Ingeborg Bachmann

Ingeborg Bachmann

Yazar
8.6/10
56 Kişi
·
148
Okunma
·
56
Beğeni
·
3.819
Gösterim
Adı:
Ingeborg Bachmann
Unvan:
Avusturyalı şair ve yazar
Doğum:
Klagenfurt, Avusturya, 25 Haziran 1926
Ölüm:
Roma, İtalya, 17 Ekim 1973
Ingeborg Bachmann (d. Klagenfurt, 25 Haziran 1926 - ö. Roma, 17 Ekim 1973)

Ingeborg Bachmann 20. yüzyılın en önemli Avusturyalı kadın yazarlarındandır. Avusturya’nın Klagenfurt kentinde doğdu. 1945-1950 yılları arasında Innsbruck, Graz ve Viyana Üniversitelerinde felsefe, psikoloji ve Alman filolojisi okudu. Çalışmalarında özellikle Heidegger ve Wittgenstein üzerinde yoğunlaştı. Heidegger’in varoluşçuluk felsefesi üzerine yazdığı tezle doktorasını verdi. İlk şiirleri 1948/49 yıllarında yayımlandı. 1959/60 yıllarında doçent unvanıyla Frankfurt Üniversitesi’nde şiir konulu dersler verdi. 1964’te Georg Büchner Ödülü’nü aldı. Aralarında Fransa, İngiltere, İtalya ve A.B.D.’nin de bulunduğu pek çok ülkeye yolculuk etti. 1965’ten itibaren Roma’da yaşamaya başladı. 1973’te çıktığı Polonya yolculuğunda Auschwitz ve Birkenau toplama kamplarını gördü. Aynı yıl Roma’daki evinde çıkan yangında ağır yaralanarak hayatını kaybetti.
Yaşayacak bir Niçin'i bulunan, hemen hemen tüm Nasıllara dayanabilir.
Ingeborg Bachmann
Sayfa 196 - Yapı Kredi Yayınları, 2017. 10. baskı, Çeviren: Ahmet Cemal
Aslında kötü bir alışkanlıktır okumak, öteki bütün kötü alışkanlıkların yerini tutabilecek ya da onların yerine herkesi daha bir yoğun biçimde yaşamaya itebilecek bir alışkanlıktır, delicesine bir yaşam biçimidir, insanı yiyip bitiren bir tutkudur. Hayır, uyuşturucu kullanmıyorum, kitapları kullanıyorum...
Ingeborg Bachmann
Sayfa 88 - Yapı Kredi Yayınları, 2017. 10. baskı, Çeviren: Ahmet Cemal
Bana yazmayı dene, bana sor, Yüreğinde ne varsa hepsini yaz. Senin çok yakınındayım...
Ingeborg Bachmann
Sayfa 18 - KırmızıKedi
Göğün kadavra sıcaklığındaki avlusundan çıkıyor güneş.
Ingeborg Bachmann
Sayfa 45 - Artshop - Ocak 2007 Basım (E-kitap)
Eskiler, aptal biri için, onun kalbi yoktur, derlerdi. Aklın ve zekânın bulunduğu yer diye kalbi göstermişlerdi.
Ingeborg Bachmann
Sayfa 222 - YKY
Toplum, düşünülebilecek en kanlı arenadır.
Ingeborg Bachmann
Sayfa 249 - Yapı Kredi Yayınları, 2017. 10. baskı, Çeviren: Ahmet Cemal
Gerçek savaş: İnsanın manevi yıkımı. Toplum: Akla gelebilecek en korkunç arena. Nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir. Savaş, insanın iki dudağı arasında. Barış palavra, savaş hep var. Başarısız bir sevgili, mutlak aşkın düşüyüm. İç dünyam bir evren. Delirmeme ramak kaldı. Yaşayacak bir Niçin’im var ama nasılları kaldıramıyorum.

Canetti’nin Kien’i, Greenberg’in Deborah’ı, Rilke’nin Malte’si; Joyce’un Finngans Wake’i, Dostoyevski’nin Yeraltı’sı aynı kapıdan içeri girerler; gizemli ormanların derinlerinde yaratılan melankoli havasındaki içsel hesaplaşmalar, bireyselliğe yüklenilen yeni anlamlar ve düş gücünün sınırsızlığı ile yeni bir dünya yaratılırken, biçimsel karmaşa ve mutlak doğruyu kural edinmeyen bir dilin vaatsiz ve kuralsızlığı aslında basit bir şeyi ifade eder ve söylenilmek istenen şey bellidir: ‘Bizim hiçbir rotamız yok.’

Bütünsel uygunluğun dışında, ben nereye gidersem değil, ‘yol nereye götürürse’ metodunu şiar edinen yazarlar her zaman etkilemiştir beni. Tüm savrukluğa, uyumsuzluğa, hatta saçmalıklara rağmen hayatın her anına temas eden düşünce zenginlikleri ve çok yönlü eğilimlerine bakıldığında bir yazardan daha fazlasını bulmak zor olmasa gerek. Edebi anlamda Proust’la kıyaslanması mümkün olmayan Dostoyevski’nin tinsel gücünü hisseden bir okurun, iki yazarın zihninde bıraktığı etkisini baz alıp Dostoyevski’nin ağır gelmesiyle, bilinç akışı ile yazılan metinlere açık olduğu söylenilebilir. Keza Malina, başından sonuna kadar, birinci tekil anlatımın doğasında olan bilinç akışı ile yoğrulan bir roman…


Farklı bir dil, olay örgüsünün olmayışı, kahramandan çok yazarın ön plana çıkması gibi sebeplerle uzun süreli ve yorgunluk getiren alışılmadık bir romanla karşılaştım…


Birinci tekil anlatımla, kahramanın kendisine yönelttiği ve yine kendisinin cevapladığı, iç dünyasındaki ben’ine yöneltilen saldırı, psikolojik çıkarımlar ve akabindeki feminist yaklaşım Bachmann’ın kendisini fazlasıyla hissettirdi. Yoğun bir iç görü ve ayrıntıcılığa bakıldığında anlatının özyaşamöyküsel olduğu kanısına varmak zor olmadı. İnandırıcı ve etkileyici bir anlatı olmasına karşın kurmacanın bütünlük ve yoğunluğunu tam olarak yansıtan bir “roman” olduğu konusunda yeterince inandırıcı değildi. Kısmen otobiyografik öykü, kısmen kurmaca, kısmen bireyci, kısmen toplumcu yanların harmanlandığı bir eser Malina. Böylesi çelişimsi bir tabloyla karşı karşıya kaldığımda, esere anlam yüklemem zor olduğu gibi, bitirdiğim zaman istediğim doygunluğu alamıyorum. Malina da kuşkusuz onlardan biri oldu nazarımda.


‘Ben’in anlattığı tüm duygular, savaşın bıraktığı ruh bozukluğu, depresif tutum, mutsuzluk ve kaygılarının önüne geçemediği düşünceleriyle içten içe kendini eriten bir ‘ben’…


Kitabın anlaşılırlığı için büyük çaba sarf etmiş olan Ahmet Cemal’in adını anmamak olmaz. Çevirisiyle kütüphaneme kazandırdığım tüm kitaplar tek kelimeyle kusursuzdu. İyi bir çevirinin, cümle bütünlüğünü koruyabilmek, anlaşılmazı anlaşılır kılabilmek ve hatasız olabilmenin “iyi bir okuyucu” olmaktan geçtiğine dair tercih edilmesi gereken en iyi örneklerden biri Ahmet Cemal, kuşkusuz.


İkinci Dünya Harbi’ne tanık olup, savaşın bıraktığı izleri tüm ayrıntısıyla duyumsayan, çırpınışlarını, tutkularını, esaretini, topluma olan nefretini, aşka olan küskünlüğünü, içindeki hezeyanlarını çarpıcı bir şekilde dışavurumunu, karşılaştığı tüm anormalliği ‘anormal’ olarak kağıda döken bir yazarla, bazen sıkılarak, bazen hayret ederek tanışmış oldum…

“İnsanın gerçek ölümü hastalıklardan değildir, insanın insana yaptıklarındandır.” (sf. 8)


Bachmann’ın ifade ettiği ‘yıkım ve cinayetler’ günlük yaşamın ta kendisinde artık. Sadece adının gerçek anlam taşıdığı sözde barış ve sonrası, insanın kendisini devamlı içerisinde bulmakla karşı kaşıya olduğu manevi savaşın, cephelerde değil, insanın davranışlarında gizli olduğu; savaşın artık silahla değil, sözlerle yapıldığı hakkındaki çıkarımsı fikirlerin günümüzde hiç olmadığı kadar yaşanmakta olduğunu gördükçe bu isyana sonuna kadar hak veriyorum... Bu, bazen bir ‘ben’in, bazen de sevginin cinayeti... Ne de olsa her şey, insanın iç dünyasının alanlarında olup bitmekte...


İlişkide başarısız kadın profili şöyle tanımlanır: “Erkeklerin doğal yıkımı, kendi hastalıklarından kaynaklanan sürekli kendini yenilemeleri, engellenmesi olanaksız bir yıkım; kadınlar sürekli bu değişime ayak uydurmak zorundadır, çünkü kişi hep birini düşünmek zorunda kalırsa, o zaman gerçek anlamda mutsuz olur.” (sf. 246) ‘Faşizm, iki insan arasındaki ilişkidir’ tezi de bu teslimiyetin ve birinin boyunduruğu altına girmenin en somut isyanı niteliğinde… İlgisizlik ve yalnızlık içinde olan ‘ben’, yaşamın anlamı edindiği kişi uğruna, kendi ben’i üzerinde işlediği ufak tefek cinayetlere sessiz kalır.


Uzun yolculuklu ve bir o kadar yorucu kitapları bitirdiğimde, kitaptan ne anladığımı, neleri es geçtiğimi kendime sorarım. Kelimelere dökemediğim ama zihnimde cevabını şekillendirdiğim bir kitap hakkında, ki bu kitap hiçbir anlam ifade etmese dahi, bir arayış maksadıyla okumaya yeltenmem, bu tür anlayış zaten okuyanın nezdinde kitabı sınırlı hale getirecektir.


Malina, kendi içinde bölünmüşlüğün sınırsızlığını yaşayan bir 'ben'liğin öyküsü. Belki biraz Bachmann'ın yaşamı, bazen de içine düşmekten kendini kurtaramayan insanların, yani bizim hikayemiz...
20. yüzyılın en önemli Avusturyalı kadın yazarlarından İngeborg Bachman.1926 yılında Avusturya’nın Klagenfurt kentinde doğmuş, 1945-1950 yılları arasında felsefe, psikoloji ve Alman filolojisi okumuştur. Çalışmalarında özellikle Heidegger ve Wittgenstein üzerinde yoğunlaşmış, 1973’te çıktığı Polonya yolculuğunda Auschwitz ve Birkenau toplama kamplarını görmüş ve aynı yıl Roma’daki evinde çıkan yangında ağır yaralanarak hayatını kaybetmiş.
Kitabın giriş bölümünde ölümüyle ilgili geçen kısımda elindeki sigara külünden çıkan yangın yüzünden can vermiş olabileceğini yazmış.

"Yazılanlara bakılırsa Ingeborg Bachmann gecelerden bir gece yanık bir sigarayla uyuyakaldı-naylon geceliği tutuştu-" (syf-5)

Nasıl bir ruh halinde olduğunu bağımlılığının derecesinden de az çok tahmin edebiliyorsunuz;

"Bachmann'ın ailesinin bir tıp hatasının sonucu olarak gördüğü, yıllardır süren madde bağımlılığı konusunda anlaşılan ozanın yakın dostu Alfred G.'nin kişisel gözlemleri de oldu. Bachman'la Ağustos 1973'te son kez görüşmelerine ilişkin bu kişi şöyle diyor:"Hap bağımlılığının boyutları beni çok korkuttu. Günde yüz taneden çok olsa gerekti, çöp kovası boş ilaç kutularıy­la dolup taşıyordu. Kötü görünüyordu, mum gibiydi. Bedeni lekelerle doluydu. Anlayamadım, ne olabilir diye önce düşündüm bir süre, sonra içtiği Gauloise'ın elinden kayıp kolunda söndüğünü görünce, anladım: Düşen sigaraların bıraktığı yanık izleriydi o lekeler. Haplar bedenini acıya duyarsız kılmıştı. ilk kez yürek indirip konuyu kendisiyle konuştum. Doktorlar tedavinin denenebileceğini söylemişler; iki yıl sürüyormuş, başarı olasılığı yüzde beşmiş."O zaman nesine?" demişti."

Ama Bachman hiç de yaşam yorgunu değilmiş, 'Yüreğim beygir gibi' diyormuş... "(syf-6)

Benim 'Yüreği Beygir Gibi Kadın' la tanışmam "Sürgün" adındaki şiiriyle oldu. Yüzünde tanımlayamadığım tedirginlik hissi içime işledi.

https://youtu.be/7wrOQpVdGPQ

Kitapta bu şiiri yok ancak onunla bu şiirle tanışmak ayrı bir yer edinmesine sebep oldu.

Yüzündeki tedirginligi mısralarına da taşımış ve umutsuzluk mu yoksa çaresizlik mi yaşadığı ayırt edemiyor insan.
"BİLMECEMSİ

Artık hiçbir şey gelmeyecek

İlkyaz olmayacak artık
Binlerce yıllık takvim herkese bildirir bunu.
...

Ağlamamalısın işte,
Der bir ezgi

Başkaca
Hiç
Bir
Şey
Demez
Kimse "
(SYF-63)

Okuyun, okutturun. Keyifli olur mu bilmiyorum ama iyi okumalar...
Kitabı yeni bitirdim,sabahı bekleyemedim hemen yazmak istedim.Sarsıldım!Gözyaşlarıma hakim olamadım okurken.Aşk,acı,varoluş,bilinçaltı üzerine düşündüren ve öldüren bir ..... " kitap" diyemiyorum bu bu kitaptan öte bir şey...Bir aşk tek başına nasıl yaşanır,kurgulanır?Bu hayata nasıl katlanılır? İnsan bir gün "ben" olur mu?Soruyor bize bu şahane kadın "savaş ve barış var mıdır?" diye cevabı buluyoruz etimizi koparırcasına.Biz bu savaşı kazanır mıyız?

Kendime gelemeyeceğim bir süre,yine de şöyle bilgi vermem gerekirse:üç kişi üzerinden anlatılıyor roman.İç konuşmalarla ilerliyor .Evet,biraz okunması zor gelebilir ancak spoilerlara takılmadan biraz araştırma yaparak ve zinde bir kafayla okunması gerekli,zaten bittiğinde ruh sağlığınız bozulacak.Önerim kitabı bölmeden ,sürüncemede bırakmadan okumanız.Yaşadığım her an aklımda olacak,bir gün yeniden okuyacağım ben bu aşk'ı.Ama önce Ingeborg Bachmannla tanışmışken tanımaya devam etmeliyim.
"çünkü bir insanın ruhu söndüğünde bir başkasının yaşamaya başlamaması için hiçbir neden yok,"
"Ben,Ivan'da yaşıyorum
Ivan'dan sonrasını değil."
Ingeborg Bachmann'ın radyoda yayınlanmak üzere kaleme aldığı bu oyunlardaki karakterleri siz, isterseniz hayal dünyalarında yaşayan sorunlu kişilikler olarak tanımlayın, isterseniz de psikolojik rahatsızlıkları bulunan hasta ruhlar olarak tanımlayın; ne derseniz deyin, bu insanların konuşmalarını (bunların bir kısmına onay vermeyecek olsanız dahi) seveceksiniz. Ingeborg Bachmann'ın övülesi edebi yeteneğinin yanı sıra rahmetli Ahmet Cemal'in müthiş Türkçesini de kaçırmayınız derim. Kitapta derlenmiş üç adet oyun var.


İyi okumalar...
Ali Çolak'ın "Bir Bahçe Düşü" denemesinde -bir kitap okudum hayatım değişti derlerya öyle bir kitap okudum- diyerek kitabı övüyor tabi ben o kitabı alıp okumaliydim "Otuzuncu Yaş" olunca ismi merak etmemek elde değildi.
Ali Çolak' a katılmamak elde değil kendime sorular sormayı, geçmişimi yargılamayı öğretti Bachmann bana.Önce korkuttu endişelendirdi ' eyvah gençliğim gidiyor!' diye.Sonra yeni yeni ısındığım 30 yaşımı sevdirdi bana.
30'lu yaşlarda insan çok az şey bildiğinin farkına varır diyor yazar gercekten doğru.20'li yaşlarda çok şeyi hatta herşeyi bildiğini sanırken 30' larda, kendini uçsuz bucaksız bir romanda, yolunu kaybetmiş biri olarak görüyor.
Öğrenilecek, okunacak çok sey var; gidilecek, görülecek,gezilecek...Zaman çok hızlı acımasızca geçiyor. İnsan otuzunda kendini yetersiz hissetmeye, adamakıllı sorgulamaya başlıyor;doğrularını gözden geçiriyor bir bir.
30'lu yaşlara gelmisseniz bu kitabın kapısını çalmalısınız...
Tavsiye Ederim...
Alışıla gelmiş bir roman değil. Belli bir olay örgüsü ve kişiler yok. Hayatınızın sakin bir döneminizde okumanızı tavsiye ederim. Durum romanı gibi düşünebilirsiniz. Çok güzel çıkarımlar da bulunmuş. Günlük yaşamımızda birçok şeyden ötürü ölüyoruz. Herkes biraz katil ve hep bir cinayete tanık oluyoruz. Depresif diyebiliriz biraz yazar için bu kitapta. Ama kitapta en güzel cumle; Yaşamak için bir niçini bulunan hemen her nasıla dayanabilirdi.
Herkes haklı değildir. herkes, kimse değildir. Okunanlardan geriye kalan? Önemli olan, geriye bir şeylerin kalması değil ki! Yanlızca bir kaç cümle, bir kaç sözcük insanın kafasında yeniden uyanıyor...
Salt aşkın romanı.
Malina'yı ikinci okumam ve yine yaktı geçiyor. Bir insan bu çok sevebilir mi diye düşünüyorum. Romanda acıyı buram buram yaşıyorsunuz. Karakterin acısını yaşıyorsunuz. Gözyaşlarınıza hakim olamıyorsunuz.
Romana geçersek; Olay üç kişinin arasında geçiyor. Malina, İvan ve yazar arasında geçiyor. Romanda varoluşçu akımın etkisi ile olaydan çok diyaloglar geçiyor. Romanda hikaye içinde hikaye geçiyor. Romanı anlatan karakter Malina ile yaşıyor. Daha sonra İvan'ı aşık oluyor. Ve bu aşk onun cinayetine sebep oluyor. Aslında 3 kitap olarak düşünülen roman yazarın yanarak ölümden sonra tek bir kitap olarak kalıyor. Romanda çok geçtiği gibi sigara ve uyku hapları onun yanarak ölmesine sebep oluyor. Kitaptan alıntı yaparak yazımı bitiriyorum:
"İvan'da yaşadım, Malina'da ölüyorum."
Güzel ve kısa öyküler. Her bir öykü kendi çocukluk ve ilk gençlik yıllarınıza götürebilecek insan her yerde insan dedirtecek evrensellikte ve incelikte. Bir Şairin elinden çıkmış bir metin olduğundan çevirisinde bile şiirin kokularını almak mümkün.
İnsanın benliğini aratan,bulduktan sonra da ‘Ne yani ben bu kadar mıyım?’ dedirten bir kitap.Mükemmel bir tek taraflı aşk, savaş ve barış,benlik altında yatan tutkulu duygular ve toplum yargıları.Tek kelimeyle Enfes!

Yazarın biyografisi

Adı:
Ingeborg Bachmann
Unvan:
Avusturyalı şair ve yazar
Doğum:
Klagenfurt, Avusturya, 25 Haziran 1926
Ölüm:
Roma, İtalya, 17 Ekim 1973
Ingeborg Bachmann (d. Klagenfurt, 25 Haziran 1926 - ö. Roma, 17 Ekim 1973)

Ingeborg Bachmann 20. yüzyılın en önemli Avusturyalı kadın yazarlarındandır. Avusturya’nın Klagenfurt kentinde doğdu. 1945-1950 yılları arasında Innsbruck, Graz ve Viyana Üniversitelerinde felsefe, psikoloji ve Alman filolojisi okudu. Çalışmalarında özellikle Heidegger ve Wittgenstein üzerinde yoğunlaştı. Heidegger’in varoluşçuluk felsefesi üzerine yazdığı tezle doktorasını verdi. İlk şiirleri 1948/49 yıllarında yayımlandı. 1959/60 yıllarında doçent unvanıyla Frankfurt Üniversitesi’nde şiir konulu dersler verdi. 1964’te Georg Büchner Ödülü’nü aldı. Aralarında Fransa, İngiltere, İtalya ve A.B.D.’nin de bulunduğu pek çok ülkeye yolculuk etti. 1965’ten itibaren Roma’da yaşamaya başladı. 1973’te çıktığı Polonya yolculuğunda Auschwitz ve Birkenau toplama kamplarını gördü. Aynı yıl Roma’daki evinde çıkan yangında ağır yaralanarak hayatını kaybetti.

Yazar istatistikleri

  • 56 okur beğendi.
  • 148 okur okudu.
  • 6 okur okuyor.
  • 219 okur okuyacak.
  • 7 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları