Heinrich Böll

Heinrich Böll

Yazar
7.8/10
551 Kişi
·
1.371
Okunma
·
192
Beğeni
·
7144
Gösterim
Adı:
Heinrich Böll
Unvan:
Nobel Ödüllü Alman Yazar
Doğum:
Köln, Alman İmparatorluğu, 21 Aralık 1917
Ölüm:
Langenbroich, North Rhine-Westphalia, Batı Almanya, 16 Temmuz 1985
1972 Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi. 1917'de Köln'de doğdu. 1924 yılında okula gitmeye başladı. 1937'de liseyi bitirdi. 17 yaşında şiir yazmaya başladı. 1938 yılının sonbaharında çalışma kampına, bir yıl sonra da askere alındı. Piyade olarak, doğu ve batı cephesine gönderildi. 1945 yılının nisan ayından eylül ayına kadar, İngilizlerin ve Amerikalıların elinde savaş esiri oldu. Savaş bitip Köln'e döndükten sonra, hem üniversite öğrenimini sürdürdü hem çalıştı. 1947 yılında ilk kısa öyküsü Haberci, sonra ilk romanı Ademoğlu Neredeydin?, Ve O Hiç Bir Şey Demedi yayınlandı. Yapıtlarında İkinci Dünya Savaşı'nı, özellikle de insanların nasıl savaştıklarını, savaşın yıkıntılarını ve acılarını anlattı. Temmuz 1985'te, 67 yaşında, evinin merdivenlerinden yuvarlanarak öldü.

"Ve O Hiçbir Şey Demedi" adlı en ünlü romanını yazarken aklında tek bir gerçek vardı. Savaş yanında yoksulluk ve zor koşullar getirmiş, hayatını değiştirmişti.Mayına bastiği için yaralanan dizini iyileştirebilmek için para gerekliydi. O yüzden Böll, 5 gün evden çıkmadan bu eseri yazdı. Yayınevinden aldığı para ile de dizini eski hale getirmeyi başardı ve yazar olarak kariyeri devam etti.

Daha sonra yazdığı Babasız Evler adlı romanını, kendi babasını yitirmesinin ardından değil; ama çevresinde savaş yılları sonrasında acı çeken onlarca çocuğu gördükten sonra yazmıştır. Kendisi, savaş sonrası koşullardan, yoksulluk, açlık ve hastalık gibi sıkıntılardan hem kendi geçtiği, hem de çevresinde bu durumlardan acı çeken birçok insan gördüğünden, hiçbir zaman çocuk sahibi olmak istememiş, kendi deyimiyle "Böyle bir dünyaya çocuk getirmek" istememiştir.

16 Temmuz 1985 yılında, çalan kapı ziline koşarken merdivenden yuvarlanarak hayatını kaybetmiştir.
"Katolikler sinirimi bozuyor" dedim. "Onlar insafsızdır."
"Peki Protestanlar?" diye sordu gülerek.
"Vicdan üzerine attıkları palavralarla." dedim, "onlar da beni hasta eder."
"Ya dinsizler?" Hala gülüyordu.
"Sıkıntı verirler, çünkü hep Tanrı'dan söz edip dururlar."
"Peki, ya siz nesiniz?"
"Palyaçoyum ben," dedim.
Heinrich Böll
Sayfa 95 - Can Yayınları
256 syf.
·8 günde·7/10
NOT: Her kitap incelemesi doğası gereği bir miktar spoiler içerir ve birazdan okuyacaklarınız bir kitap incelemesi niyetiyle kaleme alınmıştır...

------------------------------------------------

Almanya'da yazar olmak (ya da Alman ekolünden bir yazar olmak diyelim), Brezilya'da futbolcu olmak gibi bir şey... Çok iyi, çok yetenekli de olsan; genelde herkes çok iyi ve çok yetenekli olduğu için bazen küresel bilinirlik açısından geri planda kalabiliyorsun...

Gerçi Nobel ödülü almış bir yazara bilinirlik açısından geri planda kalmış demek ne kadar doğru bilemiyorum ama yoldan birini çevirip aklına ilk gelen 5 Alman yazarı söyle desek, kaç kişi bu listeye Heinrich Böll 'ü dahil eder ondan çok emin değilim...

İncelemeye yazar üzerinden giriş yapmayı beklemiyordum açıkçası, benim için de sürpriz oldu:) Ancak bu vesileyle sonda söyleyeceğimi baştan söylemiş olayım; Böll, özellikle ülkemizde daha fazla okunmayı ve tanınmayı hak eden bir yazar... Bizim kültürümüzde 'Koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler' diye fantastik bir atasözü vardır. Bugün Abdurrahman Çelebi rolünün Saramago gibi yazarlara verilmesinin bir nedeni de sanırım Böll gibi yazarların yeterince ön plana çıkarılmamasıdır...

Gelelim Palyaço'ya...

Bu kitaba aslında iki farklı pencereden bakmak gerekiyor; biri dönemsel, diğeri evrensel... Dönemsel pencereden baktığımızda 2. Dünya Savaşı'ndan yeni çıkan ve her büyük savaş sonrası toplumların içine düştüğü buhrana benzer dönemsel bir boşlukta kendini arayan bir Alman toplumu karşımıza çıkıyor. Büyük savaşlar sonrası toplumların kendini yeniden inşa etme süreci hem madden hem de ma'nen oldukça zor bir süreçtir. Savaşta ölenlerin ardından 'geride kalanlar' olarak bu yükü taşımak güçtür, biraz da haksız bir suçluluk duygusu taşır içinde... Öte taraftan hayat devam etmektedir. Toplum kendini yenilemek ve yaşamaya kaldığı yerden devam etmek zorundadır. Sonunda her şey öyle ya da böyle normalleşir ve geriye kulaklarımızın içindeki üç küçük kemiği zangır zangır titreten şu soru kalır: Savaşta ölenler neden öldü?

Kitabın baş kahramanı Hans Schnier, bu konuyu savaşta kaybettiği kız kardeşi üzerinden sorgular biraz. Hans ile ailesi arasındaki soğuk ilişkinin ardında biraz da bu acı hatıra yatmaktadır. Savaş zamanı kızlarını 'vatan uğruna' ölüme gönderebilecek kadar gözüpek bir ailenin gündeminde, normalleşme yıllarında hisse senetleri, ekonomik çıkarlar ve iş ortaklıkları gibi konular vardır. Ailenin asıl 'dindar' olan üyesi, diğer erkek kardeş Leo olmasına rağmen, bu durumu sorgulayan kişi ailenin 'sanatçı' üyesi Hans olur...

Yine kitaba dönemsel olarak bakmaya devam edersek birkaç not daha ilave edebiliriz yazımıza... Savaş sonrası yeniden yapılanma dönemi, toplumu yeniden inşa edecek bireyler açısından bir 'yer edinme' dönemidir aynı zamanda... Bu yer edinme mevzusu daha çok iş, siyaset ve din üzerinden yürür. Dönemin kendi atmosferinde din, yer edinmede etkin bir kanaldır. Katolik veya Protestan olmanız dahi toplum içindeki konumunuzu etkileyebilir. İşte bu yüzden kitap, kurgusunda yoğun bir şekilde mezhep eleştirisi yaptığı için ilk basıldığı yıllarda büyük bir tepki toplamıştır. Yazar da bu süreçte hayatının en zor dönemlerinden birini yaşamıştır... Ancak bu durum görece çok uzun sürmez. Böll, 1985 yılında bir makale yazıp kitaba sonsöz olarak eklemiş. Bu makalede kitabın 20 yıl içerisinde tarihi bir roman niteliğine bürünmesine dikkat çekmiş... Yani ilk basıldığında din karşıtı diye adeta linç edilen bir kitap, 20 yıl gibi kısa bir sürede neredeyse dönemi anlatan bir kaynak kitap hüviyeti kazanır. Çünkü arada geçen sürede toplum dönüşümünü tamamlamış; din kanalı etkisini nispeten yitirmiş, onun yerini farklı kanallar almıştır...

Evet, bu kitap ilk bakışta dini yerlebir eder gibi görünse de, derinlere inildiğinde asıl eleştirinin dine değil de dinin metalaştırılmasına olduğu net bir şekilde görülebilmektedir... Bu metalaştırma, bu toplum mühendisliği, güya dini kaynak gösterip özel yaşamları dizayn etme sevdası, bizzat dönemin din temsilcileri tarafından yapılır. Asıl vurucu eleştiri işte bu insanlara gelir. İşaret parmağı bir yeri gösterdiğinde, gösterilen yere değil de işaret parmağına bakanlardan olmamak lazım. (Günümüzde, kendi coğrafyamızda da maalesef en çok bu konunun sancısını çekiyoruz)

--------------------------------

Dönemsel penceremizi burada kapatıp evrensel penceremizi açıyoruz şimdi de...

Şu ana kadar genel olarak toplumdan ve toplumsal dönüşümden bahsettik. Şimdi, toplumdan çıkıp bireyin kendisine odaklanıyoruz bu defa...

Kitabın ilk bölümlerinden birinde şöyle bir ifade geçiyor;
"Aslında her insan birbirine yabancı değil midir?"

Evet, özünde her insan birbirine yabancıdır. Bu yabancılığı ortak değer veya kavramlar etrafında bir araya gelerek aşmaya gayret ederiz. Mesela burada bizi buluşturan şey edebiyattır. Biz burada bu yazıları yazarken bir başka internet sitesinde birbirine yemek tarifi veren veya futbol üzerine konuşan insanlar bir araya gelmektedir... Bunun sayısız örneği vardır...

Tabii bunlar küçük başlıklardır. Bizim gibi birbirine yabancı insanları bir yerde toplar ama çok da ilerisine götürmez. Burada okumayı sevdiği kitapları, türleri veya yazarları bir çırpıda sayabileceğim onlarca okur dostum vardır ama hiçbirinin giyim tarzını veya nükleer santraller hakkında ne düşündüğünü bilmem...

Bu noktada tekrar din kavramına dönmemiz gerekiyor. Çünkü din çok daha büyük çaplı bir buluşma noktasıdır. Yediğimiz içtiğimizden tutun da, nasıl evlenip nasıl çocuk yetiştireceğimize kadar kapsayıcı ve birleştirici bir etkisi vardır üzerimizde...

Bu noktadan bakıldığında, evet din bireylerin kendi içindeki yabancılaşmasına gerçek bir çözüm üretebilir. Zaten dinin özünde sürekli paylaşmak, cemaat olmak, ortaklaşa üretmek ve beraber ibadet etmek gibi insanları bir araya getiren emir ve tavsiyeler yer alır.

Ancak dini bu özünden kopartıp çeşitli mezhep ve benzeri bölünmeler üzerinden bir nevi onu çoğaltmaya kalkarsak yeniden başladığımız noktaya, hatta daha gerisine dönmüş oluruz. Çünkü dinin mezheplere bölünmesi; ortak çağrının yanında bireysel veya grupsal farklılıkların devreye girdiği ve bir yerden sonra tamamen bireyi zamana göre dizayn etmeyi öngören yeni kapıların açılmasına olanak tanır... Günün sonunda, tek bir kaynaktan çıkan ve herkesi kapsayan büyük çağrı, önce küçük çağrılara, daha sonra da daha küçük çağrılara bölünerek bireyleri birbirine karşı daha da yabancılaşmış bir konuma getirir.

Palyaço, bu katmanlı yapıyı çok başarılı bir şekilde işleyen bir kitap... Aslında ilk bakışta kurguyu, 'bir palyaçonun hayatı üzerinden topluma karşı yabancılaşmış bireyin trajik hikayesi' şeklinde görmek oldukça mümkün. Ancak ben bunun tam tersini savunuyorum. Yani bu yapı içerisinde aslında toplum, kademeli olarak bireye yabancılaşıyor. Çünkü, önce toplumun, sonra ailenin, sonra sevgilinin ve son olarak 'Paylaço'nun bizzat kendisinin, kendisine yabancılaştığını görüyoruz. Başka bir ifadeyle, paylaço kendisini toplumdan soyutlamıyor, toplum zamanla kendi içinde kapanarak (veya bölünerek) Palyaço'yu dışarıya doğru itiyor. Örneğin aşkla başlayan ve yıllarca aşkla devam eden bir ilişki, sadakatsizlik, ilgisizlik, saygısızlık gibi bireysel bir nedenle değil de toplumun kendi içinde türettiği ve dayattığı normlar yüzünden sona eriyor... Bu nedenle, iki farklı yaklaşım arasındaki farkı bence iyi analiz etmemiz gerekiyor...

İncelemenin sonuna gelirken, bu kitabı seçerek Böll ile tanışmama vesile olan 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu 'na, kitabı öneren Selman Ç. 'ye ve yaptığı incelemeler ile Böll'ü radarımıza sokan Hakan S. 'ye özel bir teşekkür göndermek istiyorum...

Son olarak;

Eğer bu TEKNİK incelememi beğendiyseniz beğen butonuna tıklamayı, kanalıma abone olmayı ve arkadaşlarınızla paylaşmayı unutmayın lütfen:)))

Şaka şaka, yabancılaşma üzerine küçük bir ironiyle bitirmek istedim:))

Herkese keyifli okumalar dilerim...
164 syf.
·173 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kitabımı alıp sahile indim. Evde temizlik olunca buraya inmek güzel oluyor. Deniz kenarında küçük bir cafedeyim. Daha önceden de defalarca geldim, kediler yanımda dolaşırken kitabımı okudum bir yandan, bir yandan hiç bir zaman çok sevemediğim denize baktım. Bugün hava yine boğucu, soğuk, kara gri bulutlarla üstümüz dolu, gök denize değiyor nerdeyse ve adalar bile sislerin ardında kalmış, martılar var ve sandallar, cafe de tıka basa dolu, kediler yine içeri alınmamış, alıngan alıngan camlardan bakıyorlar..bir parça yiyecek yok mu?

Heinrich Böll'ün Âdemoğlu Nerdeydin? adlı kitabını okuyorum..belki yarın bitiririm. Çok da hızlı okumuyorum; çünkü tadının hemen bitmesini istemiyorum, çok beğendim ve beni etkileyen yine üslubu ve kitaptan yayılan o aşina edebiyat kokusu oldu. Yine aynı şey oluyor: olayların akışı ve neler olup bittiği değil ama o his, satır satır bana aşina gelen ve birçok şey düşündüren o üslup etkiliyor beni. Her bölümde tek başına hikâye veya roman olabilecek olayları okurken 60 sene önce gerçek ya da hayal yaşanmış bu hayatlar, ölümler bana yirmi sene öncesini hatırlattı. Zihnim ve hayâl gücüm içimde bunca sene beklemiş o görüntüleri ve anıları kaleme dökmek için iteliyor beni..hiç unutmadığım için çünkü. Ne çabuk geçmiş tabii..ama evet tabii ki hızlandı zaman ve itirazım yok buna asla..sadece şaşkınım bir yandan, bir yandan da kabulleniyorum. Kendime bakınca gördüklerim ve bu muydu diye düşününce , evet hayatın buydu senin. Böll'ün hayat sevgisiyle dolu ve anlara sıkışıp kalmış ama öldürmeye ve ölmeye yazgılı karakterleri gibi, elimde silahla tuttuğum nöbetlerde , yirmi sene öncesi, hayâl ve ümitlerle dolu ve bir yandan da kör, tecrübesiz, bir heybetli adamın gölgesinde küçük, faydasız, hayâl kurardım, gece yarıları silahlık nöbetinde elimde cortazar kitabıyla uyumamak için o rahatsız edici floresan lambanın altında sayfaları çevirir ve bir yandan koğuştan gelen her türden sese kulak kabartırdım..burası memleketin uzağıydı, bilmediğim bir yerdi, soğuktu ölümüne, rahat ve konforla yaşamış ellerime böyle hırçın saldırmamıştı hiç soğuk, karların içinde böylesine acıyarak üşüyerek ve aç beklememiş, hiç kimsesizliğin ne olduğunu böyle âleni ve net görmemiştim...bizi ilk teslim ettiklerinde barakaların yanında kapkara giysili ve yüzleri kömüre dönmüş, kavruk, esmer gençler görmüştük..yabancıydık elbette, oradan değildik ve onlar gibi değildik, ama herşeyin bir süresi var, günler haftalara döndü, gündüzler geceye, soğuk geceler soğuk günler derken aşina olmaya başladım herşeye..insan insandı yine de. Burada da orada da kendimiz olmaya yazgılıydık hepimiz. Hepimiz ana kucağından uzakta debeleniyorduk, hemen yanımızdaki şehitliğe getirilen gencecik insanların sayısı şaşırtıyordu bizi ama konuşmuyorduk hiç. Her gün eğitim alıyorduk, silah tutmayı öğreniyorduk, öldürmeyi ve kendini savunmayı, nöbetler tutuldukça az ileride tepelerin ardından gelen düşmanların bir sabah bütün bölüğü nasıl öldürdüğüne dair hikâyeler anlatılıyordu, biz kavruklar yemekte tanrımıza hamd ediyorduk, gece nöbetleri için erkenden uyuyalım diye ranzalarda uzanıp yorgun, omzunu sarsacak o el hiç gelmesin diye boş ümitlerle gözlerimiz kapalı yatıyorduk. Her türden insan vardı aramızda, hırsızlar, şoförler, genelevlerde çaycılık yapanlar, politik davalardan mimliler, öğretmenler, katiller vardı cezasını yatmış; kasaplar da vardı, yoksul mazlum köylüler de. Ve herkes fırlatılıp atılmıştı oraya ve soğuk yakarken tenimizi, görevlerimiz için ite kaka ve bazen keyifle çalışırken herkesin özgürlük hayaliydi, ya sevdiği vardı ya ailesi ya da sadece dışarda olmak istiyordu her biri, kimse burada kalmayı düşünmüyor, ve meselâ eli bir makinede parçalanmış Sezgin'in bütün tabura yayılmış kötülüğünden sakınmak için ona görünmeden sakin sakin geçirmeye çalışıyordu günlerini, apış aranız koparılırcasına sıkılırken istiklal marşını söylemek zorunda kalabiliyordunuz yoksa..ya da akşam vakti dinlenirken ranzanızda, Sezgin yanıbaşınızda bitiveriyordu. Nöbetler korkunçtu, yazıcıydım, bazen yaptığım hatalardan gece yarıları masum yorgun askerler uyandırılıyor ve kimbilir ne korkunç sözlerle dolu küfürler yüzüme değil ama karanlığa savruluyordu..hep beraberdik yine de. Palandöken 'in dizi dibinde mazlum masum çocuklar gibiydik..her yer kara boğulmuşken içtima sonrası karanlıkta yine de oynayacak oyunlar oluyordu, o zaman çocuk oluyordu hepsi. Hepsi gençtiler. Hepsi mazlumdu. Hepsi, o zaman bilemezdim, güzeldiler. Bambaşka hayatlardan gelmiş birbirimize zorla misafir olmuştuk işte, severek, bazen sevmeden ve öfkeyle, hele de operasyondan gelenlerden sonra düşmanlıkla da beraber, yaşamaya çalışıyor ve hayata döneceğimiz günü bekliyorduk. Hepsi çocuktu onların, evli olanlar bile. Gözlerde ışıltılarla anlatılan hikayeler, soba başında ölene dek bitmeyecek dostluklar için edilen yeminler, subayların yediği ciğerlerden bir parça kapmak için atılan taklalar..soğuk yatağımızı donduruyordu, sabahları koyun koyuna yatan askerler buluyorduk. Isınmak ya da insan sıcaklığına sığınmak için birbirine sarılıp uyuyan askerler buluyorduk sabahları ve acımasızdık hepimiz soğuk kadar, ağlatana dek bırakmıyorduk peşini, gece koğuş kalklarda veya sabah kahvaltılarda hemen belli oluyordu niyetimiz, zayıf olmaya tahammülümüz yoktu sanki ve zaten öğretilen de bu değil miydi? Zayıflar korkutuyordu bizi, acımasız olunca çözülüyordu sorunlar, birisinin mezhebini aşağılamak ya da suçunu yüzüne söyleyip onu bozmak hepsi için o kadar kolaydı ki..sadece sezgin'e ilişmiyordu hiç biri, kimse can acısıyla istiklal marşı okumak istemiyordu. Tezkere aldıktan bir iki hafta sonra ölecek olan Aksaray'lı mustafa, babasının öldüğü dokuz ay kendisinden saklanan doğan, şehirden kızlarla arkadaşlık etmek için yapmadığı hinlik kalmayan giresunlu mustafa, en adi şakalarla hayatımı cehenneme çeviren alper, herkes mutluydu, oysa ben gerçekten cehennem hayatı yaşıyordum, ben de zayıflardandım çünkü, pentatlon sahasında herkesin bir atlayışta geçtiği üç metrelik italyan çukurunda tek başıma beklemek yüzümü kızartıyordu, bölük astsubayımızın sevgisi olmasa orada kalacağımı biliyordum, çünkü komutanımız böyle istiyordu. Sabah sporu dehşet vericiydi, koca bölüğün önünde barfiks çekemeyen ve yine utançla yüzü kızaran ben izbandut gibi bölük astsubaylarından birinin emriyle yanımda iki askerle, onların yardımıyla herkesin ıslıkları arasında terden ölene dek barfiks çekiyordum. Tırmanamıyor, hızlı koşamıyordum. Tüfeksiz hareketler bana yetiyordu:) bölük subayımız beni hemen çözmüş , 200 metre atışa bile götürmemişti. Ama askerlikti işte, hiç kimse hiç bir iş yapmadan duramıyordu. Yazıyordum, dağınıklığım sorun oluyordu, bazen herşey iyi gidiyordu. Akşamları, herkes nöbette belki uyandırmazlar ümidiyle yorganına sarılmış yatarken ben mustafa'nın yanına gidiyordum, ranzaya yanyana uzanıyorduk, radyomuzu açıp türkü dinliyorduk beraber, çıt çıkmayan koğuşta türküler geceye karışıyordu, nöbetçiler soğuktan donmuş, yorgun, bitap, koğuşa giriyor ve bazen nöbetçi çavuş yanımıza gelip "Ahmet 'e üst üste nöbet yazmışsın " diyordu, o zaman kimi uykusundan uyandıracağım diye kara kara düşünüyordum, o mazlum küfürlerle kalkarken yataktan koridora kaçıyordum usul usul. Bazen koridorlarda nöbetçi subaylarla yüzyüze geliyordum, bunlardan biri askerlerin söylediğine göre karşılıksız aşk acısıyla boynu bükülmüş bir adamdı, o kadar dalgın ve o kadar herşeyden kopuk bir adamdı ki üst üste iki kez kapıyı çok büyük bir talihsizlikle yüzüne çarpmıştım da sinirlenememişti bile, öyle uzun, aklı karışık baktığını hatırlıyorum.

Askerliğimin son günleri çok büyük bir psikolojik yıkılma yaşadım. Sol kolumda izleri duruyor. Ne olmuştu da böyle yapmıştım? İnsan duygularıdır, hassasız hepimiz, yavru masum kediler gibiyiz, sadece bize bunu unutmamız öğretiliyor, bir efsane olacakmış gibi güçlü, kuvvetli, dimdik, ama edebiyat bize başka şeyler söylüyor: bütün dimdik bütün o sert duruşların arkasında duyguları yumak yumak insanlar bekleşiyor, çocuklar bekleşiyor..o yüzden gerçeği söylemek lâzım, ne nöbetlerde ne de askerliğim süresince iyi bir asker olmadım, benden bunun beklenmediğini anlamıştım, zihnime akan görüntüler ve hatıralar, asla unutmadığım ve hâlâ fotoğraflarına baktığım o güzel erzurum ovasına bakan gözlerim ve bir gün onları yazmak için hazırlanan ellerim için bir vesile gibiydiler. Kitapta umutla aşka tutunmaya çalışan Scheider gibiydim, imkânsızdı ama sevgi hissediyordum, yirmi sene sonra bile vücudumda soğuğunun izleri ve yaraları duran Erzurum'u özleyen bir tek benmişim gibi geliyor bana. Tabyalardaki duvarlara imzasını bırakan tek benmişim gibi. Çarşı izinlerinden arkadaşlarının yanına yuvasına dönermiş gibi severek koşan bir benmişim gibi. Voleybol sahasında o güzel yaz günü toprağa uzanıp göğe bakan bir tek ben miydim? Silah fabrikasına giderken geçtiğimiz bütün o güzel yollar hayâldi belki de..peki ya hep beraber gittiğimiz Kars yolu üzerindeki o ıssız kimsesiz binalar ? Çarşı izinlerimiz ? Ben hâlâ italyan çukurundan çıkamıyorum ve hâlâ barfiks çekemiyorum. Bazı şeyler hiç değişmeden kaldılar ama sizler, her biriniz ve hepiniz, bitmez kışıyla Erzurum ve koca Palandöken, siz bütün hatıralarım, birer birer kelimelere dönüştünüz şimdi. Geriye sadece insanı iyileştiren ve avutan edebiyat kaldı...
256 syf.
·4 günde
Hepimiz hayatımızın bir noktasında büyük kayıplar yaşamışızdır. Bu kayıplar karşısında her birimizin reaksiyonu farklı farklıdır. Kimimiz kaybı kazanca dönüştürür, bu kayıpla ruhunu olgunlaştırır, hayata daha bi' tutunur; kimimiz de kaybı içinde derinleştirerek bu kaybedişi ruhunda bir uçuruma dönüştürür, en ufak bir üzüntü yaşadığında o uçuruma yeniden yuvarlanır. Öyle ki bir süre sonra artık o uçurumdan çıkacak gücü ruhunda bulamaz, her defasında çıkmak için daha fazla çabalaması gerekir. Zira ruhu yorulmuştur, yorulan ruhlar kaybolmaya daha fazla meyyaldirler, yaşamaya daha az istekli, konuşmaktan çok susmaya dönük, etrafla daha az ilgili… Böyle insanları gözlerinden tanırsınız, dalgın ve uzaktır gözleri, bir gülümsemenin arkasında maskeledikleri hüzünleri dikkatli gözlerden kaçamaz… Onlar kaybetmişler, yenik düşmüşler, sığındıkları son kale de ellerinden düşünce kendilerini hayalî kalelerin içine hapsetmişlerdir. Henrich Böll’ün ağır tempoda ilerleyen melankolik romanı Palyaço, bende derin bir hüzün duygusu uyandırdı ve bu cümleler dilimden dökülüverdi. Zira romanın kahramanı Hans, hüzünlü bir palyaço. Görevi insanları güldürmek olduğu halde hayatındaki derin hüznü palyaço makyajının ardına gizleyerek etrafındakilerden saklayan, saklamaya çalışan bir “kaybeden” diğer bir deyişle.

Samipaşazâde Sezai’nin “Pandomima” isminde bir hikâyesi vardır. Sezai, o kısacık hikâyede, tıpkı Hans gibi görevi insanları güldürmek olan Paskal ismindeki hüzünlü bir pandomim sanatçısının hikâyesini anlatır. Paskal, sahnede, gelen müşterileri güldürmek için çeşitli şaklabanlıklar yaparken, gözlerindeki hüznü, yoğun bir makyajla maskeye dönüşmüş bir yüzün arkasına saklar, şahsî hayatındaki hayal kırıklığını ve derin acıyı kimseye belli etmez. Hikayenin sonunda makyajlı suratıyla dili dışarda olarak kendini asan Paskal’ı evinde bulan komşuları onun oyunlarından birini yaptığını düşünerek kahkahalarla gülerler. Sezai hikayesini “Hayatında herkesi güldürdüğü gibi, ölümünde de kimseyi ağlatamayan zavallı Paskal’ın bu seferki hâli taklit değil, ölüm gibi hakikatti.” Cümlesiyle bitirir. Trajik bir sonla biten acılı bir hikâyedir Pandomima. Henrich Böll’ün “Palyaço” adlı romanı da daha ilk cümlelerinden bu hüzünlü hikâyeyi çağrıştırdı bana. Romanın anlatıcısı Hans isminde, 27 yaşında, Marie ismindeki sevgilisi tarafından terk edilmiş bir palyaçodur. Ailesiyle bağları pek kuvvetli olmayan Hans, hayattaki tek varlığı sevgilisi tarafından da terk edilince hayatla olan bağları iyice zayıflar, sakatlandığı için mesleğini de icra edemez hale gelir ve doğduğu şehre geri dönmek zorunda kalır. Roman, bu geri dönüş sürecini, sonrasını ve Hans’ın geçmişini kahramanın ağzından geriye dönüşlerle okuyucuya anlatır.

İnsan güven duymayı, sevmeyi sevilmeyi öncelikle âilede öğrenir, zira sevmek sevilerek öğrenilen bir duygudur, sevgi güveni doğurur güven de hayata tutunmayı sağlar. Kendisine güven duyulmayan, gerçek manada sevilmeyen bir bireyin kaybolması da kaybetmesi de kaçınılmazdır. Hans bu duyguları ailesinde yaşayamaz. Anne ve babası iki yüzlü insanlardır. Hans, sanatkâr ruhlu, hassas bir adamdır. Çok sevdiği kız kardeşi Henriette’nin -annesinin ve etrafındakilerin telkinleri ile- “kutsal Alman topraklarını savunmak için” savaşa gönderildiğini görmüş fakat kız kardeşi için elinden hiçbir şey gelmemiştir. Henriette’nin mavi şapkası ve sırt çantası ile tramvaya binip gidişi ve bir daha geri dönmemesi Hans’ın ruhunda ilk derin yarayı açar. sonrasında güven iyice zedelenir ve kaçış baslar.

Romanda Hans’ın palyaço olması oldukça önemlidir. Palyaçonun maske gibi bir makyaj yapması, insanları güldürmesi kendisinin de daima gülen bir yüze sahip olması gerekir. Bu bağlamda palyaço romanda sembolik bir anlam taşır. Hans bir palyaço olarak insanları güldürür, ama içi kan ağlar. Onun karşısına çıkan insanlar da göründükleri gibi değildirler, sürekli maske takarak gezerler. Hassas bir sanatçı ruhuna sahip Hans’ın en büyük sıkıntısı insanların bu İKİ YÜZLÜLÜKLERİDİR aslında. Hans’ın annesinin savaş döneminde Yahudi düşmanlığı yaptığı ve Henriette’yi kendi hırsları için feda ettiği halde birkaç yıl sonra aniden Yahudi dostu kesilip “Irk Çatışmalarını Uzlaşma Cemiyetleri Merkez Komitesi”nin başkanı olması hatta Anna Frank’ın evini ziyaret etmesi dikkat çekici bir ayrıntıdır. Bu, gerçek bir pişmanlık değildir menfaate göre yer değiştirmedir sadece. Hans, annesindeki bu inandırıcı olmayan değişimi görünce ona olan kızgınlığı kat kat artar. Hans’ın babası da oğlunun sakatlandığını ve mesleğini icra edemeyeceğini bildiği halde ona yardımcı olmaz, her zaman annenin otoriter gölgesi altında ezilmiş bir figürdür. Oğlunun beş parasız kaldığını bile bile ona para yardımı yapmaz. Sevgilisi vardır, eşini aldatır. Romanda toplumun iki yüzlülüğü ağırlıklı olarak Hans’ın Katolik sevgilisi Marie’nin çevresinde bulunan dindar Katolikler üzerinden anlatılır. İnsanların söyledikleriyle yaptıklarının birbirini tutmaması ve bunlar karşısında Hans’ın her şeye rağmen daima doğru bildiği yolda -tökezleyerek de olsa- ilerlemesi, onun gitgide yaşadığı toplumdan dışlanmasına ve yalnızlaşmasına neden olur.

Hans’ın sevgilisi olan Marie’ye bağlılığı dikkat çekicidir. Bu bir aşk mıdır yoksa bağımlılık mıdır bilinmez ancak Hans’ın çok sevdiğini iddia ettiği Marie’yi de pek mutlu edemediği açıktır. Marie Katoliktir ve roman boyunca Marie’nin Katolikliğine vurgu yapılır. Hans, bu tür kısıtlamaları mantıksız bulur ve Marie’nin hassasiyetlerini de pek anlamlandıramaz, onun isteklerine boyun eğmeye çalışır ama belli ki bunu da pek gönüllü yapamaz. Zaten Marie de günün sonunda inancı ile Hans arasında bir seçim yapar ve kaçmadan bir gece önce sevgilisine “O kadar sevimlisin ki, sevimli ve yorgun.” cümleleriyle son sevgi gösterisini yaptıktan sonra “Gitmem gereken yola gidiyorum.” şeklinde bir not bırakarak Katolik Züpfner ile kaçar. Görünen budur ama Hans’ın romanın bir yerinde “Marie’nin niçin ona kaçtığını anlamadım; ama belki ben gerçekte Marie’yi bile anlamamıştım.” diye itirafta bulunması da hikâyenin bizim görmediğimiz bambaşka yönleri olduğunu îma eder.

Roman genel olarak monoton bir yapıya sahip, ancak anlatıcının ironik üslubu eseri okurken sık sık gülümsemenize neden oluyor. Ancak bu gülümseme yoğun bir acının içine gömüldüğü için buruk bir şekilde yüzünüzde donup kalıyor çok zaman. Normal hayatta şaklabanlık yapan bir palyaçoyu kimse ciddiye almaz, onun söylediklerine güler geçer herkes. Yazar da bazı gerçekleri dile getirebilmek için bu palyaço maskesinin arkasına sığınıyor ve sahte ahlak kurallarını, toplumdaki her türlü iki yüzlülüğü ve sahtekarlığı kıyasıya eleştiriyor. Roman 1963 yılında yayımlandığı halde güncelliğini hala korumakta, bu da romanın evrensel konuları başarıyla işlemesinden kaynaklanıyor. Sonuç olarak Henrich Böll ile tanışmak istiyorsanız Palyaço iyi bir başlangıç kitabı. Herkese keyifli okumalar.
BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ: https://hercaiokumalar.wordpress.com/...nlu-palyacosu-olmak/
456 syf.
Fotoğrafta Kadın da Vardı kitabı, Çağdaş Alman edebiyatının en değerli, önemli yazarlarından olan Heinrich Böll ' e, 1972 yılında Nobel Edebiyat ödülünü getiren kitabıdır. Alman faşizmine karşıt duruşuyla tanınan realist yazar, kitabında bu konuya fazlasıyla değinmiş, eleştirmiş.


1920 yılından 1970 lere kadar uzanan kitabın ana karakteri Leni. Yazar kitabında Leni üzerinden Alman toplumunu alaycı bir üslupla eleştirmiş. 2. Dünya Savaşı ' nın başlamasıyla Leni' nin hayatı ve ailesi altüst olur. Oldukça dikkat çekici bir güzelliğe ve zekaya sahip olan Leni, Rus esiri Boris' e aşık olup, yasak bir ilişki yaşamaya başlar. Sonrasında yaşanan acılarla, trajediler ve gelişmelerle hayatları değişir.


2. Dünya Savaşı öncesinde,savaş sırasında ve sonrasında yaşanan gelişmeleri, değişimleri, halkın durumunu irdeleyen ve bizlere anlatan en iyi eserlerden biri. Alman savaşının soğuk yüzünü, Alman toplumunun çöküşünü ve tutkulu bir aşkı barındıran zengin içerikli, edebi değeri uçlarda olan bu kitap ve yazarın realist anlatımıyla, Almanları iyi ve kötü taraflarıyla tanımak mümkün...
119 syf.
·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
Spoiler ve Alıntı vardır !!

"SANA KULLANILMAMIŞ ÇOCUKLUĞUMU BIRAKIYORUM ÜSTÜ KALSIN"


Yazarı okumaya Palyaço kitabıyla başlamıştım, İstanbul okuma grubunun seçtiği, arkadaşımız Selman'ın önerisiyle okuduğumuz kitabıyla. O kitabı da güzeldi bana göre, Almanya ve bir dönem hakkında bilgilendiriciydi ve savaş hakkında da kısmen. Fakat bu kitap savaşa, yani 2. Dünya Savaşına daha fazla değiniyor, zaten Böll savaş konusu başta olmak üzere çok eser ortaya koymuş verimli bir yazar.

Bazen bir kitap insanı bir yazara, bazen bir yazar insanı diğer kitaplara ısındırıyor ve merak unsurunu arttırıyor. Bazen de bir konuya yöneltiyor bizleri, burada da savaş söz konusu.

Kitap isminden de anlaşılacağı gibi bir tren seyahati odaklı ve bu tren savaşa asker taşıyan bir trendir. Kahramanımız Andreas ve birkaç arkadaşının hikayesidir.

Böll her şeyden önce bana göre müthiş bir üslup adamı. Kendine has özel bir ayrıntı yakalama uzmanı, hissetme ve hissettiklerini aktarma konusunda büyük bir usta.

Savaşa giden bir asker ne hissederse, dünyanın bütün milletlerinde ve bütün savaşlarında, herhangi bir asker de onu hisseder işte. Kısaca ölümü bekler..

"Yakında,dehşet veren bir söz. Bu yakında, geleceği sıkıştırıp eziyor,onu küçültüyor,kesin bir şey yok,hiçbir şey yok kesin olan,tam bir güvensizlik. Hem hiçbir şey değil, hem de her şey yakında. Yakında her şey,yakında ölüm.
Yakında ölüyüm. Öleceğim,yakında. Sen kendin söyledin bunu,senin içinde biri,senin dışında biri söyledi sana bu yakındanın geleceğini. Her neyse,bu yakında,savaş içinde gerçekleşecek. Bu bilinen bir şey,hiç değilse kesin bir şey. Savaş daha ne kadar sürecek?"

Alman genç ve silah arkadaşları trenle şehirler, sınırlar geçerler, Polonya'ya doğru uzanırlar.

"Onu çok seviyorum,öleceğim ve öldüğüm zaman benimle ilgili olarak eline geçecek şey sadece resmi bir mektup olacak : Büyük Almanya uğruna ölmüştür."

"Hanidir sıcak bir şey yemedim,sıcak bir şey yesem. İlk düşündüğüm şey : Sıcak bir şey yemelisin. Ölümünden on dört ya da on beş saat önce sıcak bir şey yemelisin."

Savaşı anlatan bu yazarların diline ve çevirilerin de güzelliğine öyle hayran oluyorum ki alıntılamadan anlatamıyorum bu kitapları, anladım bunu. Uzatmamaya gayret ederek bağlamaya çalışayım.

"Yaşamak güzel şey, diye düşünüyor, güzel şeydi doğrusu. Ölümümden on iki saat önce yaşamanın güzel şey olduğunu anlıyorum,artık çok geç. Şükretmedim hiç, insansı sevinç diye bir şey olacağını inkar ettim hep. Oysa yaşamak güzel şeydi. Utanıp kızarıyor,korkudan kızarıyor,pişmanlıktan kızarıyor. İnsansı sevinç diye bir şey olduğunu gerçekten de inkar ettim ben, yaşamak güzeldi oysa. Benim mutsuz bir yaşamam vardı. Elden kaçırılmış hayat dedikleri türden, her saniye acı çektim bu korkunç üniforma içinde, beni ölesiye terlettiler,kanımı akıttılar savaş alanlarında,adamakıllı kanımı akıttılar,üç defa yaralandım er meydanı dedikleri yerde."

Polonya'daki cepheye varmadan önce bu ülkeye giriş yaptıktan birkaç saat sonra, askerlerin başındaki vicdanlı komutan, askerleri önce güzel bir lokantaya götürüp yedirir içirir. Sonrasında ise bir geneleve giderler. Askerlerin derdi uçkurdan ziyade, hasret kaldıkları bir parça kadın şefkati ve yakınlığıdır.
Kahramanımız Andreas burada, radyodan gelen tanıdık müziklere kapılıp gider, ona burada müzik bilgisi olan ve piyano çalabilen bir kadının bulunduğunu ve onu tercih edebileceğini söylerler ve bir gecelik hikaye, kitabın da temel hikayesi yaşanır. Bir geceyi piyanolu bir odada baş başa geçirirler, yatarak değil, oturarak, müzikle ve sohbetle. Birbirlerine hayat hikayelerini anlatarak, dertleşerek, can yoldaşı olarak. Buradaki bana göre olağanüstü samimi edebi zenginliği aktarmak isterdim ama hem yeterince uzattım hem de okumanız daha güzel olur.

Savaş öncesinin yıkımları, savaşın yıkımlarına eklenir ikisi için de , ortak noktalarını keşfederler. Aşk diye bir şey varsa işte yaşanır aralarında böylece, birkaç saat içinde. Sabah yola devam etmek yerine kendisiyle kaçmasını teklif eder bu talihsiz genç kadın. Andreas da ister bunu elbette. Fakat ansızın bir saldırı alır canlarını, savaş sürmektedir zaten.

Belki beceriksiz bir anlatım oldu farkındayım. Siz okuyup kendiniz değerlendirin derim, son olarak kitaptan bir cümleyle bitireyim en çok etkilendiğim,

"Sevinç çok şeyi silip süpürür, acı çok şeyi nasıl silip süpürürse öyle."
256 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10
Kültürel tarih matbaanın icadına kadar sözlü; matbaanın icadından 2. Dünya Savaşı’na kadar yazılı ve 2. Dünya Savaşı’ndan 1960’lara kadar 2. Sözlü; 1960 ile günümüz ise görsel çağdır. Yazarın ağır eleştirisine hedef olan sanat ve sanatçılar kitapta bol bol geçmektedir. Bulunduğu döneme sıkça atıfta bulunmasına rağmen; ağır eleştirilerde yapmaktadır. Mevcut düzende ve günümüzde “iyi kadın” film ve kitap konusu olmaz. Eğer ki Nobel Ödülü ile de taçlandırmak istiyorsan eserini “aykırı” ve “öteki” olmak zorundasınız. Afrika’da ırkçılık ve kahrolsun İslam tutar ve Nobel aldırır; Türkiye’de Kürt Meselesi Nobel aldırır ve hatta sinemaya uyarlayın Oscar’ınız dahi garanti. Yok mu böyle eserler elbette var. Bknz; V. S. Naipaul hem Nobel hem de Oscar; konu ise ırkçılık ve din...

Keza Almanya’da ya da farklı Avrupa ülkelerinde de durum budur. Örneğin; İspanya ve amacınız Nobel ise yapmanız gereken tek şey “Özgür Katalonya” demenizdir. Bakın 2000 yılı ve sonrası Nobellerine hepsi ülkesi ile sorun yaşayan tipler ve hatta ülkelerine dahi giremiyorlar. Neymiş kısas peki; “aykırı” ve “öteki.” Bu eserler bir daha asla bu şekilde kaleme alınamayacaktır. Gerek buna dönem izin vermeyecektir, gerekse kültür. Ancak değerli midir bu tartışılır. Kısacası 1987’den sonra alınan Nobel Ödüllerine itibar pek etmeyin.

“Susmak iyi bir silahtır.” (Alıntı #41994235 )

Politik durumlar, mezhep çatışmaları, Alman savaşları ve “böyle bir dünyaya çocuk getirmek” saçmalığı Nobel’in istediği kriterlerdir. Çünkü “Yıkmayan Şeye Ödül Vermezler.” Ve Böll... Önemlidir çünkü dönemin kültürel kaynakçası niteliğinde bir kitaptır.

Karakterimiz Hans Schnier içten bir hedonisttir. Ancak sürdüğü yaşam bunu gölgeliyor. Kendi zamanına kin kusan bir hali var ve çoğu yerde anakronik anlatımla geçmişe çok dem vurarak özlem duyuyor... Ve maskelerin ardına sığınan yüzlerin kendisi de dâhil kahrını hissettiriyor. Bknz; Papa'yı kandıran Marie gibi... Hastalıklı âşık kurgusu dönemin yaşam tarzına, din ve mezhep, hatta Roma’da bulunan Papa’ya dahi bir serzeniştir. Kendisini Protestan ilan etse de belli bir yerden sonra dinsizliği ile karşılaşıyoruz. Katolik toplumuna ve derneklerine olan güvensizliğini her vakit dile getiriyor; ancak şunu da çok iyi biliyor ki din konjonktüreldir; satılır ve alınır.

“...insanoğlunun varlığının kökten yalnızlığı, gerçekte kendisinden başka şey bulunmamasından değildir. Tam tersine: Kendisinden başka koskoca bir evren vardır, tüm içindekilerle birlikte. Yani sonsuz şeyler vardır, ama onların ortasında İnsan, kökten gerçekliğinde, yalnızdır, onlarla yapayalnızdır ve o şeylerin arasında diğer insan varlıkları da olduğuna göre, onlarla birlikte yalnızdır.” (Alıntı başka bir kitaptandır. #37114930 )

Buna en iyi alıntı aslında Halil Cibran'dan gelir "Neşeniz, maskesini çıkarmış kederlerinizdir" - #29564070 - ve devamında ise Fransız yazar, yönetmen ve senarist olan Romain Gray'in "rol yapmazsanız; asosyal, uyumsuz ve sinir hastası damgası yersiniz" sözü kitabı çok iyi bir şekilde özetliyor. Aykırı kişiliği olan bireylerin toplumlardan soyutlanması ve kendine yer edinememesidir asıl konu.

Kitabım Can Yayınları’ndan 4. baskı. Çevirmeni Ahmet Arpad ve gayet başarılı bir çeviridir. Anlamayacağınız ya da kitabı değersizleştirecek bir kusur yoktur. Tek problem 2018 basım kitaplarda karşılaştığım kitap sayfalarının incelmesi olayı bu kitapta da mevcuttur. Özellikle bazı anlar kitabı eğip bükerken gırç etmesi inanın duymak istemeyeceğim bir iç titretme sesidir. Kitap kısa bir yazar ve çevirmen hayatı sunuşuyla başlıyor. Hemen ardından kurguya “Bonn’a vardığımda hava kararmıştı,” cümlesiyle kurguya girip; her sayfasında dramı, yalnızlığı, yıkımı hissettirdikten sonra yazarın yıllar sonra yaptığı üç sayfalık son söz ile kitap bitiyor.

“Orospu ve evli kadınlardan başka, iyi kalpli kadınlar da vardır. Fakat onları pek göstermezler filmlerde.” #42063007 )

“Eğer içinde yaşadığımız zamana bir ad vermek gerekirse, bence "orospuluk dönemi" demek doğru olur.” (Alıntı #42123091 )

Yukarıdaki altında ise o dönemin sanatsal yaşam tarzına ve burjuvaziye bu denli iki söz söylenmiş ise şimdinin görsel kültürüne ve hatta sosyal medyasına ne tür ithamlarda bulunurdu inanın merak etmekteyim. En kötü seçenek olarak sanırım “mahremiyetin ifşası” yaftasını yapıştırırdı.

Sözün özü; benim için meraklısı için gerekli; sade, sakin veya durağan bir kitaptı. Ancak dönemin çok iyi kurgusunu yaptığı için kesinlikle değeri sonuna kadar hak ettiğine inandığım bir eserdir. Bazen sıkıldığım anlarda oldu ancak bazı yerlerde ise kesinlikle kendisini coşkuyla okutturdu. Kitap okunulası ve tavsiye edilesi. Kitabı beraber okumaktan onur duyduğum: Değerli Mustafa A. abime sonsuz teşekkür ederim.

Sevgi ile kalın.

Ayrıca Sözlü ve Yazılı Kültür bu kitabı da okumanızı tavsiye ederim.
126 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Yer ve zaman 1970'lerin Batı Almanya'sı. Konu ise medyanın sonsuz özgürlüğünün kötüye kullanılmasıyla ortaya çıkan durumlardan bir örnek. Olay : Bir kadının hiç yoktan insafsızca ve vicdansızca karartılan hayatı.

İşte kitap bu üç cümle doğrultusunda şekilleniyor. Maalesef bizde de yıllardır örneklerini gördüğümüz, medyanın kişiler üzerindeki asılsız haber ve iftiralarla, nasıl hayatları kararttıkları meselesi, yıllar öncesinin Almanya'sında anlatılan bir olayla gözler önüne seriliyor. Şu anda durum Almanya'da nasıl bilmiyorum ama bizde hala yapanın yaptığı yanına kar kalıyor, hiçbir cezai yaptırım uygulanmıyor ve sonuçta karartılan veya yok edilen hayatlar her gün daha da artıyor.

Kitaba dönersek, Katharina Blum'un eğlenmek istediği bir dans gecesinin sonunda bir kişiyle beraber olmasının medya tarafından nasıl çığrından çıkarılarak iftira ve yalan kampanyasına çevrildiğini görüyoruz. Ve bütün bunların sonunda mütevazi, kendi halinde ekmeğini kazanarak yaşayan bir kadının sadece 4 günde nasıl bir katile dönüştürüldüğünü ibretle okuyoruz.

Kitapta olaylar yazarın özelliğinden dolayı çok ayrıntılı bir şekilde adeta saat saat, dakika dakika anlatılıyor. Kitap, neredeyse tam bir mahkeme tutanakları halinde yazılmış olan sayfaların okunması sırasında, zaman zaman durağanlaşsa da, olayların gelişimi ve dramatik yönü dolayısıyla akıcı bir şekilde devam ediyor ve merakla okunuyor.

Medyanın kötüye kullanılmasını gösteren en önemli örneklerden biri olması sebebiyle okunmasını tavsiye ederim.
112 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
1972 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Heınrıch Böll'ün okuduğum ilk kitabı. Kitap kısa olmasına rağmen bir çok şeyi anlatmaya yetiyor.

Kitapta, İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra Almanya'da yaşayan yirmili yaşlardaki bir tamirci ustasının bir günü anlatılıyor. Ama tabii ki basit olarak sadece o bir günde olan olaylar anlatılmıyor. Olayın kahramanı olan gencin geriye dönük yaşadıklarını anımsaması sonucu, geçmişle o gün bağdaştırılıp dramatize edilerek anlatılıyor.

Kitapta ön planda bir aşk ve bir hayat mücadelesi var. Ama arka planda benim anladığım kadarıyla yazarın esas anlatmak istediği konu açlık duygusu. İnsana her şeyi yaptırabilecek derecede güçlü olan bu duyguyu müthiş bir şekilde işliyor ve bunu da ekmek ile sembolize ederek bize sunuyor. Nitekim kitabın ana karakteri de bu duyguyu geçmişte sık olarak yaşamış olduğundan, bir çok şeyler yapmış biridir. Bütün bunlar kitapta anlatılmaktadır. Ama ustaca anlatılmaktadır. Günün olaylarının içerisine gizli gizli girdirilip, hiç ilgisi olmayan bir yerde birden geçmişe gidilip kısa bir kaç acı cümleyle bahsedilmektedir.

Yazarın müthiş bir tasvir ve betimleme özelliği var. Zaman, çevre ve kişi betimlemelerinin her birini veya hepsini ustaca yapabilen bir çok yazarın kitaplarını bugüne kadar defalarca okudum. Ama eylem betimlemesini bu derece ayrıntılı ve muhteşem yapan bir yazarın kitabını ilk defa okudum. Kitaptaki karakterlerin yaptıkları en ufak bir hareket bile, akla ve hayale gelemeyecek tüm ayrıntılarıyla aktarılıyor. Tabii ki yazar için olumlu olan bu özellik, aslında kitabı biraz uzatıyor ve okumayı da yavaşlatıyor.

Sonuçta farklı bir yazar, farklı bir konu ve farklı bir uslupta yazılmış bir kitap okudum. Beğendim ve Böll okumaya devam edeceğim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Heinrich Böll
Unvan:
Nobel Ödüllü Alman Yazar
Doğum:
Köln, Alman İmparatorluğu, 21 Aralık 1917
Ölüm:
Langenbroich, North Rhine-Westphalia, Batı Almanya, 16 Temmuz 1985
1972 Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi. 1917'de Köln'de doğdu. 1924 yılında okula gitmeye başladı. 1937'de liseyi bitirdi. 17 yaşında şiir yazmaya başladı. 1938 yılının sonbaharında çalışma kampına, bir yıl sonra da askere alındı. Piyade olarak, doğu ve batı cephesine gönderildi. 1945 yılının nisan ayından eylül ayına kadar, İngilizlerin ve Amerikalıların elinde savaş esiri oldu. Savaş bitip Köln'e döndükten sonra, hem üniversite öğrenimini sürdürdü hem çalıştı. 1947 yılında ilk kısa öyküsü Haberci, sonra ilk romanı Ademoğlu Neredeydin?, Ve O Hiç Bir Şey Demedi yayınlandı. Yapıtlarında İkinci Dünya Savaşı'nı, özellikle de insanların nasıl savaştıklarını, savaşın yıkıntılarını ve acılarını anlattı. Temmuz 1985'te, 67 yaşında, evinin merdivenlerinden yuvarlanarak öldü.

"Ve O Hiçbir Şey Demedi" adlı en ünlü romanını yazarken aklında tek bir gerçek vardı. Savaş yanında yoksulluk ve zor koşullar getirmiş, hayatını değiştirmişti.Mayına bastiği için yaralanan dizini iyileştirebilmek için para gerekliydi. O yüzden Böll, 5 gün evden çıkmadan bu eseri yazdı. Yayınevinden aldığı para ile de dizini eski hale getirmeyi başardı ve yazar olarak kariyeri devam etti.

Daha sonra yazdığı Babasız Evler adlı romanını, kendi babasını yitirmesinin ardından değil; ama çevresinde savaş yılları sonrasında acı çeken onlarca çocuğu gördükten sonra yazmıştır. Kendisi, savaş sonrası koşullardan, yoksulluk, açlık ve hastalık gibi sıkıntılardan hem kendi geçtiği, hem de çevresinde bu durumlardan acı çeken birçok insan gördüğünden, hiçbir zaman çocuk sahibi olmak istememiş, kendi deyimiyle "Böyle bir dünyaya çocuk getirmek" istememiştir.

16 Temmuz 1985 yılında, çalan kapı ziline koşarken merdivenden yuvarlanarak hayatını kaybetmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 192 okur beğendi.
  • 1.371 okur okudu.
  • 36 okur okuyor.
  • 1.525 okur okuyacak.
  • 24 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları