1000Kitap Logosu
İpek Ongun
İpek Ongun
İpek Ongun

İpek Ongun

Yazar
Çevirmen
BEĞEN
TAKİP ET
8.1
8,9bin Kişi
64,1bin
Okunma
1.761
Beğeni
50,1bin
Gösterim
Tam adı
Sevim İpek Ongun
Unvan
Türk Yazar
Doğum
Ankara, 7 Ocak 1942
Yaşamı
1961 Yılında Arnavutköy Amerikan Kız Koleji Edebiyat Bölümünden mezun olan İpek Ongun, yazı yaşamına 1980 de yayınlanan "Mektup Arkadaşları"yla başladı. Onu Kamp Arkadaşları ve Afacanlar Çetesi adlı çocuk kitapları izledi. Bunları izleyen Yaş On Yedi ve Bir Genç Kızın Gizli Defteri başlıklı yapıtlarıysa gençlik için yazılmış romanlardır. Gençlik romanlarından sonra, gençlere yaşama kültürü ve kişisel gelişim gibi konularda yardımcı olmasını amaçladığı bir üçlü yazdı. Adları, Bir Pırıltıdır Yaşamak, Bu Hayat Sizin ve Lütfen Beni Anla olan bu kitapların ilki 1991 yılında TÜYAP'ta "Altın Kitaplar Ödülü"nü aldı. Ayrıca gençler için yaptığı bu çalışmalar nedeniyle kendisine Rotary Kulübü tarafından "1995-96 Meslek Hizmetleri Ödülü" verildi. 1998 yılında da Oriflame Firmasının 250.000 kişilik bir halk jürisine yaptırdığı anket sonucu "Yılın En Başarılı Kadın Yazarı" seçildi. Bu çalışmalardan sonra tekrar romana dönen Ongun, Bir Genç Kızın Gizli Defteri'nin devamı olan Arkadaşlar Arasında, Kendi Ayakları Üstünde, Adım Adım Hayata, İşte Hayat, Şimdi Düğün Zamanı ve Hayat Devam Ediyor'u yazdı. Sabah Gazetesindeki yazılarını "Yarım Elma Gönül Alma" ve "Sabah Pırıltıları" adlı iki kitapta topladı. 2005 yılında "Şu Çılgın Dünyada Duyarlı Davranışlar" adlı kitabı yayınladı. Evli ve iki kız annesi olan İpek Ongun, yazı yaşamını çok sevdiği Mersin'de sürdürmektedir.
Zeynep Arslanoğlu
Bir Genç Kızın Gizli Defteri'yi inceledi.
262 syf.
·
4 günde
·
Beğendi
·
8/10 puan
"Büyüklerin dünyasından kaçıp gitmek istiyordum."
"Ayrılıklar ve yeni başlangıçlar! Eski defterler, yeni defterler! Geçmiş günler, gelecek günler!" Spoiler içerir* Serra, hayatın acılarıyla erkenden tanışmış bir kız. Ancak bu acılar ona yaşamı ve hayalleri için aşılması zor bir kapının anahtarını armağan etti. Ankara'da yaşıyor Serra. Yaz tatili için teyzesinin yanına İzmir'e gittiğinde orada onu nelerin beklediğinin elbette farkında değil. Oraya vardığında; sevinç, hüzün ve kahkahanın harmanlandığı sımsıcacık bir ortamda buluyor kendini. Yeni dostlar ediniyor ve gelecekte bu dostlarının başından geçen hadiseler, ona ilham kaynağı olacak. Çünkü bir yazar olmak istiyor Serra. Bu hayali, içine ilmek ilmek işleyen bir arkadaşı ile yine İzmir'de tanışıyor. Bu dostlardan bahsetmemek olmaz: Sırma, nam-ı diğer Süslü. Hayatı bolca süs, eğlence ve arkadaşlarından oluşuyor. Aynı zamanda Serra'nın kuzeni. Cüneyt, ikinci kitap delimiz. Serra ile aralarında güzel bir dostluk gelişti ve kök de saldı. Tümay, şampiyon yüzücümüz. Bin bir güçlüğü rağmen İstanbul'daki yarışmalara katıldı ve dalında birinci oldu. Arkadaşlarına nasıl bir onur verdiği tarif edilemez! Ayrıca Serra'ya yüzmeyi o öğretti. Bora, uçarı bir çocuk. Ailesi iş gereği ülkeden ülkeye dolaştığı için, küçüklüğünden beri her istediği yapılır bir çocuk olarak büyümüş. Zeynep, lafı dolaştırmayı sevmeyen, kısa ve öz konuşan biri. Serra'nın onda en sevdiği özellik de bu. Serpil, Sırma'nın ondan pek de hoşlandığı söylenemez. Yeri geldiğinde Serra da ona hak verse de mercek meselesi sayesinde yakınlaştılar. Azıcık gösteriş meraklısı, azıcık... İzmir'de edindiği dostlarının yanı sıra Ankara'da da değer verdiği arkadaşları var. Yeşim, Filiz, Atasay... Ve Ayşegül. Onun gibi bir dosta sahip olmak ve onun gibi şen şakrak halimi koruyabilmeyi ne çok isterdim. Serra, ona fazlasıyla önem veriyor ve dostlukları çok çok güzel. Atasay'dan bahsetmek istemiyorum pek. Filiz ve Yeşim'e gelirsek, ikisi de sınıfta oğlanların dikkatini çeken kız tiplemesine uyuyor. Selin abla ve Özge abi, bana birbirini tamamlıyorlar gibi geldi ama aralarında bir şey yok :) İkisi de sıcakkanlı ve samimi. Selin abla, her şeyiyle son derece kusursuz. Özge abi ise biraz katı, öte yandan fikirleri ve ifade ettikleriyle Serra'nın yüreğinde yer edindi. Ve de ilk başlarda onda uyandırdığı etkiyi, daha açık söylemek gerekirse "korku" hissini yavaş yavaş geri çekti. Serra, anı defterini yazmaya –elimde tuttuğum bu kitapla birlikte– 15 yaşında başlıyor ve bizi de sürüklüyor. Sonlara doğru ise lise 1'e geçiyor ve 16 yaşına giriyor. (Her ne kadar yaş ile okul yılını bağdaştırmasam da, sanırım eskiden böylediydi) O 16.yaş günü unutulmazdı gerçekten... Pek çok bakımdan harikaydı. Yaşadıklarından sonra bu rüya gibi geçen birkaç günü hak ettiğini düşünüyorum. Az bile... Sevgili anı defterimiz, Serra'nın defterin son sayfalarını da doldurmasıyla son buluyor. İkinci kitabı bir an önce alıp okumak istiyorum. Serra'nın hayatına çekilmemek elde değil. Diyecek birkaç bir şeyim daha var. Kitap gerçekten çok güzel, İpek Ongun'un dili ve hikayeleyiş tarzı merak uyandırıyor insanda. Bunları bir yana bırakırsak, kitaptaki çevreyi kendimi oldukça uzak hissettim. Karakterlerin kullandığı –bana çokça yabancı gelen– sözcüklerden tutun da, yemek kültürlerine kadar. Ne kadar hoş karşılamaya çalışsam da bu hissi bastıramadım. Elimde olan bir şey değildi. İkinci olarak da Sevgili Milena Hanım'ın Yeşilin Kızı Anne serisinin neden bu kitaplarla benzeyen yönleri olduğunu söylediğini anladım nihayet. Serra'nın da yaşamını, tıpkı Anne'inki gibi soluksuz bir şekilde okuyacağa benziyoruz. Hatta ve hatta bu seri Anne'den daha uzun, tam tamına 12 kitap! İpek Ongun okuma isteği içimde her daim vardı, fakat bu arzuyı körükleyen Milena Hanım'ın incelemesindeki ufak benzetmeydi. Bu yüzden size şükranlarımı sunuyorum Milena. Son olarak, kitabı okurken kendimi çok geç kalmış hissettim. Keşke birkaç yıl önce elime geçseydi diye düşünmeden edemedim... Buraya kadar okuduysanız çok teşekkür ederim, incelemem bu kadardı. Sevgiyle kalın.
Bir Genç Kızın Gizli Defteri
OKUYACAKLARIMA EKLE
1
48
Zeynep Arslanoğlu
Kendi Ayakları Üstünde'yi inceledi.
425 syf.
·
4 günde
·
Beğendi
·
7/10 puan
“İnsan yaşamında sevmek ve sevilmek kadar önemli bir şey olmasa gerek.”
Spoiler içerir* Serinin üçüncü kitabı, Serra'nın yaz tatili için Akdeniz gezisine gitmesi ile başlıyor ve ABD gezisinden dönüşüyle son buluyor. Araya bi Ankara gezisi de kaynıyor. Anlıyacağınız bolca gezi anıları okuyoruz. Ne şanslı kızmış şu Serra arkadaş! :") Gezi işlerini bir yana bırakırsak, kitap daha çok Serra'nın kendini tanıması ve meslek araştırmalarıyla geçiyor, bunları yaparken de bolca hayat dersi veren işlemelerden oluşuyor. Bu dersler yeri geldiğinde Mualla Hanım'ın, yeri geldiğinde de annesi Derya Hanım'ın ağzında hayat buluyor. Bazı yerlerde 'hep aynı şeyler yahu' diye sıkıldıysam da, özellikle lise çağındaki gençler için oldukça yol gösterici. Serra'nın hayatındaki değişimlerin biraz daha detayına gireyim: Yaz tatilinin ardından Lise 2'ye geçti ve sınıftaki arkadaşlarıyla çok güzel vakitler geçirdi. Gelecek senenin sonunda üniversitesi sınavına gireceklerinden neredeyse sınıfın hepsi dershaneye kaydoldu. (Sanırım o dönemde lise üç seneydi.) Yani haftasonları da el mahkum ders çalışmak mecburiyetinde kaldılar. Serra, okul ve dershanenin yanı sıra bir işe girdi. Yalnızca cumartesi günü öğleden sonralarını kapasayan bir iş. Gelecekte ne yapmak istediğine dair araştırmalarının neticesi olarak düşünebiliriz bunu. Ekonomi ile turizm arasında gidip geliyordu. Turizm içinde daha baskın bir istekti ama hiçbir bilgi edinmeden karar vermek istemedi. Böylece arkadaşı Toprak'ın da önerisiyle bir otelin lobisinde telefonlara bakmak suretiyle işe başladı, santralcilik gibi bir şey. Bu otelde çalışmalarını sürdürürken elbetteki yeni insanlarla tanıştı: Suzy, Şebnem ve Bella Hanım, Hakan. Suzy de tıpkı Serra gibi lisede öğrenci. Son sınıf. Şebnem ve Bella Hanım ise uzun zamandır arkadaşlar ve mezun olduktan sonra ortaklaşa turizm işine girmeye karar vermişler. Serra'ya ABD gezisinde faydaları dokundu bu iki hanımın. Hakan, orda çalışan deli dolu, şakacı bir tip. Sanırım üniversiteliydi. Bu iş ve ABD gezisi, Serra'ya çokça katkı sağladı. Ve kitabın sonlarına doğruysa turizm sektöründe çalışmaya karar verdi. Farklı milletlerden insanlarla tanışmayı ve onlarla vakit geçirmeyi sevdiğini fark etti. Tabii Mualla Hanım'ın katkılarını da unutmamak gerek. Gelecekteki meslek seçimiyle ilgili öyle güzel konuştu ki, o dakikalar bitmesin istersiniz. Üniversiteye hazırlık dönemi başladığı için haftasonu gezileri iptal aşamasına geldi ama Ankara'ya yapılan yolculuk tüm o eksikliği sildi sanki ve de hocalarıyla birlikte serbest saat ilan ettikleri zamanlardaki kompozisyonlar... Bu kompozisyonları sadece kendileri okuyabilecekler, hiçbir zorunluluğu yok. Kendi yıldızını keşfetme amaçlı... Özellikle bu uygulama çok etkiledi beni. Mualla Hanım gibi bir öğretmen olabilmek ne müthiş bir duygu olurdu! Elbette eksik yönleri de var, bundan önceki incelememde belirtmiştim. Biraz da ABD gezisinden bahsedeyim. Serra, 10 Kasım ile yazdığı bir yazıyı Mualla Hanım aracılığıyla bir yarışmaya gönderiyor ve birinci oluyor. Ödül de ABD'de 10 günlük bir kültür gezisi. Müzeler, metropoller, alış-veriş merkezleri, caddeler, okullar... Ve Amerika'nın üç kenti ziyaret edilecek: Washington, New York ve Tampa. Bu kentten kente olan yolculuğunda Serra'yı oradaki gönüllü aileler karşılayacak ve gezi turunu onlarla yapacak. Burada tanıştığı ilk aile, yine ilk durağı olan New York'taydı. Ruth ile George çifti. Sonrakiker ise başkent olan Washington'daki Cecile ile Bill. En son durak Tampa'daysa onu Florance ile Julius karşıladı. Bu gezide nereleri görmedi kii! Beyaz Saray'dan Disneyland'a, Özgürlük Anıtı'ndan Florida'ya... Kitaplarda okuduğumuz, filmlerde izlediğimiz o meşhur yerleri gezmek, seyretmek ve doyamamak! Ne çok imrendim sana kız Serra... . . . Kendi Düşüncelerim: Öncelikle 'disco' denen şeye alışmam hiç kolay olmadı. Bunlar daha lise 2'deler yahu, lise 2! Yaşıtız. Hâlâ aklım almıyor. Ankara gezisi olsun, Akdeniz gezisi olsun bu diskolar peşimi bırakmadı. Hadi o Akdeniz gezisini geçtim, ama sen İstanbul'dan kalkıp saygı duyduğun (!) Anıtkebir'i ziyaret etmek için gitmişsin taa Ankaralara. Hele ki 10 Kasım akşamında "zaten son günümüz eğlenelim bari biraz da olsa" diyerek... Gezilerdeki danslı içkili ortamlar mı dersin, yaz aşkları mı dersin, o yaşta evlilik hayalleri kurma mı dersin, bir dolu şey vardı... Bir de kitabın başlarında Zeynep'in, ablası Nilgün'ün Amerikalı sözlüsü Brad'e yaptığı şaka hiç de hoş değildi. Resmen kız açık olduğu halde gitti bi güzel örtündü, peçe taktı ve Türkiye'ye yeni gelen birine 'hahaha çok komik olacak, yüzlerinin halini düşünemiyorum' diyerek adamı karşılamaya koştu. Allah'ım dedim, daha neler! Bir başka husus da İpek Hanım'ın kitaplarında bolca kullandığı 'Kader utansın' lafı... Yorum yok. Değineceğim son konu ise değerlerimiz üzerine olacak. Bir kez daha söylemek istiyorum. Okumuş ve koskoca yazar olmuşsun İpek Ongun. Binlerce insana hitap etmiş ve duygularına onları da ortak etmişsin. Eminim birçok genç kızın yaşamında büyük bir tesir bırakmışaındır. Bu unvanını keşke ülkene daha yararlı olabilecek yerlerde kullanabilseymişsin. Ne bileyim kitaptaki karakteri Amerika'ya değil de doğu ülkelerine, geçmişimize şahitlik etmiş şehirlere götürseymişsin. Veya Mualla Hanım bir 18 Mart günü Çanakkale'ye gezi düzenleyebilirdi pekalâ. Hadi geziyi geçtim en azından bir yarışma düzenleseydi. Operalara, diskolara gidileceği yerde ya da Akdeniz gezisindeki tapınaklar ziyaret edileceği yerde kendi kültürümüze daha yakın mekanlara götürseydi o güzelim çocukları. Fena mı olurdu İpek Hanım? Fakat bu geziler yapılmasın demiyorum. Sadece önceliklerimiz farklı olmalı. Bunu dillendiriyorum. Gitgide aslımızdan uzaklaşıyoruz, böyle kitaplar da yaramıza tuz basıyor. Oysa bu edebi dil ne güzel dirilişlere vesile olabilirdi. Buna yanıyorum işte. Lütfen artniyet aramayın. Bu uzuun mu uzuun yazıyı okuduysanız sevgim üzerinize olsun. Sağlıcakla kalın :)
Kendi Ayakları Üstünde
8.1/10
· 5,9bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
38