Ingeborg Bachmann

Ingeborg Bachmann

Yazar
8.1/10
149 Kişi
·
501
Okunma
·
150
Beğeni
·
5960
Gösterim
Adı:
Ingeborg Bachmann
Unvan:
Avusturyalı şair ve yazar
Doğum:
Klagenfurt, Avusturya, 25 Haziran 1926
Ölüm:
Roma, İtalya, 17 Ekim 1973
Ingeborg Bachmann (d. Klagenfurt, 25 Haziran 1926 - ö. Roma, 17 Ekim 1973)

Ingeborg Bachmann 20. yüzyılın en önemli Avusturyalı kadın yazarlarındandır. Avusturya’nın Klagenfurt kentinde doğdu. 1945-1950 yılları arasında Innsbruck, Graz ve Viyana Üniversitelerinde felsefe, psikoloji ve Alman filolojisi okudu. Çalışmalarında özellikle Heidegger ve Wittgenstein üzerinde yoğunlaştı. Heidegger’in varoluşçuluk felsefesi üzerine yazdığı tezle doktorasını verdi. İlk şiirleri 1948/49 yıllarında yayımlandı. 1959/60 yıllarında doçent unvanıyla Frankfurt Üniversitesi’nde şiir konulu dersler verdi. 1964’te Georg Büchner Ödülü’nü aldı. Aralarında Fransa, İngiltere, İtalya ve A.B.D.’nin de bulunduğu pek çok ülkeye yolculuk etti. 1965’ten itibaren Roma’da yaşamaya başladı. 1973’te çıktığı Polonya yolculuğunda Auschwitz ve Birkenau toplama kamplarını gördü. Aynı yıl Roma’daki evinde çıkan yangında ağır yaralanarak hayatını kaybetti.
Artık hiçbir şey gelmeyecek. İlk yaz olmayacak artık. Binlerce yıllık takvimler herkese bildirir bunu. Ama yaz da, dahası adı güzel "yazımsı" denli güzel ne varsa o da hiç Artık hiçbir şey gelmeyecek. Ağlamamalısın işte der bir ezgi. Başka hiçbir şey demez kimse...
Hayır, uyuşturucu kullanmıyorum, kitapları kullanıyorum, aralarında özellikle yeğlediklerim de var doğal olarak, pek çok kitap da var ki bana yaramıyor, bazılarını yalnız öğlenden önce, bazılarını da yalnız geceleri kullanıyorum, elimden hiç bırakmadığım kitaplar da var, evin içinde onlarla birlikte dolanıyorum, onları oturma odasından mutfağa götürüyorum, koridorda ayakta dururken okuyorum...
Yaşayacak bir Niçin'i bulunan, hemen hemen tüm Nasıllara dayanabilir.
Ingeborg Bachmann
Sayfa 196 - Yapı Kredi Yayınları, 2017. 10. baskı, Çeviren: Ahmet Cemal
Aslında kötü bir alışkanlıktır okumak, öteki bütün kötü alışkanlıkların yerini tutabilecek ya da onların yerine herkesi daha bir yoğun biçimde yaşamaya itebilecek bir alışkanlıktır, delicesine bir yaşam biçimidir, insanı yiyip bitiren bir tutkudur. Hayır, uyuşturucu kullanmıyorum, kitapları kullanıyorum...
Ingeborg Bachmann
Sayfa 88 - Yapı Kredi Yayınları, 2017. 10. baskı, Çeviren: Ahmet Cemal
Belki de birbirimizden tam da buluşmayı arzuladığımız noktada kaçıyoruz, belki suç her ikimizde. Bazen kendi kendime benim suskunlugumun seninkinden daha anlaşılır olduğunu söylüyorum, çünkü üzerime yüklediği karanlık daha eski...
312 syf.
·12 günde·Puan vermedi
Gerçek savaş: İnsanın manevi yıkımı. Toplum: Akla gelebilecek en korkunç arena. Nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir. Savaş, insanın iki dudağı arasında. Barış palavra, savaş hep var. Başarısız bir sevgili, mutlak aşkın düşüyüm. İç dünyam bir evren. Delirmeme ramak kaldı. Yaşayacak bir Niçin’im var ama nasılları kaldıramıyorum.

Canetti’nin Kien’i, Greenberg’in Deborah’ı, Rilke’nin Malte’si; Joyce’un Finngans Wake’i, Dostoyevski’nin Yeraltı’sı aynı kapıdan içeri girerler; gizemli ormanların derinlerinde yaratılan melankoli havasındaki içsel hesaplaşmalar, bireyselliğe yüklenilen yeni anlamlar ve düş gücünün sınırsızlığı ile yeni bir dünya yaratılırken, biçimsel karmaşa ve mutlak doğruyu kural edinmeyen bir dilin vaatsiz ve kuralsızlığı aslında basit bir şeyi ifade eder ve söylenilmek istenen şey bellidir: ‘Bizim hiçbir rotamız yok.’

Bütünsel uygunluğun dışında, ben nereye gidersem değil, ‘yol nereye götürürse’ metodunu şiar edinen yazarlar her zaman etkilemiştir beni. Tüm savrukluğa, uyumsuzluğa, hatta saçmalıklara rağmen hayatın her anına temas eden düşünce zenginlikleri ve çok yönlü eğilimlerine bakıldığında bir yazardan daha fazlasını bulmak zor olmasa gerek. Edebi anlamda Proust’la kıyaslanması mümkün olmayan Dostoyevski’nin tinsel gücünü hisseden bir okurun, iki yazarın zihninde bıraktığı etkisini baz alıp Dostoyevski’nin ağır gelmesiyle, bilinç akışı ile yazılan metinlere açık olduğu söylenilebilir. Keza Malina, başından sonuna kadar, birinci tekil anlatımın doğasında olan bilinç akışı ile yoğrulan bir roman…


Farklı bir dil, olay örgüsünün olmayışı, kahramandan çok yazarın ön plana çıkması gibi sebeplerle uzun süreli ve yorgunluk getiren alışılmadık bir romanla karşılaştım…


Birinci tekil anlatımla, kahramanın kendisine yönelttiği ve yine kendisinin cevapladığı, iç dünyasındaki ben’ine yöneltilen saldırı, psikolojik çıkarımlar ve akabindeki feminist yaklaşım Bachmann’ın kendisini fazlasıyla hissettirdi. Yoğun bir iç görü ve ayrıntıcılığa bakıldığında anlatının özyaşamöyküsel olduğu kanısına varmak zor olmadı. İnandırıcı ve etkileyici bir anlatı olmasına karşın kurmacanın bütünlük ve yoğunluğunu tam olarak yansıtan bir “roman” olduğu konusunda yeterince inandırıcı değildi. Kısmen otobiyografik öykü, kısmen kurmaca, kısmen bireyci, kısmen toplumcu yanların harmanlandığı bir eser Malina. Böylesi çelişimsi bir tabloyla karşı karşıya kaldığımda, esere anlam yüklemem zor olduğu gibi, bitirdiğim zaman istediğim doygunluğu alamıyorum. Malina da kuşkusuz onlardan biri oldu nazarımda.


‘Ben’in anlattığı tüm duygular, savaşın bıraktığı ruh bozukluğu, depresif tutum, mutsuzluk ve kaygılarının önüne geçemediği düşünceleriyle içten içe kendini eriten bir ‘ben’…


Kitabın anlaşılırlığı için büyük çaba sarf etmiş olan Ahmet Cemal’in adını anmamak olmaz. Çevirisiyle kütüphaneme kazandırdığım tüm kitaplar tek kelimeyle kusursuzdu. İyi bir çevirinin, cümle bütünlüğünü koruyabilmek, anlaşılmazı anlaşılır kılabilmek ve hatasız olabilmenin “iyi bir okuyucu” olmaktan geçtiğine dair tercih edilmesi gereken en iyi örneklerden biri Ahmet Cemal, kuşkusuz.


İkinci Dünya Harbi’ne tanık olup, savaşın bıraktığı izleri tüm ayrıntısıyla duyumsayan, çırpınışlarını, tutkularını, esaretini, topluma olan nefretini, aşka olan küskünlüğünü, içindeki hezeyanlarını çarpıcı bir şekilde dışavurumunu, karşılaştığı tüm anormalliği ‘anormal’ olarak kağıda döken bir yazarla, bazen sıkılarak, bazen hayret ederek tanışmış oldum…

“İnsanın gerçek ölümü hastalıklardan değildir, insanın insana yaptıklarındandır.” (sf. 8)


Bachmann’ın ifade ettiği ‘yıkım ve cinayetler’ günlük yaşamın ta kendisinde artık. Sadece adının gerçek anlam taşıdığı sözde barış ve sonrası, insanın kendisini devamlı içerisinde bulmakla karşı kaşıya olduğu manevi savaşın, cephelerde değil, insanın davranışlarında gizli olduğu; savaşın artık silahla değil, sözlerle yapıldığı hakkındaki çıkarımsı fikirlerin günümüzde hiç olmadığı kadar yaşanmakta olduğunu gördükçe bu isyana sonuna kadar hak veriyorum... Bu, bazen bir ‘ben’in, bazen de sevginin cinayeti... Ne de olsa her şey, insanın iç dünyasının alanlarında olup bitmekte...


İlişkide başarısız kadın profili şöyle tanımlanır: “Erkeklerin doğal yıkımı, kendi hastalıklarından kaynaklanan sürekli kendini yenilemeleri, engellenmesi olanaksız bir yıkım; kadınlar sürekli bu değişime ayak uydurmak zorundadır, çünkü kişi hep birini düşünmek zorunda kalırsa, o zaman gerçek anlamda mutsuz olur.” (sf. 246) ‘Faşizm, iki insan arasındaki ilişkidir’ tezi de bu teslimiyetin ve birinin boyunduruğu altına girmenin en somut isyanı niteliğinde… İlgisizlik ve yalnızlık içinde olan ‘ben’, yaşamın anlamı edindiği kişi uğruna, kendi ben’i üzerinde işlediği ufak tefek cinayetlere sessiz kalır.


Uzun yolculuklu ve bir o kadar yorucu kitapları bitirdiğimde, kitaptan ne anladığımı, neleri es geçtiğimi kendime sorarım. Kelimelere dökemediğim ama zihnimde cevabını şekillendirdiğim bir kitap hakkında, ki bu kitap hiçbir anlam ifade etmese dahi, bir arayış maksadıyla okumaya yeltenmem, bu tür anlayış zaten okuyanın nezdinde kitabı sınırlı hale getirecektir.


Malina, kendi içinde bölünmüşlüğün sınırsızlığını yaşayan bir 'ben'liğin öyküsü. Belki biraz Bachmann'ın yaşamı, bazen de içine düşmekten kendini kurtaramayan insanların, yani bizim hikayemiz...
312 syf.
·9/10
Beni Yak
Kendini Yak
Her şeyi Yak
Bir kıvılcım yeter...

Zihnimde sürekli bir yangın, bitmek tükenmek bilmiyor...Hasta mıyım? Değilim aslında sadece hepiniz gibi var olmaya çalışıyorum.Ama O sürekli hastaymışım gibi davranıyor.Eğer ki hastaysam...nasıl iyileşirim bilmiyorum...hastalığım mı?Adı..."mutlak aşk"... gittiğinde gitmeyen bittiğinde bitmeyen... Tek bildiğim Onu çok sevdiğim biliyorsunuz birini severseniz O artık yoktur...Aşk ölümdür.Hiçbir zaman benim olmayan "O" İşte benim hayattaki niçinim ve nasıllara dayanma sebebim... Çok yorgunum daha sonra devam edelim... Dinlenmeye ihtiyacım var... Hayır bu yazdığım mektubu bitirmeliyimm...Bu kaçıncı mı? 5 yılda 10000 tane mektup yazdım ama hiçbiri gönderilmedi, çekmecede her gün yazdım, her an yazdım ama bitiremedimm...Ve bitmeyecek... Hayır onun hiçbir suçu yok ben uykumda bile hep onunlaydım...

Ayak izlerinizi bulamayacağınız bir kitap Malina... bittikten sonra türbülansa girmiş gibi hissedeceksiniz.

1926 Avusturya doğumlu, 73’de Roma’da evinde ağzında sigara ile uyuması sonucu çıkan yangında ölen, Heidegger uzmanı, güzellikbilimci/estetisyen ve şair Bachmann, ruhunu seriyor Malina’nın sayfaları boyunca.

"İçimde asla uzlaşmaya yanaşmamış olan bir başkası var.” (138)


Bachmann – bence – “İçinize bakın” diyor; bedeli duvardaki çatlaktan geçerek orada kalmak olsa bile kendi içinize dönün bir bakın. Ama çatlamış duvar aslında ve belki de aynı zamanda göze alabilmenin göstergesi: En az bir kez kaybolmadan, bulamayacaksın.

Hakikate – eğer varsa – yaklaşabilmek; kendimize karşı giderek daha dürüst, daha içten, daha yalın olmamızı, sahteliklerimizle hesaplaşmamızı sağlayacak yolları bulmamızla olası.
"Tümüyle sahteydim. (…) Ama en başta bu sahtekârlığın ortadan kaldırılması gerekiyordu.” (285)

Bunu yapmayı, olmayan bir Yarın’a erteleyenlerin Bugün’ün yakıcılığını duyumsamaları, dolayısıyla kendi hakikatlerine yaklaşmalarıysa olanaksız.

Var mı? Öyle mi? Sahiden, ayrılma isteği olmadıkça hiçbir ayrılma gerçekleşmez mi? (142)

“Karanlık bir öyküyüm.” (163)

Korkudan boğuluyorum, bir şey yitirmekten korkuyorum, henüz yitirecek bir şeyim var daha, her şeyi yitirebilirim (…) Ama bir zaman geldiğinde, bütün bu günlerin boşa harcandığını korkunç biçimde duyumsayacağımı bilmek (…) bu günleri böyle geçirmekte olduğum için bir dehşet çığlığı atacağımı bilmek…” (154)


Bachmann üç bölümden oluşturmuş yapıtını;
İvan’la Mutluluk
Üçüncü Adam
Son Şeyler Üzerine

Kişilerin tanıtıldığı giriş bölümü, bir kurgunun oynak, güvensiz zemininde yürüyeceğimizi haber veriyor aslında. Okumaya başladığımda anlatının dağınık, tutarsız, çözülmüş, kendini toplayacak birine gereksinimli bir içdöküş metni olduğu yönünde olmuştu. Sona doğru ilerledikçe izlenimim, dağınık görüntülü ama öngörülmüş, tasarlanmış kurguyla karşı karşıya olduğum yönünde.
Kitabın okundukça romanlaşan bir yanı vardı sanki

Not:Kitabın feminist yönden eleştirisi ikinci incelemede:)
280 syf.
·Beğendi·9/10
İlk bir kaç öyküde sıkılarak okumuş olsamda aslına bakılırsa bazıları var ki içimi sızlattı derinden etkiledi.Dokunduğum her bir satırda kendimi onların yerine koyarak okudum,onlarla bütünleştim nasıl bittiğini bile anlayamadım...Okumanızı tavsiye ederim, hikaye sevenler için mükemmel bir derleme.Keyifli okumalar diliyorum.

Kadınların çocukluklarından yaşlılıklarına ömürleri boyunca içinde yer aldıkları çeşitli durumları gösteren öyküler bunlar; yaşam boyu verdikleri var olma savaşı; anne, eş, kız çocuğu, sevgili, metres olarak sürekli kendilerini bir erkek üzerinden tarif etmenin ağır, uzun yolu; bu uğurda onları çoğu kez karşı karşıya getiren ilişkilerin eşitsiz aritmetiği? 

Durumların bir aradalıklarından, öykülerin art arda dizilişlerinden bir üst cümle kurmak istedim. Dönüp tek tek hikayeleri, durumları yeniden gözden geçirmemizi sağlayacak olan bir üst cümle? Edebiyatın asıl gücünün burada saklı olduğunu düşünüyorum. Akıp gideni durup görmemizi sağlayacak olan bir atmosfer yaratmak, bir dünya kurmak. Öğrenmiş gözlerle bize hayatı yeniden iade etmek. Yazdıklarım bir yana okuduklarımı okurla paylaşma isteğim de bu yüzden... 

Yazarlar 
Roald Dahl - Margaret Atwood - Flannery O'Connor - Judith Hermann - Jean Rhys - Katherine Mansfield - Dorothy Parker - Tama Janowitz - Doris Dörrie - Hanif Kureishi - Charles Bukowski - I. Bachmann - Italo Calvino - V. S. Pritchett - Marta Lynch - Vasco Pratolini - G. G. Marquez - D. Lessing - Alice Walker - Jhumpa Lahiri - Elsa Morante
(Tanıtım Bülteninden)
312 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Ivan gece soruyor bana: Neden yalnızca ağlama duvarı var, neden bugüne kadar kimse bir sevinme duvarı yapmamış?
Herşeyin iç dünyalarinin yoğunluğunda yaşandığı mutlak aşkın ve birey olma savaşınin romanı...

Malina;
Kendi içinde bolunmuslugun sinirsizligini yaşayan bir "ben" ligin oykusu...

Ben ivanda yasiyorum
İvandan sonrasını değil...
64 syf.
·1 günde·8/10
20. yüzyılın en önemli Avusturyalı kadın yazarlarından İngeborg Bachman.1926 yılında Avusturya’nın Klagenfurt kentinde doğmuş, 1945-1950 yılları arasında felsefe, psikoloji ve Alman filolojisi okumuştur. Çalışmalarında özellikle Heidegger ve Wittgenstein üzerinde yoğunlaşmış, 1973’te çıktığı Polonya yolculuğunda Auschwitz ve Birkenau toplama kamplarını görmüş ve aynı yıl Roma’daki evinde çıkan yangında ağır yaralanarak hayatını kaybetmiş.
Kitabın giriş bölümünde ölümüyle ilgili geçen kısımda elindeki sigara külünden çıkan yangın yüzünden can vermiş olabileceğini yazmış.

"Yazılanlara bakılırsa Ingeborg Bachmann gecelerden bir gece yanık bir sigarayla uyuyakaldı-naylon geceliği tutuştu-" (syf-5)

Nasıl bir ruh halinde olduğunu bağımlılığının derecesinden de az çok tahmin edebiliyorsunuz;

"Bachmann'ın ailesinin bir tıp hatasının sonucu olarak gördüğü, yıllardır süren madde bağımlılığı konusunda anlaşılan ozanın yakın dostu Alfred G.'nin kişisel gözlemleri de oldu. Bachman'la Ağustos 1973'te son kez görüşmelerine ilişkin bu kişi şöyle diyor:"Hap bağımlılığının boyutları beni çok korkuttu. Günde yüz taneden çok olsa gerekti, çöp kovası boş ilaç kutularıy­la dolup taşıyordu. Kötü görünüyordu, mum gibiydi. Bedeni lekelerle doluydu. Anlayamadım, ne olabilir diye önce düşündüm bir süre, sonra içtiği Gauloise'ın elinden kayıp kolunda söndüğünü görünce, anladım: Düşen sigaraların bıraktığı yanık izleriydi o lekeler. Haplar bedenini acıya duyarsız kılmıştı. ilk kez yürek indirip konuyu kendisiyle konuştum. Doktorlar tedavinin denenebileceğini söylemişler; iki yıl sürüyormuş, başarı olasılığı yüzde beşmiş."O zaman nesine?" demişti."

Ama Bachman hiç de yaşam yorgunu değilmiş, 'Yüreğim beygir gibi' diyormuş... "(syf-6)

Benim 'Yüreği Beygir Gibi Kadın' la tanışmam "Sürgün" adındaki şiiriyle oldu. Yüzünde tanımlayamadığım tedirginlik hissi içime işledi.

https://youtu.be/7wrOQpVdGPQ

Kitapta bu şiiri yok ancak onunla bu şiirle tanışmak ayrı bir yer edinmesine sebep oldu.

Yüzündeki tedirginligi mısralarına da taşımış ve umutsuzluk mu yoksa çaresizlik mi yaşadığı ayırt edemiyor insan.
"BİLMECEMSİ

Artık hiçbir şey gelmeyecek

İlkyaz olmayacak artık
Binlerce yıllık takvim herkese bildirir bunu.
...

Ağlamamalısın işte,
Der bir ezgi

Başkaca
Hiç
Bir
Şey
Demez
Kimse "
(SYF-63)

Okuyun, okutturun. Keyifli olur mu bilmiyorum ama iyi okumalar...
312 syf.
Kitabı yeni bitirdim,sabahı bekleyemedim hemen yazmak istedim.Sarsıldım!Gözyaşlarıma hakim olamadım okurken.Aşk,acı,varoluş,bilinçaltı üzerine düşündüren ve öldüren bir ..... " kitap" diyemiyorum bu bu kitaptan öte bir şey...Bir aşk tek başına nasıl yaşanır,kurgulanır?Bu hayata nasıl katlanılır? İnsan bir gün "ben" olur mu?Soruyor bize bu şahane kadın "savaş ve barış var mıdır?" diye cevabı buluyoruz etimizi koparırcasına.Biz bu savaşı kazanır mıyız?

Kendime gelemeyeceğim bir süre,yine de şöyle bilgi vermem gerekirse:üç kişi üzerinden anlatılıyor roman.İç konuşmalarla ilerliyor .Evet,biraz okunması zor gelebilir ancak spoilerlara takılmadan biraz araştırma yaparak ve zinde bir kafayla okunması gerekli,zaten bittiğinde ruh sağlığınız bozulacak.Önerim kitabı bölmeden ,sürüncemede bırakmadan okumanız.Yaşadığım her an aklımda olacak,bir gün yeniden okuyacağım ben bu aşk'ı.Ama önce Ingeborg Bachmannla tanışmışken tanımaya devam etmeliyim.
"çünkü bir insanın ruhu söndüğünde bir başkasının yaşamaya başlamaması için hiçbir neden yok,"
"Ben,Ivan'da yaşıyorum
Ivan'dan sonrasını değil."
150. Sayfasinda yarim birakmak zorunda kaldim. Belki sonra donup tekrar bakarim fakat kitapta olay orgusu olmamasi, oldukca karamsar ve depresif bir havanin hakim olmasi beni oldukca yordu. İcinde bulundugum donemin de etkisiyle icimi kapkaranlik yapan bir kitapti ne kadar ugrassam, araya ek baska kitaplar eklesem de maalesef devam ettiremedim. Belki farkli bir zamanda, yeniden sans veririm.
312 syf.
·1 günde·8/10
Alışıla gelmiş bir roman değil. Belli bir olay örgüsü ve kişiler yok. Hayatınızın sakin bir döneminizde okumanızı tavsiye ederim. Durum romanı gibi düşünebilirsiniz. Çok güzel çıkarımlar da bulunmuş. Günlük yaşamımızda birçok şeyden ötürü ölüyoruz. Herkes biraz katil ve hep bir cinayete tanık oluyoruz. Depresif diyebiliriz biraz yazar için bu kitapta. Ama kitapta en güzel cumle; Yaşamak için bir niçini bulunan hemen her nasıla dayanabilirdi.
312 syf.
·Beğendi·9/10
Herkes haklı değildir. herkes, kimse değildir. Okunanlardan geriye kalan? Önemli olan, geriye bir şeylerin kalması değil ki! Yanlızca bir kaç cümle, bir kaç sözcük insanın kafasında yeniden uyanıyor...
576 syf.
·10/10
Ali Çolak'ın "Bir Bahçe Düşü" denemesinde -bir kitap okudum hayatım değişti derlerya öyle bir kitap okudum- diyerek kitabı övüyor tabi ben o kitabı alıp okumaliydim "Otuzuncu Yaş" olunca ismi merak etmemek elde değildi.
Ali Çolak' a katılmamak elde değil kendime sorular sormayı, geçmişimi yargılamayı öğretti Bachmann bana.Önce korkuttu endişelendirdi ' eyvah gençliğim gidiyor!' diye.Sonra yeni yeni ısındığım 30 yaşımı sevdirdi bana.
30'lu yaşlarda insan çok az şey bildiğinin farkına varır diyor yazar gercekten doğru.20'li yaşlarda çok şeyi hatta herşeyi bildiğini sanırken 30' larda, kendini uçsuz bucaksız bir romanda, yolunu kaybetmiş biri olarak görüyor.
Öğrenilecek, okunacak çok sey var; gidilecek, görülecek,gezilecek...Zaman çok hızlı acımasızca geçiyor. İnsan otuzunda kendini yetersiz hissetmeye, adamakıllı sorgulamaya başlıyor;doğrularını gözden geçiriyor bir bir.
30'lu yaşlara gelmisseniz bu kitabın kapısını çalmalısınız...
Tavsiye Ederim...

Yazarın biyografisi

Adı:
Ingeborg Bachmann
Unvan:
Avusturyalı şair ve yazar
Doğum:
Klagenfurt, Avusturya, 25 Haziran 1926
Ölüm:
Roma, İtalya, 17 Ekim 1973
Ingeborg Bachmann (d. Klagenfurt, 25 Haziran 1926 - ö. Roma, 17 Ekim 1973)

Ingeborg Bachmann 20. yüzyılın en önemli Avusturyalı kadın yazarlarındandır. Avusturya’nın Klagenfurt kentinde doğdu. 1945-1950 yılları arasında Innsbruck, Graz ve Viyana Üniversitelerinde felsefe, psikoloji ve Alman filolojisi okudu. Çalışmalarında özellikle Heidegger ve Wittgenstein üzerinde yoğunlaştı. Heidegger’in varoluşçuluk felsefesi üzerine yazdığı tezle doktorasını verdi. İlk şiirleri 1948/49 yıllarında yayımlandı. 1959/60 yıllarında doçent unvanıyla Frankfurt Üniversitesi’nde şiir konulu dersler verdi. 1964’te Georg Büchner Ödülü’nü aldı. Aralarında Fransa, İngiltere, İtalya ve A.B.D.’nin de bulunduğu pek çok ülkeye yolculuk etti. 1965’ten itibaren Roma’da yaşamaya başladı. 1973’te çıktığı Polonya yolculuğunda Auschwitz ve Birkenau toplama kamplarını gördü. Aynı yıl Roma’daki evinde çıkan yangında ağır yaralanarak hayatını kaybetti.

Yazar istatistikleri

  • 150 okur beğendi.
  • 501 okur okudu.
  • 22 okur okuyor.
  • 708 okur okuyacak.
  • 18 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları