hâkimiyet-i Milliye gazetesine yardımcı olmak ve Mustafa Kemal'in diğer yazı işleri ile ilgilenmek Halide Edib'in yürüttüğü işlerdi. 1921’de Ankara Kızılay başkanı oldu. Aynı yılın Haziran ayında Eskişehir Kızılay’da hasta bakıcılık yaptı. Ağustos’ta orduya katılma isteğini Mustafa Kemal’e telgrafla iletti ve cephe karargâhında görevlendirildi. Sakarya Savaşı sırasında onbaşı oldu. Yunanların halka verdiği zararları incelemek ve raporlamakla sorumlu Tetkik-i Mezalim Komisyonu’nda görevlendirildi. Vurun Kahpeye adlı romanının konusu bu dönemde oluştu. Türk'ün Ateşle İmtihanı (1922) adlı anı kitabı, Ateşten Gömlek (1922), Kalp Ağrısı (1924), Zeyno'nun Oğlu adlı romanlarında Kurtuluş Savaşı'nın değişik yönlerini gerçekçi biçimde dile getirebilmesini savaştaki deneyimlerine borçludur. Savaş boyunca cephe karargâhında görev yapan Halide Edib, Dumlupınar Meydan Muharebesi’nden sonra ordu ile İzmir’e gitti. İzmir’e yürüyüş sırasında rütbesi başçavuşluğa yükseldi. Savaştaki yararlılıklarından ötürü İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi. Kurtuluş Savaşı sonrası Kurtuluş Savaşı, Türk ordusunun zaferiyle sonuçlandıktan sonra Ankara'ya döndü. Eşi, Dışişleri Bakanlığı'nın İstanbul temsilciliği ile görevlendirilince birlikte İstanbul'a gittiler. Anılarının buraya kadar olan kısmını Türk'ün Ateşle İmtihanı adlı eserinde anlatmıştır. Halide Edib, cumhuriyetin ilanından sonra Akşam, Vakit ve İkdam gazetelerinde yazdı. Bu arada Cumhuriyet Halk Fırkası ve Mustafa Kemal Paşa ile siyasi fikir ayrılıkları yaşadı. Eşi Adnan Adıvar'ın Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kuruluşunda yer alması sonucu iktidar çevresinden uzaklaştılar. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kapatılıp Takrir-i Sükun kanununun kabul edilmesiyle tek parti dönemi başlayınca, kocası Adnan Adıvar ile birlikte Türkiye'den ayrılmak zorunda kalarak İngiltere'ye gitti. 1939 yılına kadar 14 yıl boyunca yurt dışında yaşadı. Bu sürenin 4 yılı İngiltere'de, 10 yılı da Fransa'da geçti. Halide Edib, yurt dışında yaşadığı dönemde kitap yazmayı sürdürdüğü gibi Türk kültürünü dünya kamuoyuna tanıtmak amacıyla pek çok yerde konferanslar verdi. İngiltere'de Cambridge, Oxford; Fransa'da Sorbonne üniversitelerinde konuşmacı oldu. İki defa Amerika Birleşik Devletleri'ne, bir defa da Hindistan'a davet edilerek gitti. 1928 yılında ABD'ye ilk gidişinde Williamstown Siyaset Enstitüsü'nde yuvarlak masa konferansına başkanlık yapan ilk kadın olarak büyük ilgi çekti. Artık ABD'de yaşamakta olan oğullarını, Anadolu'da Millî Mücadele'ye katılmak için onlardan ayrılışından 9 yıl sonra ilk defa bu gezi sırasında tekrar görebildi. 1932 yılında Columbia Üniversitesi College Of Barnard'dan gelen çağrı üzerine ikinci kez ABD'ye gitti ve ilk gidişindeki gibi seri konferanslarla ülkeyi dolaştı. Yale, Illinois, Michigan üniversitelerinde konferanslar verdi. Bu konferansların sonucu olarak Türkiye Batıya Bakıyor adlı eseri ortaya çıktı. 1935 yılında İslam üniversitesi Jamia Milia'yı kurmak için açılan kampanyaya katılmak üzere Hindistan'a çağrıldığında Delhi, Kalküta, Benares, Haydarabad, Aligarh, Lahor ve Peşaver üniversitelerinde dersler verdi. Konferanslarını bir kitapta topladı, ayrıca Hindistan izlenimlerini içeren bir kitap yazdı. 1936 yılında en ünlü eseri olan Sinekli Bakkal’ın İngilizce orijinali "The Daughter of the Clown" yayımlandı. Roman aynı yıl Türkçe olarak Haber gazetesinde tefrika edildi. Bu eser 1943 yılında CHP Ödülü’nü aldı ve Türkiye’de en çok baskı yapan roman oldu. 1939'da İstanbul'a döndü ve 1940 yılında İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Filolojisi kürsüsünü kurmakla görevlendirildi, kürsünün 10 yıl başkanlığını yürüttü. Shakespeare hakkında verdiği açılış dersi büyük yankı uyandırdı. 1950 yılında Demokrat Parti listesinden İzmir milletvekili olarak TBMM'ye girdi ve bağımsız milletvekili olarak görev aldı. 5 Ocak 1954 günü Cumhuriyet Gazetesi'nde Siyasi Vedaname başlıklı bir yazı yayımlayarak bu görevinden ayrıldı ve tekrar üniversitede görev aldı. 1955'te eşi Adnan Bey'in kaybı ile sarsıldı. Halide Edib Adıvar, 9 Ocak 1964 tarihinde İstanbul'da 80 yaşındayken böbrek yetmezliği nedeniyle yaşamını yitirdi. Cenazesi, Merkezefendi Mezarlığı’na defnedildi. Sanatı Hemen her eserinde anlatı türünü benimseyen Halide Edib Adıvar, en çok Ateşten Gömlek (1922), Vurun Kahpeye (1923-1924) ve Sinekli Bakkal (1936) adlı romanlarıyla tanınır ve Cumhuriyet dönemi edebiyatında gerçekçi roman geleneğinin öncülerinden biri olarak kabul edilir. Eserleri genellikle içerik bakımından üç grupta incelenmiştir: Kadın meselelerini ele alan ve eğitilmiş kadının toplumdaki yerini arayan eserleri, Millî Mücadele dönemini anlatan eserleri ve şahsiyetleri, içinde bulundukları geniş toplumla birlikte ele alan romanları. İngiliz romanı geleneklerine uygun yapıtlarında Türk toplumunun geçirdiği evrimi, bu evrim sürecindeki çatışmaları, kendi deneyim ve gözlemlerine dayanarak sergilemiştir. Olaylar ve kişiler çoğunlukla birbirinin devamı özelliği taşıdığı için ırmak roman olarak nitelendirilebilir. Kadın psikolojisini derinliğine işlediği romanlarında, ideal kadın tipleri yaratmaya çalışan Halide Edib, romanlarını sade bir dil ve üslupla kaleme almıştır. Eserleri Roman Heyulâ (1909) Raik’in Annesi (1909) Seviyye Talip (1910) Handan (1912) Son Eseri (1913) Yeni Turan (1913) Mev'ud Hüküm (1918) Ateşten Gömlek (1923) Vurun Kahpeye (1923) Kalp Ağrısı (1924) Zeyno'nun Oğlu (1928) Sinekli Bakkal (1936) Yolpalas Cinayeti (1937) Tatarcık (1939) Sonsuz Panayır (1946) Döner Ayna (1954) Akile Hanım Sokağı (1958) Kerim Usta'nın Oğlu (1958) Sevda Sokağı Komedyası (1959) Çaresaz (1961) Hayat Parçaları (1963) Hikâye Harap Mabetler (1911) Dağa Çıkan Kurt (1922) İzmir'den Bursa'ya (1963) Kubbede Kalan Hoş Seda (1974) Anı Türkün Ateşle İmtihanı (1962) Mor Salkımlı Ev (1963) Oyun Kenan Çobanları (1916) Maske ve Ruh (1945)

İncelemeler

Tümünü Gör
224 syf.
·
4 günde
Sırtında ateşten bir gömlek taşımak!
"Bu ıssız Anadolu mezarlıklarında ne kadar sevgili bıraktık, geçtik..." (s.88). Milli Mücadele denilince hemen herkesin aklına gelen en önemli isimlerden biri de
Halide Edib Adıvar
'dır. Gerçekten de o, kadınların henüz sosyal yaşamın içerisinde çok da görünür olmadığı bir dönemde İzmir'in işgalini protesto amacıyla İstanbul Sultanahmet Meydanı'nda yaptığı konuşmayla dikkatleri çekmiş, Milli Mücadelenin tüm aşamalarında yaptığı hizmetlerle de gönüllerde ve hafızalarda yerini almayı başarmış nadide yazarlarımızın başında geliyor. • • • Öyle ki o, tarihin sayfalarını karıştırdığımızda miting meydanlarında ateşli bir konuşmacı, cephede bir onbaşı, başkomutanın yanında bir tercüman, sahra hastanelerinde bir hemşire, Milli Mücadelenin dünyaya duyurulmasında bir gazeteci, yaşanılan acıları, ıstırapları ve yoklukları genç kuşaklara aktarırken bir öğretmen ve yazar olarak karşımıza çıkıyor. Tüm bu görevleri ifa ederken onu unutulmaz kılan en önemli özelliğinin, Milli Mücadele Dönemini içeriden bir göz olarak hikâye, roman ve hatıra kitaplarıyla ölümsüzleştirmesi olduğunu düşünüyorum. • • • Nitekim kendi yaşamından da kesitlerin olduğu "
Ateşten Gömlek
", bu eserlerinin başında geliyor. Eserin hikâyesi kahramanı Ayşe Hanım'ın İzmir'in işgalinde eşini ve çocuğunu kaybetmesi üzerine İstanbul'a akrabası Peyami'nin yanına gelmesiyle başlıyor. Ardından da Peyami, Binbaşı İhsan ve abisi Cemal'le birlikte Milli Mücadeleye katılmasıyla devam ediyor. Roman, her ne kadar Ayşe Hanım'ın hikâyesi etrafında örgülenmiş olmakla birlikte Binbaşı İhsan ve Peyami'nin hikâyeleriyle zenginleşiyor. • • • Doğrusu Halide Edip, Milli Mücadele Dönemiyle ilgili yazılan bu ilk romanın hikâyesini öyle güzel kurgulamış ki okurken bir belgesel izliyormuş tadı alıyorsunuz. İzmir'in Yunanlılar tarafından işgaliyle kederleniyor, Sultanahmet mitinginin atmosferinde yaşananlarla duygulanıyorsunuz. İstanbul'un İngilizler tarafından işgaliyle karamsarlığa düşüyor, Anadolu'da başlayan Milli Mücadeleyle de umutlanıyor ve büyük bir azme kapılıyorsunuz. Savaş meydanlarında ve cephelerde sırtında ateşten gömlek taşıyan askerlerin acıları, ıstırapları, özlemleri ve aşklarına şahit oldukça yüreğiniz daralıyor, katlandıkları fedakârları okudukça da içiniz gurur ve onurla doluyor. • • • Cumhuriyetimizin 100. yılına girdiği şu günlerde hangi koşullardan geçip, hangi imkânsızlıklarla boğuşarak Milli Mücadelenin gerçekleştirildiğini ve ülkemizin küllerinden yeniden nasıl inşa edildiğini görmek için "Ateşten Gömlek"in en iyi yazılmış eserlerden biri olduğunu söyleyebilirim. Benim için özellikle
Kemal Tahir
'in "
Esir Şehrin İnsanları
"ndan hemen sonra bu kitabı okumak, o dönemde hem İstanbul cephesi hem de Milli Mücadele cephesinde yaşayanları daha iyi kavramak adına birbirini tamamlayıcı bir etkisi oldu diyebilirim. O nedenle bu tür eserlerin arka arkaya okunmasının daha yararlı olabileceğini düşünüyorum. • • • Özcesi, Halide Edib'in Sakarya Savaşı'nın hemen sonrasında iki ay gibi kısa sürede kaleme aldığı, Milli Mücadele Dönemini farklı yönleriyle anlatan, sürükleyici ve insana birçok duyguyu derinlemesine hissettiren "Ateşten Gömlek"i, tüm okurlara içtenlikle tavsiye ediyorum. O dönemi farklı boyutlarıyla ortaya koyan benzer kitaplardan bir listeyi de ilgilenen okurlar için eke bırakıyorum.* "Ateşten gömlek taşıyanlar sıcağın ısıttığı kadar yaktığını da bilirler" (s.86) sözlerinin ne anlama geldiğini merak eden okurlara... Sağlıklı ve kitap dolu günler dilerim! ............................................................. * ROMANLARDA MİLLİ MÜCADELE! •
Esir Şehrin İnsanları,
(#178649133). •
Esir Şehrin Mahpusu.
Yol Ayrımı.
Ankara,
(#144136600). •
Yaban.
Sodom ve Gomore.
Küçük Ağa.
Biz İnsanlar.
Sahnenin Dışındakiler.
Üç İstanbul.
Aşk ve Zafer.
Ateşten Gömlek
8.3/10 · 17,5bin okunma
·
3 yorumun tümünü gör
Reklam
250 syf.
·
5 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Kitap hakkında uzun bir inceleme yazacağım, kitabı okumadan önce okumayınız. Umarım canınızı sıkmadan, beni çok etkileyen bu roman üzerine uzun bir inceleme yazacağım. Halide Edip Adıvar'ın Kurtuluş Savaşı yıllarında orduda onbaşı rütbesiyle gönüllü olarak görev yaparken yazdığı Ateşten Gömlek, okuyucunun, özellikle bir Türk okuyucunun, heyecanla okuyacağı, sürükleneceği ve kıpır kıpır olacağı bir roman . Kitabın ön sözünde Yakup Kadri'ye yazdığı açık mektupta belirttiği gibi aslında Yakup Kadri'nin tasarısı olan Ateşten Gömlek ismini o kadar beğeniyor ki kendi romanına da bu adı koymak istediğini söylüyor. Bu açık mektupta ayrıca bu iki Ateşten Gömlek 'i zaman eğer söndürüp atmazsa Türk romanları arasında aynı isimde iki kurtuluş romanı olacağını ve belki elli sene sonra raflarda yan yana oturacağını ve uzak Türk gençliğini harlayacağını, yüksek umutlarla belirtiyor. Yazar, romanda ilginç bir anlatım tekniği kullanmış, hastanede iki bacağını savaşta kaybetmiş Peyami'nin hatıra defterinden ve anılarından dinliyoruz olayları. Silik, cansız bir Hariciye memuru iken tanıdığı birkaç insan "sayesinde" nasıl ateşten gömleği giydiğine tanık oluyoruz. Aslında olayın kahramanlarının onlar olduğunu, kendisinin ise yalnızca onların arasında bulunduğunu ve kendi hayatının da onların hikayesiyle başladığını söylüyor bize. Etkileyici bir girişe sahip roman beni daha ilk cümlelerden heyecanlandırmayı başardı. Annesi bir şişli hanımı olan Peyami, annesinin onu uzak akrabaları olan Ayşe adında bir köylü kızıyla evlendirme ısrarı üzerine Peyami'nin yurdun karışıklığından da faydalanıp yurtdışına kaçması ve geri döndüğünde Ayşe'nin abisi Cemal' ile iyi ilişkiler kurmasıyla başlar hikayemiz. Cemal Peyami ile savaş konuşurken, İzmir'de evli ve çocuklu olan Ayşe'nin ailesinin öldürülmesi ve Ayşe'nin kendisinin de yaralanması üstüne İstanbul'a gelişiyle harlanır olaylar. Bir savaş gazisi görülen Ayşe gözlerindeki ateş ve intikam hırsı gençleri arkasına alarak İzmir'in Kurtuluşu simgesine dönüşür. Birlik beraberlik sanki o zamana dek bir işaret bekliyormuş gibi oluşur ve İstanbullu gençler Anadolu'nun kurtuluşu için gözlerini karartıp yollara düşlerler. Peyami bu anıları anlatırken ara ara kendi zamanına döner ve kafatasında olan merminin ameliyatla alınacağını, bundan biraz tedirgin olduğu belirtir ve hafızasını yitirmekten de korkuyordur. Sathı müdafaya geçen Türk milleti, komutanların da katılımıyla bir kurtuluş savaşı başlatır. Peyami' de İhsan , Cemal ve Ayşe ile bu savaşın içindedir. Anılarının sonunda hepsi ölür ve Peyami'de anlatmaya son verip girdiği ameliyatta hayatını kaybeder. Doktorlar ameliyatta sayıklayan Peyami'nin bağırdığı isimleri araştırırlar fakat ne İhsan adında bir komutan ne de Ayşe adında bir kadının varlığına dair en ufak bir bilgi bile bulamazlar. Halide belki de yaşananları bir kabus gibi gördüğü için böyle bir final yapmıştır. Halide Edip Adıvar bu olayları Peyami'nin hatıra defterinden bize o kadar ustaca kurgulayıp anlatmış ki yaşanmış bir gerçeğe ek olarak, harika bir roman görüyoruz. Karakterleri bize Peyami'nin anı defterinden tanıtırken karakterlerin nasıl öldüğünü öğreniyoruz. Biz artık öleceğini bildiğimiz karakterlerin hikayesini dinliyoruz. Sonunu bildiğimin bu karakterler, bizim onların peşinden gitmemize engel olmuyor. Bu kurgu biçimini bir de Gabriel Garcia Marquez' in " Kırmızı Pazartesi" adlı kısa romanında görmüştüm. Orda da hoşuma gitmişti fakat bu romandan sonra kimin daha yaman bir yazar olduğunu kendimce çok net bir biçimde anladım. Bu eşi benzerine rastlamadığım güçlü eser üzerine çokça düşündüm, kıyasladım. Bu roman ancak keskin bir zeka, yoğun bilgi birikimi ve hepsinden daha önemlisi savaşın içinde, ölülerin arasında, vatan için gözünü karartmış, her şeyi geride bırakıp hayatının sadece bir amaçta birleştirmiş ve bunun uğruna savaşmış olmanın verdiği tutku ile yazılabilirdi ve bu yüzden okuduğum diğer tüm romanlardan daha güçlü ve samimi geldi bana. Hatta " daha " demek yanlış olur, bu roman kıyaslanacak bir eser değil. İçinde bir insanlık var çünkü. Zaten bir eser bir şey anlatıyorsa, sahibinin anlattığı şeyi yaşaması gerekir diye düşünüyorum. Büyük bir sanat eseri oluşturmanın bence ilk şartı budur. Bu eserin yaşanmışlığı ise büyük bir gerçektir. Bir vatan kurtuluşu , bir çocuğun silah tutuşu, halktan yaşlı, genç herkesin giydiği ateşten gömlek... Bunlar kumar borcu yaşanmışlığına benzemeyen şeyler. Üstelik savaş henüz devam ederken yazılmış. Çok fazla edebiyat yapmak istemiyorum ama resmen mürekkep kandanmış. Tüm bunların yanında ustaca kurgulanıp, şairane diyalogları da ekleyince olağanüstü bir iş olmuş. Sadece savaştan bahsedilmemiş, bu karmaşanın ve zorluğun içinde bizi sürükleyen karakterlerin insanoğlu olduğunu unutturmayacak bir aşk hikayesi de var. Üstelik baş karakter Peyami'nin tüm olaylar gibi bu olaya da yalnızca bir gözlemci gibi. Romanda yer alan her karakterin kendi sorunları, kendi istekleri var fakat hepsinin de bir ortak amacı var ,o da kurtuluş. Mesela baş karakter Peyami iki bacağını kaybetmekten yakınmıyor, sadece yoldaşlarının onu bu halde göremediği için, kendisinin de onlar gibi bu mücadelede yer aldığını, ateşten gömleği giydiğini, pasif bir hariciye memuru olmadığını kanıtlamadan öldükleri için üzülüyor. Yani her karakterin psikolojik boyutları da ustaca ele alınmış. Romanın çok yönlülüğünü vurgulamak için şöyle bir alıntı yapmak istiyorum. "Allah kalbimi olduğu gibi görüyor. Ben, demir gibi şeref ve haysiyete bağlı asker utanmadan itiraf ederim ki,o bir gün bana “muharebeden kaç! ”diyeydi, beş dakika sonra beynimi kendi elimle parçalamak şartıyla o söyledi diye hattı-harbı terk ederdim." Syf. 110 Sonuç olarak yüce gönülden çıkma yüce bir roman olmuş. Bu romandan çok etkilendim ve Halide Edip Adıvar'ı merak edip biraz daha araştırdım, araştırdıkça daha da etkilendim. Hemen Sinekli Bakkal adlı romanını da okudum ve ustalığına tamamen inandım. Böyle bir gerçeği fark ettiğim, böyle bir yazarı daha iyi tanıdığım için şanslı hissediyorum.
Ateşten Gömlek
8.3/10 · 17,5bin okunma
·
10 yorumun tümünü gör
216 syf.
·
3 günde
·
Beğendi
·
4/10 puan
Her dönem tartışmalara sebep olmuş, şimdi de linç edilmeme sebep olabilir…
1923 yılında, edebi bir tetikçinin elinden çıktığına inandığım korkunç -sözümona- roman. Roman diyemiyorum çünkü daha önce çok fazla roman okudum. Metin, roman denilebilecek bir derinliğe ne edebi, ne de kuramsal açıdan sahip değil. Örneğin; Karakterlerin tamamı siyah yahut beyaz. Tek bir gri karakter yok. Edip’in propagandasını yaptığı çağdaş kadın her yönü ile iyi. Dindarlıkta da, insancıllıkta da, düşünce ve felsefesinde de en iyi o. Ancak bu kızın karşısına konumlandırdığı herkes katiyetle siyahlar, iğrençler. Ve bu iğrençliğin tamamı dindar, hacı, hoca, sarıklı, cüppeli, bıyıklı, sakallı, camii cemaatinden insanlardır. Hal böyle olunca edebi bir metinde olmaması gereken bu tezatlık bilinçli okura kitabın didaktikliğini hatta diktalığını ilk sayfalardan belli ediyor. Gerçeklikle kuvvetli doğal bağları olmadığı her halinden belli olan roman, kesinlikle gerçek okuyuculara göre değil. Tek gayesi rejimin kendisini aklamak olan eserin ilkokul seviyesinde okutulduğunu ve hatta ders kitaplarında olduğunu düşündükçe midem bulanıyor. Peçe üzerine açılan bir diyalogda; Simsiyah, çağın gerisinde kalmış hoca karakteri, peçesiz kadınların Allah’ın lanetini üzerlerine çektiklerini söylerken, onları kahpelikle yaftalıyor ve şeriatın gereği gibi taşlanması gerektiğini sürekli dile getiriyor. Bu kurmaca hacı-hoca tiplemesi yeşil çamın ve sonrasında modern medyanın defalarca kullanacağı tipin aynıdır. Düşünülmesi gerekir. Bu konuda detaylıca fikretmek zaruridir. Öyle ki, kitapta bu sözde dindar adam, sırf bu peçe takmayan kıza sinirinden, Yunan komutanına kendini satmaya çalışıyor. İşte bu da yine kötüyü kapkara tutma çabası ve o kötü imajlı hocayı okurun (ve filmlerde seyircinin) bilinçaltına işleme çabasıdır. Rejim (veya yazar) dini kendisi gibi ele almayan herkesi insandışılaştırmak istemiş ve bunu kudreti ölçüsünde fikir, kültür ve sanatta işlemiştir. Kitapta tahammülümüz aşan bir çok unsur olsa da, şu kısım canımı bilhassa sıktı: Namus kadının yüzünü açıp açmaması, başını örtüp örtmemesi değildir, din de peçe ve başörtüsü değildir öyle kapalılar vardır ki kapı ardından her türlü rezilliği işlerler, diyor kitaptaki sözde kuvai milliyeci. Onun bu sözü artık bir slogandır. Rejimin istediği yeni Türk kadının sloganı olmuştur. Ayrıca ben sadeleştirilmemiş orijinal (latin harfleri ile) Metin’i okudum. Kimi sayfalar vardı ki, sayfanın yarısı bilinmeyeceği öngörülmüş, acem kökenli Osmanlıca kelimelerin yerine yeni Türkçe kelimeler yazılmıştı. Dili, ne derece tahrif etmişiz bir kez daha gördüm.
Vurun Kahpeye
8.6/10 · 7,9bin okunma
·
8 yorumun tümünü gör
Reklam
2
4
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.47