İhsan Oktay Anar

İhsan Oktay Anar

8.6/10
3.233 Kişi
·
8.447
Okunma
·
1.005
Beğeni
·
14.074
Gösterim
Adı:
İhsan Oktay Anar
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Yozgat, 1 Ocak 1960
İhsan Oktay Anar (d. 1960, Yozgat), Türk yazar.

Lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü, master ve doktora eğitimini Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde yaptı. Aynı okulda öğretim üyeliğinden emekli olmuştur.

Yazın biçim göndermeler içerir. Kabaca birkaç örnek vermek gerekirse Amat'taki İsrafil adlı çocuğun gemi borazancısı olup diriliş düdüğünü çalışı islamiyette kıyamet haberi olan borazanı çalacak meleğe, alt ambar toprak altına ve mezara göndermeler ya da modellemelerdir.

Puslu Kıtalar Atlası, 20'den fazla dile çevirilmiş ve Kültür Bakanlığı tarafından tanıtılmıştır.

Anar, 2009 yılında Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nün sahibi oldu.
“ Aslında seni görüp duymaktan da öte, hem seni, hem de içinde yaşadığın dünyayı düşünüyorum. “
İhsan Oktay Anar
Sayfa 127 - İletişim Yayınları
Önce suskunluk vardı. Sonra bu bey amca çıkıp neye üflüyor ve... Hayat başlıyor...
Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazan o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir alem kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı.
Yaşanılananlar, görülenler ve ögrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya'nın şahidi olmaktı.
İhsan Oktay Anar
Sayfa 91 - İletişim Yayınları
Bir söz, güzeldir diye doğru kabul edilemez. Güzel söz başka, doğru söz başka!
İhsan Oktay Anar
Sayfa 209 - İletişim Yayınları
Ve geldim. Buradayım. Duran zamanı tekrar akıtmaya yeni ussal yolculuklara geldim. Bu ussal yolculuklarda da eskilerinde olduğu gibi yine tüm dostlarımın yanımda olacaklarından şüphem yok. Kah ilham vererek kah bildiklerini anlatarak. Hem hep beraber hem tek başıma. Hem tek başına hem hep beraber nasıl mı olur? Uzun İhsan Efendi’ye sorarsanız olur. Elbet bana da anlattı nasıl olacağını. Bulmuşum fırsatı kaçırır mıyım? Bende size anlatacağım dilimin döndüğü kadar. Epey bir karışıktı anlattıkları bide komikki adam hiç sormayın.

Uzun İhsan Efendi ile Fi tarihinde İstanbul’da buluştuk. Bende bir şaşkınlık. Yahu nasıl olmasın. Evvela bir kültür çatışması yaşadık sonra lisan. Etrafta yeniçeriler, paşalar, padişahlar, oynayan ayılar, hırsız maymunlar, kerpetenle diş çekenler daha neler neler. Gidinde bir görün oraları. Bir cümbüş bir şamata. Tehlikeli yanları da yok değil tabi. Hiç beklemediğiniz bir an da kendinizi teşkilat-ı mahsusiyenin sırlar odasında bulabilirsiniz. Eee olsun o kadar o da işin cilvesi değil mi?

Birazda Uzun İhsan Efendi’den bahsetmeli. Uzun İhsan Efendi enteresan adam. Dünyayı keşfediyor ama yattığı yerden. Sonra ahbabı var Arap İhsan harbi delikanlı adam. Birde Bünyamin var Uzun İhsan Efendi’nin oğlu. Başına gelmeyen kalmadı garibanın. Esas kahraman da o zaten. Bir kafa var çocuk da zehir gibi. Bunlar benim aklımda kalanları bir o kadar daha var. Hepsi de birbirinden enteresan. Türlü türlü adamlar türlü türlü olaylar. Hiçbirimizin hayaline bile gelmeyecek cinsten. Rüyalarınız burada ki olaylar yanında daha gerçekçi kalır desem?

Beraber gezdik dolaştık anlattı, anlattı bazen de yaşattı Uzun İhsan. Diyor ki, Descartes yanılıyor düşünüyorum öyleyse varım değil, ben düşünüyorsam siz varsınız. Ben düşünmezsem yoksunuz. Hepiniz birer düşten ibaretsiniz.

Benim aklımdaysa şu var; dünya bir hiçlikten mi yaratıldı gerçekten? Bir yerlerde de okumuştum, dünyadaki tüm altınların içerisinde ki boşluğu çıkartırsak bir yüzük kadar kalırmış, dünya boşluktan ibaretmiş. Bana sorarsanız, fiziki olarak düşündüğümüzde haklı olabilir hepsi ama ya nesnelere yüklediğimiz anlamlar?

İşte yolculuğumuz konuştuklarımız bu kadar. Ben çok sevdim kendisini anlattıklarını. Umarım bir gün sizin de yolunuz kesişir kendisiyle. Yaşadığı döneme gider o ilginç adamları tanır fantastik olaylara tanık olursunuz.

İncelememi bitirmeden bir Descartes eleştirisi de benden gelsin. Leyla ile Mecnun dizisinin gönlümüzde taht kuran İsmail Abisinin repliği ile ‘Ağaçlarda varlar ama düşündüklerini, hiç zannetmiyorum Mecnun.’.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
Tarih ve felsefenin iç içe olduğu kurgusu müthiş düşünülmüş bir fantastik roman.

Felsefenin "Varlık nedir?" sorusu cevaplanmaya çalışmış. Uzun Ihsan Efendi'nin eline Rendekâr'ın ( René Descartes ) Zagon Üzerine Öttürme ( Metot Üzerine Konuşma ) kitabı eline geçer ve bu soru hakkında düşünmeye başlar. "Düş gördüğümden şüphe edemem. Düş görüyorum öylese ben varım. Varım ama ben kimim?" Bunları düşünürken de olaylar bir yandan cereyan etmeye başlar.

Descartes'in fikirleri Sofie'nin Dünyası adlı kitapta şöyle dile getirilmiş:

"Descartes şöyle yazıyor bu konuda: 'Konuyu iyice düşündüğümde, uyanık olmayı rüyadan kesin olarak ayırt etmeye yarayacak hiçbir belirti bulamıyorum.' Ve devam ediyor: 'Bütün yaşamın da bir rüya olmadığından nasıl emin olabilirim ki?'"
..........
Herşeyden şüphe ediyordu ve kesinlikle emin olabileceği tek şey de buydu. Sonra da şunu fark etti: Çok emin olabileceği bir şey vardı ve bu da şüphe etmekte olduğuydu. Ama eğer şüphe ediyorsa, düşünüyor olmalıydı aynı zamanda ve eğer düşünüyorsa, düşünen bir varlık olduğu da kesindi. Ya da kendi deyişiyle:'cogito, ergo sum.'(Düşünüyorum öyleyse varım)(sayfa 270).

Bundan hareketle Uzun Ihsan Efendi Rendekâr'ın kendisiden başkası değildir.

Gerçekten güzel bir kitap. Keyifli okumalar.
İhsan Oktay Anar'dan okuduğum ilk kitap ve de devamı gelecek inşaallah. Tarihsel mükemmel bir roman. Kurgusu o kadar akıcı ve sürükleyici ki, meraktan kitabı elinizden düşürmüyorsunuz ve de bir bakıyorsunuz zamanın farkına varmadan bir yığın sayfayı geride bırakmışsınız. Kitapla ilgili spoiler vermek istemiyorum o yüzden kitabın içeriğine pek değinmeyeceğim. Olayın nerede ve hangi zaman diliminde geçtiğini kitabın giriş cümlesi söylesin bize: "Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kâinattan 7079 yıl, İsa Mesih'ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Kostantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı." Okuduğum romanlar içinde en etkileyici giriş cümlesi belkide. Hayal kurmayı seven biri olduğum için kitabın fantastik kurgusu ilgimi çekti bu kadar belkide bilemiyorum. Şurası kesin ki kullanmış olduğu Osmanlıca kelimeler beni mest etti. Bu tarz yazan bir yazar keşfetmek büyük keyif. O yüzden yazarın diğer kitaplarını okumaya niyetliyim. Son olarak kitabın en çok hoşuma giden yanını belirteyim ki cidden kitaba canlılık katmış bu özelliği. Olay örgümüze girecek olan bir karakterin hayatından bir kesit vererek, bir şekilde yolunu Konstantiniye'ye düşürüyor yazarımız. Böylece o karakterin kişiliği, kim olduğu çok daha net oturuyor kafamızda. Fantastik tarihsel bir roman okumayı düşünenler için gerçekten sürükleyici bir kurgu. Okunmasını şiddetle tavsiye ederim.
ALLAH SİZİ TEZ ZAMANDA SEVDİĞİNİZE KAVUŞTURSUN 1K’NIN MÜDAVİMLERİ :))))

