Irene Némirovsky

Irene Némirovsky

Yazar
7.2/10
33 Kişi
·
89
Okunma
·
10
Beğeni
·
1.690
Gösterim
Adı:
Irene Némirovsky
Unvan:
Fransız Yazar
Doğum:
Kiev , Rusya İmparatorluğu, 11 Şubat 1903
Ölüm:
Auschwitz-Birkenau , Nazi Almanyası, 17 Ağustos 1942
Irene Nemirovsky, 1903’te Kiev’de doğdu. Ekim Devrimi nedeniyle ailesi Fransa’ya göç etti. 1926’da ilk romanı Le Malentendu’yü (Yanlış Anlama) yayımladı. İkinci kitabı David Golder’le meşhur oldu. Bunu diğer kitapları izledi. Ama İkinci Dünya Savaşı kopmuştu. 13 Temmuz 1942’de Irène Némirovsky Fransız jandarması tarafından tutuklandı, Pithiviers Kampı’na kapatıldı ve sonra da nakledildiği Auschwitz’de 17 Ağustos 1942’de öldü.
Yeryüzünün en ücra köşesi, en nasipsiz yeri bile bir çocuk için hayatla ve değişikliklerle doludur.
Irene Némirovsky
Sayfa 7 - Milli Eğitim Basımevi
En nafiz ve en kıymetli tenkitçilerinden olan Bunin, Çehov hakkında şüphe götürmeyen bir katılikle: "Kalbinin derinliklerinde olup bitenleri yakınlarından hiçbiri asla tamamen anlıyamadı." demişti.
Çehov da hususi defterine not ediyor:
"Mezarda nasıl yalnız yatacaksam kendi içimde de yalnız yaşıyorum."
Irene Némirovsky
Sayfa 74 - Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1950
...yaşaması için en kötü gıda elemanlarını topraktan kendine çeken bir bitki gibi, bedbaht bir çocuk da her yanda seadet parçacıkları arar ve bulur.
Makyaj yapmayı, elbise giymeyi, yüzüne kömürden bıyık çizmeyi, insanlarla eğlenmeyi seviyordu. Bir gün dilenci kılığına girip bütün Taganrog şehrini geçip amcası Mitrofon'a gitmiş, dalgın (veya nazik) amca da ona üç kopek vermişti. Ne sevinçti bu! Sofrada irticalen komik sahneler yapıyor, bin çeşit maskaralık ediyordu. Ne kadar da gülmesini severdi o küçük Anton!
Irene Némirovsky
Sayfa 29 - Milli Eğitim Basımevi, 1950, İstanbul.
1880'de küçük bir mizahi gazete olan Leylek'te çıkan "Don'da bir mülk sahibinin komşusuna mektubu" Anton Çehov'un hiç şüphesiz ilk basılmış eseridir...[G]erçek ismini kullanmıyordu, uydurma isim seçmişti: “Antoşa Çehonte”.
Irene Némirovsky
Sayfa 49 - Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1950.
Anton tahsil çağına gelir gelmez onu Rum okuluna yollamışlardı... Taganrog'daki Rum okulu, her sıranın bir sınıfı temsil ettiği tek bir odadan ibaretti.
Irene Némirovsky
Sayfa 24 - Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1950.
80 senelerinde Rus zekasını üç temayül teşkil etmekteydi:
Önce tevekkül ve küçük faziletleri kullanmak.***
Sonra aşırı ferdiyetçilik (sanat, sanat içindir teorisi).
Ve nihayet, benliğin mükemmelleştirilmesi; Tolstoy'un attığı moda.
Irene Némirovsky
Sayfa 58 - Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1950
157 syf.
·23 günde·10/10
(bkz: 7. Yazar Kitapları Okuma Etkinliği: Anton Çehov)?s=en-begenilenler

Çehov'un eserlerini okuma etkinliğimiz olacağı için inceleme yazmak istemedim. Çünkü, etkinlik öncesi hiçbir okur diğerinden etkilenmeden önyargısızca okumaya başlayabilsin isterim. Yine de inceleme maksadıyla yazmıyorum, etkinlik sonrasında güncelleme yapıp tekrar paylaşacağım. Fakat vicdanım da el vermiyor. Çok isterim ki, eğer Çehov sözkonusuysa, bu kitab okunsun. Olabilir ama ben yine de zannetmiyorum ki Çehov'un bundan daha güzel "hikaye"si yazılmış olsun. Çehov severler ve etkinliğe katılacak olan okurlar için bu eser onu anlama ve yorumlama konusunda çok faydalı olacaktır. Kitabı okuma imkanınız varsa bu imkanınızı mutlaka değerlendirin derim...
27.10.2017

Zorluklar içinde büyüdü. Babasının dükkanında "denetimci"ydi. Yazar olduğunda hiç kimsenin tam şekilde anlayamadığı bir Çehov vardı ama çocukluğunda içine kapanık değildi, sefalet onu ağlatamamıştı. Şaşılacaktır, o tebessümü tercih etmişti, dik durmayı tercih etmişti, gerektiğinde maskaralığı..dışarıdan içine değil, içinden dışarıya yönelikti..(oyunculuk anlamında) taklidi severdi.. “Işıksız caddelerde karanlık bastıktan sonra kadınlar tek başına dolaşamazlardı. Anton'un kardeşi küçük Mişel Çehov bir akşam dadı ile kapının önünde dururlarken gözlerinin önünde bir kızın kaçırıldığını görmüşlerdi. Zavallının çığlıklarına rağmen bir pencere bile açılmamış, hiç kimse dörtnala giden bir arabaya atılan kadının imdadına koşmayı düşünmemişti. Dadı kulağının ardını örgü şişeyle kaşımış ve içini çekerek : - Bir kızı çaldılar, demişti. Bu kadınları esir olarak saraya gönderiyordular. Böyle hallere karşı hükümetin ve halkın lakaydisi fazlaydı." (s.31) XIX yüzyılda o bundan daha fazlasına mı şahit olsaydı?! Kederli görünmesi için yeterli değilmiydi?! Ama hiçbir şeyin itat altına alamadığı bir iç hüviyeti vardı..“harikulade bir iç hürlüğü"..“yaşayan bir şey“.. Kendisi: << Öyle sanıyorum ki çok neşeli veya çok kederli simamla insanları hep aldatıyorum.>> (s.80) demişti. Bu onun doğal yapısı mıydı yoksa bilinçli olarak mı kendini öyle yetiştirmişti fark etmez. Mesele, çözümü ağlamakta, "arabesk tavır"larda, sızlamakta, kimseden şikayet etmekte ve kimseyi övüp-kötülemekte aramayan bir Çehov yetişiyordu. Rusyan'ın Mevlanası gibiydi; "ne olursa olsun yine de umut" ölçüsünü benimsemişti. Piyeslerinde bunu görüyoruz.

Tolstoy'un bile tam çözemediği karakterdi Çehov ama onu anlamaya en yakın olanda oydu. Eğer ki edebiyat sınırlarını aşmayıp bu sınırlar içinde kalmış olsaydı. Doğal süreçti - edebiyatın islah edemediği toplum için ya din devreye girecekti ya da büyük bir devrim gerçekleşmeliydi. İşte bu yüzden Tolstoy edebiyatın dine kayan yüzü oldu, eserleri dinden izler taşıdı. Bu noktada eleştirmenlerin gözünde Çehov'la Tolstoy'un yıldızları barışmayabilir. Çehov ise edebiyat sınırlarını aşmadı. Edebiyatı edebiyatça kullandı, edebiyatla topluma ayna görevi yaptı. O sadece göstermek, yansıtmak istedi, farkettirmek istedi. Rus toplumunu tabloladı. Onun derdi işte bu "sadece"ydi; sadece ayna tutmak. İdealize edemezdi, edebiyat anlayışına aykırıydı. “Edebiyat gözlem yapmalı ama asla hüküm vermemeliydi." onun sözüdür. Çehov'un azda öz, yalın ve sade eserlerinde siz zannediyormusunuz ki Dostoyevski'nin psikolojik tahlilleri, Puşkinin romantizmi, Turgenev'in nihilzmi, Gonçarov'un oblamovculuğu, Tolstoy'un "vaazları" yoktur?! Hepsi vardır, herşey vardır!

Dostoyevski bireyi, Çehov cemiyeti, Tolstoy ise beşeriyeti yansıtır. Üçünü birbirinden ayırmak zor, o kadar iç içe ve o kadar bir bütündürler ki.. O kadar birbirini tamamlayıcıdırlar ki.. Petro'nun Avrupa'dan teslim aldığı "estafeti" Dostoyevski Çehov'a, o ise Tolstoy'a teslim etti. Tolstoy'dan da Lenin aldı (dikkat, Tolstoy vermedi, Lenin aldı). Dedim ya Tolstoy'da edbiyat bitiyor, din gözükmeye başlıyor. Ya o "vaazlarına" devam edecekti ya da devrim.. Yeni düzen, yeni edebiyat.. Çehov yaşayıp devrime şahit olsyadı hikayelerini arşivlerdi. Piyeslerine dokunmazdı. Çünkü piyeslerine, gizli "vaazcı" (daha doğrusu nasihatçi) sokmuştu. Bu tam olarak Tolstoy'daki gibi değildi. Daha çok bir umuttu, arzuydu. Devrim, bu arzuların zor gücüne inşasıydı. O "yaşamamalıydı". Eserleri yaşamalıydı.

Önce fert (Dostoyevski), sonra cemiyet (Çehov), daha sonra beşeriyet (Tolstoy) öldü. Nizam!..

Ne kadar büyük yazarlar vardır biliyorsunuz. Ben de biliyorum. Fakat şunu bilemiyorum ki neden Çehov? Neden o başka?

Onu bir ayrı seviyorum. Bambaşka seviyorum...

24.11.2017
353 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Kütüphaneden rastgele aldığım bir kitaptı Pazar Günleri. Hani onca kitap arasında dolaşıp da "bunu alayım bari" dersiniz ya, ilk başta öyle bir kitaptı benim için. Yazarını da hiç bilmiyordum; Irène Némirovsky'i. Fakat beni öylesine şaşırttı ki Némirovsky. Bu, belki de biz insanların bir yanılgısı: Yabancısı olduğumuz şeye karşı uzak durmak isteyişimiz, duyduğumuz çekingenlik. Kitaplar konusunda da böyle; bilmediğimiz bir yazar bize çok uzak geliyor. Yer yer istemsizce, tanınmamış bir insanın değersiz şeyler ortaya koyduğu için tanınmadığını düşünme yanılgısına düşüyoruz. İşte, Irène Némirovsky bu yanılgıları benim için kıran yazar olmuştur. Bazen kendi kendime derdim; tanınmayan, bilinmeyen şeylerin değeri bir ayrı oluyor diye, fakat iş uygulamaya gelince başta bahsettiğim o çekingenlik tüm benliğimi sarardı. Çok uzatmanın anlamı yok, değil mi?

Pazar Günleri, Irène Némirovsky'nin çeşitli tarihlerde yazdığı öykülerden oluşuyor. Bu öyküler neler neler içeriyor. Öncelikle belirtmek isterim ki yazarımız savaş dönemlerini bizzat yaşamış bir insan, bunun, ondaki perspektife büyük katkıda bulunduğunu düşünüyorum. Kitabın başındaki hikayeler "savaş dışında" yani bir nevi normal konulardan bahsediyor. İnsanlara değişik bir bakış açısı ile yaklaşmış Némirovsky. Kaybolmuş insanlara, neredeyse insafsızca diyebileceğimiz bir yaklaşımla yaklaşıyor. İnsafsızca terimini biraz açmam gerekirse: İnsandaki kimi duyguların göründüğü kadar masumane olmadığını bizlere yansıtmaya çalışan Némirovsky, bunu büyük bir özenle yapıyor. Gerek insafsızca olarak nitelendirebileceğimiz şekilde bir açıksözlülük ile gerekse de duygusuz bir nesnellikle kullanarak. Öyle ki, insana ait meselelerin her ne kadar "bu kadar da olmaz" dedirten cinsten şeyler de olsa, onların da hayatın tekdüzeliğine ait olduğunu iddia ediyor. Örneğin, hayatta kıskançlık duygusunun geniş yankı bulmasını işliyor; bir anne ile kızı arasında bile kıskançlık duygularının doğabileceğini "insafsız" bir nesnellikle sunuyor bizlere.

Tekdüzeliği anlatıyor bizlere, tekdüze olmayan bir şekilde. Bir ev hayatının tekdüzeliği örneğin. İnsana istemsiz huzur veren tekdüzeliği ve kimi tekdüzeliklerdeki aldanmışlığı. Şayet bu tekdüzelik insan ruhunun kırılganlığını önleyecek cinste dahi olabilir. Bu türlü boşluk anlarında insanın dinginliği üst düzeye çıkar ve kimi düşüncelerle boğulmaya başlar. Bu boğulma anlarındaki "nefes alma halini" anlatmış Némirovsky. Yalnız insanların bu umutsuz nefes alma çabasını, bir nevi, arka kapakta da bahsedildiği gibi "inatçı bir yalnızlığı" yansıtmış bizlere. Gerek bir çocuğun masumane yalnızlığını kullanarak gerekse de kötücül bir yalnızlık durumu olan "kibir" veya başka bir deyişle "kendini beğenmişlik" zehrini açıkça ortaya koyarak.

Kitapta ilerledikçe savaş temalı hikayelerle karşılaşmaya başlıyorsunuz. Kimi betimlemeler öylesine gerçekçi olmuş ki, nasıl okuduğunuzu bile anlamıyorsunuz kimi bölümleri: Savaşın insana verdiği dehşetli hareketlilik duygusunun getirdiği sürekli hale gelen koşturmaca durumu anlatılmış. Öyle ki, sizde tıpkı bu koşturmacanın içindeymiş gibi hızlıca okuyorsunuz bazı yerleri. Savaş olan bir ülke ile olmayan bir ülke arasındaki fark dağlar kadardır. Savaş olan ülkedeki insanlar bu savaştan etkilenmese, hatta insanların savaştan etkilenmeyeceğinden emin olabilecek kadar zararsız bir savaş olsa dahi, insanın içinde, "barış" gelmedikçe gitmeyecek olan dehşetli koşturmaca duygusu daimidir. Bu, vicdanı olan insanlara özgü bir olgudur: Bir yerlerde, kimi insanların öldüğünün farkında olmanın getirdiği dehşet. Kimi öykülerde bize vicdanı olmayan biriyle tanıştıran Némirovsky, kimi öykülerde de bu vicdana sahip sıcacık yürekleri gözlememizi sağlıyor. Acı olayların birtakım insanlar tarafından unutulmaya mahkum olduğunu, vicdanlı insanların bunları hatırlasa dahi bunu, diğer "kimi insanlara" asla anlatamayacaklarını, onların kulaklarının bu tür şeylere kapalı olduğunu da anlatmaktan geri kalmamış Némirovsky.

Irk gibi kavramların dünya ve insanlık nezdinde önemini kaybettiğini de belirten Némirovsky, bunu kimi "küçümseyiciler"in üzerinden örnek vererek paylaşmış. "Düşene bir de tekme sen vuracaksın" gibi gericil bir mantıkta bulunan kimi insanların yüreğinin de zor da olsa yumuşayabileceğini anlatmış. Fakat bunun öyle kolay bir durum olduğunu savunarak değil, "savaş" gibi büyük bir etmen sayesinde bile ancak bu yumuşamanın, çok büyük zorluklar ile meydana geldiğini yansıtmış bizlere.

Savaşın acımasızlığını bu denli iyi anlatan bir yazarın da savaş kurbanı olduğunu biliyor musunuz? Evet, Irène Némirovsky otuz dokuz yaşında Naziler tarafından Auschwitz’de ölüme terk edilir. Kimileri tifüsten öldüğünü iddia etse de kimileri de ırkından dolayı Nazilerin kurbanı olduğunu söyler. Çocuklarına yolculuğa çıktığını söyleyip ayrıldığı evine bir daha asla dönemedi... Kim bilir, belki savaş denilen olgu olmasaydı büyük ve tanınan yazarlardan biri haline gelecekti. Bu güçlü kadın savaşın caniliğinde yitip gitmeseydi nasıl güzel eserler yazacaktı belki de.

Pazar Günleri mutlaka okumanız gereken bir eser. Bazı şeyleri insana anımsatmasının yanı sıra dünyada böyle güçlü kadınların da varlığını sürdürdüğünün ve sürdüreceğinin müjdesini veriyor...
157 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
#spoiler #
"Çehov " okuma etkinliği vesilesi ile elimin altında duran bu kitabı okuma listesinde ön sıralara alıp bir solukta bitirdim :) amacım Çehov'u sevebilmek:) ..görüntü itibariyle bu kibar duruşlu ,ufak tefek sanki dünyada hiç yer kaplamıyor gibi görünen yazarın ,edebiyat tarihinde nasıl olupta bir dev'e dönüştüğünü anlayabilmek ..öncelikle hikaye sevmeyen bir okuyucu olarak üç kitabını okuduğum Çehov en favori yazarlarımdan biri değil. .bunda bir yanlışlık olmalı, mutlaka bende bir sorun olmalı diyerek arastıriyorum ..Ankara devlet tiyatrosu yönetmenlerin dinliyorum anlata anlata bitiremiyorlar martı 'yı ,visne bahçesini, vanya dayı'yı..ha birde onlar Çehov 'a - Çekov diyorlar ...niyeyse :)

An itibarı ile okuduğum Vasili Grossman'ın "yaşam ve yazgısınında " Çehov ve Tolstoy övgü ile anılıyor..merakım daha da artıyor
ve kitaba nihayet başlıyorum..
... "Bir yazarın romanı " nin yazarı İrene Nemirovski nin yaşamı daha çok dikkatimi çekiveriyor 1942 de bir nazi kampında ölen Irenenin bir başka kitabı olan "Fransız suiti'ni de hemen alıp okumaya başlıyorum :)
Anton Çehov 'un yaşam öyküsü , çok sıkıntılı ve zor yaşam koşullarında başlıyor. Dindar bir baba ,6 çocuk ve yorgun bir anne ...uykusuz geceler, hasta bir hayat ki ölümü'de veremden oluyor ...ölüm anında kalbinin üzerine buz kırıp koymaya çalışan Olga'ya "boş bir kalbin üstüne buz konulmaz " diyor ...
hep bir boşluk duygusu hissettiriyor Çehov bende...sanki çok ta umurunda değilmiş hiç bir şey gibi ......yoksul rusyada evden eve koşan bir hekim ..oyunları ilk gosterimlerinde başarısızlığa uğrayan bir tiyatro yazarı. .Olga Knipper in pesinden koştuğu, tel çerçeveli gözlüklü, gülüşü yalan olan adam ...sürgün kentlerinde gönüllü gezen bir maceracı. ..

Kitap elinize geçerse mutlaka okuyun :..benim size söylemediğim çok şey var daha :))
464 syf.
·Puan vermedi
Mükemmel bir anlatım.Kaybeden insanların son derece gerçek olan hikayesini yazar müthiş bir kurguyla anlatmış..Sıkılmadan okunabilecek bir kitap.
464 syf.
İyi bir roman olacakken yarım kalmış bir romandır benim için. Sonunda olayların bağlanmasını beklemeyin. Okuyucunun olayların bağlanacağı beklentisini -yazarın toplama kampına alınmasıyla özgürlüğünü, hastalığı dolayısıyla da yaşamını kaybetmesi nedeninden- karşılayamıyor.
360 syf.
·7/10
Değişik konularla ilgili öykülerden oluşan bir kitap. Her öyküden farklı bir tat alıyorsunuz. Özellikle 2. Dünya Savaşı ile ilgili olan öykülerde insanların yaşadığı olaylar fazlasıyla etkileyici
360 syf.
·8/10
çok yüksek bir ışık sacmasa da parıltılı 7-8 öyküsü en iyi okuyucuları tatmin edeceğini düşündüğüm 39 yaşında naziler tarafından öldürülmese dünyaca ünlü bir yazar olacağını hissettiren bir öykü kitabı
360 syf.
·Puan vermedi
Auschwitz ismini her duyduğumda, insanlığımdan utanırım.

Gaz odalarında ölüme mahkum edilen insanlardan geriye kalan yığın yığın saçlar ve dağları andıran ayakkabı tepeleri. Bu ayakkabılar içerisinde de en çok can yakanlar, çocuk ayakkabıları. Dünyayı bir oyundan ibaret sanan o masum melekler. Anna Frank’ın ayakkabısı acaba hangi tepenin içerisindedir.

Auschwitz kampında ayrı ayrı bölümlerde tutulan sevgililer birbirleriyle haberleşmek için, çocukları kullanırlar. Daha doğrusu yazdıkları aşk mektuplarını, çocukların oyuncağı olan bebeklerin içerisine gizleyerek gönderirler, sevgililerine.

Evet; dünya çocuklar için bir oyun...
Büyükler için ise, oyun alanı...

Nemirovsky’de otuz dokuz yaşında Auschwitz kampında hayata veda edenlerden birisi. Ondan bize kalanlar ise, onu dünya edebiyatının suitine taşıyan sayısız eserler.

Pazar Günleri adlı öykü kitabı da bunlardan birisi. Kitap içerisinde yer alan on dört öykü, çok tanıdık geliyor okura. Gündelik yaşam, mutsuzluk, mutluluk, aşk, ayrılık, hayat zorlukları, kısacası aklınıza gelebilecek her türlü hayat hücresini bu öykülerde görebilirsiniz.

İnsanı koyuyor yaşamın tam ortasına. Ondan sonra, insanın yaşadığı çevreyi betimliyor.
Siz sadece okumuyorsunuz bu yazılanları, aynı zamanda da zihninizde canlandırıyor, öyküyü yaşıyorsunuz.

Kitap bittiğinde ise şöyle bir duygu düğümleniyor okurun boğazında; kısacık ömrüne insan odaklı eseler bırakan birisi, hiçbir eserini okumamış başka bir insan tarafından, salt dini kimliği nedeniyle ölüme mahkum ediliyor.

Kötülük yağmurları her yüzyılda...
Bununla mücadele edebilmenin tek yolu ise, okumak...

Erkan
320 syf.
·10 günde·Beğendi·8/10
Kitaplar yalan söyler. Dünya da erdem ya da sevgi diye bir şey yoktur. Bütün aileler birbirine benzer. Her evde yalnızca para, yalan ve karşılıklı anlayışsızlık hüküm sürer =( Ah be Helene cigim

Yazarın biyografisi

Adı:
Irene Némirovsky
Unvan:
Fransız Yazar
Doğum:
Kiev , Rusya İmparatorluğu, 11 Şubat 1903
Ölüm:
Auschwitz-Birkenau , Nazi Almanyası, 17 Ağustos 1942
Irene Nemirovsky, 1903’te Kiev’de doğdu. Ekim Devrimi nedeniyle ailesi Fransa’ya göç etti. 1926’da ilk romanı Le Malentendu’yü (Yanlış Anlama) yayımladı. İkinci kitabı David Golder’le meşhur oldu. Bunu diğer kitapları izledi. Ama İkinci Dünya Savaşı kopmuştu. 13 Temmuz 1942’de Irène Némirovsky Fransız jandarması tarafından tutuklandı, Pithiviers Kampı’na kapatıldı ve sonra da nakledildiği Auschwitz’de 17 Ağustos 1942’de öldü.

Yazar istatistikleri

  • 10 okur beğendi.
  • 89 okur okudu.
  • 5 okur okuyor.
  • 72 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.