Heinrich Böll

Heinrich Böll

7.8/10
167 Kişi
·
367
Okunma
·
58
Beğeni
·
3.418
Gösterim
Adı:
Heinrich Böll
Unvan:
Nobel Ödüllü Alman Yazar
Doğum:
Köln, Alman İmparatorluğu, 21 Aralık 1917
Ölüm:
Langenbroich, North Rhine-Westphalia, Batı Almanya, 16 Temmuz 1985
1972 Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi. 1917'de Köln'de doğdu. 1924 yılında okula gitmeye başladı. 1937'de liseyi bitirdi. 17 yaşında şiir yazmaya başladı. 1938 yılının sonbaharında çalışma kampına, bir yıl sonra da askere alındı. Piyade olarak, doğu ve batı cephesine gönderildi. 1945 yılının nisan ayından eylül ayına kadar, İngilizlerin ve Amerikalıların elinde savaş esiri oldu. Savaş bitip Köln'e döndükten sonra, hem üniversite öğrenimini sürdürdü hem çalıştı. 1947 yılında ilk kısa öyküsü Haberci, sonra ilk romanı Ademoğlu Neredeydin?, Ve O Hiç Bir Şey Demedi yayınlandı. Yapıtlarında İkinci Dünya Savaşı'nı, özellikle de insanların nasıl savaştıklarını, savaşın yıkıntılarını ve acılarını anlattı. Temmuz 1985'te, 67 yaşında, evinin merdivenlerinden yuvarlanarak öldü.

"Ve O Hiçbir Şey Demedi" adlı en ünlü romanını yazarken aklında tek bir gerçek vardı. Savaş yanında yoksulluk ve zor koşullar getirmiş, hayatını değiştirmişti.Mayına bastiği için yaralanan dizini iyileştirebilmek için para gerekliydi. O yüzden Böll, 5 gün evden çıkmadan bu eseri yazdı. Yayınevinden aldığı para ile de dizini eski hale getirmeyi başardı ve yazar olarak kariyeri devam etti.

Daha sonra yazdığı Babasız Evler adlı romanını, kendi babasını yitirmesinin ardından değil; ama çevresinde savaş yılları sonrasında acı çeken onlarca çocuğu gördükten sonra yazmıştır. Kendisi, savaş sonrası koşullardan, yoksulluk, açlık ve hastalık gibi sıkıntılardan hem kendi geçtiği, hem de çevresinde bu durumlardan acı çeken birçok insan gördüğünden, hiçbir zaman çocuk sahibi olmak istememiş, kendi deyimiyle "Böyle bir dünyaya çocuk getirmek" istememiştir.

16 Temmuz 1985 yılında, çalan kapı ziline koşarken merdivenden yuvarlanarak hayatını kaybetmiştir.
"Katolikler sinirimi bozuyor" dedim. "Onlar insafsızdır."
"Peki Protestanlar?" diye sordu gülerek.
"Vicdan üzerine attıkları palavralarla." dedim, "onlar da beni hasta eder."
"Ya dinsizler?" Hala gülüyordu.
"Sıkıntı verirler, çünkü hep Tanrı'dan söz edip dururlar."
"Peki, ya siz nesiniz?"
"Palyaçoyum ben," dedim.
Heinrich Böll
Sayfa 95 - Can Yayınları
Yaşamaya hiç kimse zorlanamazdı, sevdaya da; saçmaydı bu. İnsanlar üzerinde gücü olan tek şey ölümdü.
Heinrich Böll
Sayfa 90 - Can Yayınları
Bugünkü zamanlarda herkes, her an, herhangi bir sebepten dolayı tutuklanabilir.
Heinrich Böll
Sayfa 45 - Nobel Yayınları
Bir çocuğun da dinlenme saati yoktur. Ancak "düzenin koşulları"na uygun davranmaya başladığı zaman, dinlenmeyi de düşünür.
Heinrich Böll
Sayfa 102 - Can Yayınları
Ben Amerikalıların ahlak anlayışını hiçbir zaman kavrayamamışımdır.
Heinrich Böll
Sayfa 98 - Can Yayınları
İkide bir ansızın çılgınca bir hevese kapılıyor, birisinin yüzüne bir yumruk indirmek istiyorum.
Heinrich Böll
Sayfa 60 - Can Yayınları
Kitabımı alıp sahile indim. Evde temizlik olunca buraya inmek güzel oluyor. Deniz kenarında küçük bir cafedeyim. Daha önceden de defalarca geldim, kediler yanımda dolaşırken kitabımı okudum bir yandan, bir yandan hiç bir zaman çok sevemediğim denize baktım. Bugün hava yine boğucu, soğuk, kara gri bulutlarla üstümüz dolu, gök denize değiyor nerdeyse ve adalar bile sislerin ardında kalmış, martılar var ve sandallar, cafe de tıka basa dolu, kediler yine içeri alınmamış, alıngan alıngan camlardan bakıyorlar..bir parça yiyecek yok mu?

Heinrich Böll'ün Âdemoğlu Nerdeydin? adlı kitabını okuyorum..belki yarın bitiririm. Çok da hızlı okumuyorum; çünkü tadının hemen bitmesini istemiyorum, çok beğendim ve beni etkileyen yine üslubu ve kitaptan yayılan o aşina edebiyat kokusu oldu. Yine aynı şey oluyor: olayların akışı ve neler olup bittiği değil ama o his, satır satır bana aşina gelen ve birçok şey düşündüren o üslup etkiliyor beni. Her bölümde tek başına hikâye veya roman olabilecek olayları okurken 60 sene önce gerçek ya da hayal yaşanmış bu hayatlar, ölümler bana yirmi sene öncesini hatırlattı. Zihnim ve hayâl gücüm içimde bunca sene beklemiş o görüntüleri ve anıları kaleme dökmek için iteliyor beni..hiç unutmadığım için çünkü. Ne çabuk geçmiş tabii..ama evet tabii ki hızlandı zaman ve itirazım yok buna asla..sadece şaşkınım bir yandan, bir yandan da kabulleniyorum. Kendime bakınca gördüklerim ve bu muydu diye düşününce , evet hayatın buydu senin. Böll'ün hayat sevgisiyle dolu ve anlara sıkışıp kalmış ama öldürmeye ve ölmeye yazgılı karakterleri gibi, elimde silahla tuttuğum nöbetlerde , yirmi sene öncesi, hayâl ve ümitlerle dolu ve bir yandan da kör, tecrübesiz, bir heybetli adamın gölgesinde küçük, faydasız, hayâl kurardım, gece yarıları silahlık nöbetinde elimde cortazar kitabıyla uyumamak için o rahatsız edici floresan lambanın altında sayfaları çevirir ve bir yandan koğuştan gelen her türden sese kulak kabartırdım..burası memleketin uzağıydı, bilmediğim bir yerdi, soğuktu ölümüne, rahat ve konforla yaşamış ellerime böyle hırçın saldırmamıştı hiç soğuk, karların içinde böylesine acıyarak üşüyerek ve aç beklememiş, hiç kimsesizliğin ne olduğunu böyle âleni ve net görmemiştim...bizi ilk teslim ettiklerinde barakaların yanında kapkara giysili ve yüzleri kömüre dönmüş, kavruk, esmer gençler görmüştük..yabancıydık elbette, oradan değildik ve onlar gibi değildik, ama herşeyin bir süresi var, günler haftalara döndü, gündüzler geceye, soğuk geceler soğuk günler derken aşina olmaya başladım herşeye..insan insandı yine de. Burada da orada da kendimiz olmaya yazgılıydık hepimiz. Hepimiz ana kucağından uzakta debeleniyorduk, hemen yanımızdaki şehitliğe getirilen gencecik insanların sayısı şaşırtıyordu bizi ama konuşmuyorduk hiç. Her gün eğitim alıyorduk, silah tutmayı öğreniyorduk, öldürmeyi ve kendini savunmayı, nöbetler tutuldukça az ileride tepelerin ardından gelen düşmanların bir sabah bütün bölüğü nasıl öldürdüğüne dair hikâyeler anlatılıyordu, biz kavruklar yemekte tanrımıza hamd ediyorduk, gece nöbetleri için erkenden uyuyalım diye ranzalarda uzanıp yorgun, omzunu sarsacak o el hiç gelmesin diye boş ümitlerle gözlerimiz kapalı yatıyorduk. Her türden insan vardı aramızda, hırsızlar, şoförler, genelevlerde çaycılık yapanlar, politik davalardan mimliler, öğretmenler, katiller vardı cezasını yatmış; kasaplar da vardı, yoksul mazlum köylüler de. Ve herkes fırlatılıp atılmıştı oraya ve soğuk yakarken tenimizi, görevlerimiz için ite kaka ve bazen keyifle çalışırken herkesin özgürlük hayaliydi, ya sevdiği vardı ya ailesi ya da sadece dışarda olmak istiyordu her biri, kimse burada kalmayı düşünmüyor, ve meselâ eli bir makinede parçalanmış Sezgin'in bütün tabura yayılmış kötülüğünden sakınmak için ona görünmeden sakin sakin geçirmeye çalışıyordu günlerini, apış aranız koparılırcasına sıkılırken istiklal marşını söylemek zorunda kalabiliyordunuz yoksa..ya da akşam vakti dinlenirken ranzanızda, Sezgin yanıbaşınızda bitiveriyordu. Nöbetler korkunçtu, yazıcıydım, bazen yaptığım hatalardan gece yarıları masum yorgun askerler uyandırılıyor ve kimbilir ne korkunç sözlerle dolu küfürler yüzüme değil ama karanlığa savruluyordu..hep beraberdik yine de. Palandöken 'in dizi dibinde mazlum masum çocuklar gibiydik..her yer kara boğulmuşken içtima sonrası karanlıkta yine de oynayacak oyunlar oluyordu, o zaman çocuk oluyordu hepsi. Hepsi gençtiler. Hepsi mazlumdu. Hepsi, o zaman bilemezdim, güzeldiler. Bambaşka hayatlardan gelmiş birbirimize zorla misafir olmuştuk işte, severek, bazen sevmeden ve öfkeyle, hele de operasyondan gelenlerden sonra düşmanlıkla da beraber, yaşamaya çalışıyor ve hayata döneceğimiz günü bekliyorduk. Hepsi çocuktu onların, evli olanlar bile. Gözlerde ışıltılarla anlatılan hikayeler, soba başında ölene dek bitmeyecek dostluklar için edilen yeminler, subayların yediği ciğerlerden bir parça kapmak için atılan taklalar..soğuk yatağımızı donduruyordu, sabahları koyun koyuna yatan askerler buluyorduk. Isınmak ya da insan sıcaklığına sığınmak için birbirine sarılıp uyuyan askerler buluyorduk sabahları ve acımasızdık hepimiz soğuk kadar, ağlatana dek bırakmıyorduk peşini, gece koğuş kalklarda veya sabah kahvaltılarda hemen belli oluyordu niyetimiz, zayıf olmaya tahammülümüz yoktu sanki ve zaten öğretilen de bu değil miydi? Zayıflar korkutuyordu bizi, acımasız olunca çözülüyordu sorunlar, birisinin mezhebini aşağılamak ya da suçunu yüzüne söyleyip onu bozmak hepsi için o kadar kolaydı ki..sadece sezgin'e ilişmiyordu hiç biri, kimse can acısıyla istiklal marşı okumak istemiyordu. Tezkere aldıktan bir iki hafta sonra ölecek olan Aksaray'lı mustafa, babasının öldüğü dokuz ay kendisinden saklanan doğan, şehirden kızlarla arkadaşlık etmek için yapmadığı hinlik kalmayan giresunlu mustafa, en adi şakalarla hayatımı cehenneme çeviren alper, herkes mutluydu, oysa ben gerçekten cehennem hayatı yaşıyordum, ben de zayıflardandım çünkü, pentatlon sahasında herkesin bir atlayışta geçtiği üç metrelik italyan çukurunda tek başıma beklemek yüzümü kızartıyordu, bölük astsubayımızın sevgisi olmasa orada kalacağımı biliyordum, çünkü komutanımız böyle istiyordu. Sabah sporu dehşet vericiydi, koca bölüğün önünde barfiks çekemeyen ve yine utançla yüzü kızaran ben izbandut gibi bölük astsubaylarından birinin emriyle yanımda iki askerle, onların yardımıyla herkesin ıslıkları arasında terden ölene dek barfiks çekiyordum. Tırmanamıyor, hızlı koşamıyordum. Tüfeksiz hareketler bana yetiyordu:) bölük subayımız beni hemen çözmüş , 200 metre atışa bile götürmemişti. Ama askerlikti işte, hiç kimse hiç bir iş yapmadan duramıyordu. Yazıyordum, dağınıklığım sorun oluyordu, bazen herşey iyi gidiyordu. Akşamları, herkes nöbette belki uyandırmazlar ümidiyle yorganına sarılmış yatarken ben mustafa'nın yanına gidiyordum, ranzaya yanyana uzanıyorduk, radyomuzu açıp türkü dinliyorduk beraber, çıt çıkmayan koğuşta türküler geceye karışıyordu, nöbetçiler soğuktan donmuş, yorgun, bitap, koğuşa giriyor ve bazen nöbetçi çavuş yanımıza gelip "Ahmet 'e üst üste nöbet yazmışsın " diyordu, o zaman kimi uykusundan uyandıracağım diye kara kara düşünüyordum, o mazlum küfürlerle kalkarken yataktan koridora kaçıyordum usul usul. Bazen koridorlarda nöbetçi subaylarla yüzyüze geliyordum, bunlardan biri askerlerin söylediğine göre karşılıksız aşk acısıyla boynu bükülmüş bir adamdı, o kadar dalgın ve o kadar herşeyden kopuk bir adamdı ki üst üste iki kez kapıyı çok büyük bir talihsizlikle yüzüne çarpmıştım da sinirlenememişti bile, öyle uzun, aklı karışık baktığını hatırlıyorum.

Askerliğimin son günleri çok büyük bir psikolojik yıkılma yaşadım. Sol kolumda izleri duruyor. Ne olmuştu da böyle yapmıştım? İnsan duygularıdır, hassasız hepimiz, yavru masum kediler gibiyiz, sadece bize bunu unutmamız öğretiliyor, bir efsane olacakmış gibi güçlü, kuvvetli, dimdik, ama edebiyat bize başka şeyler söylüyor: bütün dimdik bütün o sert duruşların arkasında duyguları yumak yumak insanlar bekleşiyor, çocuklar bekleşiyor..o yüzden gerçeği söylemek lâzım, ne nöbetlerde ne de askerliğim süresince iyi bir asker olmadım, benden bunun beklenmediğini anlamıştım, zihnime akan görüntüler ve hatıralar, asla unutmadığım ve hâlâ fotoğraflarına baktığım o güzel erzurum ovasına bakan gözlerim ve bir gün onları yazmak için hazırlanan ellerim için bir vesile gibiydiler. Kitapta umutla aşka tutunmaya çalışan Scheider gibiydim, imkânsızdı ama sevgi hissediyordum, yirmi sene sonra bile vücudumda soğuğunun izleri ve yaraları duran Erzurum'u özleyen bir tek benmişim gibi geliyor bana. Tabyalardaki duvarlara imzasını bırakan tek benmişim gibi. Çarşı izinlerinden arkadaşlarının yanına yuvasına dönermiş gibi severek koşan bir benmişim gibi. Voleybol sahasında o güzel yaz günü toprağa uzanıp göğe bakan bir tek ben miydim? Silah fabrikasına giderken geçtiğimiz bütün o güzel yollar hayâldi belki de..peki ya hep beraber gittiğimiz Kars yolu üzerindeki o ıssız kimsesiz binalar ? Çarşı izinlerimiz ? Ben hâlâ italyan çukurundan çıkamıyorum ve hâlâ barfiks çekemiyorum. Bazı şeyler hiç değişmeden kaldılar ama sizler, her biriniz ve hepiniz, bitmez kışıyla Erzurum ve koca Palandöken, siz bütün hatıralarım, birer birer kelimelere dönüştünüz şimdi. Geriye sadece insanı iyileştiren ve avutan edebiyat kaldı...
Böll okumalarım bitti şimdilik. Noktayı en iyi kitabıyla koydum; Palyaço.

"Ve O Hiçbir Şey Demedi" kitabında bir ailenin savaş sonrası hüzünlü hikayesini okudum, "Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru" kitabında, medyanın suçsuz bir insanı nasıl suçlu gösterip, onurunu beş paralık edebileceğini, "Ademoğlu Neredeydin"de, savaşın mahvettiği hayatları, "Babasız Evler"de, iki minik çocuğun gözünden, savaş sonrası Almanya'sını ve annelerinin bir başkasıyla evlenirken neler hissettiklerini okudum. Bütün bu okumalarım o kadar duygu yüklüydü ki... Her kitabın sonunda gözüm doldu, bazen ağladım. Savaşın bu denli iyi yansıtılmış olması beni derinden sarstı. İnanıyorum ki Böll okuyan bir insan savaş çığırtkanlığı yapan bir insanı anlamakta güçlük çeker, değişir ve milliyetçilik duygularının farklılaştığını görür.

Palyaço kitabında en çok etkilendiğim diyaloğu ekliyorum;
""Katolikler sinirimi bozuyor" dedim. "Onlar insafsızdır."
"Peki Protestanlar?" diye sordu gülerek.
"Vicdan üzerine attıkları palavralarla." dedim, "onlar da beni hasta eder."
"Ya dinsizler?" Hala gülüyordu.
"Sıkıntı verirler, çünkü hep Tanrı'dan söz edip dururlar."
"Peki, ya siz nesiniz?"
"Palyaçoyum ben," dedim."

Peki neden palyaço? Boyalı suratının arkasında, normal insanlardan kendini soyutlamak isteyen bir kahraman var karşımızda. İnsanlara, kendi davranışlarını şaklabanlık yoluyla gösteren ve insanların buna gülüyor oluşuna üzülen bir palyaço. Dış görünüşünün farklılığını aslında içinde taşıyan bir palyaço. Toplum kurallarına, dinin yobazlığına, savaşa, ırkçılığa karşı düşüncelerinde, diğer insanlara nazaran, farklı olan ve bunu söylemekten çekinmeyen, insanların davranışlarını anlamlandıramayan bir palyaço. Aynı zamanda belli bir savsaklığı ve umursamazlığı içinde barındıran bir palyaço.

Kitabı okurken, üslup nükteli gelebilir ama o zamanki toplumda yaşarken okuyor olsaydık eminim okumamız esnasında tek bir gülümseme dahi göstermezdik. Savaş sonrası Almanya'sının içine düştüğü durumu şeffaf bir şekilde ortaya koymuş Böll. Dinin insanlar üzerindeki ayrıştırıcı özelliğini ve ırkçılığın vardığı noktayı çok iyi irdelemiş.

Kahramanımız bütün bu dediklerimi ortaya koyarken, doğal olarak toplumdan uzaklaşıyor. Ailesi, sevgilisi ve bütün tanıdıkları ona yüz çeviriyor. Topluma adapte olamayan ve bütün inanışlara karşı savaş açmış yalnız bir kahraman... Bazen gururunu hiçe sayıp beş kuruş için olmadık yola başvuran bir kahraman. Bu da onun vurdumduymaz yanını gösteriyor. Bu vurdumduymazlık olmasa sanırım hayata tutunamayacak bir kahraman.

Her ne kadar dış görünüş olarak benzemesem de iç görünüş olarak kendimi çok benzettim Hans'a. Toplumun dinamiğini oluşturan çoğu etmen bana her zaman anlamsız gelmiştir. Böyle kitaplar okudukça da düzeleceğim yok, gerçi düzelmesi gereken ben miyim orası da ayrı.

Kitabı bu kadar yüzeysel incelediğim için kusuruma bakmayın. Yoğun bir zamanda yazıyorum. Kitabı okumuş ve okuyacak kişilerle de tartışmak isterim.

Böll ile tanışmış ve kitaplarının bir kısmını okumuş olmaktan çok mutluyum. Karamsar ama realist, döneminin yanlışlarını korkusuzca ortaya koymuş, bunu koyarken de edebi değeri zirvede tutmuş bir yazar Böll. Umarım sizler de benim kadar seversiniz kendisini. Herkese iyi okumalar diliyorum.

Son bir dileğim daha var; umarım ülkemde bu kadar yanlışlık dönerken Böll gibi insanlar ortaya çıkar ve topluma bu çarpıklıkları, siyasete fazla bulaşmadan, edebi lezzette sunabilir.
Bu senemin, edebi şenlikli başlamasına sebep olan Böll bu denli acımasız olamaz! O eşsiz kalemini neden bu kadar sert kullanmış demekten kendimi alamadım. Aslında bu sorunun sebebi açık; insanoğlu bu kadar acımasızken, Böll gibi realist bir yazar, kalemini başka nasıl kullanabilirdi ki...

Küçükken ateş karıncalarının yuvalarını eşeleyip, yuvanın içine su dökerdim ve ateş karıncalarının yok oluşunu seyrederdim. Şimdi o zamanki yaptığım şeyi düşündükçe kendime kızarım, bunu gerçekten yapmış oluşuma şaşırırım. Belki de insanlığın özü o zamanki yaptığım şeydi, insanlık yok etmekti, öldürmekti...

Çocukluğumun merhametsiz zamanına ulaşan zihnim, insanlığın merhametsiz zamanını bir türlü haklı göremiyor. Savaşın, insanoğlunun tarihinin neredeyse tamamını kapladığı şu düzende, merhametli yaşamak ne denli kolaydır? İnsanın insana yaptığını başka hangi canlı birbirine yapmıştır? Zekanın belki de en büyük lanet sayılabileceği bu düzeni sevmiyorum. İnsanlığın tanımının hep olumlu kabul edildiği imgeleri yok sayıyorum. İnsanın, hayvandan daha aşağılık bir canlı oluşuna sonuna kadar destek veriyor, güzelim doğanın düzenini bozan tek canlının insan olduğunu düşünüyorum. Savaş... Savaş, insanlığın doğası ve aynı zamanda lanetidir. Güç sahibi olup da merhametini koruyan insanların ütopik görüldüğü bu dünyaya haykırıyorum; insanlık kötülüktür ve en kısa zamanda bundan kurtulman lazım! Doğa muhakkak ki insansız daha mutlu olacak ve kalacaktır.

Böll'ün gerilimli kalemi yüreğimi tir tir titretti. Bu kadar sakin ilerleyip, bu kadar gerilimli biten cümlelerle ilk defa karşılaşıyorum. Bu gerilime erişinceye kadar, zihinleri şenlendiren cümlelerin cümbüşüne sahip olan okur, okurken kendinden geçtiği cümlelerin derinliğinde kaybolup, tasvirlerin yeterliliği karşısında şapka çıkartıyor. Psikolojik tahlillerin çokluğu ve diyalogların az ama öz oluşuyla okuru sarıp sarmalayan bir eser.

Günlerdir Böll'ün cümleleriyle yaşıyorum. Okulda, otobüste, çocukla oynarken bu cümlelere erişeceğim zamanı bekliyorum. Böll'ün, bu çabama değen bir yazar olduğunu düşünüyorum. Bu eser ise şimdiye kadar okuduğum en iyi Böll eseriydi. Vermek istediği mesajı çok sevip, anlatım şeklini sevmediğim "Katharina Blumm'un Çiğnenen Onuru"ndan sonra ilaç gibi gelen bir eser oldu, "Ve O Hiçbir Şey Demedi"den bile çok sevdim bu kitabı. Hatta diyorum ki, XII. bölüm şimdiye kadar okuduğum en iyi yazımlardandı. Böyle bir sonla karşılaşacağımı hiç tahmin etmemiştim ama dedim ya insanlık belki de buydu.

Savaşın anlamsızlığını duyumsayıp, insanlığımızı sorgulayacağınız bu eseri herkese tavsiye ediyor, iyi okumalar diliyorum.
Zaman zaman Alman Edebiyatı'na dönüş yapar, nasıl geçip gittiğini anlamadığım saatlerin içine dalarım. Felsefe ile karışmış cümlelerin derinliğinde kendimi kaybederim. Hesse'nin içe yolculuğunu, Kafka'nın ucube dünyasını, Nietzsche'nin anlaması zor cümlelerini ayrı ayrı severim. Alman Edebiyatı'nı neden bu kadar seviyorum diye düşünürüm hep, hemen ardından karşıma yeni bir Alman yazar çıkar ve bu sorunun cevabını en güzel şekilde verir. Böll Almanya'nın yetiştirdiği en büyük yazarlardan biri kesinlikle.

Eser, İkinci Dünya Savaşı Almanyasını anlatıyor ve maddi imkansızlıklar içinde yaşamaya çalışan bir ailenin durumunu gözler önüne seriyor. Kitaptaki bölümlerin yarısı Fred adındaki erkek karakterin, diğer yarısı da Keate adındaki kadın karakterin cümlelerinden oluşuyor. Olaylara bir erkeğin gözünden, ardından bir kadının gözünden bakmak okuru en çok etkileyen kısımlardan biri sanırım.

Böll'ün cümlelerinin güzelliğini daha ilk sayfalarda fark ediyor insan ve bu cümlelerin betimlediği sokaklarda geziniyor. Fred'in istemeye istemeye, karısıyla buluşmak için, bir başkasından borç istemesi esnasında suratı kızarıyor okurun, o adamın karşısında boynu bükülüyor, Keate'nin defalarca silse de geçmeyen kireç lekesi sinirlerini zıplatıyor. Ya o çocuklar... Bu kadar az bahsedilmesine karşın bu denli etkileyebilecek karakterler bulmak çok zordur. Fred'in yoksulluklarına kızıp çocuklarını dövmesi ve sonrasında bunu bir daha yapmamak için evini terk etmesi, kendine kızması, onlara vuran ellerini kırmak istemesi... Kızaran gözlerle okunan sayfalarda yoksulluğa savrulan küfürler... Babalar çocuklarını durduk yere dövmez, onları buna zorlayan şartlar vardır çünkü baba dik durmalıdır, ağlamamalıdır, her ne olursa olsun evini geçindirmelidir, baba kutsaldır, üstündeki yük ağırdır. Aslında babalara dokunsan ağlarlar, onlar için çocukları, bırakın dövülmeyi, üzerine toz düşmesini hak etmeyen canlılardır. Babaların işi zordur, onlar çocuklarını dövdükleri için aylarca kendini affetmeyen kişilerdir, zordur baba olmak.

Okur, Fred'in iç hesaplaşmalarını okurken ezilir, iki büklüm olur, yanına gidip omzuna elini koymak ister. Ama onun, son parasıyla kumar oynayıp, içki içmesine kızar ve bir anda ona karşı derin bir nefret besler. Bırak şu kadehi, defol git çocuklarının yanına, sarıl onlara demek ister, Fred de öyle ister şüphesiz...

Keate'in çaresizliği karşısında boğulur okur, onun bit ısırığından dolayı ölen iki çocuğuna ağlar, geride kalan iki çocuğunu bağrına basar ve onlara cebinden bir çikolata ya da şekerleme çıkartıp vermek ister. Bağrışmalar esnasında çocukların kulaklarını tıkamak, onları güldürmek ister okur ama ,kitap bu, yapamaz, yapamadıkça çıldırır, sayfaları hırpalar... Keate... Onun bölümleri insanı daha da sarıyor ve sayfaların hiç bitmesini istemiyorsunuz.

Bu ne güzel bir kitaptı böyle... Son zamanlarda okuduğum en iyi eserdi. Fred'i, Keate'i, onların çocuklarını, gezdikleri lunaparkı, salak çocuğu ve ablasını, kaldıkları hoteli, hırpane sokakları, savaş sonrası insanların hallerini okumak beni inanılmaz hüzünlendirdi.

Böll'ün cümlelerinin güzelliği karşısında şapka çıkardım. Savaşın insan hayatına etkilerini gördükçe şimdiki savaş çığırtkanlarına yeniden kızdım ve insanı mahvedenin savaş değil sonrası olduğunu anladım. Ölen insanın değil, yaşayan insanın ezildiği şu dünyada savaşmadan yaşanan zamanlara minnettarım.

Son olarak büyük üstat Behçet Necatigil'i bu muhteşem çevirisi bahanesiyle anmak istiyorum. Hayatlarını, başka hayatları anlamlandırmak için harcayan azınlık grubun içinde yer alan birisi. Sevgi dolu ve savaşsız bir hayat için...
Bu kitabı yaklaşık iki yıl önce bir sahafın tozlu raflarından çekip almıştım.
Ve okuması bu günlere kısmet oldu.
İyi ki bu güzel kitabı alıp evlat edinmişim dedim , okuyunca da.
Ruhları yoksulluk ve savaş yüzünden tahrip olmuş bir çiftin hikayesi anlatılmış Nobel’li Heinrich Böll bu romanında. Ama ne anlatma, öyle etkili ki , her söz insanın içine hapsoluyor okudukça.
Romanın iki başkahramanı var. Fred ve Kaete. Bir bölüm Fred, bir bölüm Kaete şeklinde ilerliyor. Savaşın ,yoksulluğun dağıttığı bir ailenin konusu işleniyor.
Ve bence bu kitapla ilgili en önemli ayrıntı , kitabın çevirmeninin Behçet Necatigil olması.
Öyle güzel çevirmiş ki sanki kitap aslında Türkçe yazılmış. Karakterlerin duyguları çok iyi yansıtılmış . Çoğu yerde durup durup daldım. Savaşın binalardan çok ruhlarda yarattığı tahribata şahit olmak çok vurucuydu.
Yine edebi bir keyif veren Böll kitabı. Böll deyince akıllara savaş dışında böyle bir keyfin gelmesi de ayrı bir güzellik kendi adıma.

Kitabın ismi “Theodor Haecker’ın yazdığı bir kitabında geçen şu cümlenin içinden alınmış. “Büyük bir dünya felaketi bazı kimselerin bazı işlerine de yarayabilir. Hatta Tanrı karşısında bir mazeret aranınca da, onu öne sürebiliriz. <Sen nerelerdeydin ademoğlu> diye sorulunca, rahatça ve pervasızca <Dünya Savaşındaydım> der ve işin sorumluluğundan sıyrılabiliriz.”
Burada savaşta olmanın mazeretini, savaş çıkmadan önce neredeydin, neden önlemedin anlamında “Ademoğlu Neredeydin?” olarak kullanıyor. Savaş çığırtkanlığı yapanlar, savaşın çıkmasında kendine fayda sağlayanlar, kendi çıkarları uğruna insanları ateşe atanlar…

Böll savaşı ve savaş sonrasını birebir yaşamış biri olarak ele alıyor bu kitabını. Kitapta savaşın görüntüsünden ziyade insanoğlunun bu savaş karşısındaki durumunu anlatıyor.

Kitabın önsözünde de “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” kitabına atıfta bulunuyor Tahir Alangu. Çoğu kişi de bu kitapla karşılaştırıyor. Tahir Alangu; “E. M. Remarque’in anlattığı savaş, H.Böll’ün bize anlattığı savaş yanında bir piknik tasviri kadar mutlu görünüyor.” diyor. Diğer kitabı okumadığım için bu konuda yorum yapamayacağım. İkisini de okuyan arkadaşlar değerlendirebilir.

Kitabın bir bölümünde ölümden çok yaşamın değerli olduğu gibi bir söz vardı. İyi bir eğitim almış birinin savaşa gitmek istememesi üzerine kurulmuş bir sözdü. Tam olarak hatırlayamıyorum ama buna benzer bir şeylerdi.
Aklıma okullarda çocuklara “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusu sorulduğunda “Şehit olacağım.” cevabı alınması geldi. Burada Şehitlik mertebesini sorguladığım anlamı çıkmasın. Ancak Celine’nin dediği gibi
“Tek değerli şey yaşamdır. Bahse girerim ki on bin yıl sonra, bize ne kadar mükemmel görünürse görünsün, bu savaş tamamen unutulmuş olacak... Olsa olsa bir avuç malumatfuruş, bu savaş ve onu süsleyen belli başlı katliamların kesin tarihi konusunda sağda solda kapışırlar, o kadar... “

Savaşların, ölümlerin anlamsızlığını sorguluyorum sadece…

Kitabı okuduktan sonra bu parça, nedendir bilmiyorum ama daha bir anlamlı gelmeye başladı.
"Ademoğlu nisyan ile, biz isyan ile..." https://www.youtube.com/watch?v=gEBSP6xd5EE
Alman ve Rus edebiyatı pek tarzım olmasa da ya bismillah diyerek seneler sonra bir bebeğin ilk adımını atar gibi attım adımımı daha kısa sürede tık nefeste dahi bitirebileceğimden eminken biraz sindire sindire okuyasım geldi malum araya onlarca da kitap kakalayınca iyi oldu zihnim dağıldı. Nefis bir roman idi içim sızladı net , ilk yarıda sıkıntı bastı dilini anlayası malum 55 ler de yazmış yazar bu eserini o yıllara gitmek malum kolay olmuyor insana canlandıramıyorsunuz zihninizde karaborsaya düşüyor tüm canlı sinir hücrelerim neyse efem pek beğendim hüzünlü hemde bir hayli ekmek keyfi nedir bilmeyen yemeyen ben bile bu tat dan mahrum kalmak istemeyenleredir tavsiyem.
"Marie'nin niçin o adama kaçtığını anlayamadım, belki ben gerçekte Marie'yi bile anlayamamıştım."

Bu roman çok duygulu bir aşk hikayesini içinde barındırıyor aslında.

Bir palyaço var, kendisi ailesinin iki yüzlü servetine, toplumsal yerine karşı çıkan ve pandomin sanatı ile hayatını kazanmaya çalışan biri.
Palyaço bütün bireysel acılarını, bu beyaz pudralı yüzün arkasına gizliyor.
Bir kıza aşık oluyor ama aşkları imzalı bir kağıtta yazmadığı için toplumda kabul görmüyor.
Palyaço, toplumun değerlerine karşı çıkmış, yalnız yaşamaya çalışan bir tutunamayan aslında.
O evliliklerin kalpten çok kurallara hizmet ettiğini savunuyor.
Aşkına "o benim karım diyor, imzaları atmasak da , rahip önünde kutsanmasak da, o benim hayat arkadaşım diyor."
Bu romanda aşkın gerçekleri ile toplumun gerçekleri adeta kıran kırana savaşıyor.
Kazanan yok aslında, her iki gerçek de kaybediyor...
''Stryi'' diye bir yer var, günümüzde Ukrayna sınırları arasında kalıyor, internette resimlerine baktım da harbiden ölmek için müthiş bir yermiş. Şimdi ben buradan kalksam Stryi'ye gitsem ve sabah saat altıda kendi kendimi öldürsem, hiçbir şey kaybetmiş olmayacağım. Aslında mekanın illa ki Stryi olması da gerekmiyor, Lviv ile Çernivtsi arasındaki herhangi bir ilçe de olabilir burası, diyorum ya bu bölgede intihar etmiş olsam hiçbir şeyi kaybetmiş olmayacağım. Zira ben bu 'Trenin Tam Saatiydi' isimli kısa romanı okudukça bu bölgede zaten defalarca öldüm. Üstelik romanın ana karakterinin, burada ölmeyi sürekli kurgulayan bu karakterinin akıbetinin ne olduğunu anlayamadığım halde bölgede ölen ben oldum, bir defa da değil üstelik birkaç defa. Şimdi ben bunları şeyi vurgulamak için söylüyorum; hani bazı okurlar bazı kitaplar için ''okurken sanki yaşıyorsunuz'' diyor ya, işte ben de romandaki bu özelliğe vurgu yapmak için konuşuyorum. Gerçekten de öyle, kitabı okurken adeta yaşıyorsunuz ya da ne bileyim ölüyorsunuz...

Şimdi bir de ben buradan bazı edebiyat eleştirmenlerine nacizane bir eleştiri göndermek istiyorum. Eleştirilen bir eserin metinlerindeki tekrarlanan cümlelerin, tabirlerin, duyguların eserin sürükleyiciliğine, edebi kurgusuna ve bunun gibi şeylere zarar verdiği eleştirisi artık basitleşmiş, sıradan bir eleştiridir. İyi bir eleştirmen, yazarın bazı tekrarlarıyla okurun üzerinde planladığı bir psikolojik baskı veya vurgu seviyesinin bulunduğunu görebilmelidir. Diyeceğim şu ki Heinrich Böll, bu eserindeki bazı unsurları okura tekrar tekrar sunmasıyla okur üzerindeki tasarladığı psikolojik baskıyı ziyadesiyle üretebiliyor. Yetenekli bir yazardır bu Heinrich Böll, okur, yazarın kendine has bir üslubu olduğunu hemen görebiliyor.

Yazarla beni tanıştıran genç okur arkadaşıma tekrar teşekkür ederken burada bu internet sitesinde bu yazdıklarımı goren var mı diye de düşünmüyor değilim. Eğer okumuşsanız beğenmişsiniz umarım. Eseri tavsiye ediyorum, iyi okumalar...
Heinrich Böll ile tanışma kitabım. Gerçekten çok büyük bir edebi keyif aldım. Belki anlatılanlar savaş sonrası yıllar ancak anlatış biçimi, okuyucuya verdiği duygu bambaşka. Savaş sonrası insanların yaşama tutunma çabaları anlatılıyor. İçinde acı da var, aşk da var, yokluk da var. Ayrıca romandaki kahramanın çalışıp para biriktirmesi ve o parayı yokluk yıllarına tekrar düşerim korkusu içinde öyle bir koruması var ki... Savaşın insanlar üzerindeki bıraktığı etkiyi de açık bir şekilde görebiliyoruz. Cebinde hep ekmek ile dolaşması mesela.
Konu belki sıkıntılı ama yazarın sunuş şekli takdire şayan. Böll okumaya devam.

Yazarın biyografisi

Adı:
Heinrich Böll
Unvan:
Nobel Ödüllü Alman Yazar
Doğum:
Köln, Alman İmparatorluğu, 21 Aralık 1917
Ölüm:
Langenbroich, North Rhine-Westphalia, Batı Almanya, 16 Temmuz 1985
1972 Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi. 1917'de Köln'de doğdu. 1924 yılında okula gitmeye başladı. 1937'de liseyi bitirdi. 17 yaşında şiir yazmaya başladı. 1938 yılının sonbaharında çalışma kampına, bir yıl sonra da askere alındı. Piyade olarak, doğu ve batı cephesine gönderildi. 1945 yılının nisan ayından eylül ayına kadar, İngilizlerin ve Amerikalıların elinde savaş esiri oldu. Savaş bitip Köln'e döndükten sonra, hem üniversite öğrenimini sürdürdü hem çalıştı. 1947 yılında ilk kısa öyküsü Haberci, sonra ilk romanı Ademoğlu Neredeydin?, Ve O Hiç Bir Şey Demedi yayınlandı. Yapıtlarında İkinci Dünya Savaşı'nı, özellikle de insanların nasıl savaştıklarını, savaşın yıkıntılarını ve acılarını anlattı. Temmuz 1985'te, 67 yaşında, evinin merdivenlerinden yuvarlanarak öldü.

"Ve O Hiçbir Şey Demedi" adlı en ünlü romanını yazarken aklında tek bir gerçek vardı. Savaş yanında yoksulluk ve zor koşullar getirmiş, hayatını değiştirmişti.Mayına bastiği için yaralanan dizini iyileştirebilmek için para gerekliydi. O yüzden Böll, 5 gün evden çıkmadan bu eseri yazdı. Yayınevinden aldığı para ile de dizini eski hale getirmeyi başardı ve yazar olarak kariyeri devam etti.

Daha sonra yazdığı Babasız Evler adlı romanını, kendi babasını yitirmesinin ardından değil; ama çevresinde savaş yılları sonrasında acı çeken onlarca çocuğu gördükten sonra yazmıştır. Kendisi, savaş sonrası koşullardan, yoksulluk, açlık ve hastalık gibi sıkıntılardan hem kendi geçtiği, hem de çevresinde bu durumlardan acı çeken birçok insan gördüğünden, hiçbir zaman çocuk sahibi olmak istememiş, kendi deyimiyle "Böyle bir dünyaya çocuk getirmek" istememiştir.

16 Temmuz 1985 yılında, çalan kapı ziline koşarken merdivenden yuvarlanarak hayatını kaybetmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 58 okur beğendi.
  • 367 okur okudu.
  • 10 okur okuyor.
  • 498 okur okuyacak.
  • 9 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları