Irmak Zileli

Irmak Zileli

Yazar
8.0/10
23 Kişi
·
39
Okunma
·
9
Beğeni
·
1.946
Gösterim
Adı:
Irmak Zileli
Unvan:
Yürk yazar, editör
Doğum:
İstanbul, 1978
IRMAK ZİLELİ, 1978 yılında İstanbul’da doğdu. Sosyal Antropoloji öğrenimi gördü. Televizyon ve dergilerde muhabirlik yaptı. Roman Kahramanları dergisinin kuruluşunda görev aldı ve ilk 6 sayı yayın yönetmenliğini yürüttü. 2006 yılından bu yana çeşitli dergilerde, gazete kitap eklerinde değerlendirme ve eleştiri yazılarının yanı sıra editörlüğünü yaptığı Remzi Kitap Gazetesi’nde “Devrik Cümle” adlı köşesinde yazmayı sürdürüyor.

Zileli’nin basılmış eserleri arasında, 2012 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazanan ilk romanı Eşik (2011), Bayram Çocukları (2004) isimli bir araştırma ve Doğruyu Aradım Güzeli Sevdim (2009) başlığıyla Halit Refiğ ile söyleşi kitabı bulunuyor.

Zileli’nin ikinci romanı Gözlerini Kaçırma 2014′te Remzi Kitabevi tarafından yayınlandı.
Yalnızlık değerli de bir şeydir. İnsan birey olarak var oluşunu inşa ettiği ölçüde de yalnızlaşır ister istemez.
Irmak Zileli
Sayfa 144 - Everest Yayınları
Biriyle saatlerce çay içebiliyor musun bakalım, bira, rakı, şarap herkes içer, çay içebiliyor musun?
Irmak Zileli
Sayfa 239 - Everest Yayınları
İnsan ancak kendine bir eş bulunca evli sayılıyor demek. İşte ebeveyn evinin evlada ait olmayışının bir kanıtı daha.
Sen birinin diğer yarısı olmaya hazırdın. Onun senin diğer yarın olup olmadığı önemli değildi. Kefilsiz, masrafsız verirdin krediyi. Pek çokları daha en baştan masaya koyarken kuralları, sana kalan duvara asmak olurdu utancını. Çocukluğunda yaptığın gibi, kapıları ardına kadar açar, oyuncak kutunu dökerdin önlerine.
Irmak Zileli
Sayfa 28 - Remzi Kitapevi
"Okuduklarım bana fena halde uğursuz şeyler gibi göründü," dedi adam, "fantezi mi diyorlar ona? Siz benden iyi bilirsiniz. Polisiye gibi de değil yani, yaratıklar maratıklar. Ulan dedim karı geceleri vampir mi oluyor yoksa. Sonunda dayanamadım, bir gece kalktım yaktım hepsini."
Son cümle irkiltti Fikret'i. Bunu fark etmiş olacak," İyi bir şey değil belki kitap yakmak ama..."dedi sesine mahcubiyet katarak. Biraz bekledi. Bu süre mahcubiyetten kurtulmasına yetti."Sonra da yasak ettim zaten," deyiverdi, "Bu eve kitap mitap girmeyecek bundan sonra dedim, kendini de beni de günaha sokma."
Bu dava çözülene kadar ayıya dayı diyecekti çaresiz. Memleketi bunlar yönetiyor, yapıcak bir şey yok diye düşündü.
...Memlekette herkes kendi işini yaparsa inanın bana güllük gülistanlık bir yer olur burası."
Yaşlanıyor muyuz, yoksa biz de mı yeniden doğup büyüyoruz, onu düşünüyorum dedin. İçindeki sıkıntının büyüme sancısı olabileceğini sezmiştin belki de. Annelik çok şey öğretiyor insana tabii, diye yanıtladı seni.
Kitabın baş karakteri Leyla bir sabah evden işe gitmek için çıkar ve bir daha haber alınamaz. Leyla’nın bu yürüyüşü ile kendini bulmaya çalışmasına tanık oldum. “Topukluları çıkarıp da ayağıma yürüyüş ayakkabılarımı geçirdikten sonra değişti her şey. Tersine bir Külkedisi masalı belki de bu.”
Yazar toplumda kadına yüklenen misyonlara didem karakteriyle karşı çıkmış hep bir aykırı olma yada olağanı kabullenmeme durumu, sonuç bana göre didem daha da çıkmazda her şey senin doğrularınla olmuyor, kendi doğrularının toplumda benimsenmemesi insanın kendini sorgulamasını gerektirir bence....
Bir kadının erişebileceği en yüksek mertebe annelik midir? Her kadın anne olmak için mi doğar? Bir baba olmadığı taktirde anne yine anne olmaz mı? Bir kadın için annelik başka neleri ifade edebilir? Sadece yalnız kalmaktan bir kaçış mı?
Bu romanda bu tarz sorularla çok sık karşılaştım. Didem'in yaşadıkları bundan ibaretti. Kendi annesiyle olan ilişkisi bunları yaşamasına neden oldu. Yalnız kalmamak için kendini başka erkeklere açtı. Daha sonra bu yalnızlıktan tamamen kurtulmak adına bir şeyler düşündü. Bir akşam tanımadığı biriyle birlikte oldu ve bu birliktelikten bir kızı oldu. Kendi annesinin ona karşı yanlış olduğunu düşündüğü, eksik bırakılmış davranışlarına nispeten kızına çok anlayışlı davrandı. Konu bence tam olarak bu. Didem'in toplumun kabul edilmiş tüm kalıp yargılardan farklı davranması. Kızını büyütmek için bir babaya ihtiyaç duymaması, kızına alışılagelmişten farklı davranması...
Listede görüp aldığım bir kitaptı yazarı ilk kez okuyorum. Beklentimin baya üzerinde çıktı kitap. Karısı kayıplara karışan bir adamla başlıyor hikaye ve hem kadın hem adamın düşünceleri, düşleri, değerlendirmeleri ve eleştirileri ile ilerliyor esasında iki ayrı bölüm var diyebilirim adam ve kadının ayrı ayrı yollarının anlatıldığı. Ben oldukça beğendim sizlere de tavsiye edebilirim.
Selam, Irmak Zileli 'nin Gözlerini kaçırma kitabı yine çok güzel. Anneler ve kızlarının o dünyasını çok güzel anlatmış. Okura ilişki detaylarını tüm yönleriyle vermesini çok sevdim. Kendinizi Didem'in yerine koyarak Rüya'ya sahip olma isteğini çok iyi anlıyorsunuz. Hayal kırıklıklarıyla üzülüyor ben olsaydım ne yapardım diye sorguluyorsunuz. Anneler ve ailelerle ilgili gözlemlerini daha önce okuduğum kitabında da takdir etmiştim bu kitabı da pekiştirmiş oldu nezdimde. Sadece kitap kapağını sevmedim daha farklı ve anlamlı olabilirmiş sanki.
İnsan gölgesinden kurtulabilir mi?
Bazen yanıbaşında, bazen arkasından gelir gölgesi. Sonra gün gelir, kırar zincirlerini insan, gölgesinin peşinde ya da gölgesi peşinde yollara düşer. "Niyeti bir yere varmak değilse, geriye de bakmaz, çünkü."

Leyla da böyle, Fikret'in gölgesinden çıkıp yürüyüşüne başlıyor. Ne kadar yürüyeceğini bilmiyor.
"Topukluları çıkarıp da ayağıma yürüyüş ayakkabılarımı geçirdikten sonra değişti her şey."

Kitap, yalnızlık, insan ilişkileri, merhamet, kent yaşamı ve daha bir çok konuyu bir psikolog ya da psikiyatr bakış açısıyla, insana özgü bir çok kavramı, bir roman örgüsü içinde anlatıyor.

Kitapta özellikle ikinci kısım, okuru da içine alıp hayatın içinde yürüyüşe ortak ediyor.

Irmak Zileli iyi iş çıkarmış. Hakkını teslim etmek gerekiyor. "Köle yoksa efendi de yoktur", sözünü sakınmadan "idrak" etmemizi sağlıyor.

Akıcı bir şekilde devamlılığı var, düşünmek için aralar verdirip, satır aralarında dalıp gitmenize de sebep oluyor.
Leyla yürüdükçe Fikret,Gezgin,Aslı ve diğerlerinin de hikayelerini dinliyoruz.Okuması ağır ama yorucu değil.belki cümlelerin birikimidir bu ağırlığın nedeni..sokaklar ve yaşanmışlıklar ise okuyucunun üstüne siniyor.
Evlat,kadın,anne gibi başlıkların altında sıkışıp kalmış ve bir şekilde yan yollar açabilmiş bir karakter ile başbaşayız.Toplumsal dayatmalar,iç çekişmeler ise ustalıkla dile dökülüyor..
Yazı karakteri çok küçük olduğu için zor okunurken, kişilerin hayatlarına dair çok fazla anı ve detay paylaşması konuyu çok yavaş ilerletiyor. Yan karakterlerin fazla olmaması ve sadece ana karakterlerin hayatı üzerine kurulu bir roman olduğu için konu yavaş ve detaylar ile ilerliyor. Ama bir ebeveynin tutarsızlıkları kendi bencillikleri ve yanlışlarını görmeden küçücük bir kız çocuğu üzerinde kurduğu sağlıksız otorite, hor görme, memnuniyetsizlik sonucu ; mutsuz kendisini beğendirme çabası içine girmiş çocuklar yetiştirdiklerini gayet iyi gösteriyor.
"Hem gerçek hangisi ki? Anlattığımız mı yaşadığımız mı? Yaşanıp geride bırakılanlar birileri tarafından sonradan anlatıldığında asıl değerlerine kavuşuyorlar belki de. Anlatıcı olmazsa hikaye de yok. Hatta gerçek diye bir şey de yok. Gerçek ancak anlatılırsa var. "
Hikaye içinde hikaye kurgu içinde kurgu okuyoruz bu romanda. Leylanın çocukluktan gelen ailesiyle yaşadığı travmanın kendisinde bellek yitimine kadar gittiğini ama ne kadar unutursak o kadar misliyle hafızamıza saldırdığını görüyoruz bölük pörçük de olsa. Yanlız kalmak istememenin sırtını birine dayamak arzusuyla yapılan evliliğin nelere mal olduğunu, kendi gerçek benliğinin yitimine kadar gidebileceğini görüyoruz. Rıza göstermenin boyun eğmenün sadakatle eş değer olduğunu düşünüyoruz. Sonra bir an gelio ve bir sabah bambaşka bir insan olarak uyanıyorsunuz. İşte Leylanın yürüyüşüyle ve kendini arayışıyla başlıyor hikaye. Babasıyla hesaplaşamanın acısını, kocasına kendini kabul ettirmek için kişiliğinden feragat etmesinin hayal kırıklığını yaşıyoruz birlikte.Leyla'nın yazdığı hikayenin içinde biz de izleyicilere dönüşüyoruz birlikte. Karşılaştığı insanların, duyduğu seslerin, burnuna gelen kokuların onun yürüyüşünde nasıl da geçmiş hafızanın yenilenmesine yardımcı olduğunu görüyoruz. İyilik yapmanın mutluluğunu ama senden istenmeden yapılan iyiliğin kibirle eş değer olduğunu da anlıyoruz. Benim için önce boyun eğme, rıza göstermeyle başlayan sonrasında kendi boşluğunu doldurmak için liman arayışının yanlışında boğulan ama en nihayetinde farkındalık, değişim ve dönüşümün hikayesi. Irmak hanımın da dediği gibi her şey topukluları çıkarıp da ayağımıza yürüyüş ayakkabılarını geçirmekle başlıyor. Belki de yanlış prensin prens olduğu yanılgısında değil kendini külkedisi saymakta.

Yazarın biyografisi

Adı:
Irmak Zileli
Unvan:
Yürk yazar, editör
Doğum:
İstanbul, 1978
IRMAK ZİLELİ, 1978 yılında İstanbul’da doğdu. Sosyal Antropoloji öğrenimi gördü. Televizyon ve dergilerde muhabirlik yaptı. Roman Kahramanları dergisinin kuruluşunda görev aldı ve ilk 6 sayı yayın yönetmenliğini yürüttü. 2006 yılından bu yana çeşitli dergilerde, gazete kitap eklerinde değerlendirme ve eleştiri yazılarının yanı sıra editörlüğünü yaptığı Remzi Kitap Gazetesi’nde “Devrik Cümle” adlı köşesinde yazmayı sürdürüyor.

Zileli’nin basılmış eserleri arasında, 2012 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazanan ilk romanı Eşik (2011), Bayram Çocukları (2004) isimli bir araştırma ve Doğruyu Aradım Güzeli Sevdim (2009) başlığıyla Halit Refiğ ile söyleşi kitabı bulunuyor.

Zileli’nin ikinci romanı Gözlerini Kaçırma 2014′te Remzi Kitabevi tarafından yayınlandı.

Yazar istatistikleri

  • 9 okur beğendi.
  • 39 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 46 okur okuyacak.