Dilenciler diyarından geçerken herkesin ilk duymak istediği duayı alıp geldim . :)

Dün gece rüyamda köpeğim bütün tüylerini dökmüştü ve iyileşebilmek için dersini değiştirmesi gerektiğini söyledi bana ( evet konuştu) ve kafasından başlayarak tıpkı soyunur gibi yıpranmış ve kelleşmiş derisini çıkardı bedeninden, kanamadı derisi ve acı çekmedi. ( Rüya yorabilenler bir el atarlarsa Allah ne muratları varsa versin... )

Bakalım elimizde neler var?
Rüyalar,hayaller, istihareler,zihinler,kehanetler, kıyamet, dabbetü’l azrz, meczuplar, metruklar...ha bir de Einstein’ın izafiyet teorisi :)

NE DEMİŞTİ HAYYAM:
“Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok.”

Bu kitap da tamamen (zihnin ürünü ) bir yanılsamadır. Düşündüğünüz sürece var, elinizden bıraktığınız ve düşünmediğiniz an yok.
Uzun İhsan Efendi olmasa ne ben, ne siz ,ne İhsan Oktay Anar , ne Puslu Kıtalar Atlası var... :)
Onun zihnidir bizi var eden...

Pusulalarınızı alın, sisli ve gizemli bir yolculuğa çıkıyoruz , kaybolursunuz benden söylemesi çünkü elimizde sadece İhsan’ın rüyada çizdiği bir dünya atlası var!

Düşler ve sisler içinde , yeraltında geçen hayatlara,
kökü yukarda ağaçlara, ejderha iskeletlerine, Nuh’un gemisine tüm pusulaların gösterdiği mıknatıs mağaralara , afyonlu uykulara , dilencilerin teşkilatına , Konstantiniye’ye uzanan bir yolculuk bu.
Sırlarla dolu dünyayı anlamaya çalışan ve bu merakın peşinden sürüklenen insanların öyküsü...
Bir Kehanet Aynası’ında
kıyametin ne zaman kopacağını gören insanın kıyametten kaçmak için zaman makinesi yapma azminin ve sonsuz hayatı elde etmeye adanan ömrün...

Birbirinden renkli kahramanlarla örülü bir rüyada , hayalle hakikati ayırmak kolay olmadı çünkü masal içinde masal gibiydi bu yolculuk ( Marquez’in Yüz Yıllık Yalnızlık’ındaki büyülü dünyaya yeniden inmek gibiydi.)

Bu büyülü gerçekçi romandaki tüm kahramanlar sembolizasyon yoluyla karakterlerleriyle örtüşen isimlerle karşımıza çıkıyor.
Kendimce 3 kişiyi seçtim:

Uzun İhsan( iyilik) Efendi [Bir Dünya Haritası çizer ve bunun için diyar diyar gezmenin çok zahmetli olduğunu düşünerek istihareye yatar kolay yoldan. :) , ismi gibi iyi bir insandır.]

Ebrehe ( Kabeyi yıkmaya gelen kafir) Sonsuz hayatı elde etmeye çalışan kötü adam .:) Hareketin karşıtı,durmak değil;karşı harekettir savıyla zamanı geriye çevirmenin yolunu yani zamanı tersine çevirmenin formülünü bulma peşindedir.
Saatin akrebi sonsuz hıza ulaştığında akrebin durduğu da söylenebilir yani hareket yoksa zaman da yoktur teorisiyle zamanda geriye dönmek için gözünü kırpmadan gerekirse dünyayı satmaya hazırdır. [Sebebi kıyametten kaçmaktır :))) , çünkü günahlarının çokluğundan kendisi bile ürkmektedir.]

Dertli ; kendisini tam 6 kez yıldırım çarpmış ;bu çarpma sonucunda saçları, kaşları, kirpikleri, sakalı yanmıştır ve tepesinde bir yağmur bulutu elinde yıldırımla gezen bir uğursuzdur :))
( Bu sembolizasyon Şinasi’nin yazdığı Türk edebiyatının ilk tiyatrosu Şair Evlenmesi’nde de vardır. Orda en çok İmam Ebu’l Laklaka’ ya gülmüştüm . Gevezelerin babası ) :))

Eğer iyi okuyucu olduğunuzu düşünüyorsanız ve bu kitabı okumadıysanız bir daha düşünün diyeceğim.
Tek üzüntüm bu zamana dek okumamış olmam...
Geç kalmışım ...

Son söz: Türk edebiyatının bu son döneminde böyle usta bir yazarıyla tanışmak beni gururlandırdı.Anar’ın 1995’te yazdığı ilk romanmış ve pek çok dile çevrilmiş.Bu yazıyı sonuna dek okuyanlara Allah dünyanın en prestijli ödülü olan Oscar ödül töreninde, en azından en iyi yönetmen ödülüne aday gösterilmeyi nasip etsin...
Bağdat Kütüphanesi gibi bir kitaplığa sahip olmayı,
ve güzeli ararken başka bir güzeli bulmayı nasip etsin... :)))))
Şahsen hiç Istanbul'u gezmedim merak ettiğim şehirlerden.(bu da Istanbul'da yaşayan arkadaşlara ufak bir gönderme) Kitap beni gezdirmiş kadar oldu sağ olsun Eski Istanbul'u hem de oturduğum yerden. :)

1995'te yazılmış, Türk Edebiyatına yeni bir çığır açmış. İhsan Oktay Anar'a ilk kitabı olmasına rağmen ödüller kazandırmış.

Farklı dillere çevrilmiş İngilizce, Fransızca, Macarca ve Korece gibi. Kürtçesi de var mı diye araştırırken bunlara ulaştım.

 Osmanlı'nın sosyolojik yapısına ait detaylar, harika bir kurgu, özgün hikayeler, Arap İhsan, Vardapet, Kubelik, Alibaz, Uzun İhsan Efendi gibi değişik karakter isimleri, gözünüzü kapatıp canlandırabileceğiniz kadar sağlam betimlemeler, az da olsa mizah, akıcılık... evet evet hepsi ve daha fazlası  "Puslu Kıtalar Atlası"nda mevcut.

Tarihi bir kitap kategorisine koyamam ama tarih barındırıyor bunun yanında felsefe, bilim, tıp, askerlerlik ve din konularına da değiniyor.

Kesinlikle tavsiye ederim ayrıca bana tavsiye eden arkadaşıma da burdan teşekkürlerimi iletiyorum.


Keyifli okumalar...
İhsan Aktay Anar'in en iyi kitabi olarak anilan, Puslu Kıtalar Atlasi akıcı bir kitap olmasının yaninda, karekterlerinin zenginliği acısından da harika bir kitap. Her bir karakteri okuyorken; kitaptaki ana karekter bu mu acaba diyeceksiniz :) Kitaptaki zengin karakterlerle beraber, yazar şark hikayeleri ile birlikte kitabini optimum seviyeye cikarmis. Kitabin konusu ve kitap ısminin uyumu da harika.

Olumsuz eleştiri kisminda ise benim hoşuma gitmeyen kısım rendekar olarak adi geçen descartes'in felsefesinin iyi anlatılmamış olmasi. Bu nokta rahatsizlik vermiyor çünkü bu bir roman. Roman olarak değerlendirildiğinde herkesin okumaktan çok hoşlanacağı bir kitap. İncelememi descartesin meshur sözüyle bitiriyorum. DÜŞÜNÜYORUM O HALDE VARİM :)
GEL! NE OLURSAN OL YİNE GEL!
ŞŞŞŞŞŞTTT GELSENİZE

DİKKAT bir miktar spoiler içerir!

İsmi “Suskunlar” ama bu roman sesin , musikinin romanı aslında.
Romanın isminin nerden kaynaklı olduğunu daha romanı listeme eklerken merak etmiştim ve çok şaşırtıcı bir gerekçeyle romanda karşılığını buldum.
“Suskunlar” romandaki bir mezarlığın ismidir.
...............
Mekân Sofuayyaş Mahallesi , bir Mevlevi Dergahı, bildiğiniz üzre kapısı herkese açık.
Hadi siz de “Gel” in...
İster ateist...
İster deist...
İster münkir...
İster mümin...
Ne olursanız olun siz de gelin...

Nereye aitsiniz? Şu an tam şu anda olmak istediğiniz yerde ve huzurda mısınız? Romanın sağır ve dilsiz kahramanı Eflatun ( sağır olmadan evvel) sürekli işittiği sesi takip ederek Mevlevihaneye gelir ait olduğu yerin bu dergah ve duyduğu sesin ney sesi olduğunu keşfeder.

Gel’ meyi bilmeyen “gel”emeyen insanlar da var elbet romanda işte tam bu yüzden Konstantiniye’ deki namlı musiki ustaları birer birer öldürülür...

Cinayetlerin sebebi musikîdir çünkü şarap gibi müzik de insanı sarhoş eder .O halde müzik de haramdır.

Halbuki:

Yegâh makamında ışık yaratıldı...
Dügâh makamında gökkubbe...
Segâh makamında toprak, ot ve ağaçlar...
Çargâh makamında güneş, ay, yıldızlar, gece ve gündüz...
Pençgâh makamında hayvanlar...
Şeşgâh makamında insan...
Heftgâh makamında yedinci gün mübarek kılındı...

Romanı sevdim, en çok da Kalın Musa’yı .
Torunlarının canı helva çekince parayla almamak için komşusunun ölmesini bekleyen cimri .
Yolda bulduğu pilici çalıp ilerde yemek için bahçeye salan ve ona “ Zümrüdüanka” ismini veren , gün gelip onu kesen ve rüşvet olarak ikram eden ama pilicin kemiklerini eline alır almaz üzüntüden inme inen Musa...

İhsan Oktay Anar ; müptelası olduğum, delice merak ettiğim, her türlü sosyal paylaşım sitelerinden ulaşmaya çalıştığım , hak ettiği değeri HENÜZ bulamamış yazar...
...................
Dip not: GEL çağrısını duyduğunuzda kulaklarınızı açın çünkü kulak eğer gerçeği anlarsa göz’dür.
"Belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu."

İhsan Oktay Anar'ın okumuş olduğum ikinci kitabı olan "Suskunlar" tek kelimeyle "olağanüstü" bir kitap. Karakter ve mekan tasvirleri mükemmel. Kurgu şaşırtıcı ve kusursuz. Her ne kadar Osmanlıca kelime fazla olsada anlatımı akıcı ve insanı sarıyor.Yazarın anlatımında en sevdiğim nokta ise mizahi ögeleri çok güzel kullanması.

İhsan Oktay Anar için "Modern Zaman Masal Anlatıcısı" tabirini boşa kullanmamışlar. Anlatımında masal içinde masallar var.Bir büyük masal var ve bu masalın içinde onlarca küçük hikaye anlatıyor yazar.Sonra da bu küçük hikayeleri kusursuz kurgulayıp bu fantastik romanı ortaya çıkarıyor.

Kitap, adını musiki makamlardan alan Yegah, Dügah ve Segah adlı üç bölümden oluşuyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminde geçen ve dönemin Musiki anlayışını işleyen roman, bir taraftan sürükleyici bir hikaye sunarken diğer taraftan tasavvuf,mevlevilik ve Türk musikisi adına bilgilendirici bir içerikte sunuyor.

Kitabın konusu biraz karışık, ne desem sürpriz kaçırır.O yüzden fazla detaya girmeyeceğim.Ama kitapta, felsefe, dram,mizah ve gerilim dahil olmak üzere bir çok tarz güzel bir şekilde harmanlanmış.Romandaki olaylar Osmanlı İmparatorluğu döneminde geçmektedir. Kitap, bir yandan dönemin musiki anlayışını ve musiki cemiyetlerini ele alırken bir yandan da gelenekçi İslamın yanlışlarından bahsediyor.Yani müsikinin haram, tasavvufun günah olduğu söylenen dönemleri de eleştiriyor.Ana karakterimiz Eflatun'u çok sevdim, ama bir karakterimiz var ki Kalın Musa, ona da çok güldüm.

Kitapta bir şey dikkatimi çekti.Öyle ki kitapta kadın karakter hiç yok.Yazarın ilk okuduğum Puslu Kıtalar Atlası'nda da kadın karakter yoktu.Sonra kısa bir araştırma yaptım.Bu soru yazarımıza sorulmuş ve yazarımız şu ilginç cevabı vermiş.
"Pek çok romanda,pek çok şey yoktur. Romanlarımda kadın yok. Ama zebra da,bengal
kaplanı da, guguklu saat de yok." olmuştur.Yorum sizlerin.

Bazı kitaplar vardır. Sonunu merakla beklersiniz ve bir an önce bitsin diye zevkle okursunuz ama bir yandan da kitabın bitmesini istemezsiniz.İşte öyle bir kitaptı!
Son olarak diyorum ki:

Suskunlar Daha Fazla Okunmalı
İlk defa İhsan Oktay Anar okudum ve yazarın üslubunu ve kitabın kurgunu beğendim.Daha ilk sayfalarda yazarın ustalığı belli oluyordu.

KİTAP HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİM:


1.Herşeyden önce bu kitap tarihi bir roman değil,bana göre fantastik bir roman.Bu konuda itirazlar gelebilir ama dikkatle okunursa yazarın kendisi diyor romanında,bu bir düştü,sen benim düşümdesin,sen ben zihnimin ürünüsün...gibi ifadelerle yazdığı eserin tamamen fantastik bir kurgu olduğuna işaret ediyor.Rüyalara gönderme de cabası.


2.Ülkemizde düşle gerçeğin iç içe geçtiği nitelikli bir esere pek rastlamadım,Tanpınar'ın ustaca yazdığı Hikayeler dışında.Bu konuda yazar çok başarılı,kitabı okurken bir yandan hep düşündüm olayları nereye bağlayacak diye.Olayların bağlanma şekli kusursuza yakındı.Birbirinden farklı karakterleri kitabın bütünlüğünü içinde eritme liyakatla yapılmış.Ülkemizde buna benzer fantastik bir eser eksikliğini gideren yazara teşekkür ediyorum ülkemiz adına.


3.Kitabın içeriği çok zengin,atmosferi harika.Renkli kişiliklere renkli mekanlara yer vermesi birbirinden farklı karaktelere yer vermesi çok güzel.


4 BU KISIM SPOİLER İÇERİR !.Sofie'nin Dünyası kitabını örnek alması ve ana kurguyu onun üstüne kurması zayıflık.Yazarın,yazdığı eserin içine dahil olup UZUN İHSAN EFENDİ vasıtası kendi zihninde yazdığı karakterlerle sohbet etmesi (BÜNYAMİN) eseri güçlü kılmış ama taklit olması,özgün olmaması kötü olmuş.Bu konuşma Sofie'nin Dünyası kitabında da ona çok benzer şekilde vardı.Yazarın kurguyu yazarken bu esere aşırı bağlı kalması onun özgünlüğünü zedeleyen bir tutum.


5.Karakterlerin psikolojilerine neredeyse hiç yer vermemesini edebiyat açısından eksiklik olarak gördüm.


6.Kitap çok akıcı şekilde yazılmış,herkesin okuyup anlayabileceği kadar basit yazılmış.Yazarın her seviyede okuyucunun anlayabileceği kadar yazması yani herkese hitap eden bir eser miras bırakması takdire şayan.


7.Yazarın dili çok hafif,kitabın anlaşılması da okunması da hiç zor değil.Ayrıca bazı okuyucuların dediği gibi kitaptaki sözlükler hiç de zor değil kelimeler bilinmese bile cümleninin anlamından rahatlıkla anlaşılır çoğu,bu konuda hiç zorlanmadım.Şahsen bana eski kelimeler ile yazılmış A.HAMDİ TANPINAR eserlerinden kullanılan kelimeleri anlamak bana çok daha zor gelmişti.


8.Kitap bence felsefe anlamında çok parlak değil,düş içinde düş,yazarın zihninde kendi yazdıklarına gönderme,rüyalar ve varoluş sorgulaması güzel.Ama yeterli mi pek değil bana göre.Yazar alt metinlerle vermek istediği mesajları destekliyor ama yine de düşünce anlamında biraz eksik kalmış.Şimdi bu yazdığıma itiraz edeceklere şimdiden cevabım;DAVA,ŞATO,DÖNÜŞÜM başlı başına varoluş sorgulaması yapan KAFKA'nın en değerli kitaplarıdır,sadece KAFKA'NIN mı ? Hayır.Dünya edebiyatında en iyiler arasında gösterilir bu benzersiz eserler.


9.Türkiye'nin bana göre en iyi yazarları (okuduğum yazarlar arasında) Oğuz ATAY ve A.Hamdi TANPINAR eserleridir.Bu yazarların yazdıkları eserlerinde sadece kurgu yönünden,karakter psikolojilierini de yani karakterleri de aynen gerçek hayattaki gibi bütün duygusal ve mantıki benliklerine inen yazarlardır.Bu sitede bazı kişiler Oğuz ATAY eserleri ile kıyaslamaya kalkmış onlara hiç katılmıyorum.TEHLİKELİ OYUNLAR kitabı da TUTUNAMAYANLAR'DA edebiyatımızda zirve yapmış kitaplardır Ayrıca TANPINAR'IN benzersiz eseri SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ dahil.Kurgu yönünden de edebiyat zenginliği anlamında da bu kitapla pek bir alakası yok o üç kitabı ancak dünya edebiyatın zirve kitaplarından biri KAFKA'NIN şaheseri DAVA gibi kitaplarla kıyaslayabilirsin.


10.Ülkemizde yazılan şu an için benzersiz eseri herkese tavsiye edebilirim,Sağlam,güzel ve nitelikli bir eser.Ama bu kurgudan bu büyülü dünyadan çok daha üstün bir eser yazılabilirdi.Ama yazara çok güveniyorum çok çok daha iyisini yazabilir ilerde belki Türk Edebiyatında zirve yapan eserler arasında yer alır yazarın ilerde yazacağı kitap,bir SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ gibi ya da TUTUNAMAYANLAR gibi...
İhsan Oktay Anar'ın hayal âlemine bir gemiyle açılıyoruz bu sefer. Gemimizin adı AMAT.

Nuh tufanını hepimiz biliriz. Hazreti Nuh’un gemisine de birçoğumuz aşinadır. Tevrat’ta, İncil’de ve Kuran’da Nuh’un peygamber olduğu ve tufan olayı anlatılır. Olay kısaca şöyledir: Nuh peygamber kavmini doğru yola getiremeyince Allah’tan ‘’ gemi yap’’ vahyi gelir. Bunun üstüne Hz. Nuh gemiyi yapar. Günahsız insanlardan ve hayvanlardan çift olmak üzere gemisine toplar. Ardından tufan olur ve gemidekiler kurtulur. Bu olayı neden anlattığımı incelemenin devamını okursanız anlayacaksınız.

1670 yılında 247 mürettebatıyla birlikte gizli bir görev için İstanbul’dan bir gemi yola çıkar. Nereye ve ne için gittiğini kaptan Diyavol Paşa’dan başka kimse bilmiyordur.
Öncelikle geminin yapım aşamasına dönelim. Amat, geminin kaptanı Diyavol Paşa tarafından marangoz Nuh Usta’ya yaptırılıyor. Yazar buradan itibaren olayları ters işliyor. Öyle ki Nuh Peygamber gemisine günahsızları alırken, romandaki marangoz Nuh Usta günahkârları gemiye alıyor. Buradan günahkarlarla birlikte yolculuğumuz başlıyor. Geminin yola çıkmasıyla birlikte yazar okuru alıp geminin güvertesine oturtuyor. Ama bu gemi öyle ‘’ah o gemide ben de olsaydım ‘’ diye iç geçireceğimiz gemilerden değil. Öyle ki kaptan Diyavol Paşa uğursuzluğun ve günahın temsili olan siyah kişidir. Bir nevi şeytanı simgeliyor. Amat’ta kırmızı ve siyah renkler kitabın başından sonuna kadar bilinçli bir şekilde işlenmiş gibi geldi bana. Kırmızı kan, savaş ve cehennemi; siyah kötülük, karanlık ve günahı temsil ediyor. Bundan fazlası spoilere gireceği için konusu hakkında daha fazla bilgi vermeyeceğim.

Gerçeküstü dünyaların yaratıcısı İhsan Oktay Anar yine, masalsı anlatımıyla; din ve mitolojiye felsefi anlamlar yükleyerek, şaşırtıcı, sürükleyici bir romanla karşımıza çıkmış.Benim yazara karşı hayranlığım bir kat daha arttı. Yazarın Puslu Kıtalar Atlası ve Suskunlar’dan sonra okuduğum üçüncü kitabı. Üç kitabı da birbirinden güzel.

İhsan Oktay Anar’ın kendine özgü bir dili var. Osmanlıca kelimeleri oldukça fazla kullanarak sanki okuyucuyla oyun oynuyor. Ama bu dil okuyucu çok fazla yormuyor.Yazarın Türkiye de post modern romancıların öncülerinden sayılmasının sebebi de bence kullandığı bu büyülü dil.İhsan Oktay Anar’ın zekâsına, kurgusuna ve anlatımına hayran olacaksınız.

İlk defa İhsan Oktay Anar okuyacaksınız bu kitabı tavsiye etmiyorum çünkü yazarın dilini öğrenmek için önce Puslu Kıtalar veya Suskunlarla başlamanızı öneririm. Ama daha önce yazarın bir kitabıyla tanışmış ve sevmişseniz kesinlikle Amat’ı öneririm.

Ayrıca “Amat” kitabı ile 2009’da Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nü almış yazarımız.Kesinlikle tavsiye ediyorum.İyi okumalar...

Yazarın biyografisi

Adı:
İhsan Oktay Anar
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Yozgat, 1 Ocak 1960
İhsan Oktay Anar (d. 1960, Yozgat), Türk yazar.

Lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü, master ve doktora eğitimini Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde yaptı. Aynı okulda öğretim üyeliğinden emekli olmuştur.

Yazın biçim göndermeler içerir. Kabaca birkaç örnek vermek gerekirse Amat'taki İsrafil adlı çocuğun gemi borazancısı olup diriliş düdüğünü çalışı islamiyette kıyamet haberi olan borazanı çalacak meleğe, alt ambar toprak altına ve mezara göndermeler ya da modellemelerdir.

Puslu Kıtalar Atlası, 20'den fazla dile çevirilmiş ve Kültür Bakanlığı tarafından tanıtılmıştır.

Anar, 2009 yılında Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nün sahibi oldu.

Yazar istatistikleri

  • 1.005 okur beğendi.
  • 8.447 okur okudu.
  • 186 okur okuyor.
  • 4.417 okur okuyacak.
  • 157 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları