Hasan Ali Toptaş

Hasan Ali Toptaş

8.5/10
3.496 Kişi
·
8.771
Okunma
·
1.742
Beğeni
·
45.870
Gösterim
Adı:
Hasan Ali Toptaş
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Çal, Denizli, Türkiye, 15 Ekim 1958
Hasan Ali Toptaş, 1958 yılında Denizli’nin Çal ilçesinde doğdu. İlk öykü kitabı "Bir Gülüşün Kimliği" 1987’de, ikinci öykü kitabı "Yoklar Fısıltısı" 1990’da yayımlandı. "Ölü Zaman Gezginleri" adlı öykü dosyasıyla 1992 yılında Çankaya Belediyesi ile Damar edebiyat dergisinin düzenlediği yarışmada birincilik ödülü aldı. Aynı yıl "Sonsuzluğa Nokta" adlı yayımlanmamış romanıyla Kültür Bakanlığı’nın düzenlediği yarışmada mansiyon aldı ve Sonsuzluğa Nokta Kültür Bakanlığı tarafından yayımlandı. 1994’te "Gölgesizler" adlı yayımlanmamış romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü’nü aldı. "Bin Hüzünlü Haz" adlı romanı ise 1999 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü. Yazarın ayrıca "Yalnızlıklar" adlı şiirsel metinlerden oluşan bir kitabı, "Kayıp Hayaller Kitabı" adlı bir romanı, "Ben Bir Gürgen Dalıyım" adlı bir çocuk romanı vardır.
...herkesin her şeyi bildiği bir dünyada bilmiyorum demek hoşuma gidiyor.
Hasan Ali Toptaş
Sayfa 182 - İletişim Yayınları / Söyleşi: Sibel Oral, Milliyet Sanat, S. 649, Nisan 2013
İnsanlar isterlerse her şeyi, ama hemen her şeyi bir tür silaha dönüştürebilirlerdi... En çok da sevgiyi...
Hasan Ali Toptaş
İletişim Yayınları
"Hiçbir iz yok," dedi Reşit.
Muhtar, avluyu yeniden taradı gözleriyle. O her şeyin mutlaka bir iz bırakacağına inanıyordu, izsiz şey olmazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde.
Hasan Ali Toptaş
Sayfa 39 - İletişim Yayınları
Hiç kuşkusuz, zamanı ne kadar hesaplı kullanırsam kullanayım, birçok kitap kalacak öylece; asla okunamayacak. İşin kötüsü, okumam gerektiği halde okuyamadığım kitapların adlarını ve yazarlarını bile öğrenemeyeceğim.
Hasan Ali Toptaş
Sayfa 75 - İletişim Yayınları
Ne bileyim, hangi açıdan bakarsam bakayım, bir insan olarak, insan denen yaratığın bu denli gamsız oluşunu bir türlü hazmedemezdim.
Hasan Ali Toptaş
Sayfa 77 - Everest Yayınları
O her şeyin mutlaka bir iz bırakacağına inanıyordu, izsiz şey olamazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde.
Buram buram bir kolonya kokusu alacaksınız birazdan bu incelemeden. Tıraş köpüğünün o pamuksu yumuşaklığını hissedeceksiniz belki. Makas şakırtıları, sabun kokuları duyacaksınız belki de. Bir yoklar fısıltısıdır bu inceleme...

Evet, yine matruşka gibi bir eserle daha karşımızda Toptaş amcamız. Beynim allak bullak, ne düşüneceğimi şaşırdım şuanda. Ne okudum ben ya? Oradan oraya, oradan oraya sürüklendim durdum, çoğu zaman ne olduğunu anlamadım, çözemedim. Bir olay anlatılırken, başka bir olayın içinde, onu anlatırken diğer olayın içinde buluyordum kendimi. Bu adamın kitaplarını okurken beynim yanıyor, yanık kokusu size de geliyor değil mi?

Bu anlatı türünde romanlara, öykülere o kadar alıştım ki, ayda bir doz almadan yapamıyorum. Her ay bir tane okumam gerektiğini hissediyorum, okudukça insan alışıyor, o tadı alınca ayrılamaz oluyor sanırım. Eskiden hiç böyle olmazdı, sıkardı. Sıkmıyor artık, sarıyor tüm ruhumu; tamamıyla...

Kitap gerçekten çok acayip, kitabın tamamı "gölgesiz" sanki. Birden bire kimsenin anlamadığı (tabii benim de) kaybolmalar, hiç beklemediğiniz anlarda, beklenmeyen ve anlaşılmayan şekilde dönüşler, ölümler, hem de çok garip, sır dolu ölümler. Ve bir köy... Unutulmuş, kaybolmuş, toz olmuş bir köy... Peki bu kitap? Yoksa bu kitap da gerçekte yok mu? Ben onu yoksa hiç okumadım da, oturduğum yerde zamanın içinden hayaller silsilesi ile geçip de, şu ana mı döndüm..? Kafam çok karışık...

Önceki bir kaç kitabında olduğu gibi bu kitabında da kar ile bir sıkıntımız vardı, lakin, Hasan Amca'nın bu kar ile sıkıntısı nedir, beşinci kitabını okumama rağmen hala çözebilmiş değilim tabii ki.
Açıkçası ben bulamadım, e bari siz cevap verin arkadaşlar;
"Kaar nedeen yağaar kaarrr?" (Kalkıp meteoroloji muhabiri gibi yorum yapanı engellerim peşin peşin söyleyeyim :):) )
Yanmış yüreklerimize bir ferahlık için belki, kim bilir.
Keyifli okumalar dostlar...
“Hasan Ali Toptaş” daha önce ismini hiç duymadığım bir yazardı. Siteye üye olduğum ilk günlerden bugüne sürekli ismini duymaya başladım. Yazarın kendisini tanıdıktan sonra “Kuşlar Yasına Gider” kitabı çıktı. Daha öncesinden yazarla ilgili birçok yorum okudum. Yorumların ortak özelliği ‘Hasan Ali Toptaş’ın Türkçeyi kullanmadaki ustalığıydı. İsmi ve kapağı hoşuma giden kitabı okumaya başladım. Gerçekten de keyif alarak okudum. Yazarın dili tıpkı bizim kullandığımız dil gibi. Karşında bir arkadaşın varmış gibi hissediyorsun. Onun derdine dertleniyor. Sevincine ortak oluyorsun.

Kitabın bazı yerlerine katılmadım diyebilirim. ( Bundan sonra içerik hakkında ipucu olabilir.) Bir bölümde ana karakterin babası Aziz Amca bir parkta havuzun içine düşüyor. Fakat yanından geçen herkes ona bakmıyor bile. Resmen havuzda ölüme terk ediliyor. Ben bu konunun böyle olmadığını düşünüyorum. Çünkü bizim milletimiz belki de bu konuda; değişen dünyada en sağduyulu milletlerden bir tanesidir. Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir ülke üç milyon mülteciyi bu kadar yıl kendi içinde barındıramaz. Bizde ise her ne kadar ufak tefek sıkıntılar olsa dahi milletimiz bu kadar insana kucak açmış eşsiz bir millettir. Bu konuda yazar değerli ve necip milletimize biraz haksızlık yapmış diye düşünüyorum.

İlerleyen sayfalarda duygu yükünün had safhaya çıktığı bir kitapla karşılaşıyorsunuz. İyi ki bu kitabı okudum diyorsunuz. Özellikle kahramanımızın babası Aziz Amca hastalığa yakalandıktan sonraki bölümler insanı derinden etkiliyor. Bazen hastanelerde karşılaştığımız o derin ve elim manzara çıkıyor karşımıza… Artık kendi başına hareket edemeyecek kadar kötü duruma gelmiş insanlar. Aziz Amca da bu hale geliyor. Kendi yemeğini yiyemiyor. Kendi başına ihtiyaçlarını gideremiyor. İyice yatalak olmaya başlıyor. Bir ara artık konuşamayacak kadar kötü oluyor. O ara ileride kendi halimi düşünüyorum, zaman zaten su gibi akıp gidiyor. Her gün biraz daha ömrümüzden gidiyor. Aziz Amcada da böyle oldu, her gün biraz daha ömründen gitti. En son elden ayaktan düştü. Başkalarına muhtaç hale geldi. Şimdi anlıyorum dedemin: “İnşallah Allah benim canımı birden alırda böyle elden ayaktan düşüp rezil olmam.” lafını. Sonra aklıma: “Bebekler ile yaşlılar aynı özellikleri gösterir.” Lafı geliyor. Sanki Aziz Amca’da vücut buluyor bu laf. Karısı yemeğini yediriyor ona, daha fazla yemek istemiyor Aziz Amca. Hanımı hadi bir kaşık daha, diyor. Söz bu son kaşık. Aziz Amca zoraki bir kaşık daha yiyor. Hemen gözümün önünde Aziz Amca da değil de bir yaşındaki yeğenim ve ona yemek yediren yengem gözümün önüne geliyor. “Hadi oğlum bir kaşık daha söz bu son kaşık.” Sonra yine kendi korkularım beni esir alıyor. “İleride ben de bu hale gelir miyim?” diye içimi bir korku kaplıyor. Dedemce sesleniyorum Allah’a: “Allah’ım benim canımı birden al. Böyle ellere muhtaç etme beni.”

Kitabın beni en çok etkileyen yeri ise Aziz Amcanın eşi oldu. Bu kitabı okuduktan sonra anladım o videolardan izlediğim iki amcayı. Neden bu kadar eşlerinin ardından hasret çektiklerini. Neden o amcanın nasıl da saymam, sayılmayacak bir Hatice değil ki? Dediğini.

https://www.youtube.com/watch?v=JipV-J2TtbY

https://www.youtube.com/watch?v=0pi68cRn0Ss

“Aziz Amcanın Eşi” Allah Tuttuğunu Altın Etsin…
Hiçbir zaman şikâyet etmedi durumundan. Aylarca başında bekledi Aziz Amcanın… Sürekli destek oldu ona. Bir kez bile öf demedi ona. Yemeğini bir çocuk besler gibi yedirdi. Saçmalaya başladı Aziz amca hiç sıkılmadan dinledi. Kolay değil aylarca altını kendi elleriyle temizledi kocasının. Hiç sıkılmadan hiç şikâyet etmeden. Aziz Amca belki tüm hayatı boyunca ona güzel bir şey dememişti. En son artık konuşamıyordu. El işaretleri ile oğluna anlattı meramını, çok içten bir şekilde. Burayı özellikle çok güzel anlatmıştı Hasan Ali Toptaş. Oğlum Annen bana çok iyi baktı, tuttuğu altın olsun… Artık istemsiz bir eylemle döküldü gözyaşlarım. Ben tutamadım gözyaşlarımı ama Allah senin tuttuğunu altın etsin teyzem…
--- Bu inceleme ufak tefek (belki de büyük) 'spoiler'lar içerebilir arkadaşlar. Sonra demedi demeyin:)---

Türkiye'de henüz herhangi bir Hasan Ali Toptaş kitabı okumamış 8 kişiden biri olarak, gerçek bir baskı ve endişeyle açtım kitabın kapağını...

Artık bu buluşma gerçekleşmeli, ben de ortamlarda herkes gibi Hasan Ali Toptaş konusu açıldığında üzerine bir çift söz söyleyebilmeli, 'Türkçe'yi çok akıcı kullanıyor', 'betimlemeleri harika', 'ne kadar duru bir dili var' gibi kalıplar kullanarak kendimi ifade edebilmeliydim...

İşte bu şartlarda başladı okuma süreci ve haliyle ilk sayfalar baya zor geçti benim açımdan. Hatta itiraf etmem gerekir ki, anlatıcı, eşine babasının yaşadığı problemin gerçek nedenini ilk kez anlatırken kitabı yarıda bırakmayı dahi düşündüm. Yeni bir Zülfü Livaneli vakası mı yaşayacaktım yoksa? Hasan Ali Toptaş da mı asıl konuya odaklanıp geriye kalan detayları çalakalem yazan bir yazardı? Çünkü kitaptaki çiftin 5 yaşında çocuğu olduğuna göre minimum 6-7 yıldır evli olmaları gerekiyor. Bunun bir de flört dönemi var tabii... Hadi biz yine de 6 yıl diyelim... Yahu bir insan 6 yıl boyunca babasının neden tek bacağının olmadığının gerçek sebebini karısına anlatmaz mı? Bunun hiç gerçek hayatta bir karşılığı var mı sizce?

Hayır Aziz Amca'nın bacağı uyuşturucudan falan kesilse hadi, bir nebze anlarım durumu. Adam şoför yahu; kaza yapmış ve bacağı kurtaramamışlar. Herkesin başına gelebilecek bir durum. Ortada bir gizem falan da yok. O zaman neden 6 yıl boyunca karına anlatmazsın ki?!

Konuyu bu kadar uzatmış olmamı garip karşılayabilirsiniz ama bence önemli bir konu. Çünkü okuduğum kitapların ilk bölümlerinde bu tip durumlarla karşılaştığımda bir anda kitaptan kopup uzaklaşabiliyorum. Ancak bu sefer 'yarım bırak jokeri'ni kullanmak istemedim açıkçası. Yine de Toptaş'ın, Aziz karekterinin başından geçen kazayı bize anlatmak için seçtiği yöntemi yetersiz bulduğumu ve burada bir çeşit yazar tembelliği yapıp kolaya kaçtığını belirtmeden geçemeyeceğim...

-----------------------------

Kitabı okuyanlar çok iyi bilirler ki, bu kitap üzerine dönen tartışmalardan birisi de 'Hasan Ali Toptaş çok mu tekrara düşmüş, yoksa anlatmak istediklerini pekiştirmek için sık sık tekrar yoluna mı başvurmuş' meselesidir.

Yani Denizli-Ankara arasında süregelen yol hikayeleri, kasabaya geliş, kapının girişini engelleyen uzun asma yaprağı, akşamları eve doluşan misafirlerin tek tek isim listesi ve benzer birkaç konu kitap boyunca neredeyse copy-past yöntemiyle sık sık tekrar ediyor. Tartışma da bunun üzerine dönüyor.

Ben bu tartışmada 'tekrarcı' ekibin içerisinde görüyorum kendimi. Çünkü amaç pekiştirme olsaydı, aynı konular yeni detaylar da eklenerek farklı şekillerde de anlatılabilirdi. Mesela geçenlerde okuduğumuz Dino Buzzati 'nin Tatar Çölü adlı eseri, konusu itibariyle tekrara düşülmesi en elverişli kitap olmasına rağmen, konuda evet ama anlatımda herhangi bir tekrara rastlamıyorsunuz.

Ancak Toptaş böyle bir zahmete girmeyi gerek görmemiş. Her kasaba sahnesinin belli bir rutini var. Eve gelen misafirlerin sıralaması bile neredeyse aynı. Eve geldikten sonra yapılanlar da öyle... Bu sahneler, olayı yaşayanlar için böyle olabilir. Yani kişiler, konuşmalar, odadaki gerginlik falan aynı olabilir. Ancak bunu bir kurguda işlerken yazıya da aynı sıralamayla geçirilmesi benim nazarımda bir tekrardır deyip bu bahsi de kapatıyorum...

---------------------------

Kitabın isimsiz baş karakteri olan yazarın nasıl bir kişiliği olduğunu çözmek kolay değil... Karakterin yazar olması, ailesinin Denizli'de yaşaması ister istemez bu kitap otobiyografik bir kitap mı sorusunu sordurmuş okurlara... Toptaş ise bunu önceden kestirdiği için kitabın içerisinde kızıl sakallı akademisyene salladığı bölümde 'hayır, bu kitap otobiyografik değil' anlamına gelen mesajlar vermiş okuruna. Sonrasında yaptığı bir röportajda da ayrıca belirtmiş zaten... Ancak bence her roman farklı seviyelerde otobiyografik izler taşır. Zaten bu kitapta da pek çok detayın, özellikle akrabaların, gözleme dayalı bir bilinçle yazıldığı çok açık. Bu insanlar veya benzerleri mutlaka hayatının bir döneminde Toptaş'ın çevresinde bulunmuşlar...

Ana karakter, dışarıdan bakıldığında bol bol türkü dinleyen, anne-babasının sözünden çıkmayan, onlar için her türlü fedakarlığı yapan, sık sık gözyaşı döken, naif, insancıl, içimizden biri gibi bir profil çiziyor... Ancak detaylara bakıldığında onun kibirli, çevresindekilere biraz tepeden bakan farklı bir yanının olduğunu da görmek mümkün... Özellikle akrabalarıyla yan yana geldiğinde o şehirli-yazar kimliğinden gelen kibir kendini inceden de olsa hissettiriyor...

-------------------------

Hasan Ali Toptaş'ın meşhur betimlemeleri konusuna gelirsek; evet gerçekten usta işi betimlemeler var kitapta. Ancak buraya da bir şerh koymadan geçemeyeceğim. Toptaş, betimlemeleri kitabın bütünselliği içinde değil de ana konunun dışında spot spot şeklinde kaleme almış. Demek istediğim; yazar karakter kitapta ne zaman sigara içmek için balkona veya bahçeye çıksa bilin ki orada betimleme yapacak:) Yani betimlemeler reklam arası gibi karakterin sigara molalarında araya serpiştirilmiş. Oysa ki, Hüseyin Dayı'nın sarı tesbihi gibi daha çok detay eklenerek, insanlar üzerine de biraz daha tasvir ve tahlil yapılabilirmiş bence...

Ancak dil olarak Toptaş'ın gerçekten de çok sade ve akıcı bir dili olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Zaten kitabın sonunda kendi kendime şu tespiti yaptım: Dili o kadar kuvvetli ve akıcı ki, bütün kusurlarını örtecek kadar güçlü bir kalemi var! Ancak bu kitabında diline ve üslubuna o kadar güvenmiş ki, inceleme boyunca anlatmaya çalıştığım gibi pek çok bölüm bu özgüvenin etkisi altında aceleye gelmiş... O yüzden Hasal Ali Toptaş'ın ilk kitaplarından birini fırsat bulursam mutlaka okumayı düşünüyorum...

-----------------------

Listemde daha yazacağım çok şey vardı ama zaten yeterince uzayan bir incelemeyi daha da uzatıp vaktinizi almak istemediğim için burada sonlandırıyorum...

Her şeye rağmen bu kitap insanın zihninde hoş bir tat bırakıyor. Bende de öyle oldu. Gözüme batan detayları halının altına süpürdüğümde 2 günde biten su gibi bir kitap kaldı geriye...

Artık üzerimdeki baskıyı da attığıma göre, Toptaş'la bundan sonraki buluşmalarımız eminim çok daha pozitif ve verimli geçecektir...

Herkese keyifli okumalar dilerim...
Hayatın üzerime üzerime estiği şu günlerde Hasan Ali Toptaş okumak beni gerçekten çok rahatlatıyor. Kurduğu cümleler, konuları anlatış biçimleri, ele avuca sığmaz hayal gücü ve kitaplarındaki melodilerle bunu başarıyor. Bu özelliklerinden sonra Toptaş’ın seni en çok etkileyen özelliği ne diye sorsalar kesinlikle ‘sesi’ derdim. Evet, onun buğulu sesi. Sesini adına çekilen Büyük Umutlar Belgeseli’nde duymuştum. Daha ilk anda bu sesin zihnimin derinliklerine kazınıp orda kendine bir yer edindiğini bilememişim. Daha doğrusu zınk diye orda kalmış da ben gelip geçici sanmışım. İşte sonra okuduğum her kelimesinde, cümlesinde, kitabında bu ses soğuk duvarlara çarparak harflere dönüştü sözgelimi, sonra odanın loş havasıyla birleşerek birer nota oldu kulaklarıma gümbür gümbür doldu. İşte böylesi bir sesin sahibini okumakla kendimi rahatlatıyorum.

Harfler ve Notalar’ı alıştığımız diğer Hasan Ali Toptaş kitaplarından ayıran en önemli nokta kitabın otobiyografik ve deneme tarzı yazılardan oluşması. Başından geçen olayları, anıları, sevdiği eser ve yazarları, arkadaşlarını, entelektüel birikimini kendi ağzından dinliyoruz. Bu da kitabın samimiliğine artı bir samimilik katmış bana göre. Gerçi, Hasan Ali Toptaş taşa yazsa yine okurum o ayrı bir şey. Belki bu kitabında kendine has bir melodiyle oluşturduğu cümlelerini göremiyoruz ya da savrula savrula gidip geldiğimiz diyarlar da yok ama kendini anlatmada, kendini kendine anlatmada, her zamanki başarısını gösteriyor Toptaş. Onun için ideal bir yazar tanıma kitabı Harfler ve Notalar. Anlatılacak o kadar çok şey var ki hangisini anlatsam çok zor karar verdim. Birkaçını anlatıp gerisini size bırakıyorum.

Kitabın en sevdiğim bölümü “Taşranın da Ötesinde” adlı kısımdı. Bu bölümde anlatılanları belgeselinde defalarca izlemiştim. Ama bunların yazıya dökülmüş halleri daha çok hoşuma gitti(Yazı, ses ve görüntüden daha mı etkili ne?). Hasan Ali Toptaş ismini ne zaman görsem ya da ne zaman duysam aklıma direk birbiriyle ilişkili üç şey gelecek: Aynalı lakabı, Halil Ahmet Amca ve Konuşan Katır kitabı. Bu üç şey belki de Toptaş’ı edebiyatımıza kazandıran en önemli etkendir. Bu olayı Toptaş’ın kendi sözleriyle kısaca özetlemek istiyorum: “İlkokul ikinci sınıfta başımın arkasında bir yara çıktı ve hastanede tedavi gördüm. Tedavi sonrasında yaranın olduğu yerdeki saçlar bir daha çıkmadı. Duvarların ve insanların yanından yürürken kelleşmiş olan yerin onların üstlerinde ışıl ışıl yansıdığını düşünüp çok utanırdım. Ve bir gün bunu fark eden bir çocuk bana –Aaa, aynalı geliyor, diye bağırdı. Bu cümle beni hem çok üzdü hem de kaderimi değiştiren cümle oldu. Çünkü onu sadece kasaba değil tüm dünya duymuştu. O zamanlarda Denizli’den kasabaya Halil Ahmet Amca diye biri geldi. Denizli’den çocuklar için kitap getiriyordu. Ben de ilk kitabımı ondan aldım. Kitabın ismi Konuşan Katır’dı. Utanıyordum o yara yüzünden ve nereye saklanacağımı bilmiyordum. Bu kitap bana saklanacağım yerin kelimelerin yeri olduğunu gösterdi,” diyor Toptaş. Ben burada Toptaş’a eserleri için değil de bir nevi onun yazmasına yol açan lakap takan çocuğa ve Halil Ahmet Amca’ya yürekten teşekkür etmek istiyorum. Belki onlar olmasa edebiyatımızda da Hasan Ali Toptaş diye birisi olmayacaktı. Bu olayı Hasan Ali Toptaş okumak isteyen herkese anlatacağım. Dinle, bir yara ve bir kitap insanı nasıl evirip çeviriyor bak da örnek al, diyeceğim.

Toptaş’ın örnek aldığı ve etkilendiği yazar ve kitaplardan da kısaca bahsetmek istiyorum. İlk okuduğu kitabın Konuşan Katır olduğunu söylemiştim. Ondan sonra Kemalettin Tuğcu ve Bekir Yıldız gibi yazarları okumuş. Ve git gide kitaplarla kendini bütünleştirmiş. Bu kitaplardan biri de adını en çok duyduğumuz Tristram Shandy adlı kitap. Bu kitap konulardan sapmalarıyla ünlü imiş. Tabii ki ben de hemen listeme aldım. Toptaş’ın ayrı bir bölümde ele aldığı yazarlardan biri de E. M. Cioran. Toptaş, “Cioran okumak her daim iyidir, çünkü onu okuduğunuzda kendinizi kötü hissedersiniz,” diyor. Gerçekten de öyle. Yarım yamalak okuduğum ender kitaplardan biri de olsa Çürümenin Kitabı’nı okurken Cioran’ın bu tarzda bir yazar olduğunu hissetmiştim. Ve Toptaş sayesinde Çürümenin Kitabı’nı tekrar okuyacaklarım arasına aldım. Bahsedecek o kadar çok eser ve yazar var ki ama ben son olarak Toptaş’ın Kafka hayranlığından bahsetmek istiyorum. Biliyorsunuz kendisine Doğunun Kafkası deniliyor. Toptaş Kafka’nın hikayelerini defalarca okuduğunu ve aklına ne zaman eserse açıp tekrar okuduğunu söylüyor. Herhalde hiçbir hikayeye Kafka’nın Hikayeler’ini değişmez Toptaş. Kitapta Proust, Borges, Joyce, Kundera gibi bir sürü yazarın ismi geçiyor. Hepsini listeledim.

Toptaş’ın kitaplarında en dikkat ettiği şeyin kurduğu cümleler olduğunu Harfler ve Notalar adlı bölümü okuyunca iyice düşünmeye başladım. Bir söyleşisinde cümleler üzerinde çok çalıştığını, eksik bir şey hissettiği anda cümleyi tekrar baştan oluşturduğunu söylüyordu. Bu kitapta da bir cümle yazmanın aynı zamanda bir beste yapmaya benzediğini, kitabın altında yatan ritim duygusunu hissedemeyince o kitapta bir şeylerin eksik olduğunu anlatıyor. Toptaş okuyanlar, özellikle ilk kelimeden itibaren başlayan ahengin cümle boyunca devam ettiğini bilirler. Bunun en önemli örneği bir cümlenin neredeyse bir sayfayı kapladığı Bin Hüzünlü Haz kitabı bana göre. Orada Toptaş cümleleriyle Alâeddin’i mi arıyordu yoksa cümlelerin içinde bilinçli mi kayboluyordu kişiye göre değişir tabii.

Sanırım uzun bir yazı oldu. Ama söz konusu Toptaş olunca akan sular buz tutuyor benim için. Kütüphaneme tekrar tekrar okuyacağım bir kitap ekledim. Bir insanı dışardan ne kadar tanıyabilirseniz Harfler ve Notalar ile Toptaş’ı dışardan o kadar tanımış oldum. Kitap gerçekten bana gerek Toptaş gerek de farklı eserler, yazarlar hakkında çok şey kattı. Öyle ki gidip Konuşan Katır, Köyünü Unutan Adam, Sahipsizler, Kaçakçı Şahan, Reşo Ağa, Don Kişot, Ulysses gibi kitapları aldım. Ve ilerde çokça işime yarayacak uzun bir liste çıkardım kitaptan. Çok çok uzun onun için buraya yazmadım. İsteyen olursa atarım kendisine. Elimde diğer kitapları mevcut ama sırada hangisine başlayacağım bilmiyorum. Öneri kısmına gelirsek bu kitabı hemen okumayın, şöyle belli başlı eserlerini okuduktan sonra okuyun ki ne büyük yazarmış yahu şu Hasan Ali Toptaş deyin. Bana gelince üstüme örtecek yorgan bulamasam Toptaş’ın kitaplarını üstüme örter uyurum, öyle bir Hasan Ali Toptaş işte. Bir inceleme de böylece bitti. Kitapla kalın…
Pazar günü sahafta otururken elime Richard Burgin’in Borges ile Söyleşi kitabı geldi. Karıştırmaya başladım haliyle.(Borges’e ilgisi olanların edinmesi gereken bir kitap kesinlikle.) Bazılarınız kızabilir ama Borges şunları diyordu bir sayfada: “Size şunu söylemek istiyorum; insanlarda edebiyat duygusu hiç yok. Bu yüzden, bir edebiyat parçası hoşlarına gitse, hemen karmaşık nedenler aramaya koyuluyorlar. “İyi bir şiir olduğu için veya ilgimi çeken bir hikâye olduğu için, okurken kendimi unutup içindeki kişileri düşündüğüm için seviyorum,” diyeceklerine içinde gerçek kırıntıları, semboller, olmayan neden-sonuç ilişkileri aramaya başlıyorlar. “Hikâyenizi beğendik, ama ne demek istediniz bu hikâyeyle?” diye soruyorlar. Cevap şu: “Hiçbir şey demek istemedim. Anlatmak istediğim, sadece hikâyenin kendisiydi…” Hikâyenin kendisi zaten kendi gerçeğidir, değil mi? Ama insanlar bunu kabul etmiyor. Yazarların gizli amaçları olduğuna inanıyorlar.” İncelemeye böyle başlamamın sebebi Heba’nın derinliğinin yüzeyde saklı olması. Hasan Ali Toptaş söyleşilerinde özellikle Bin Hüzünlü Haz’dan itibaren bu çabayla yazdığını belirtiyor. Derinliğin yüzeyde saklı olmasından kasıt içine girilmesi zor gibi görünen bir romanın çok kolay okunması ya da anlatılması. Borges de bunu sözüyle doğruluyor. Yani Heba’yı okurken çok çok derinlerde bir şey aramayın.(Bazı arkadaşlar kitabın çok katmanlı olduğunu söylemişler. Ama bir rüya ya da hayallere dalıp gitmeyle bir roman çok katmanlı olmuyor. Umarım bu sözlerim bunu söyleyen kişiye ukalalık gibi algılanmaz.) Sizi ilk vuran düşünce kitabın da kendisini oluşturuyor.

Bu aralar yazacaklarımı içime yazmayı daha çok tercih ediyorum. Düşünceler anlaşılınca heba oluyorlar çünkü. Onun için kitap hakkında fazla şey söylemeyeceğim. İçerik ve kitap hakkında güzel incelemeler var. Heba en kolay okuduğum Toptaş kitaplarından biri oldu. Bunda dilin yumuşak olması tabii bir neden ama en önemlisi kitapta acının insana ilik ilik işlenmesiydi. Bugün dizi izlerken şu söze denk geldim: “İnsanların aslında yaptığı sadece iki meslek vardır: Öğrenmek ve çare bulmak.” Madem öğrenmek yaptığımız mesleklerden ilki, insan da bir şeyleri en iyi acıyla öğreniyor. Bize güzel gelen bazı şeyler gözümüzü gönlümüzü kapıyor, duyarsızlaştırıyor ama bunun farkında bile değiliz. İş işten geçtikten sonra farkına varıyoruz. Hangi insan yaşadığı güzel şeyleri tekrar yaşamak istemez, kendini kandırdığı halde? Ama acı öyle mi? Gözünüzü kapatın ve düşünün, kim yaşadığı bir acıyı tekrar yaşamak ister? Düşünün. Heba da bir daha yaşamak istenmeyecek acıların ama sürekli yaşanan acıların içine sürüklüyor bizi. Özellikle kitabın Sınır adlı bölümünde içiniz nefret, acıma, dile getirilemeyecek düşüncelerle doluyor. Ziya ve Kenan’ın askerlikte yaşadığı olaylar(en ufak hatada tekme tokat dalmalar, ana avrat küfür etmeler, ağır cezalar vermeler, ki bunlar gerçekte de var) ne yalan söyleyeyim insanı askerlikten değil ama insan olmaktan soğutuyor. Kitabın ana temasını bu yüzden çekilen sıkıntılar ve acı oluşturuyor. İkinci bir mevzu ise Ziya’nın insandan ve şehirden taşraya kaçmasıyla ilgili. Kitap Ziya’nın eski ev sahibesi Binnaz Hanım’a anahtar teslim etmek istemesiyle başlıyor. Burada Binnaz Hanım sözü ağzına bir alıyor ve bölümün sonuna kadar neredeyse bırakmıyor. Benim dikkatimi çeken şey burada Toptaş’ın ‘Tristram Shandy’vari(bizden Mahur Beste’yi örnek verebiliriz) bir şekilde lafı sürekli farklı boyutlara taşıması oldu. Binnaz Hanım konudan konuya zıpladı durdu. Ziya’nın kaçışına geri dönersek, Ziya aslında şehir hayatından mı kaçıyordu yoksa kendinden mi hala şüphelerim var. Ama şu da bir gerçek ki insanın olduğu bir yerde kaçıştan söz edemiyoruz. Fazla uzatmayacağım dedim ama en kısa bu şekilde ifade edebilirdim Heba’yı. Ya da kendimizi.

Ben Hasan Ali Toptaş’ın romanlarını iki farklı döneme ayırmanın doğru olduğuna inanıyorum. İlk dönem romanlarını Sonsuzluğa Nokta, Gölgesizler, Bin Hüzünlü Haz, Kayıp Hayaller Kitabı, Uykuların Doğusu olarak sıralarsak son dönem romanlarını da Heba ve Kuşlar Yasına Gider olarak sıralayabiliriz. Bunu da 2005’te yayınlanan Uykuların Doğusu ve yedi yıl yedi ay sonra yayınlanan Heba’nın arasındaki süreye göre sıralıyorum. İlk dönem romanlarında Toptaş’ın daha çok dilin peşine takılarak bizi farklı evrenlere sürüklediğine şahit oluyoruz. Ya da inci gibi dizilmiş cümlelerin arkasına tutunup sürekli bir arayış içinde kesinliğinden şüphe edilecek karakterlerle tamamlanmayan mekânlar içinde romanlarını yaşamaya çalışıyoruz. Mekân demişken, okuyanlar da hak verecektir şüphesiz, mekânın varlığından söz edebiliyoruz ama net bir tasvir yok. Köy ama nasıl bir köy ya da şehir ama nasıl bir şehir? Bunlar ilk dönem romanlarında gördüğüm(üz) en belirgin özellikler. Son dönem romanlarında, daha çok Heba’yı dikkate alarak söyleyeceğim bunları, dilin yumuşadığı, daha günlük bir dile indirgendiğini görüyoruz. Özellikle küfür nasıl günlük hayatımıza işlemişse romanın diline de öyle işlemiş. (Bu durumun abes gelmeyeceğini düşünüyorum. Kendiniz küfür etmeseniz bile şahit olmuşsunuzdur biri ederken.) Ve dilin yerini daha çok konu almaya başlıyor. Toptaş bir söyleşisinde bir yazarın üslubunun değişmeyeceğini ama dilinin farklı yerlere evrilebileceğini söylüyordu. Bunu da Heba’yla görüyoruz. Mekân konusu da ilk dönem romanlarına göre daha net ama yine tam bir tasvir yok.

Heba’yı uzun zamandır kütüphanemde bekletiyordum. ***Hasan Ali Toptaş ve Diğer Güzel Kitapları Okuma Etkinliği***( #25037122 ) için nasip oldu. Etkinliğin kendim için yoğun geçtiğini söyleyemem. Dünyalık işler yüzünden her şey aksıyor. Ama etkinlikte çok güzel incelemelere ve yorumlara şahit olduk. Bu bence sitedeki okurlar için büyük kazanım oluyordur. Etkinlik kapsamında kitap okuyup destek veren herkese teşekkür ediyorum. Keyifli okumalar.
Anlatıcı kâğıdı önüne, kalemi eline almış ve betimlemiş. Cümlelerce, paragraflarca, sayfalarca betimlemesini sürdürmüş ve kitabını sonlandırmış. Her bir betimlemenin olduğu cümlelerin içindeki kelimeler de ayrı ayrı konuşmuş. Anlatıcı her gördüğünü, her duyduğunu, her düşündüğünü betimlerken de bir arayışın içinde, kitap zaten bir arayışın kitabı ama sanki bu arayışında bulmayı hedef olarak kafasına koymamış gibi, betimliyor, soruyor, soruşturuyor ama her bir kuvvetli betimlemesini de “belki'lerle”, “ya da'larla” aksini betimliyor, sorarken bize de sordurtuyor, yer yer kitabın sizi eline alıp sizi okuduğunu hissettiriyor. Alaaddin, Alaaddin’i arıyor. Bilmiyorum, belki de her şey, her kişi Alaaddin’dir. Bir masal içinde gibiyiz, Doğu ile Batı’nın masallarının içinde arıyoruz, roman kendini arıyor da diyebiliriz. Doğu ve Batı’nın masalları içinde ararken de kitaba başarılı bir metinlerarasılık hâkim ve aynı zamanda kurgu içinde kurgu da hâkim, yani güzel, başarılı bir şekilde de bir üstkurmaca örneği. Hasan Ali Toptaş’a Türkçeyi en iyi şekilde kullanan yazar denilmesi haklı bir övgü, sanki dilimizdeki her bir kelimenin sahibi gibi ve onları da eğitmiş gibi. Eğittiği her bir kelime de Toptaş’tan aldıkları komutları yerine getirmede son derece sadıklar. Bu komutlar sayesinde de ortaya bu değişik, bu ilginç, ilginç olduğu kadar da başarılı roman çıkmış. Kelimeler çıkarmış diyorum çünkü bu kitapta olan kelimeler, kitabın içinde Toptaş’ın onların sahibi olmasına rağmen bağımsızlığını ilan etmişler. Yazıldıkları satırlarda olduğu kadar, yazılmadıkları, boş bırakıldıkları hatta eksik ve yarım yazıldıkları yerlerde de egemenliklerini gösteriyorlar. İşte bu kısımlarda Toptaş topu kısmi olarak bize bırakıyor, bilinç akışını yapıyor ve bizim tamamlamamızı istiyor, kitaptaki baş etken olan arayışa, sormaya bizi de dahil ediyor, kitap bizi okuyor buralarda çünkü okumak istiyor bizi. Kimi yerlere kelimeler bulabilsek de yok hayır hepsine bulamıyoruz.

Okuduğum en değişik, en ilginç kitaplardan biri hatta üst sıralarda kendine rahatlıkla yer edinebilecek kadar da başarılı. Kitap içinde öylesine değişik, öylesine özenli seçilmiş kelimeler var ki, belki de kelimeler kendine yer edinmiş ve ahenkli cümleler ile bu kitabı oluşturmuşlar, ki bu kelimelerin büyüsüne kapılmamak elde değil. Sanki kelimeler bir uyum içinde, su damlası sesinin, kırılan bir kristal tanesi ile beraber çıkardıkları güzel bir ses gibi, notaların uyumlu dizilişiyle oluşan ezgilerinden ortaya çıkan güzel beste gibi büyüsünü hissettiriyor, takım çalışmasının en güzel örneğini gösteren, her birinin görevini bilerek, arka arkaya, bir nizama göre ip gibi sırayla çalışan karıncalar gibi kâğıdın üstüne dizilmiş kelimelerin kendilerine yer edindiği, ya da ince, kıvrak estetik parmakları ile önündeki ıstara keyifle, özenle dokuduğu motifleri, Türk tarihinde kendine sürekli yer edinen renklerin kullanılması ile beraber, desen kompozisyonunun dokunduğu gibi cümlelerin olduğu, ya da bir nakkaşın çok istemesine rağmen, üslup diye tutturulan, kişisel bir iz bırakılmamasına yol açan hatanın etkisi ile mutluymuş gibi görünürken, kedi tüyünden yapılmış, o çok sevdiği fırçasını ustalıkla her kullanışında ortaya çıkardığı, en başarılı tezhipinin verdiği güzellik hissi gibi cümlelerin de his verdiği bir kitap. Belki de bu dediklerimin hiçbirinin olmadığı, benim tamamen yanıldığım, patlayan bir cin mısırı tanesi gibi, bir araya toplanıp bir top şekli oluşturan kelimelerin, parça tesirli bir bomba gibi patladıktan sonra etrafa kelimelerin saçıldığı, saçılıp yükseklere çıktığı ve sonrasında da etrafa sevinçli ve hüzünlü belki de ruhu, duyguları okşayan kelimelerin, yükseklerden aşağılara bir akvaryum içine, içindeki balıklara beyaz ekmeğin içini parmaklarımızın arasında ufalayıp, suya bıraktığımız kırıntılar gibi düştüğü, belki de Aralık ayında yağan, yağarken de birbirine hiç çarpmayan kar taneleri gibi yere düşüşlerinin olduğu gibi, düştüklerinde de düştükleri yerde kuluçkadaki bir yumurta gibi yatıp kalan kelimelerin, bir güç tarafından, bir lider tarafından bir sesle, bir çağırışla kaldırıldığı, onları bir araya toplayıp, üzerlerinden her bir şeyi alınmış, yaşamları kısıtlanan, özgürlüklerine el konulan insanlar gibi Spartacus’un kendilerine seslenmesi sonucu bir araya toplanıp ayaklanmaları gibi ayaklanıp, her bir kelimenin görevlerini anımsayıp, cümle oluşturmaları gerektiğini fark edip kitabın içinde yer alıp cümlelerin oluşturulduğu bir kitap da olabilir. Oluşturulan bu cümlelerde de kelimelerin öz benliklerine layık olan hakkı verebildikleri bir kitap. Belki de yine tamamen yanılıyorum ve
tarzında bir kitaptır, kitabında içinde okura etki eden
cümlelerin de bulunduğu bir kitaptır. Şunu anl m ki sa ım bu tarzbir ki p dahakolaykolay karşıma çık z ve Bin Hüzünlü Haz da benim için hep ayrı bir yerde olur.

Bir belirsizlik hâkim kitaba, sayfalarca betimlemeleri okusak da aslında birçok şeyi bilmiyoruz, yazar-anlatıcı bizi bir bilinmezliğe sürüklüyor. Sözgelimi ile yapılan, aksi belirtilen betimlemeler, çoğulculuk ve belirsizlik ile beraber okuru esir alıyor ve bırakmıyor. Bu çoğulculuğu, aksi ve zıt kavramları ile kitap içinde sıklıkla görüyoruz, aslında kitabın ismi de bize bu belirsizliği, çoğul anlamı veriyor; Hüzün ve Haz birbirine ne kadar zıt birer kavramlar değil mi? Daha da çok var bunlardan kitabın içinde, at nallarının, kişnemelerinin seslerini duyarken hemen arkasından da otomobillerin homurtularını duyuyoruz, ibadethane içindeyken genelevden bilgiler alıyoruz. Onun için kitaptan fazlasıyla aldığımız belirsizliğin yanında çoğulculuğu da alıyoruz ve bu çoğul bakışlar da belirsizliği pekiştirip kuvvetlendiriyor.

Bin Hüzünlü Haz, postmodern bir arayışın kitabı. Edebiyatımızın en güzel, en farklı çalışmalarından biri. Bir orman içindeyken sanki bir kütüphane içindeymişiz gibi birçok masal ve birçok roman karakteri ile zaman ve akış hiç olmadan metinlerarasılığın olduğu, belki de her bir yaprağın farklı bir kitap olduğu bu ormanda arayışın devam ettiği, sorgunun sürdüğü bir kitap. Kendini anlatıyor kitap buralarda, kurgu içinde yaptığı kurguyla postmodern esasları kuvvetlendiriyor. Zaman zaman içinde akıyor, kronolojik bir akış olmadan akan zaman ihlal edilip belirsizlik büyüyor. Kitaba kaybolmuşluk daha ilk başlarında hâkimken her bir kelime sonrası daha da yetişip büyüyor. Anlatıcı sanki ara ara değişiyor, değişmese de zamanı değiştiriyor.

“Galiba bu durumda ben, artık kızı oradaki ben de fark ettiğine göre, yıllar öncesine gidip kıza o zamanki gözlerimle baksam ve onun için ‘koşuyor’ yerine ‘koştu’ desem daha iyi olacak.”

Sanki roman değil de uzun bir şiir okudum. Ülkemizde böyle bir yazarın, böyle bir eserin olması biz okurlar için büyük bir sevinç olsa gerek.
Hayat neden bu kadar acı... Gerçekler neden bu kadar can yakar...
Harikaydı...
Ben ömrümde böyle bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. Gözlerimde yaşlarla yazıyorum bu satırları. Bilmiyorum tabiki yaşananların gerçekliği mi beni ağlatan, yoksa aşık olduğum bir yazarın, bir kitabının daha ellerimden kayıp gitmesi mi...

Nasıl bu kadar gerçek yazılabilir ki?

Namı diğer çok katmanlı roman olur kendisi. Bir yerde iken kendinizi başka bir yerde, sonra başka bir yerde buluyorsunuz. Hangisi gerçek hangisi rüya ayırt edemiyorsunuz. Her biten pasajda ayrı bir haz alıyorsunuz. Çünkü o arbededen sağlam bir kafa ile çıktığınızda kendinizi zafer kazanmış hissediyorsunuz. Bu da kitaba çok farklı bir haz katıyor.

Başları çok ağır giden kitabı bir süre sonra elinizden bırakamıyorsunuz, sizi öyle etkisi altına alıyor ki, siz de o bağ evinde Ziya ile beraber yaşıyorsunuz sanki. Besim'le beraber Dayı'ya yemek götürüyorsunuz.
Ziya ve Kenan'la doğuda askerlik yapıyorsunuz.
Komutan sınırda bir insan öldürdüğü için, taburda parti verirken allak bullak bir suratla siz bakıyorsunuz komutanın yüzüne.
Şapşal bir komutanın askerin şapkasına ateş ederken onu alının çatından vurmasına sizin kanınız donuyor. Siz oturup hüngür hüngür ağlıyorsunuz Ziya ile beraber.
20 yaşında bir çocuğun ateş altındayken mermesi bitip korkudan kafayı yemesine ne diyorsunuz peki? Bir şey diyemiyorsunuz değil mi, ben de diyemedim...
O küçücük çocuklara yaptıkları binbir eziyetler, dayaklar, haksızlıklar... Kanım dondu benim. Ben böyle bir dünyada yaşamak istemiyorum... Bu kadar kötülüğün olduğu bir dünya, nasıl bir dünyadır, bu yaşamak mıdır?

Kitapta bir karakter vardı, "Karcı Ali." Yanmış yüreklere kaaar! Yanmış yüreklere kaaar! diye bağırıyordu mahallede. En başında anlamamıştım neden böyle dediğini. Şimdi anlıyorum, kitabı bitirdiğinizde yanmış yüreğinize bir kar ferahlığı isteyeceksiniz. Yüreğiniz yanacak, belki o pamuk pamuk karlar yüreğinize yağsa bile dinmeyecek yangınınız...

Keşke bu kadar gerçek olmasa kitaplar, bu kadar bizden, bu kadar içimizden olmasa... Belki bu kadar içimiz yanmazdı.
Yanmış yüreklerimize kar ferahlığı dilerim.

Şaka mı yapıyorsun? Tabiki tavsiye ediyorum!
Keyifli okumalar dostlar...
Ben bu kitabı daha önce okumuşum. Siz de bu kitabı daha önce okumuşsunuzdur belki. Hayatımın olağan akışını değiştirecek, o renkli boşlukların karanlığın boğuculuğuna yenik düştüğü, peşinden koşamadığım hayallerim ellerimden kayıp giderken ben bu kitabı okumuşum. Hayatınızın olağan akışını değiştirecek, gölgeniz gibi sürekli sizi takip eden ama küçük bir kıvılcımla ateş alan hayallerinizi gözyaşlarınızla söndürmeye çalışırken belki siz de bu kitabı okumuşsunuzdur. Uçurtmaya kuyruk niyetine bağladığım, küçük bir kuşun kanatlarına tüy diye diktiğim hayallerim sert bir rüzgârda savrulurken ben bu kitabı okumuşum. Zamana yenik düşen hayallerinizi ‘ne tarafa gideceğine karar veremeyen bir saat sarkacının, ne tarafa gideceğini bilen akrep ve yelkovanı’ uğurlaması gibi uğurlarken siz de belki bu kitabı okumuşsunuzdur. İşte artık hayallerin değer verilmediği dünyaya ağlarken ben bu kitabı okumuşum ve belki siz de bu kitabı okumuşsunuzdur.

Umberto Eco Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti kitabının 2. bölümünde bir anlatı metnini katetmenin iki yolundan bahseder. Metin her şeyden önce öykünün nasıl biteceğini bilmek isteyen birinci düzey okura yöneliktir. Bunun için metni bir kez okumak yeterlidir. Ancak diyor, metin, okuduğu metnin kendisinden nasıl bir okur olmasını istediğini soran ve kendisine adım adım gideceği yolu gösteren örnek yazarın nasıl ilerlediğini keşfetmek isteyen ikinci düzey okura da yöneliktir. Bunun için metin çok kere okunmalıdır. Hasan Ali Toptaş’ı bir kere okumayla sadece kelimelerin büyüsüne kapılırsınız ya da hiç sevmezsiniz. Ama okurken geriye dönüp bazı bölümleri tekrar okursanız ya da okuduktan sonra araştırırsanız Eco’nun ikinci düzey okuru gibi bazı şeylerin farkına varırsınız. Olaya kesinlikle sadece Toptaş özelinde bakmamak lazım. Pamuk okurken, Atay okurken, Joyce okurken ya da Sterne okurken de durum böyledir. Yakın ve tekrar okumak lazım. Bir kitabı tekrar okumuş birinin incelemelerinde hep denk geldik: Tekrar okuduğumda çok farklı şeyleri yakaladım diye. Eco da kitabının ilk bölümünde çok kere okuduğu Ateşin Kızları için şunları söylüyor: “Bana kırk yıl boyunca eşlik eden bu yeniden okuma deneyimi, bana, bir metni titizlikle incelemenin, “yakın okuma”yı uç noktalarına vardırmanın o metnin büyüsünü yok ettiğini söyleyenlerin ne kadar aptal olduğunu kanıtlamıştır.” Toptaş’ın ilk dönem metinleri de böyledir. Yakın okumalısınız. Bu yüzden bir metni yakından okuyunca neler ortaya çıkar bunun üstünde durmaya çalışacağım bugün.

Kitabın dolu ve yoğun olacağını biliyordum. Bu yüzden okuduktan sonra bir iki tane yazı okudum. Takip eden üç paragrafı o yazılardan etkilenerek yazdım. O yüzden çoğu kişinin yaptığı gibi salt ben yazdım durumunda gözükmek istemiyorum. Böyle bir şeyi yapmak yerine baştaki gibi sadece kitabın bana hissettirdiklerini yazmak isterdim ama hani bizim şu bazı takıntılarımız var ya. Bir kitabı beğenmezsiniz, mantıklı bir şekilde neden beğenmediğinizi açıklarsınız buna kabulüm, herkes kabuldür. Ama bir yazarı tek okumayla, kitabında tek noktaya takılıp kalan kısımları göz ardı etmeyle yapılan yorumlara karşıyım. Buna özellikle Türk yazar ve şairlerde karşılaşıyoruz. Bunun sonucunu gördük. Toptaş’a sapık diyeni de ergen yazar diyeni de gördük. Yine sadece Toptaş özelinde bakmayalım olaya. Mesela, Kürk Mantolu Madonna sadece bir aşkı anlatıyor diye sınırlandırılamaz. Tutunamayanlar sadece alıntı paylaşmanız için yazılmamıştır. Orhan Pamuk her yazarın politik olduğunu biliyordu (bizim anladığımız manada değil) o yüzden siz siyasi sebeplerden dolayı eleştiresiniz diye o romanları yazmamıştır. Bu gibi şeylere takıldığımız için yazar ve şairlerin yaptıkları, anlattıkları hep havada kalıyor. Bunun bir sebebi de her kitabı kendi hayatlarımıza uydurmaya çalışmamız. Bir romanı benimsemekle hayata uydurmak arasında dağlar kadar fark var. Roman kendi sınırları içinde bir bütündür. Bizim bu bütünün içinde roman gerçeğini, gerçekdışılığını, göndermelerini, ironisini, parodisini benimsememiz lazım. Aksi halde yüzümüzü buruşturacak yorumlara hep denk geleceğiz. Bunun için çözümü yakın okumada aramalıyız demiştim. Kitapların yapısını amatörce parçalamaktan çok zevk alırım. Sanki önüme çözülmesi gereken şifreler gibi gelirler. Kayıp Hayaller için biraz yardım almam gerekti. Şimdi romanı tadını kaçırmadan törpüleyerek kısaca parçalayalım.

Kitabı bakış açısı, üstkurmaca, dil olarak üçe bölerek, bunlar üzerinden yürümek gayet sağlıklı geldi. Anlatı Hasan ve arkadaşı Hamdi’nin gizlice, Şerif’in sinemasında gösterilen filmin betimlenmesiyle başlar. Filmdeki bazı sahneler kitabın bazı bölümlerine dolaylı olarak ‘sızmış’tır. Filmdeki “sarı bıyıklı adamla” Kevser’i kaçıran “sarışın adam”, Hasan’ın dayısı Celil’in “sütbeyaz atı” ile Kevser’i kaçıran Hidayet’in “sütbeyaz atı” bu sızıntıların örnekleridir. Kitabın en kilit noktalarından biridir bu film sahnesi. Anlatının devamında da sanki bu filmin devamını izler gibi oluruz ama bunu ancak kitap bittiğinde anlarız. Yani durum çok belirsizdir. Bu belirsizlik romanın tamamına hâkimdir. Hemen kitabın başında sorgulayan okur Hasan’ın arkadaşı Hamdi’nin varlığından şüphe duyar: “Gerçekte yaşamayan, ancak benim hayal edebildiğim acayip bir kuştu sanki çatının üstünde bakışlarımla birlikte oradan oraya sekip duruyordu.” Roman farklı kişilerin hayalleri üzerinden devam ettiği için ‘hayaller yaşanılan olayların belirsizlik yanını’ niteler. Gerçeklik algısının yitimi de belirsizliğin ekmeğine yağ sürer. Kitap doğrudan ben kurmacayım demez, üstkurmaca olay örgüsü ve kişilerin gerçekliğinde hikâye unsuru haline gelmiştir. Bunu kitabın son cümlesinde daha net görürsünüz.

Kitap çoklu bakış açısıyla yazılmıştır: Hâkim bakış açısı ve birinci şahıs anlatımı. Birinci şahıs anlatımını iki farklı kişiden dinleriz: Hasan ve Hasan Dede’den. Her bölümde anlatan kişi değişir. Ama son bölümde hâkim bakış açısı ani bir geçişle anlatıyı birinci şâhısa bırakır: “…Dahası, Hasan o gün eşikte oturup dizlerinin üstünden sarkan ellerine bakarken, bu zamanlar arasında gidip gelmekten bir hayli yorulmuştu. Evet, yorulmuştum.” Bu keskin geçiş romanın sonunda öyle bir noktaya ulaşır ki roman boyunca okuduklarınızın bir anda yıkıldığını görürsünüz. Metin boyunca Hasan ve Hasan Dede’nin aslında ikiz olduklarını düşünürüz. Sanki Dede Hasan’ın bilincinden çıkmış parçalanan bir benliktir. Neden derseniz karşılaştıkları kişiler Hasan Dede’ye yaşlı bir amca gibi değil de sanki bir çocukmuş gibi davranır: ‘’Derken, nasıl olduysa artık çocuklardan biri gördü bunu; Hamdi ya da Hasan yaşlarında, kara kuru bir çocuktu ve ben, onun sakalıma bakıp utanacağını, utanınca da elindeki sapanı cebine sokup yavaşça yüzünü yere eğeceğini düşünüyordum. Ama öyle yapmadı o, gözlerini iri iri açıp karşıma dikildi ve; ‘’Ulan sen enayi misin?’’ diye sordu.’’ Bir diğer örnek: “…çocuklar nedense beni görmüyor gene, ellerindeki sapanlarla yanı başımdan geçip gidiyorlar. ’’ Bunlar hep üstkurmacanın oyunları.

Toptaş romanlarında üstünde en çok durulması gereken nokta dildir. Toptaş’ın romanlarını iki döneme ayırmıştım(#25377989). Kayıp Hayaller ilk dönem romanlarından olduğu için dil roman içinde kendi gerçekliğinden kurtulup belirsizliğin gerçeği haline dönüşür. Etrafımızda gördüğümüz şeyler de doğrudan bir aktarımla bize aktarılmaz. Dil her şeyi değiştirir. Toptaş’ın betimleme gücü mükemmel bir Türkçeyle birleşip bize dilin sınırlarının genişlemesini gösterir: ‘’Artık büsbütün durmuş, baltayı bir kenara fırlatıp ellerini de beline koymuş, kocaman gözlerle yanıp kavrulan ata bakıyordu. O baktıkça bembeyaz bir şahlanışın özlemiyle doğrulup kalkacakmış gibi at da dumanların arasında belli belirsiz seyiriyordu sanki; hatta duman suretine girip bazen inatla yelesini silkeleye silkeleye yekiniyor, dizlerinin üstünde yükseliyor, belki gözle saptanamayacak kadar minik adım atıyor, hemen peşinden de canlılığını tekrar yitirerek alevlerin ortasına yığılıp kalıyordu.’’ Bu gibi paragraflarla çok karşılaşırsınız kitaplarında. Toptaş’ın romanlarında şiir diline en çok yaklaştığı metindir Kayıp Hayaller Kitabı. Bir cümlenin 4 5 sayfa sürdüğü oluyor kitapta. Cümle uzadıkça daha da seviniyorsunuz çünkü o kelimeler öyle güzel yan yana dizilmiştir ki sayfanın bir katmanında kelimelere bir katmanı da alttan akan lirizme kapılıp gidersiniz. Ben bir metinde ritmi çok önemserim. Toptaş’ı da kitaplarında ritmi çok güzel yakaladığı için çok severim. Bu hep dilin sayesindedir. Burada Meltek’yi anmadan olmaz. Ben ilk romanlarını daha çok seviyorum demişti. O kadar haklı ki Meltem. Son romanları çok sadedir dil bakımından. Umarım yeni çıkacak kitaplarında kelimelerle beste yapmaya devam eder.

Kitabı bu kadar parçalamak yeter gibi düşünüyorum. Metin postmodern bir metindir. Ama büyülü gerçekçiliğe de el sallamadan bırakmaz okuyucusunu. Yabancılaştırma, olağandışılık, ölü kişiler kullanılan büyülü gerçekçi tekniklerdir. Sadece yabancılaştırmayı kısaca tanımlamak gerekirse ‘herkesin bildiği ve tanıdığı dünyayı olağan dışı örneklerle sunarak, hem yerleşmiş bakış açılarını kırmak hem de sunulan görselliği ve bunun ötesinde de dili edebî hâle dönüştürmek’ olarak tanımlayabiliriz. Hasan’ın ve Hamdi’nin gölgelerine kişilik verilmesi, köpeğin insana dönüşmesi de bunun küçük örnekleridir. Gördüğünüz gibi bunlar bir bakışta anlaşılacak şeyler değil. O yüzden yakın okuma şart diyorum. Bu incelemedeki amacım ne Toptaş’ı övmek ne de kitabı övmekti. Tek amacım yakın okuma yapınca ortaya neler çıkabileceğini göstermekti. Umarım bunu başarabilmişimdir.

Kayıp Hayaller Kitabı’nı çok sevdim çünkü dilin kanatlarına tutunup farklı farklı kişilerin yıkılmış hayallerine konuk oldum. Yetmedi kendi hayallerimin de yıkıldığı zamanlara gittim. Ve yine yetmedi sizin gerçekleştirmek için etrafınızı kırıp döktüğünüz hayallerinize konuk oldum. Hepsinde ne mi gördüm? Hüznü gördüm hepsinde. Yıkılmışlığı hissettim içimde. Ulaşılamazlığın sınırlarında gezindim. Ama biliyorum ki “var hükmünde bir yoktur benim ulaşamayıp da yıllardır hasretini çektiğim, yok hükmünde bir vardır”.

Fark ettiyseniz konudan hiç bahsetmedim. Artık inceleme yazmayı düşünürken konuya fazla girmemeyi düşünüyorum. Kitabın adından çıkarabilirsiniz ne anlatabileceğini.

Bugün Ankara toplantılarını gerçekleştirdiğimiz kafede Toptaş’ın imza günü vardı. Maalesef gidemedim. İncelemeyi uzun zamandır bekletiyordum. Gidemeyişimin sebebiyle bugün paylaşmak istedim. Okuma sabrı gösterenlere teşekkür ediyorum. Keyifli okumalar dilerim.
KAYBOLAN BEN, KAYBOLAN BENİ ARAMAYA ÇIKAN BİR BEN, KAYBOLAN BENİ ARAMAYA ÇIKIP KAYBOLAN YENİ BİR BEN…

NE YAPTIN SEN HASAN ALİ AMCA?

Beyin devrelerinizi yakma seansına hoş geldiniz. Kitabın kendisi başlı başına alıntı hazinesi. Alıntılarımdan rahatsız olanlar vardır mutlaka, kendimi tutamadığımdan tüm bunlar çünkü büyülendim.
Yok böyle kayboluş. Aslında her geçirdiğimiz gün yeni bir güne başlama sebebimiz ise, geçmiş gün gölgesiz bıraktığımız bir kayboluş oluyor. Toptaş gerçekten betimleme, düşündürme, düşündürürken dağarcığınıza yeni bir cümle kazandırma konusunda mükemmel bir yazar. Gölgesizler kitabını okurken olmayan köy meydanının var olup birer birer yok olan kahramanları oldum,havası, suyu, kokusu, taşı, toprağı oldum.
Genelde kitabın sayfalarını çevirirken okuduğum satırlara hükmettiğimi, sayfayı çevirip çevirmeyeceğime karar veren ben olduğum için üstünlük kurduğumu hissederim. Ama bu sefer gölgesizler karar verdi sayfaları çevirip çevirmeyeceğime, resmen beynime hükmetti. Her yeni başlangıcın aslında olmayışı mı desem, olmayan toplumun var olan kayboluşumu desem, her gün kaybedip yeniden bulmaya çalıştığım bir ben mi desem ne desem bilemedim.

Cümlelerin dilinin ağır olmasından bu denli zevk alır mı insan?

İçimden spoiler patlaması yapmak geçiyor ama bu haksızlık olur biliyorum. En iyisi hemen okuyun ve kaybolun, arayın kendinizi bulabildiğiniz kadar, tabi bulduğunuzda yeniden kaybetmeye hazır olun.

''Kaaarrr neden yağar kaarrr''
Bu kitap bizden bir kitap, buram buram Türkiye ve Türk kültürü kokan bir kitap. Neden mi?

Hasan Ali Toptaş sizi kesinlikle aforizma kasarak sıkmaya çalışmıyor, ne demeye çalıştığını içinden nasıl geliyorsa öyle anlatıyor. Cümleleri uzatmıyor, dili sadelikle ve büyük bir ustalıkla kullanıyor.

Bu roman, bazı canlıları yaranın öldürmediği fakat muhatapsız kalmanın öldürdüğü bir roman. Kuşlar Yasına Gider'i muhatapsız bırakmamalıyız. Onu okumalıyız ki, nasıl vefalı ve eşinin nefesini bile kontrol eden bir anne olunurmuş onu görmeliyiz. Onu okumalıyız ki, unutulan örf ve adetlerimizi hatırlamalıyız, muhabbetlerimizi, akrabalarımızı muhatapsız bırakmamalıyız. Onu okumalıyız ki, yeşil yeşil dökülen gözyaşlarına muhatap olmalıyız.

Aziz Amca'yı dedeme çok benzettim, çünkü o da şu an aynı durumda. Eskileri anlatıyor, hiç kimsenin aklına gelmeyecek kıyıda köşede kalmış anıları çıkarıyor bize kalbinden. Eskiden yaptığı çılgınlıklar, evden gidip gelmemeler, dağlara çıkıp yaşadığı maceralar... Şimdi ise öylece yatıyor, bakıyor fakat kim bilir neler söylüyor o sessizliğiyle ve yılların vermiş olduğu emekle, deneyimle, yaşanmışlıkla. Şimdiki zamanın olaylarında değil geçmiş zamanda yaşar onlar aslında.

Romanla ilgili olumsuz ve diğer bazı düşüncelerim de var. Türk kültüründe üstüne yüklenen gereksiz bir manevi anlamdan dolayı sigaradan bahsediyorum. Sanki sigara içince bütün dünya birden efkar dünyasına dönüşüyor, birden akla gelmeyecek düşünceler geliyor... Bu düşüncelere bir araç olarak sigarayı kullananlar vardır mutlaka fakat ben kesinlikle gereksiz bir icat olduğunu düşünüyorum ve herhangi bir kitapta, yayında, kanalda, mekanda onu yüceltici, hatırlatıcı, özendirici anlamlar taşıyan metinleri sevemiyorum.

Aslında olumsuz bir yön olmayan fakat kendimle bağdaştıramadığım diğer bir yön ise türküler konusu. Türkü müzik türünü sevmediğim için bu romanda türkülerle alakalı kendimden bir parça bulamadım. Mutlaka sayısız anlam bulan okurlar da vardır hatta babası hayatta olmayanlar için eminim ki roman daha pek çok şey ifade ediyordur. Empati yapmaya çalışarak o okurların yaşadığı şeyleri biraz da olsa anlayabiliyorum.

Değinmek istediğim başka bir konu ise, şu at mevzusu. Bu romanı Amerikalı birisinin okuduğunu düşünelim. Yabancı birisi bizim anladıklarımızın belki de yarısını bile zor anlar bu romandan, çünkü roman tamamen Türkiye sınırlarındaki manevi değerlerle çepeçevrili. Belki de sırf bunun için daha çok anlamaya çabalar. Fakat at konusunda o atı kesinlikle unicorn olarak nitelendirirlerdi ve romanın ana karakterini arabadayken kafa olmuş olarak düşünürlerdi. Hatta tam bu konu üzerine bir film izlediğim için romanı okurken o at konularında hep bu aklıma geldiği için istemeden de olsa güldüm. Amerikan kültüründe unicornlara biçilen özel bir anlam var.

Bu roman bana ne kadar dertli bir ülke olduğumuzu hatırlattı tekrar. O hastanelerin bitmek bilmez evrak olayları, duygusal çöküntülerimiz, rızk mücadelelerimiz, aile ilişkilerimizin nostaljisi, bir anda ,eve doluşma kültürümüz. Aslında konuşacak o kadar çok şeyimiz var ki bazen sadece susarak bile anlatamadığımız sayısızca şeyi gözlerimize bakarak anladığımız bir kültürdür Türk kültürü. Bazen dağlar bile insanların anlatamadığı sayısızca şeyi anlatır bizlere.

Son olarak, eğer dedemin yanağına bir gün sinek konarsa kesinlikle o sineği kovmayacağım.

1 Aralık 2017 eklemesi : Dedem, ben bu incelemeyi yazdıktan 8 ay sonra vefat etti, onun üstüne konan sinek belki de yaşlılıktı, kovunca bir türlü gitmeyen cinsten.

Yazarın biyografisi

Adı:
Hasan Ali Toptaş
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Çal, Denizli, Türkiye, 15 Ekim 1958
Hasan Ali Toptaş, 1958 yılında Denizli’nin Çal ilçesinde doğdu. İlk öykü kitabı "Bir Gülüşün Kimliği" 1987’de, ikinci öykü kitabı "Yoklar Fısıltısı" 1990’da yayımlandı. "Ölü Zaman Gezginleri" adlı öykü dosyasıyla 1992 yılında Çankaya Belediyesi ile Damar edebiyat dergisinin düzenlediği yarışmada birincilik ödülü aldı. Aynı yıl "Sonsuzluğa Nokta" adlı yayımlanmamış romanıyla Kültür Bakanlığı’nın düzenlediği yarışmada mansiyon aldı ve Sonsuzluğa Nokta Kültür Bakanlığı tarafından yayımlandı. 1994’te "Gölgesizler" adlı yayımlanmamış romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü’nü aldı. "Bin Hüzünlü Haz" adlı romanı ise 1999 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü. Yazarın ayrıca "Yalnızlıklar" adlı şiirsel metinlerden oluşan bir kitabı, "Kayıp Hayaller Kitabı" adlı bir romanı, "Ben Bir Gürgen Dalıyım" adlı bir çocuk romanı vardır.

Yazar istatistikleri

  • 1.742 okur beğendi.
  • 8.771 okur okudu.
  • 341 okur okuyor.
  • 6.005 okur okuyacak.
  • 131 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları